ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1096
mod_vvisit_counterDün3040
mod_vvisit_counterBu Hafta9288
mod_vvisit_counterGeçen hafta20243
mod_vvisit_counterBu Ay113918
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18330905

IP'niz: 3.227.235.216
Bugün: 23 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12769591

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

TÜRKİYE’Yİ VE DİYANET’İ: ERDOĞAN MI YÖNETİYORDU, YOKSA MASONLAR MI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 55
ZayıfMükemmel 

 

TÜRKİYE’Yİ VE DİYANET’İ:

ERDOĞAN MI YÖNETİYORDU, YOKSA MASONLAR MI?

      

Allah’tan Korkmayanlar, Bari Gâvurlardan Utansınlardı!

Samsun’dan bir ilahiyatçı, çeşitli spor dallarında; kadınlarımızın en mahrem yerlerini olduğu gibi açığa çıkaran dar ve kısa mayolarla yarışlara katılmasını ve milyarlarca seyircinin şehvet damarlarını kabartmasını, hem Dinimize, hem Milli örfümüze, hem de insani edep ve erdem ölçülerine aykırı bulduklarını ve daha uygun kıyafetler seçilmesinin hukuken ve ahlâken mümkün ve münasip olacağını vurguladığı için, derhal Diyanet Başkanlığınca görevinden alınmış ve soruşturma başlatılmıştı. Peki bu Hocamızın konuştukları:

• Kur’an-ı Kerim’in bu konudaki buyruklarına aykırı mıydı?

• Resulüllah’ın öğütlerine ve öğretilerine ters iddialar mı sıralamıştı?

• İslam âlimlerinin üzerinde icmâ ve ittifak kurdukları prensiplerle çelişen ithamlarda mı bulunmuşlardı?

• Hatta aynı konuda, Amerikalı ve Avrupalı, Hristiyan veya Ateist birçok kadın sporcu ve ahlâk yorumcusu bile aynı görüşleri ve önerileri paylaşmışlardı!..

Ama buna rağmen Dindar ve Kahraman Erdoğan iktidarı ve Onun yönetim ve denetimindeki Diyanet İşleri Başkanlığı bu Hocaefendiyi neden görevden almışlardı? Bu ülkede ve AKP hükümetinde, İslami ve insani gerçekleri konuşmak “fitne çıkarmak” mı sayılmaktaydı? Daha açık soralım: Türkiye’yi ve Diyaneti, Erdoğan mı yoksa Masonlar mı yönetiyorlardı?

Bu arada tesettür ve kıyafet konusunda; ille de çarşaf peçe… İlle de sarık cübbe, şalvar keçe… Diye tutturanlar ne denli yararsız ve tutarsız bir tavır sergiliyor ve İslam’a zarar veriyorlarsa… Çağdaşlığı çıplaklık sanan, kadınların en mahrem yerlerinin teşhirini ve şehvet tahrikini “sportif yarış” gibi sunup savunanlar da o denli yanlış, haksız ve duyarsız davranıyor, bilerek veya bilmeyerek toplum yapımızı tahribe çalışıyorlardı!..

Amaç spor muydu, seks şov muydu?

Amerikalı meşhur şarkıcı PINK, Avrupa Plaj Hentbol Şampiyonası’na bikini yerine, uzun ve geniş şort giyerek çıkan Norveç Kadın Hentbol Takımı’na kesilen 1500 Avroluk para cezasını, gönüllü olarak kendisinin karşılayacağını açıklamıştı. (Gazeteler ve internet siteleri.) Bunun gibi Tokyo Olimpiyatları’na katılan Almanya Kadın Jimnastik Ekibi, “Kadın cinselliğini öne çıkarıp sporu gölgelediği” için, bikini yerine tüm vücutlarını ve bacaklarını örtüp saran bir taytla çıkmışlardı.

Şimdi Hristiyan ve Ateist Avrupalılar ve Amerikalılar bile, spordan ziyade kadın cinselliğini öne çıkaran ve bir nevi şehvet tahriki olarak yararlanılan… Kadınların en mahrem yerlerini açığa çıkarıp, spor yarışlarını şehvet karnavalına çevirmiş olan daracık ve kısacık bikini şortlar yerine, geniş ve rahat giysileri tercih ederken… Güya Dindar ve Kahraman AKP iktidarı döneminde, Milletimizin ve duyarlı gönüllerin edep ve erdem duygularını rencide eden; sporcu kadınlarımızın mayo giymesi yerine daha uzun ve uygun spor giysileri içinde görmek istediklerini söyleyenler… Ve böylece aslında milyonlarca insanımızın duygularına da tercümanlık edenler maalesef malum ve mel’un kesimlerin hıncına ve hücumuna uğramakta ve medya marifetiyle linç edilmeye çalışılmaktaydı…

Hatta geçen seneler, bu yöndeki temenni ve tekliflerini dile getiren Düzce Kaynaşlı Belediye Başkanı hemen Devlet Bahçeli’nin kahrına uğramış ve MHP’den atılmıştı.

Şimdi, İlahiyatçı İhsan Şenocak’ın, bu gerçekleri gündeme taşıdığı için görevinden alınması, aslında Erdoğan iktidarının ve Türkiye’yi yöneten odakların gerçek ayarını ortaya koymaktaydı!

Allah’ın buyruklarını, Kur’an’ın kurallarını ve Resulüllah’ın uyarılarını değil; Sn. Erdoğan’ın rızasını ve AKP iktidarının hatırını esas alan Diyanet Başkanlığı ise, spor yarışları perdesi altında şehvet azdırıcılığı yapan kadın kıyafetlerini tenkit eden bu Hocaefendiyi hemen görevden alıyordu… Yani Dindar Kahraman Erdoğan iktidarınca Kur’ani hükümleri ve İslami edep ve erdem ölçülerini konuşmak, böylece fiilen yasaklanıyordu… AKP ve Erdoğan yandaşı İlahiyatçılar, Mollalar, Tarikat erbabı, Nurcular, İslamcı yazar ve yorumcular ise, bu haksızlıklar karşısında sadece susuyordu…

Allah’tan Korkmuyorsanız, Bari Gâvurlardan Utanın!

Tekrar hatırlatalım; kadın sporcuların tüm yarışmalarda istedikleri formayı giyebilmelerini savunmak amacıyla, Alman Kadın Jimnastik Takımı Tokyo Olimpiyatları’nda, ayak bileklerinden kalçalarına kadar tek parça ve esnek-rahat bir kıyafetle çıkmışlardı. Alman kadın sporcuların sözcüsü Elisabeth Seits; “Her sporcu kadına kendi kıyafetini tercih hakkı verilmesi gerektiğini” açıklamıştı. (Bak: milliyet.com.tr) Ama ne Papa’dan, ne Papazlardan, ne laik baronlardan bu haklı yaklaşıma hiçbir itiraz çıkmamıştı. Bu nedenle Erdoğan iktidarına ve Diyanet Başkanlığına hatırlatmak lazımdı: Eğer Allah’tan korkmuyorsanız, bari gâvurlardan utanın!..

Rize’mizin Afet Bölgesi ilanı yararlı bir adımdı… İyi de Elazığ niye gözden çıkarılmıştı?!

Yaşanan sel felaketi üzerine, Sn. Erdoğan Rize’nin Felaket Bölgesi ilan edildiğini açıklamıştı. Bu elbette yararlı ve duyarlı bir adımdı. Çünkü ağır bir musibete maruz kalan yöre halkımızın yaraları daha çabuk sarılacak ve yardımlar daha kolay ulaştırılacaktı.

Peki, geçen sene çok ağır bir deprem felaketiyle sarsılan Elazığ’ımız, niye “Afet Bölgesi” yapılmamak için her türlü bahaneye hatta hileye başvurmuşlardı? Önce ilk haberlerde Kandil Rasathanesi uzmanları tarafından 7.2 olarak açıklanan ve defalarca tekrarlanan bu rakamlar neden sonradan 6.8’e bağlanmıştı? Elazığ’ın bu çok ağır tahribat ve travmayı daha çabuk ve kolay atlatsın diye zaten hak ettiği şekilde “Afet Bölgesi” ilan edilmesi lüzumunu hatırlatan uzmanlar ve duyarlı insanlarımız-yazarlarımız neden hücuma uğramışlardı?

“Elâzığ Afet Bölgesi ilan edilsin” talebine karşı çıkanlara, geçen yıl Giresun, kısa süre önce de Rize’nin Afet Bölgesi ilan edilmesi nedeniyle şimdi haklı tepkiler yağmaya başlamıştı. 24 Ocak 2020 Elâzığ Depremi’nin üzerinden aylar sonra Elâzığ kendi kaderine terk edilmiş durumdaydı. Enkaz altından çıkarılan son cansız bedenin ardından ulusal medyanın gündeminden de çıkmıştı. “Taziye evinde gibiyiz, herkes çekip gidince asıl o zaman acımızla baş başa kalacağız!..” diyenler meğer haklılarmış…

İçişleri Bakanı’nın; “Afet Bölgesi diye bir kanun yok!” deyimini ele alıp, siyasi kaygılar nedeniyle savunmaya geçenler “demagoji” yapmaktan vazgeçmeli, samimi olmalıdırlar! Efendim “Afet Bölgesi” diye bir kanun yokmuş!.. Ya ne varmış; “Afete Mâruz Bölge” varmış! “Afete Mâruz Bölge” ilan edilirse, Elazığ’a bir çivi bile çakılamazmış! Kavram ya da kelime oyununa başvurmadan, bu destek paketlerini açıklayamadıkları, ayrıca zamanında ve yeterli destek sağlayamadıkları takdirde 2020 yılında Elâzığ Ekonomisi’nin çöküş yaşayacağını belirten ETSO Başkanı gerçekleri haykırmıştı. Mücbir sebep hâli ilanının Elâzığ’ın yaralarını sarmaya yetmeyeceğine işaret eden ETSO Başkanı Asilhan Arslan, hukukçularıyla yaptığı çalışma neticesinde 7269 Sayılı Kanun’un alt maddesi 4123 Sayılı Kanun’la Tabii Afet’e Mâruz Kalan Yöre ve neticede Cumhurbaşkanlığı’nın Kanun Hükmünde Kararname düzenlemesiyle Elâzığ’ın bu kazanımları elde edebileceğini vurgulamıştı. Bugün haksızlığı ortaya çıkan, ama “Sahipsiz Elâzığ”ın çıkarını savunan basın mensuplarını “çığırtkan” diye ithama kalkışanların üslubuna ve cüretine bakar mısınız? Eleştiriye tahammül yok, memlekete çivi çakmak yerine, nedense “çivi koymak” isteyen daha çook! Ne dersiniz, çivi çiviyi söker mi Elâzığ’da?” diyen değerli hemşehrimiz H. Vehbi Çoşkun’a niye kızıyorlardı?

“İhmal Edilen Şehir: Elâzığ” başlıklı yazısında değerli ve birikimli yazar Av. İrfan Sönmez ise şunları vurgulamıştı:

“Elâzığ yaralı bir şehir. Önce deprem felaketi ile karşı karşıya kaldı, binlerce ev yıkıldı, on binlerce insan sokakta kaldı. Ardından Pandemi ile sarsıldı. Kapanma; esnafı ekmeğe muhtaç duruma taşıdı, birçok işyeri kapandı, iflas edenler oldu. Sürecin iyi yönetilmemesi sıkıntıları daha da derinleştirdi. Mesela, Ramazan'da 17 gün kapanmaya gidildi. Bayrama gidilirken bütün dükkanlar kapatıldı. Esnaf her yıl özlemle beklediği bayram alışverişinden mahrum kaldı. Halbuki Ramazan'ın ilk 15 günü kapanma olsa, son 15 gün esnaf bayram alışverişinden mahrum kalmaz, yaralarını kısmen de olsa sarardı.

Elâzığ üçüncü yarayı bütün bir Türkiye gibi ekonomik krizden aldı. AKP, 2010 yılına kadar göreceli olarak ülkeyi iyi sayılabilecek şekilde yönetti. 2010 referandumu milat oldu, vesayetten kurtulunca artık bizden kimse hesap soramaz, istediğimizi yaparız düşüncesi hâkim olmaya başladı. İsraf, rüşvet, rantabl olmayan yatırımlar, hazine garantili ihaleler hazinenin içini boşalttı. AKP, milletin partisi olmak yerine yavaş yavaş müteahhitlerin partisi olmaya çevrildi. Hem kendisi, hem de Türkiye kaybetti. Sadece bir örnek bile ülke kaynaklarının nasıl hovardaca harcandığını göstermeye kâfi. Düşünün ki yılda bir milyon yolcu garantisi ile Balıkesir’e havaalanı yapıldı. Fakat yolcu gelmediği için havaalanına tek bir uçak inmedi. Bu bir milyon yolcunun bedeli hazineden, yani hepimizin cebinden çıkıyor. Ve kimse bu yatırımı kim yaptı, bu nasıl hesap diye kimseden hesap sormadı. Oysa yüce Peygamber, kamu malını Allah'ın malı olarak nitelendirmiştir. Kamu malından çalan, Allah'ın malından çalmış olmaktadır. Beş liralık işi on beş liraya yaptırmak, hep aynı müteahhitlere ihale vermek, kamu malından yani Allah'ın malından çalmaktır. Dindarlık lafla, sözle olmaz, dindarlık kul hakkı yemekten şiddetle sakınmak, kamu malına sahip çıkmak, yolsuzluk yapmamak, adaletten ayrılmamaktır. Ne yazık ki bizde dindarlık laftan öteye geçmiyor. Elâzığ'ın bir dördüncü yarası daha var: O da hükümetin ayrımcı tutumudur. Depremde binlerce ev yıkıldı, binlerce insan sokakta kaldı. O dönem birçoğumuz Elazığ’ın Afet Bölgesi ilan edilmesi gerektiğini yazdık, ama tepki ile karşılandık. Derdini anlatmak isteyen, feryadını duyurmak isteyenlerin -sütünün bozuk- olduğu söylendi. Bazıları afet bölgesi diye bir kavram olmadığını söyledi. Oysa afet bölgesi bir gerçektir ve şartları vardır. Bir yerin afet bölgesi ilan edilebilmesi için hane sayısı 100'den az olan yerlerde konutların 1/10'nun, nüfusu 50.000'den az olan il ve ilçelerde en az 50 binanın, nüfusu 15.000’den fazla olan il ve ilçelerin mahalle teşkil eden kesimlerinde en az 10 binanın yıkılması veya onarımı mümkün olmayacak derecede ağır hasar görmesi, ölü ve yaralıların olması gerekiyor. Elazığ'da bunların hepsi vardı ama hukukunu savunacak sözcüleri yoktu. Muhalefetin sesini ise hiç kimse duymadı, duymak istemedi. Geçtiğimiz günlerde Rize'yi sel vurdu. Yıkılan evler, suya kapılan araçlar oldu. CB sayın Erdoğan sel felaketinden hemen sonra bölgenin Afet Bölgesi ilan edildiğini söyledi. Bu, afet bölgesinde özel ve devlet hastanelerinde bütün tedavilerin ücretsiz olması, kamu personeline düzenli yolluk ve harcırah ödenmesi, bütün maddi kayıpların devlet tarafından karşılanması, esnafa faizsiz kredi verilmesi, evi yıkılanlara ücretsiz konut tahsis edilmesi anlamına geliyor. Elâzığ afet bölgesi ilan edilseydi, kümes gibi evler için 15 yıl borç ödemek durumunda kalmayacak, rehin duruma düşmeyecekti.

Rize de bu ülkenin bir parçası, yaralarının devlet tarafından sarılmasına asla itirazımız olamaz, ancak daha büyük bir felakete duçar olan Elazığ'ın bu imkândan yararlandırılmaması çifte standarttır. Kimseyi şikâyet etmeye hakkımız yok, neye layıksak öyle yönetiliyoruz. Bu şehrin sözcüleri milletin vicdanı olabilselerdi, Elâzığ yaralarını daha az maliyetle sarabilirdi.”

Çağa Uygun Anayasa mı, Haçlı AB Dayatması mı?

Anayasa için yeni bir Bilim Kurulu Ekibi oluşturulurken, ayrıntılar da netleşmeye başlamıştı. Yapay zekânın da yer alacağı anayasada güya kılık kıyafete de güvence sağlanacak, sosyal medya ve internet hakları korunacaktı!..

Anayasa Bilim Kurulu tarafından üzerinde tartışılan ve 2023 seçimlerine yetiştirilmeye çalışılan 128 maddelik anayasa çalışmalarında yeni bir döneme girilmiş durumdaydı. Edinilen bilgilere göre, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, AKP Genel Başkanvekilleri Numan Kurtulmuş ile Binali Yıldırım, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı, AKP Grup Başkanı Naci Bostancı, Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu (YİK) üyeleri; Köksal Toptan, Cemil Çiçek, Mehmet Ali Şahin ve İsmail Kahraman’ın da aralarında bulunduğu yeni bir Anayasa Bilim Kurulu Ekibi kurmuşlardı. Söz konusu ekibin, Temmuz 2021 başında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında yaklaşık 8,5 saat süren bir toplantı yaptıkları ortaya çıkmıştı. Toplantıda, daha önce Cumhurbaşkanlığı’nda oluşturulan Bilim Kurulu tarafından hazırlanan 128 maddelik yeni anayasanın masaya yatırıldığı aktarılmıştı. Anayasa çalışmaları tamamlandıktan sonra taslak MHP’ye sunulacaktı.

Ancak, sıklıkla AB kriterlerine vurgu yapan, AB’ye girişin hayatının gayesi olduğunu açıklayan… Ve yaklaşık 20 yıldır Haçlı AB’nin her dayatmasını kutsal talimat gibi algılayan Erdoğan iktidarının hazırlayacağı bu sözde “Çağdaş Anayasa”; asıl olarak: 1- Aklıselime, 2- Müspet bilime, 3- Tarihi birikim ve deneyime, 4- Vicdani ve insani gereklere, 5- İslami değerlere ve Kur’an-ı Kerim’e mi dayanacaktı… Yoksa Haçlı, ahlâksız, Türkiye ve İslam düşmanı AB kriterleri mi esas alınacaktı?

Eski Diyanet İşleri Başkanı’nın Uyarıları!

Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Bardakoğlu’nun: "Dinin bu kadar çok gündemde olması, daha dindar bir toplum olduğumuz anlamına gelmez, aksine bir çürümeye işaret eder" diye uyarması haklıydı.

Kur’an Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu, “Günümüz Türkiye’sinde dinin şekil olarak daha görünür olduğu, söylemlerimizde dini argüman ve atıfların arttığı doğrudur. Peki dinin bu kadar çok gündemde olması, daha dindar bir toplum olduğumuz, yani dindarlaşmanın arttığı anlamına gelir mi? Bana göre gelmez, aksine bir çürümeye, din üzerinden meşruiyet arayışına ve kafa karışıklığına da işaret edebilir” diyerek din istismarının ve fırsatçı İslamcılığın tehlikelerine vurgu yapmıştı.

Dünya Gazetesi’nden Hakan Güldağ, Vahap Munyar ve Şeref Oğuz, 'Kanaat Önderleriyle Gündem Özel'de Prof. Ali Bardakoğlu'nu ağırlamıştı.

Sn. Ali Bardakoğlu:

“Din ve dindarlık, Yüce Yaratanın gözetimi altında yaşadığımız bilincini beynimize yerleştirmek ve bu bilince uygun bir hayat yaşayabilmek demektir. Dindarlık sadece bilmek, söylemek ve şeklen yerine getirmek değil; aynı zamanda bunları içselleştirmek, kimseyi incitmeyen ve kimsenin de incinmediği bir esenlik merkezi olabilmektir. Onun için de din bizi sürekli olarak Allah’la, dış dünya ile, toplumla ve kendimizle barış içinde olmaya yöneltir. Yunus’u, Mevlana’yı, Hacı Bektaş-ı Velî’yi büyük kılan da bu düşüncedir.

Din bireyin iç dünyasında başlayıp niyetinden, sözünden, ötekiyle ilişkisine kadar bütün davranışlarını güzelleştiren genel bir kaliteyi hedeflemektedir. Allah’a ve ahirete iman eden kimse, bunu insanlarla ilişkilerine yansıtmak mecburiyetindedir. Müslüman her anını Allah’ın gördüğü ve bildiği bilinciyle yaşayabilen kimsedir. Buna ‘ihsan’ denir. Bunun için de ahlâk (ihsan), dinin iman ve ibadetten sonra üçüncü temel ayağını teşkil etmektedir. (Dinin dördüncü ve en önemli ayağı ise, muamelat; yani hayat ve hukuk sisteminin İslami prensiplere göre düzenlenmesidir. Sn. Bardakoğlu’nun bu gerçeği atlaması, umarız ki bir unutma neticesidir. A.Ç.) Hatta iman ve ibadetin dünyaya yansıyan ana gayesi Müslüman toplumun aynı zamanda bir ahlâk toplumu olmasını temin etmektir. Bu amaç yoksa, geride içi boşaltılmış bir din ve dindarlık görüntüsü kalıverir.” tespitleriyle oldukça ciddi ve gerçekçi tahlil ve tenkitlerde bulunmuşlardı. Ancak asıl tehlikenin bozuk ve bâtıl sistemden kaynaklandığını bir türlü gündeme taşımaması, İlim Adamı sıfatına ve sorumluluğuna yakışmamıştı.

Toplum kör olursa! (Gözü açık siyaset bezirgânlarına fırsat doğardı!..)

“Bir gün, bir şehirde, otomobilini süren bir adam, yeşil ışığın yanmasını beklerken ansızın gözleri dumanlanıyor, önünü seçemiyor. Bir çeşit körlük hastalığına yakalanmıştır. ‘Beyaz körlük’ adı verilen bu olay, tehlikeli bir salgının ilk belirtisi konumundadır.

Adam, derhal bir göz doktoruna gidiyor. Doktor da ondan hastalık kapıyor! Derken, bu hastalık bir oteldeki genç bir hanımda görülüyor.

Daha sonra bir hizmetçide, otomobilli adamın karısında, bir araç hırsızında, görevli bir devlet memurunda rastlanıyor. Ardından toplumun her kesiminde körlük başlıyor ve ‘Beyaz körlük’ hastalığı, salgın olarak tüm şehre yayılıyor! Öldürücü değildir ama bu salgın bütün ahlâkî değerleri yok ediyor!.. Hastalananlarla birlikte, onlarla temas edenler de karantinaya alınıyor!

Karantina yeri, boşaltılan bir akıl hastanesi oluyor ve karantinaya alınanlar arasında korkunç bir vahşet, müthiş bir yaşam kavgası başlıyor. Hayatta kalmak için verilen kavga hem korkunç, hem tiksindirici boyutlara taşınıyor!

Güçsüz olanlar, yemeksiz ve yataksız kalıyor. Etrafı, dehşet verici bir pislik, akıl almaz bir iğrençlik kaplıyor!

‘Bakar kör’ insanlar arasında başlayan kavgalar, tarafların çeteleşmesiyle uygulanan şiddet, kadınlara yöneltilen acımasız saldırılar, koca kenti müthiş bir savaş yerine döndürüyor. Görmeyen gözlerle işlenen cinayetler, insanı iğrendiren tecavüzler, kadınlara yönelik iğrençlikler birbirini izliyor… Sonunda, sadece en güçlü olanlar, en fırsatçı ve acımasız davrananlar ayakta kalıyor…

Ancak, bütün şehirde kör olmayan tek kişi doktorun karısı oluyor. Nedense hastalık onu etkilemiyor!

Sürrealist (gerçeküstü) bir romanın konusu bu… Adı ‘Körlük’… Her toplumda körlük vardır, fakat bazı toplumlarda bu daha ileri derecede ve daha tehlikeli boyutlardadır. Ve tabi biz, kör bir toplum değiliz ki… Çok şükür, iki gözümüz de görüyor… Bazılarımızın dört gözü bile bulunuyor. (Ama yeri gelmişken hatırlatalım; Kur’an kalp körlüğünden bahsediyor. A.Ç.)

‘Körlük’ romanını, Portekizli ünlü yazar Jose Saramago yazıyor. Bu roman 1998 yılı Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Jose Saramago'nun en etkileyici, en çarpıcı romanlarının başında geliyor…

Yazar; bir şeyi söylerken başka bir şey anlatmak istiyor… Liberal demokrasinin insanları sürüklediği sağlıksız ortamı ve aşağılık fırsatçılığı isim vermeden eleştiriyor! Bilimde ve edebiyatta bu anlatıma ‘Metafor’ deniliyor. Metafor; bir şeyi, başka bir şeye benzetmeye, kıyaslamaya yarayan mecazlar için kullanılıyor. Metaforlar sayesinde, aynı kavramlar hakkında değişik yorumlara ulaşılabiliyor. Metaforların asıl anlamının gizli olması nedeniyle, okurlar, kendi bilgi ve anlayışlarını yeniden inşa ediyorlar!

Acı bir ilâcı, hatta beyni ve bedeni felç eden zehirli karışımları daha tatlı başka bir şeyle veya bir çikolatanın içine koyarak daha kolay yutturabiliriz. (Bazı ülkelerde, referandum-meferandum gibi olaylarla bu çok yapılıyor.) Metaforlar sayesinde, aynı kavramlar hakkında değişik yorumlara ulaşılıyor. İnsanlar, her hikâyeden, her mecazlı sözden, kendilerine özgü anlamlar çıkarıyor. Amerikalı Psikiyatrist Milton Erickson, ‘Bir insanın kendi kardeşi hakkında düşünmesini istiyorsanız, ona, kendi kardeşiniz hakkında bir anınızı anlatınız’ diyor. Evet Metaforlar çok açık ve kolay anlaşılmıyor. Bazen çözülmesi haftalarca, aylarca sürebiliyor.”[1]

“(Tarihi kalıntılardan ve yaratılış harikalarından ibret almak üzere) Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki; böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Velâkin doğrusu şu ki; (gerçekleri görmeyenlerin ve akıl yürütmeyenlerin bedenlerindeki) gözler (kapanıp) kör olmaz; ancak sinelerindeki kalpler körleşip (hidayetleri kararmaktadır. Basiret ve maneviyat penceresi perdelenip kapanmakta ve artık bunlar gerçekleri göremez olmaktadırlar.)”[2]

“Gerçek şu ki; size Rabbinizden (O’nun kâinattaki zuhuratını ve Kur’an’ın hakikatini anlayıp kavrayacak) basiretler (yaratılış gerçeğini gösteren belgeler) gelmiştir. Kim (hikmet ve ibretle bakıp) basiretle görürse, kendi lehinedir; kim de (tabiat kanunlarındaki ve Kur’ani kurallardaki gerçeklere karşı) kör davranıp (görmek istemezse) bu da kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinizde bir bekçi (zorla imana getirici) değilim.”[3]

Ve onlardan (şuursuz ve sorumsuz insanlardan) Sana (bön bön) bakıp duracak olanlar da vardır. Ama kör olanları -üstelik basiretleri de yoksa- Sen mi doğru yola eriştireceksin?”[4]

Ülkemizin En Büyük Talihsizliği: Muhalefet, İktidardan Daha Ayarsızdı!

İYİ Parti'den istifa eden İsmail Ok'tan flaş çıkış: “Bizim Partide kilit noktalarda ABD bağlantılı isimler bulunmaktadır!”

İYİ Parti'den zehir zemberek sözlerle istifa eden ve yoluna bağımsız milletvekili olarak devam eden İsmail Ok sabah.com.tr'ye konuşarak, İYİ Parti Tokat İl Başkan Yardımcısı Uğur Songül Sarıştaşlı'nın, 15 Temmuz'un kahramanı Ömer Halisdemir'i hedef almasına tepki koymuşlardı: "Benim için sürpriz değil, açıkçası hiç şaşırmadım!" diyerek, İYİ Parti'nin kilit noktalarına yerleştirilen isimlerin ABD bağlantısını gündeme taşımıştı.

İYİ Parti Balıkesir Milletvekili olarak TBMM'ye giren İsmail Ok, partinin kilit noktalarına 'Sorosçu'ların yerleştirilmesinden rahatsız olduğunu vurgulamıştı. Partinin kilit noktalarına ABD emperyalizmi uzantılarından destek alanların yerleştirilmesi tesadüf olamazdı!

ABD emperyalizminin Türkiye'deki bağlantıları ile İYİ Parti arasındaki ilişkiye vurgu yapan İsmail Ok:

İYİ Parti'ye gönül vermiş, oy vermiş samimi vatandaşlarımızı asla incitmek istemem. Ama partinin tüm kilit noktalarına, hukuk danışmanlığına ve dış politikaya gelen kişilerin bu zamana kadar hep ABD emperyalizminin Türkiye'deki uzantılarından, STK'larından, vakıflarından, kuruluşlarından destek alan kişiler olması tesadüf sayılamazdı ve bu normal bir durum olarak karşılanamazdı.

Ruşen Çakır Gibi Sözde Gazetecilere Neden Para Akıtılırdı?

ABD, Norveç gibi birçok ülke vakfı tarafından yüz binlerce dolar alan gazeteciler ve internet sitelerinin de düzenin içindeki rolüne dikkat çeken Ok, "Medyascope ve sahibi Ruşen Çakır gibi sözde gazetecilere ABD derin devleti ile bağlantılı, CIA, Pentagon bağlantısı olan yerlerden neden para akıtılır? Biz bu durumları gördük ve uyardık. İYİ Parti'ye birileri paraşütle taşındı. Biz bu durumu hazmedemedik. Hazmedemeyenler olarak da yolumuzu çizdik, ayrıldık." itirafında bulunmuşlardı.

"HDP ile Fingirdeşiyorlar, Artık Bunu İnkâr da Etmiyorlar" Çıkışı!

İsmail Ok, Sorosçu vakıflar ve ABD merkezli yönlendirmelere dikkat çektikten sonra Millet İttifakı'nda HDP'nin rolünü ele almıştı. İsmail Ok, bu konuda ise şunları aktarmıştı:

“Bu konuştuklarımızdan çok daha vahimi, İYİ Parti'nin ortağı CHP, HDP ile fingirdeşiyorlar. Bu durum daha önce de yapılmaktaydı. Biz istifa ederken bu yakınlaşmaya vurgu yapmıştık. Şimdi bu durumu inkâr etme gereği bile duymuyorlar. Bu kirli ilişkiyi devam ettiriyorlar. HDP bile PKK'nın arka bahçesi olduğunu inkâr etmezken, 'Ama 6 milyon oy aldılar, yok mu sayalım?' güzellemelerine başladılar. Samimi vatandaşlarımızdan ricam, lütfen bu durumu sorgulasınlar.”

Kiralık Medya ve Satılık Vicdanlar!

“Medyada ‘Fondaş’ tartışması başlamıştı. Yabancı fonlardan nemalananlar hedef tahtasındaydı. Uzun zamandan beri kim kimin arkasında açıklansın diyen biri olarak fon alanları ve bunu gizleyenleri savunacak halim yok. Ama eğlenceli (ve dahi dikkat çekici) olan, fon alanları suçlayanların da fonlanıyor olmalarıydı!?

Bazen benzer dış kaynaklardan, bazen iç kaynaklardan beslenen kiralık yazar ve yorumcular vardı. İş öyle bir hale getirildi ki, sanki dışarıdan fon almak ayıptı, ama içeriden fon almak normal karşılanmalıydı!.. Şunu herkes bilsin ki, nereden beslenirse beslensin okur dışında bir kaynaktan beslenen medya öyle veya böyle ‘besleme’ medyadır.

Yerli veya yabancı fondan geçim temin etmek elbette doğru ve onurlu sayılmazdı, ancak bu şekilde geçim temin edenleri suçlarken;

• İktidar kaynaklarından beslenmek,

• İktidar kontrolündeki kamu kaynaklarından beslenmek,

• Özel sektör veya kamu sektörü reklam verenlerinden iktidar desteği ile tirajın, izlenme payının ve etkinliğinin üzerinde bir oranda reklam ve sponsorlukla beslenmek,

• Belediye kaynaklarından beslenmek,

• Muhalefet kaynaklarından beslenmek,

• Muhalefet belediyelerinin kaynaklarından beslenmek de aynı ayarsızlıktı. Bu kafasını ve vicdanını satmaktı, kiralamaktı!..

Böyle bir medya ne kadar saygın ve ne kadar güvenilir olacaktı? Bana göre aralarında zerre fark yoktur. İkisi de besleyen eli ısırmazdı” diyenler elbette haklıydı. Ama neden bu kiralık ve satılık yazar ve yorumcuları ifşa etmeye yanaşmazlardı!?

Erdoğan'ın Eski Danışmanı Akif Beki Amerikan Vakfından Fon Alan Saray'daki İsmi açıkladı.

Amerikan Chrest Vakfı’ndan bağış alan muhalif mecraları hedef alan iktidar medyasının aynı fonlardan yararlanan yandaşları görmezden geldiğini kaydeden Akif Beki, bu durumu şiddetle kınamıştı.

Bir zamanlar Erdoğan’ın en yakınındaki isim olan eski danışman Beki, Cumhurbaşkanı’nın mevcut danışmanlarından Mehmet Uçum’un da aynı fonlardan yararlandığını açıklamıştı.

İktidar için, “Yabancı fondan yararlanmayı, sadece yararlanan muhalifse sorun ediyorlar” diyen Beki: “Başdanışman Mehmet Uçum’la Can Paker gibi isimlerin STK’ları, aynı fondan yararlanmışlardı. Ruşen Çakır’ın Medyascope’undan önce de bunlar yararlanmıştı, 2016’da aynı tarihlerde yaşanmıştı. Onların, iktidar destekli projelerine yüz binlerce dolar yardım alan PODEM’i, TESEV’i niye fondaş saymazlardı? Yabancı fondan bağış almanın hükmü, alanın kimliğine ve hizmet verdiğine göre farklı mıydı? Kimine meşru, kimine gayrimeşru demek tam bir sahtekârlıktı!” şeklinde ifadeler kullanmıştı.

Suud Kralı’ndan 100 Milyon Dolar Alan Hangi Yandaş Yazardı?

Akif Beki, söz konusu muhalif isimler olunca “Kimse, kimseye karşılıksız günahını dahi bağışlamaz” diyen yandaşların Suud Kralı’ndan 100 milyon dolar bağış alan STK’yı yok saydıklarını vurgulamıştı. “Suud Kralı’ndan PKK’ya yardım; Suriye’de terör örgütüne 100 milyon dolar bağışladı” başlıklarını, 3 yıl önce iktidar medyası atmamış mıydı? Türkiye’de Suud Kralı’ndan her bağış alan, PKK’yla aynı torbaya girmiş olmaz mıydı?

Ayrıca Wikileaks belgelerinde yer alan başka sızıntılar da vardı. Onlar da doğrulanmış mı sayılmalıydı? Ortaya dökülmüş bunca kara para ve suç dosyalarının kapağını kaldırmayanlar, kayıtlı paraya uydurdukları fondaşlık suçuyla mücadeleyle kimi kandırıyorlardı?” diyen Akif Beki’nin de anlaşılan gocunan ve kaşınan tarafı vardı!..

Bu arada ciğerlerimizi yakan orman yangınları sönmeden, bazı ormanlık alanlar ve kıyılarımızın yağmalanma yolu açılmıştı!

Adana’dan Muğla’ya tüm Akdeniz ve Ege Bölgemizde birçoğu aynı anda birkaç yörede başlayan ve bize çok pahalıya mal olan talihsiz orman yangınları:

• Ülkemizde HDP-PKK üzerinden Türk-Kürt çatışmasını kızıştırmak, böylece Cumhur İttifakına oy toplamak ve AKP iktidarının ekonomik ve sosyal tahribatları yerine başka gündemleri tartıştırmak amaçlı mıydı?

• Yanan ormanlık alanların ve kıyıların turizme kazandırılması bahanesiyle yandaşlara yeni ve ucuz (ama çok değerli) arsalar ve alanlar mı hazırlanacaktı? Bu yağmaya resmiyet ve meşruiyet kazandıracak şekilde Cumhurbaşkanı tarafından imzalanıp Resmi Gazete’de yayınlanan gizemli kanun, kıyı bölgelerindeki ormanlık alanların tasarrufunu Kültür ve Turizm Bakanlığına bırakmaktaydı!?

• Ayda bir iki defa, Suriye ve Irak’ta birkaç PKK’lıya yönelik operasyonlar, televizyonlarda büyük bir başarı gibi aktarılırken; Adana’dan Mersin’e, Antalya’dan Marmaris’e, bu yangınları çıkardıkları konuşulan PKK’lıları ve onlara destek çıkanları ve imkân-fırsat sağlayanları gözden kaçıran, kontrol altına alamayan Erdoğan iktidarı, Türkiye’nin en önemli sorun ve sıkıntı kaynağı sayılmaz mıydı?

 


[1] Bak: Rahmi Turan / Sözcü

[2] Hacc: 46

[3] En’am: 104

[4] Yunus: 43

Makale Paylaşım Sayısı: 526

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR