ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3
mod_vvisit_counterDün1785
mod_vvisit_counterBu Hafta6589
mod_vvisit_counterGeçen hafta16665
mod_vvisit_counterBu Ay10518
mod_vvisit_counterGeçen Ay67493
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar19018748

IP'niz: 44.192.94.86
Bugün: 07 Tem 2022

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 13043091

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

Ukrayna Savaşı Bağlamında TÜRKİYE'Yİ BEKLEYEN TEHLİKELİ SORUNLAR?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 51
ZayıfMükemmel 

 

Ukrayna Savaşı Bağlamında

TÜRKİYE'Yİ BEKLEYEN TEHLİKELİ SORUNLAR?

      

İnsanlık tarihinin en tehlikeli ve en etkili Şeytan şebekesi olan Siyonizm’in, sağ ve sol (Kapitalist ve Sosyalist) kolları konumundaki Amerika ve Rusya, tamamen kontrollerinde bulunacak yeni ve zalim bir dünya dengesi oluşturmak amacıyla... Ve tabi İslam Âlemine lider ve lokomotif olabilecek potansiyel imkânlara sahip Türkiye’nin başına yeni belalar sarmak hesabıyla, Ukrayna savaşını başlatmışlardı. 24 Şubat 2022’de başlayan ve dört ayı bulan bu savaşta, her iki taraf da çok ağır kayıplar vermek zorunda kalmış, özellikle Ukrayna’da binlerce masum çocuklar, kadınlar, yaşlılar, sakatlar ve hastalar acımasızca katliama uğramış, şehirler, fabrikalar, yollar yakılıp yıkılmıştı.

Tarihi olayları tahlil etmek için özel bir bakış açısı ve küresel güçlerin niyetlerini ve stratejilerini sezme feraseti ve altyapısı lazımdı. Bu nedenle tarih; yazılanlara ve konuşulanlara bakıp, asıl yazılmayan ve konuşulmayan gerçekleri anlama bilimi sayılırdı.

Putin yönetimi kapıyı kapatmıştı: Kırım Rusya'nındır!

İstanbul'da yapılan barış görüşmelerinin ardından bir açıklama yapan Kremlin, Kırım'ın aidiyetini tartışmayacaklarını vurgulamıştı. Kremlin ayrıca, Ukrayna ile yapılan görüşmelerde ciddi bir gelişmenin olmadığını hatırlatmıştı. Kremlin Sözcüsü Peskov, Kırım'ı asla geri vermeyeceklerini belirterek: "Kırım Rusya'nın bir parçasıdır. Rus bölgelerinin kaderi hakkında kimsenin tartışma hakkı yoktur" şeklinde çıkışmıştı.

Ukrayna Türkiye'nin de garantör ülkeler arasında olmasını arzulamaktaydı!

İstanbul'da Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Çalışma Ofisi'nde (29.03.2022’de) yapılan buluşma sonrası, görüşmelerin yapıcı geçtiğini açıklayan Rusya heyeti, Ukrayna'nın önerilerini Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e ulaştıracaktı. Ukrayna'nın garantör olarak görmek istediği ülkeler arasında Türkiye de vardı. Ukrayna heyetinden David Arakhamia, görüşmeler sonrası gazetecilere yaptığı açıklamada, "NATO'nun beşinci maddesine benzer bir garanti istiyoruz. Bu madde ile Ukrayna'ya bir saldırı olması durumunda üç gün içinde garantör ülkelerle istişareler başlayacak ve sonrasında diplomatik bir çözüm sağlanamazsa garantör ülkeler bize asker ve silah desteği sağlayabilecek. Ukrayna hava sahasının kapatılması dâhil güvenliğin sağlanması için her türlü adımın atılması mümkün olabilir" ifadelerini kullanmıştı. Yine Ukrayna heyetinden Mihail Podolyak da, "Bugünkü görüşmenin sonuçları liderler seviyesinde bir görüşme yapılması için yeterlidir" diyerek, Ukrayna'nın garantör olarak görmek istediği ülkeler arasında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin Rusya dışındaki daimi üyeleri (ABD, İngiltere, Fransa, Çin) ve Türkiye'nin yanı sıra Almanya, İsrail, İtalya, Polonya ve Kanada'nın da adının geçtiğini vurgulamıştı.[1]

Erdoğan İktidarı İsrail’e Taşeronluk Yapacaktı!

“Türkiye yaptırımlara katılmamıştı. Rus gazının tedarikinde kısa sürede belki sıkıntı olmayacaktı. Ama herkes şimdi enerjide çeşitliliğin şart olduğunu konuşmaktaydı. TANAP projesi vardı, TAP vardı. Bu projelerin kapasitesinin genişletilmesi tartışılmaktaydı. Irak'tan iki petrol boru hattı vardı. Biri DAEŞ tarafından tahrip edilmiş durumdaydı. Doğu Akdeniz'in önemi burada ortaya çıkmaktaydı. Ekonomik güzergâh Türkiye olacaktı. İsrail ile atılan yeni adımlar sayesinde, Berat Bey döneminde bayağı bir mesafe alınmıştı. Hem Filistin hem İsrail'e mayısın ortasında bir ziyaretimiz olacaktı. Tarih netleşmeye başlamıştı. Bu bölgedeki gazın da Türkiye'deki boru hatlarına bağlanarak Avrupa'ya aktarılması planlanmıştı. Böylece bizim dışa bağımlılığımız azalacaktı. Alternatif enerji, yenilenebilir enerjiye yatırımlarımız vardı. Enerji Bakanlığımız daha güvenli ve pratik yöntemleri araştırmaktaydı. Enerji bağımlılığımızı azaltmamız lazımdı. Sakarya Gaz Sahasındaki doğalgazın 2023'te Türkiye'ye getirilmesi ile Türkiye önemli bir noktaya ulaşacaktı”[2] diyen Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu böylece: Mazlum Filistinli Müslümanlardan gasp edilen GAZZE gazının Avrupa’ya taşınmasında, İsrail’e taşeronluk yapacaklarını ağzından kaçırmıştı!?

Putin, Rusya’nın 'enerji silahını' kullanmaya başlamıştı!

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in, ülkesinin 'dost olmayan ülkelere' doğalgaz satışı ödemelerinde Rus rublesine geçmesine yönelik kararnameyi imzalamasıyla, Moskova Batı'ya karşı 'enerji silahını' ilk defa kullanmaya başlamıştı. Putin'in imzaladığı ve ülkenin yasal bilgi sisteminde yayınlanan kararnameye göre, Rus gazının dost olmayan ülkelere satışında rubleyle ödeme alınmasına yönelik yeni sistemi devreye sokmuşlardı. Buna göre, Rus gazı alan ilgili ülkelerin, Gazprombank'tan hesap açmaları gerekirken, ödemeleri bu bankaya yapmalarının ardından söz konusu fonlar Moskova Borsası’nda rubleye çevrilmiş durumdaydı. Kararname çerçevesinde Rusya'ya doğalgaz karşılığında ruble ile ödeme yapılmazsa, Moskova bunu ihlal olarak değerlendirip gaz akışını kesecek veya kısacaktı. Rusya şimdiye kadar kriz dönemlerinde hiçbir şekilde enerjiye ilişkin somut bir karar almamıştı. Bu, Rusya'nın Batı'ya karşı enerji silahını ilk defa kullanması olarak yorumlanmıştı. Rus hükümeti, Rusya'ya yönelik "dost olmayan" ülkeler listesini 7 Mart'ta onaylamıştı. Onaylanan listede ABD, Avrupa Birliği ülkeleri, Birleşik Krallık, Güney Kore, Japonya, Ukrayna, İsviçre ve Singapur gibi ülkelerin yanı sıra Rusya'ya yaptırım uygulayan 15 ülke daha yer almıştı.

Bu yayınlanan listenin ardından Avrupa'da, Rusya'nın yaptırım düzeyinde bir adım atmasına ihtimal verilmiyordu. Rusya aldığı ruble kararıyla "blöf" ihtimalini masadan kaldırmış oluyordu. Putin'in bu hamlesi doğalgaz fiyatlarında dalgalanmaya neden olmuştu. Ayrıca büyük ölçüde Rus doğalgazına bağımlı olan Avrupa'da arz kesintisine ilişkin endişeler artıyordu. Mart 2020 başında Batılı ülkelerin Rusya'ya uygulamayı planladığı yaptırımların etkisiyle bir dolar 143 rubleyi bulmuştu. Mayıs 2022’de ise 56 rubleyi gören 1 dolar, haziran ayına girildiğinde 60 ruble seviyelerindeydi. Yani Rusya’nın bu kararı, Doların saltanatını da sarsmaya başlıyordu.

Türkiye’nin fırsatları ve ülkemizin Erdoğan şanssızlığı!

Rusya-Ukrayna savaşı sürecinde izleyeceği dengeli politika ve üstlendiği arabuluculuk rolü ile Türkiye’nin stratejik önemi bir kez daha ortaya çıkmıştı. Şubat 2022 sonunda, Belçika’nın başkenti Brüksel’de gerçekleştirilen NATO liderler zirvesinde, Türkiye’nin yürüttüğü diplomasi ve taraflar arasında sağladığı dengeden övgüyle söz edilmesi, Türkiye’nin bu savaştaki arabuluculuk görevini başarıyla yürüttüğünün değil, mecburen yüzüne gülündüğünün kanıtıydı. 5 yıldır, 1,5 milyar Dolar parasını peşin ödediğimiz F-35 savaş uçaklarını, en azından bunların yerine F-16'ları ABD'den almak için, Ukrayna-Rusya savaşındaki ve NATO’daki konumu tam bir fırsat iken, Erdoğan iktidarı bu tarihi şansı bile kullanamamış, ağırlığını koyarak haklarımızı alamamıştı.

“Süper Askeri Güç” Sanılan Rusya, Kiev ve Çernigiv’den Çekilmek Zorunda Kalmıştı!

Ukrayna Genelkurmay Başkanlığı, (2022 Mart ayı sonunda) Rus ordusunun Kiev ve Çernigiv bölgelerinden çekilmesinin devam ettiğini açıklamıştı. Genelkurmay Başkanlığının Facebook hesabından yapılan açıklamada, Rusya-Ukrayna Savaşı'nın 34. gününde son durum ele alınmıştı. Rus ordusunun Kiev şehrini kuşatma görevini yerine getiremediği belirtilen açıklamada, Kiev ve Çernigiv bölgelerinden çekilmeye devam eden Rus ordusunun muhtemelen birliklerini ülkenin doğu yönünde yoğunlaştıracağı vurgulanmıştı. Ukrayna’da Donetsk yönünde saldırılarına devam eden Rus ordusunun, Kreminna ve Mariupol yerleşim bölgelerine hava ve füze saldırılarını yoğunlaştırdığı ve Stepnogorsk, Orehov ve Gülyaypole yerleşimlerinin yakınındaki Ukrayna Savunma Kuvvetleri birimlerinin mevzilerine topçu ateşi açtığı hatırlatılmıştı. Ayrıca, Rus ordusunun Karadeniz ve Azak bölgelerinin yanı sıra Volinsk, Polinsk, Siversk, Tavriçeskiy ve Slovyansk yerleşim birimlerini elinde tutmaya çalıştığı, Luhansk bölgesindeki Popasna, Rubijne yerleşimlerinin kontrolünü ve Mariupol şehrini de ele geçirmeye odaklandığı aktarılmıştı.

Rusya, Yeni Bir 'Korsanlık Yöntemi' uygulamıştı!

Ukrayna'ya karşı geniş çaplı savaş başlatan Rusya Deniz Kuvvetlerinin, sivil gemileri ele geçirip imha etmenin ve Ukrayna'yı denizden bombalamanın yanı sıra, deniz mayınlarını yeni bir "korsanlık yöntemi" olarak kullandığı ifade edilen açıklamada, sürüklenen mayınların kullanımı ve bunların öngörülemeyen sonuçlarının sorumluluğunun yalnızca Rusya Federasyonu ve donanmasına ait olduğu vurgulanmıştı.

Geri Çekilmenin Nedeni, Kayıpları Azaltmaktı!

İstanbul'daki barış görüşmelerinin ardından Rus heyeti Kiev ve Cernigiv bölgelerindeki askeri varlığını azaltacağını ve geri çekilmenin başladığını açıklamıştı. Bir Rus yetkili ise bu durumun planlı bir olay olduğunu, ordunun geri çekilmesinin yaşanan kayıpları telafi etmek için olduğunu ağzından kaçırmıştı. Rusya ve Ukraynalı müzakere heyetlerinin İstanbul'daki görüşmelerinin ilk gününün ardından Rusya Savunma Bakanlığı, iyi niyet göstergesi olarak Kiev ve Çernigiv'deki saldırıları azaltacağını hatırlatmıştı. Rusya Savunma Bakanı Yardımcısı Alexander Fomin, açıklamasında "Karşılıklı güveni arttırmak, daha fazla müzakere için gerekli koşulları oluşturmak ve anlaşmak için Kiev ve Çernigiv bölgesinde askeri operasyonların azaltılması kararı verildi" ifadelerini kullanmıştı. Yetkililer ise Rusya'nın geri çekilmesinin bir taktik olduğunu hatırlatmışlardı. Uzmanlar, Rusya'nın geri çekildiğine ya da savaşın bitirilmesine yeşil ışık yaktığına dair bir sinyal olmadığını vurgulamışlardı.

Konya’dan çok değerli, deneyimli ve Milli Duyarlı Dostumuz E. Asker Bahri Kılınçel oldukça önemli tespit ve tahliller yapmıştı:

Türkiye gibi çok stratejik bir coğrafyada yaşıyorsanız, her daim bir “Beka tehlikesi” var olacaktı!.. Bu husus hem coğrafyanın kendisinden hem de aziz milletimizin değerlerinden ve potansiyelinden kaynaklanan bir olaydı. Dolayısı ile bu topraklarda her daim güçlü ve diri olmak şarttı. Bu şart doğrultusunda Milli hedeflerimizi mutlaka büyük ve güçlü bir tasavvurla canlı tutmamız lazımdı.

Yaşanan bu hadiseler de bir kez daha kanıtlamıştı ki, Türk Ordusu bizim ve bölgemiz için hayati öneme sahip bulunmaktadır. ABD, BOP kapsamında birçok defa kumpaslarla ordumuzu yıpratmaya çalışsa da, Türk Ordusu hâlâ Ordu-Millet anlayışı içinde diri ve güçlü kalmayı başarmıştır. Bir ülkenin ordusunun ne denli önemli olduğu; Suriye'de, Irak'ta, Libya'da, Ermenistan'da, Afganistan'da ve dahi Ukrayna'da ortaya çıkmıştır. Güçlü Türk Ordusu güçlü Türk Devleti anlamını taşır. Savunma sanayimizin de son yıllardaki İHA, SİHA hamlelerinin de ne kadar hayati bir öneme sahip olduğu kesinlik kazanmıştır.

Dünyada olup bitenleri iyi okumak, cesur ve kararlı, ama stratejik davranmak zamanıdır. Gün gelir de Hak ile bâtıl arasındaki büyük savaş çıktığında, tarafımızı bilecek kadar ilim ve cesaretimiz olmalıdır. Öyle anlaşılıyor ki; yakında Global Monarşi, BOP kapsamında Türkiye’yi üç koldan kuşatmış olarak şeytani planlarını devreye sokacaktır. Özellikle ABD-İngiltere başta olmak üzere, Batı’nın da Rusya’ya karşı Ukrayna olayını iyice kaşıması, belki de büyük bir savaşa doğru gidilmesine yol açacaktır. Maalesef ki bu savaş durumunda Türkiye’nin de böyle bir savaştan olumsuz yönde etkilenmesi kaçınılmazdır. Türkiye asla bu gerilimin tarafı olmamalıdır. Özellikle de ABD, NATO kartını ön plana çıkartarak Türkiye’yi Rusya’ya karşı bir politika izlemesi yönünde kışkırtmaktadır. Türkiye böyle bir savaşın ortasında kalırsa büyük sıkıntılar yaşayacaktır. Bu nedenle dış politikada milli bir adım izleyerek ABD’nin Karadeniz’e açılmasına ve NATO’yu doğuya doğru genişleterek nüfuzunu arttırmasına karşı çıkmalıdır. ABD’nin Avrasya’ya genişlemesi ve buralarda kaos oluşturmak için ilk adım olarak gördüğü Ukrayna konusunu da iyi kavramalıyız. Bu doğrultuda Kanal İstanbul’u isteyenin ABD olduğu da unutulmamalıdır.

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, ABD ve Batı’nın sahte desteğine aldanıp Rusya’ya kafa tutması en başından beri yanlış bir karardı. Zira Ukrayna’yı NATO’ya alma konusu da Rusya’yı kışkırtmak ve savaşın içine çekmek için planlanmış bir olaydı. ABD’nin, Ukrayna’ya yaptığı silah sevkiyatları da kasıtlıdır. ABD, Ukrayna’yı savaşa mecbur kılmak için elinden geleni yapmıştır. Daha önce bunun benzerini bizim içimizde satın aldığı Gladyo maşası kişiler vasıtasıyla yapmaya çalıştı. (Uçak düşürme krizi ve Rus Büyükelçinin öldürülme hususunu hatırlayalım.) Türkiye asla ama asla ABD ve Batı ile birlikte davranmamalı, Rusya’ya karşı da dikkatli olmalıdır. Türkiye eğer bu şekilde adımlar atarsa, ABD ve Batı’nın asıl istediğini yapmış olacak ve Avrasya İslam Birliğini bu hamle ile bozmuş olacaktır. Sonrasında oluşabilecek Doğalgaz krizleri başta olmak üzere, tahıl ve bazı gıda krizleri, turizm ve ticaretin sekteye uğraması gibi büyük sıkıntılar yaşayacaktır. Zaten NATO’nun doğuya doğru genişlemesi bu bölgede de büyük kaos ve yıkımlara neden olacaktır. Malum, NATO gittiği her yere kan ve gözyaşından başka bir şey taşımamıştır.

ABD’nin ve Emperyal Güçlerin Olası Tehlikeli Senaryoları Şunlardır:

1- ABD ve AB Yunanistan’ı kışkırtarak bizimle çatıştırabilir, Batı’yı arkasına alıp şımaran Yunanistan’a her türlü desteği sağlayabilir.

2- ABD Kuzey Suriye’de desteklediği YPG-PKK terör örgütüne; Bir Kürt Devleti kurduğunu ilan etmesini çabuklaştırılabilir.

3- ABD-İsrail elindeki elektronik harp silahlarıyla TÜRK uçaklarına ve TÜRK gemilerine zarar verebilir.

4- AB Kıbrıs Rum Kesimi’ni kışkırtarak bir çatışma çıkarabilir.

5- ABD-İsrail Türk karar alıcılarına ses getirecek suikastlar planlayabilir. (Pakistan örneği.)

6- Siyonist ve emperyalist merkezler, Rusya ile ilişkimizi bozacak şekilde kumpas, yalan ve planlı hareketler için radikal dinci veya sol örgütleri taşeron olarak kullanabilir. (Örnek; Elçi suikastı, uçak düşürülmesi.)

7- ABD-AB, Ermeni sorununu tartışmaya açarak Türkiye’yi köşeye sıkıştırabilir, aslında onları Ermeni çetelerinin katliamından koruma amaçlı girişilen tehcir sırasında vefat eden Ermenilerin ve varislerinin hayat sigortalarını gündeme getirebilir.

8- ABD darbeci terör örgütü FETÖ’nün içimizdeki kripto militanlarını yeniden kışkırtarak darbe kalkışması yaptırabilir.

9- FETÖ terör örgütü benzeri dini motifli bir örgütün veya tarikatın içine sızan İsrail ve ABD ajanları devlete meydan okumaya kalkışabilir.

10- AB-ABD radikal sol örgütleri ülkemizde, Gezi benzeri bir provokasyona yöneltebilir.

11- 20 yıldır aynı partinin kazanmasına ve sorunların yığılmasına tepki olarak, ekonominin kötü gidişatı, yolsuzlukların artması ve adaletten yakınan kitlelerin provokatörlerle sokağa çağrılması ülkeyi kaosa sürükleyebilir.

● ABD Kuzey Suriye’de desteklediği YPG-PKK terör örgütüne Kürt devleti kurduğunu ilan etmesini sağlayabilirdi.

ABD Suriye Haseke'nin Ayn Divar (Çavuşköy) bölgesinde, yaklaşık 1000 askerlik bir üs kurmuştu. Suriye, Irak ve Türkiye sınır üçgeninde stratejik öneme sahip coğrafi konumda üs benzeri bir askeri merkez oluşturdu. Ağır vasıtalar ve zırhlı araçların bu merkeze giriş yaptıkları saptanıyordu. El-Yarubiye kırsalının kuzeyindeki Tel Alu’da bir üs inşa edilmesinin ardından Washington, Haseke kırsalındaki El-Malikiye bölgesinde inşa ettiği ikinci askeri üs ile üç üs kurmuş oluyordu. Saddam Hüseyin rejimini devirmek için Mart 2003'te Irak'ı işgal eden ABD'nin bu ülkede bilinen 9 askeri üssü bulunuyordu. ABD'nin Irak'ta hâlihazırda yaklaşık 5 bin askeri konuşluydu.

Suriye’de, Amerikalıların isteği üzerine 2015’te Suriye Demokratik Güçleri adı ile örgütlenen PKK/YPG’ye; TOW füzelerinin yanı sıra ABD menşeli çoklu roketatarlar ve roketatar rampaları, 80 ve 120 mm üretimi havanlar, MK19 bomba atar, Humwee tipi askeri araçlar, Cougar tipi zırhlı personel taşıyıcılar, insansız küçük hava gözlem araçları verildiği biliniyordu. Hatta ABD, Türkiye’ye satmaya yanaşmadığı FGM-148 Javelin Anti-tank füzelerini yine PKK’nın Suriye kolu SDG’ye teslim ediyordu.

● ABD-İsrail elindeki elektronik harp silahlarıyla Türk uçaklarına ve Türk gemilerine zarar verebilirdi.

ABD’nin önemli bir projesi olan ve şu anda da aktif olarak kullandığı HAARP silahını Türkiye aleyhine kullanacağı hesaba katılmalıydı. HAARP; Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Alaska Üniversitesi tarafından ortak yürütülen, iyonosferin özelliklerini ve davranışlarını araştırmak üzere Alaska’da 1997 yılında devreye giren ve halen sürmekte olan bir çalışmaydı. Bu, dünyanın en büyük kısa dalga yayın programına, bugün 14 üniversite, yayın alanının planlanması ve kurulmasında görev almıştı. HAARP yalnız Alaska’daki büyük tesis ile sınırlı sanılmasındı: Norveç (EISCAT Projesi), Spitzbergen, eski bir enstallasyon olan Fairbanks (Alaska) ve Arecibo/Puerto Rico. Ayrıca Rusya'da Nischni Nowgoorod yakınlarındaki Suro Projesi de HAARP kapsamında. Bu fikir, ilk kez Sırp asıllı (ve Müslüman olduğu konuşulan) ABD’li bilim adamı Nikola Tesla tarafından ortaya atılmıştı.

Alaska’daki HAARP istasyonu tam güçle çalıştırıldığında, sadece bir saatte 3,5 megawatt elektrik enerjisi tüketiyordu. Bu rakam, yaklaşık 5 bin buzdolabının ya da 20 bin bilgisayarın veyahut 100 wattlık 35 bin ampulün, 1 saatte tükettiği ortalama enerjiye denk geliyordu. HAARP Alaska tesisi işte bu oranda bir enerji tüketimi ile 14 hektar alanı kaplayan 22 metrelik 180 dev anten vasıtasıyla göklere yükselen bir enerji plazma kümesi oluşturuyordu. Suriye’de (23.06.2012’de) düşürülen Türk savaş uçağının bu tür bir elektronik enerjiyle düşürüldüğü tartışılıyordu.

● AB Kıbrıs Rum Kesimi’ni kışkırtarak bir çatışma çıkartabilirdi...

Kıbrıs Rum Kesimi sürekli silahlandırılıyor, tartışmalı olduğu halde AB’ye alınıyordu. Öte yandan Türk tarafı yıllardır ambargo altında, direkt uçak uçmuyor ve limanlarına turistik gemiler yanaşmıyordu. Batı ve ABD şirketleri Rum deniz sahasında ve uluslararası sularda petrol aramaya kalkıyor, ancak Türk karar alıcılarının etkin girişimi ve Deniz Kuvvetlerinin oraya gönderilmesi bunları frenliyordu. Ayrıca Libya Devleti ile hayata geçirilen özel anlaşmalarla Türkiye, Akdeniz’de egemenlik alanını genişletiyordu. İngiltere burada bulunan üslerini korumak için sürekli Rumları destekliyordu. Kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri Ecevit Hükümetinde ve Erbakan’ın özel gayretleriyle başarılan 1974 Şanlı Barış Harekâtı’ndan bu yana orada Türk bayrağını dalgalandırıyordu. Batı ve Rumlar bunu asla hazmedemiyordu. Türk Ordusu en imkânsız dönemde Sampson Darbesi’nden 120 saat sonra Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve Bülent Ecevit tarafından onaylanan Barış Harekâtı ile Girne’de kıyı başını tutmayı başarıyordu.

AB’nin güvenlik ve savunma ile ilgili stratejik pusula isimli son dokümanı Türkiye’ye düşmanca bakışın tüm delillerini bize sunuyordu. Bu belge ve referans verdiği 25 Mart 2021 belgesine göre Türkiye’nin Mavi Vatan’dan ve Kıbrıs’tan uzaklaştırılması öngörülüyordu. AB, utanmazca Türkiye’yi her iki alanda saldırgan ve hukuksuz olarak tanımlıyor, Yunanistan ve GKRY’ye toz kondurmuyordu. Yeni Dünya Düzeni kurulurken 1947’den bu yana ait olduğumuzu sandığımız Avrupa Atlantik yapı bizden jeopolitik tüm çıkarlarımızdan vazgeçmemizi istiyordu. Kendi jeopolitik dizaynlarını tanımamızı ve boyun eğmemizi dayatıyordu. Onlara “Hayır ve asla!” şeklinde, net ve tek cevap verilmesi gerekiyordu.

● ABD-İsrail Türk karar alıcılarına yönelik, ses getirecek suikastlar planlayabilirdi. (Pakistan örneği)

Suudi Arabistanlı bir bilim adamının gayreti ve Arap İslam ülkelerinin parasal desteği ile Pakistan, atom bombasına sahip olan ilk İslam devleti halini almıştı. ABD ve İsrail bu bombanın yapımına engel olamamışlar, ancak bombayı yapmayı destekleyen Devlet Başkanı Ziya Ülhak’ı, yanında ABD Büyükelçisi olduğu halde helikopteriyle havaya uçurmuşlardı.

"İran'ın nükleer bomba programının babası" olarak anılan Muhsin Fahrizade, İran'ın başkenti Tahran'ın 95 kilometre doğusundaki Abserd kentinde suikasta uğramıştı. İyi eğitimli olarak tanımlanan ve yurt dışından güvenlik ve istihbaratçı 12 suikastçı, Abserd kentine konuşlandırılmıştı. 62 kişiden oluşan ekipten kalan 50 kişi ise lojistik destek sağlamıştı.

ABD'nin Bağdat'taki havalimanında Haşd-i Şabi güçlerine ait bir konvoyu hedef aldığı saldırısında Kasım Süleymani ve Mehdi el Mühendis ortadan kaldırılmıştı. Ebu Mehdi El Mühendis Hizbullah Tugayları Komutanı, Kasım Süleymani ise Kudüs Güçleri komutanıydı.

Rusya ile ilişkimizi bozacak şekilde kumpas, yalan ve planlı hareketler için radikal dinci veya sol örgütleri taşeron olarak kullanabilirdi. (Örnek; Elçi suikastı, uçak düşürülmesi.)

Rus Büyükelçi Andrey Karlov 19 Aralık 2016'da Ankara'daki Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki fotoğraf sergisinin açılışında yaptığı konuşma esnasında, o sırada görevli olmayan Ankara Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü polis memuru Mevlüt Mert Altıntaş tarafından yakın mesafeden silahla ateş edilerek öldürülüyordu. Altıntaş ise emniyet güçleriyle girdiği çatışmada suikastın hemen ardından vurularak hayatını kaybediyor ve sırlarıyla gömülüyordu. Ve yine hatırlayınız; Suriye hava sahasında uçuş yapan Rus savaş uçağı düşürülerek yine aramızı bozmak isteyen mahfiller sinsi planlarını uygulamaya kalkışıyordu. Türk Hava Kuvvetleri'ne ait iki keşif amaçlı uçuş gerçekleştiren F-16 tipi savaş uçağı tarafından 24 Kasım 2015 tarihinde 09:24 saatinde Rus Hava Kuvvetleri'ne ait Sukhoi Su-24 tipi bir saldırı uçağı düşürülüyordu. Angajman kuralları gereğince Rus uçağının düşürülmesi iki ülke arasında gerilime neden olmuştu. İki ülkenin savaş noktasına geldiği uçak düşürme olayı FETÖ’nün kriptolu haberleşme ağı ByLock yazışmalarında ortaya çıkıyordu. Rusya-Ukrayna savaşında bir Rus konvoyundaki 34 askerin öldürülmesini FETÖ’cüler; “Suriye’de Şehit edilen 34 Askerimizin intikamı alındı” şeklinde hemen kışkırtıcı yayınlar yapıyordu.

● ABD darbeci terör örgütü FETÖ’nün içimizdeki kripto militanlarını yeniden kışkırtarak darbe kalkışması yaptırabilirdi...

CIA’nın yan kuruluşu olarak bilinen RAND Corporation tarafından ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) için hazırlanan rapor, daha çok “darbe” söylentileriyle gündeme taşınıyordu. 15 Temmuz darbe girişimiyle FETÖ’cülerin tasfiye edilmesinden rahatsız olan Amerika’nın, Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinden Türkiye ile ilişkilerinin yeniden geliştirilmesine odaklanan raporda, bunu sağlamak için de Türkiye siyasetiyle ilgili alternatif senaryolar üzerinden 10 yıllık bir perspektif oluşturulmuştu.

Fetullahçı Terör Örgütü kapsamında; 669 bin 431 kişi hakkında adli işlem yapılıyor, takipsizlik dışında kalan 227 bin kişi hakkında karar alınıyor, 125 bin kişinin soruşturma ve yargılaması devam ediyordu. Süren ve tamamlanan davalarda toplam 179 bin kişi hakkında adli kontrol kararı veriliyordu. Cezaevlerinde ise 1.196’sı tutuklu, 19 bin 360 hükümlü toplam 20 bin 556 FETÖ mensubu bulunuyordu. Örneğin; Babacan’ın partisinden casus çıkıyor, FETÖ’cü çıkıyor, FETÖ’cüleri savunuyor, onların derdine deva olmaya çalışıyor, yani o görevini yapıyordu. 2010’da Balyoz kumpası sırasında, “Temizlik yaparken toz kalkar” diyordu. Kılıçdaroğlu’nun 4 danışmanı FETÖ’cü çıkıyor, Rasim Bölücek yargılanıyordu. Fatih Gürsul, 10 yıl 6 ay hapis alıyor, Murat Aksoy 2 yıl 1 ay cezaya çarptırılıyordu. Ayrıca Koray Çalışkan da yargılanıyordu.

Gözaltına alınanların “Etkin Pişmanlık” kapsamında verdiği ifadeler FETÖ’nün yeni kuşak örgüt üyelerini yetiştirmek için de geçmişte olduğu gibi, ‘Tedbir’ (Önlem), ‘Takiye’ (Yalan ile her renge girmek), ‘Temkin’ (acele etmeden zamana yayarak sonuç elde etmek) kuralları ile devlete sızma amacına devam ettiğini gösteriyordu. Türkiye'nin hâlâ bir numaralı millî güvenlik sorunu sayılan Fetullahçı terör örgütü boş durmuyordu. PKK'lı bir terörist belliydi, gidip sorunu ortadan kaldırma imkânı bulunuyordu. Ama bunlar öyle değil, şeytandan daha sinsi, virüsten daha tehlikeli yaklaşıyordu. Her kılığa giriyor, her yere entegre oluyor, her itlik yapılıyordu. Amerika'nın yarım asırdan fazladır yatırım yaptığı, besleyip büyüttüğü istihbarat ağırlıklı terör örgütünden bahsediyoruz. Artık sadece ABD de kullanmıyordu bunları, bütün Avrupa ülkelerinin istihbarat birimleri aleyhimize bunlardan yararlanıyordu.

Türkiye'nin Batı dünyasında imajının çizilmesi için FETÖ’cüler bütün güçleriyle, etkili bir şekilde çalışıyordu. Network ve para güçleri, dünyanın neredeyse her yerine dağılıp gizli servislerin kucağına düştükleri için düne nazaran daha çok genişliyordu. Son aylarda kendilerine alan açmak için organize olarak işledikleri yayın politikalarına baktığımızda, bilhassa söylemlerini birçok siyasi partiye benimsetmiş oldukları anlaşılıyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki FETÖ yapılanmasına yönelik operasyonlarda bugüne kadar 25 binden fazla ihraç işlemi gerçekleşirken, etkin pişmanlıktan yararlananların oranı yüzde 40’ı bulunuyordu. Özellikle Ankara, İstanbul ve İzmir’de askeri okul ve liselerdeki FETÖ yapılanmasına yönelik soruşturmalarda ise etkin pişmanlıktan yararlananların oranı yüzde 53’e ulaşıyordu. 4 bin 29 askeri öğrenci hakkında gözaltı kararı veriliyor, 3 bin 629’u gözaltına alınıyordu. Bunlardan 1.917’si yani yüzde 53’ü itirafçı oluyordu.

FETÖ elebaşıyla doğrudan bağlantılı Nizamettin Gül’ün, ABD ordusunda binbaşı rütbesiyle görev yaptığı ortaya çıkıyordu. Hem de Kimyasal silahlar biriminde çalışıyordu!? ABD merkezli vakıf Chrest Foundation’ın Türkiye’de fonladığı kurumların listesini güncellerken, fonlanan medya kuruluşları arasında Medyascope ve P24 öne çıkıyordu. Vakfın kendi internet sitesinden açıkladığı listede Türkiye’den birçok kuruluş yer alıyordu. On binlerce dolarlık destek alan kurumlar arasında Anadolu Kültür Derneği, Hrant Dink Vakfı, Filmmor Kadın Kooperatifi, 140Journos, Mezopotamya Vakfı, IKSV, Serbestiyet, Hafıza Merkezi, Sivil Sayfalar, Sabancı Üniversitesi, Bağımsız Gazetecilik Platformu P24, Mekânda Adalet Derneği, Mor Çatı Kadın Derneği, Ekonomi ve Dış Politikalar Merkezi (EDAM) ile TESEV, Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı (TAPV), Yurttaşlık Derneği ve Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA) bulunuyordu.

Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) 15 Temmuz'daki darbe girişimi esnasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın uçağının lokasyonuyla ilgili 3 kez paylaşımda bulunarak dikkatleri üzerine çeken ABD'nin özel istihbarat örgütü Stratfor kuruluşu oluyordu. Yahudi asıllıların ve eski istihbaratçıların çalıştığı Stratfor gölge CIA olarak biliniyordu. Stratfor’un kurucusu olan siyaset bilimci George Friedman, yeni muhafazakâr (neo-con), İslam karşıtı ve İsrail yanlısı kimliğiyle tanınıyordu.

● ABD-AB Ermeni sorununu tartışmaya açarak Türkiye’yi köşeye sıkıştırmayı, tehcirdeki Ermenilerin hayat sigortalarını gündeme getirebilirdi...

Bu sorun sürekli gündeme taşınmaktaydı. Türkiye’den tehcir edilen Ermenilerin Şam, Lübnan ve Kudüs’te ABD’li bir hayat sigortası tarafından kendilerine hayat sigortası yaptırıldığı ve bunların ABD’de bir bankanın kasasında saklandığı ve bir gün bunların Türkiye’den isteneceği varsayımları konuşulmaktaydı. Ancak Türk SİHA’ları Karabağ’da bu hayallerini şimdilik toprağa gömmeyi başarmıştı.

Ermenilerin, Kayseri ve Yozgat'taki isyanlarını, Sason İsyanı’nı, 1895 Bab-ı Âli'ye yaptıkları baskını, 1896 banka baskınını, 1904 ikinci Sason İsyanı’nı, 1905 Sultan Hamid'e bombalı suikast planını ve Adana Vakası gibi olayları destekleyen gücün İngiltere ve Siyonist bankerler olduğu asla unutulmamalıdır.

FETÖ terör örgütü benzeri dini motifli bir örgütün içine sızan İsrail ve ABD ajanları devlete meydan okumaya kalkışabilirdi…

FETÖ örgütünü kontrol eden ABD istihbaratı, ödev vererek önce TSK güçlerine operasyon yaptırmıştı. Polise sızmış ve 15 Temmuz gecesi Türk Devleti’ne darbeye kalkışmıştı. Bu aşamaya gelinceye kadar maalesef Erdoğan iktidarı bu Dini motifli çeteye ses çıkarmamış, hatta her türlü desteği sağlamıştı. Sürekli “Alnı secdeye değenler” deyimine sığınmışlardı. Geçtiğimiz aylarda Nevruz Bayramını sabote eden PKK terör örgütünün eylemler yaptığı gün, Adana’da şeriatçı geçinen bir yapı sokaklara çıkarak provokatif eylemler yapmışlardı. 2018, 2019 ve 2021 tarihli iddianamelerde FETÖ/PDY ve PKK’ya “isteyerek yardım aktardığı ve terör propagandası yaptığı” belirtilen bu tür yapılanmalar, dikkatle takibe alınmalıydı.

● AB-ABD radikal sol örgütleri, ülkede Gezi benzeri bir kalkışmaya yöneltebilirdi...

Maalesef Türk sol örgütler çok tehlikeli bir şekilde Batı, ABD, İsrail istihbaratlarının güdümünde bulunuyordu. Her zaman ülkede provokatif eylemlere kalkışmak, suikastlar, bombalamalar, Gezi eylemleri gibi terörist faaliyetlerde kullanılmak üzere destekleniyordu. 12 Eylül öncesinde fabrikatör Mete Has, Adanalı zenginlerden Talip Aksoy ve Dr. Hakan Duman’ın oğullarını kaçırmışlar, aileleri bunların serbest bırakılması için bu örgütlere (bugünkü parayla trilyonları bulan) bir milyon liradan fazla fidye ödemişlerdi. Ama failler tahmin edilseler bile nedense bulunamıyordu!?

Sabancı Center’de Sabancı ailesinin en önemli bireyinin katledilmesi... Eski Başbakan Nihat Erim’in öldürülmesi gibi menfur suikastları da unutmamak gerekiyordu. DEV-SOL örgütü 1980 dönemine kadar 35 emniyet mensubu, 23 asker ve 240 vatandaşın canına kıyan bir terör örgütü oluyordu.

● 20 yıldır aynı partinin kazanmasına rağmen maddi ve manevi tahribatların artması, ekonominin çok kötü olması, yolsuzluk ve adaletten yakınan kitlelerin provokatörlerle sokağa çağrılması, ülkeyi kaosa sürükleyebilirdi…

Dünya tarihinde bazen en küçük olayların çok büyük sarsıntılar yaratarak yerleşik düzenleri yıktığı bilinmektedir. Toplumsal ya da siyasal devrimlerin de iç savaş benzeri karışık olaylar aracılığı ile gerçekleşme yoluna gittikleri görülmektedir. Türkiye gibi çoklu özelliklere ve demografik çeşitliliklere sahip olan devlet yapıları içinde, kolaylıkla çoklu özelliklerin bazıları, toplum içindeki grupların çatışmalarda taraf olması gibi iç savaş oluşumlarını besleyecek düzeyde destek ortamları yaratılmasında etkili olabilmektedir.

Kuvvetler ayrılığı kaldırılarak, üç önemli güç erkinin, hatta medya etkinliğinin tek adama teslim edildiği için ülkede fiilen kişisel hegemonya düzenine giden bir yapılanma gündeme getirilmiştir. Böyle bir baskı düzenine geçişle birlikte ülkede tek merkezci bir baskı sistemi çerçevesinde, vatandaşlar artık konuşamaz konuma itilmiştir. Bütün dünya ülkelerindeki mafya örgütlerinin içinde bulundukları ülkenin siyasetini ele geçirerek devlete zarar verdikleri bir dönemde, Türkiye’de Sedat Peker gibi bir yeraltı dünyası mensubu kişinin, bunun tam aksi yönde ortaya çıkarak gerçekleri dile getirmesi önemli ve gizemli bir hadisedir.

Devletlerarası rekabet ortamı devam ederken, uluslararası kapitalizmin küresel emperyalizme yönelerek ulus devletleri hedef aldığı bir noktada, ulus devletlerin parçalanması kaçınılmaz olarak gündeme getirilmekte, ve küresel şirketler ile ulus devletler birbirleriyle çekişmeye girişmektedir. Bu aşamada bölücü ve ayrılıkçı siyasal oluşumlar küresel patronlar tarafından izlenerek desteklenmektedir. Toplumsal fay hatlarında gerginlikler yaratarak büyük ulus devletlerin çöküşe ve parçalanmaya yönlendirilmesi, bugünün koşullarında ortaya çıkan iç savaşların ana nedenidir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkarılan bölücülük anlamında bir Balkanizasyon, bugün iç savaşlar yolu ile dünya haritasında yaygınlaştırılmak istenmektedir.

Küreselleşme sürecinde ekonomiyi devletlerin elinden alarak özel şirketlerin eline teslim eden emperyalizm, bugün gelinen noktada merkezi devletlerin gücünü zayıflatıp ekonomik açıdan sömürge konumuna düşürerek, Dünya halklarını işsizlik ve açlık krizlerine doğru iteklerken; iç savaşa doğru ülkelerin sürüklenmesini de gerçekleştirmektedir. Artık ekonomik çöküntü iç savaş çıkartmanın en önemli koşullarından birisidir. Devletlerin zayıflaması, silahlanma yarışı, emperyalist oyunlar, küresel hegemonya arayışları, alt kimlikçi etnik ve dinsel yapılanmaların kışkırtılması, küçük ulusların bağımsızlaşma çabaları ile birlikte, ekonomik çöküntüler de iç savaşların gündeme gelmesine yol açan en önemli nedenler arasında gösterilmektedir.

Siyonizm güdümlü İngiliz devletinin Osmanlı sonrası merkezi bölge planında Balkanizasyon oluşumunu Orta Doğu’ya taşımak gibi bir hedefi olduğu için, Misak-ı Milli sınırları içinde kurulmuş olan büyük ulus devlet olarak, Türkiye Cumhuriyeti kendi içinden coğrafi bölgelere ayrılarak yedi küçük ulus devlete bölünmeye çalışılmış ama; Misak-ı Milli programından geri adım atmayan Türk Milleti, kurucu önderin ortaya koyduğu ulusal kurtuluş amaçlı mücadeleyi sürdürerek ve büyük ulus devletine sahip çıkarak, coğrafi bölgelerde küçük ulus devletler yaratma planlarını Milli güç birliği temelinde önlemiştir. Bugün gelinen noktada, Türk Milletini yeniden Kuvayı Milliye ruhuna sahip çıkacak, yani Milli ve Manevi değerler ve dinamikler etrafında kucaklaşıp kaynaşacak bir ulusal direnç mücadelesi gerekmektedir. Şanlı ecdadımız ve Atatürk’ün kutlu emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin beka ve bağımsızlık hedefi için “Hodri Meydan” denilmelidir.

Son söz; hep birlikte ülkemize yönelik tehlikenin farkında olmalıyız. Asla sokağı tercih etmeye kalkışmamalıyız. Yasal seçimler, kurtuluşumuz için tek mücadele alanıdır. Provokatörlere asla kulak asmamalıyız. Demokratik haklarımızı kullanmak, oy vermenin anlamını ve önemini kavramak, oy vererek demokrasiyi güçlü kılmak, oy vererek özgürlüklerin gelişeceğine inanmak, ve topluma demokratik ve hukuki yöntemlerle Milli şuur ve sorumluluk bilinci aşılamak için önümüzdeki seçimlerin tarihi bir fırsat olduğunu düşünerek hareket etmelidir.”

 

 Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 


[1] (BBC-NEWS - 29 Mart 2022)

[2] (Haber7- 31.03.2022)


Makale Paylaşım Sayısı: 287

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR