ÇEKİLMEZ OLDU!..
Sanki;
İyilikleri hep
Periler kapıp aldı…
Tüm güzellikler, bir bir
Maziye daldı.
Misafirlik;
Hâlâ medeniyet girmemiş
Issız köylerde…
Ve mertlik,
Sadece hikâyelerde kaldı…
Merhamet, gökyüzünde…
Yüzlerde,
Yüz türlü maske…
Herkes rol yapıyor
Yerine göre.
Yani; yol yapıyor kendisine…
Yorulmadan yürümek için
Bencillik Kâbe’sine…
Halk ozanı, türküsünde:
“Bir dost bulamadım, gün akşam oldu”
Diye yakınıyor.
Ya ben…
Bir ömür boyu,
Tek yüzlü bir adam bulsaydım keşke!..
Samimiyet,
Saflık sayılıyor…
Sadakat, tuhaflık…
Kahpelik, kabiliyet sanılıyor,
Döneklik; siyaset,
Dürüstlük, ahmaklık…
Ağızlar alıştı yalana,
Kim kimi kandırabilirse…
Menfaatleri yoksa merhamet etmezler
Boşuna yalvarma…
İltifatlar sahte…
İkramlar ise:
Ya, desinler için,
Veya yemleyip yolmak, amaç…
Hayat yozlaştı
Ahlâk yalama…
Haram ve haksız kazanç
Hırs haline geldi herkeste…
Çalan çalana…
Çoğunluk
Ters yola girmiş…
Tek tük de olsa
Dosdoğru gidenlere sataşılıyor!
Trafik tıkanmış,
Sinirler gerilmiş…
Beyinler yıkanmış!..
Eğrilerde edepsizlik
Doğrularda yılgınlık ve yorgunluk…
Ve demokrasi var ya,
Çoğunluk haklı görülüp
Dengeli ve düzenli azınlığa
Taş atılıyor!..
Kimi din, dava pazarlar
İman satar, makam karşılığında…
Vezir olmak için
Razı olur, rezil olmaya!..
Kimi ihlastan dem tutar
Her işi riya…
Ama reklâmını yaptırır
“Evliya-ı Kibriya!..”
Kimi mehdilik taslar,
Amerika’nın kucağında
Kimi mürşitlik satar masonların ocağında.
Kimi ahlâk dersi verir,
Külot yok bacağında…
Göğsünü göbeğini gösteren…
Kasıklarını, kalçasını da oynatıyor…
Bunlar doğal ve normal karşılanırken
Başını bacağını örten
Ayıp işlemiş gibi utanıyor!..
“Namus; kadının pardösüsünde,
Başörtüsünde,
Yatak odasında ve döşeğinde değilmiş!”
Namus onların özündeymiş!..
“Her gün bir başkasının
Koynunda gecelesek
Yine de namusumuza zeval gelmez”miş!
Doğru ya,
Olmayan şeye ne zarar gelecek?
Ama ne olurdu
Hiç değilse birbirimizi hor görmesek
Hoş geçinebilsek…
Heyhat!..
Televizyon, bilgisayar çıktı
Şeytanlar rahatladı…
Çünkü her evi, çoluk çocuk,
Herkesi esir aldı…
Her şey bayatladı…
Mel’un ağını kötü ördü…
Sistem bozuk
Düzen berbat…
İnsanlık öldü!..
Artık, köklü bir devrim gerekli…
Ve insanlık, İslam’la dirilmeli…
Yoksa, dünya divaneye döndü…
Gayri, çekilmez oldu bu hayat!..

Toplumlar asli, Hakk’a dayalı değerlerden uzaklaştırılırsa her türlü melanet normalleşiyor. Siyonizmin kendi güdümünde olan iktidarlar, toplumu fesada uğratacak kanunları, yönetmelikleri hazırlar, bunu da o toplumun değerlerini koruyoruz kılıfını sararak yaparlar. İşte AB’ye gireceğiz diye İstanbul sözleşmesi, Lanzorote sözleşmesi gibi işlenecek melanetlere yasal koruma oluşturan sözleşmelere imza atılması, bu imzaların gereği olarak dinimizin yasak ettiği birçok melanetin serbest hale gelmesi diğer birçok insani hasleti de neredeyse geri dönülmez şekilde bozmuş, insanın fıtri yapısında tahribat oluşturmuştur. Evet şiirde de geçtiği gibi artık bir köklü dönüşüm gerekli.
Akp’nin en büyük tahrifat ve tahribatlarından olan; insanların özünden sapması yozlaştırılması gayretleri olmuştu. ” Yahu sizde amma adamsınız günümüzde yaşadığımız olumsuz tablokar Akp’den önce sanki yokmuş gibi konuşuyorsunuz ” diyenlere cevabımız evet vardı ama böylesi yoktu , böylesi zirveye hiç tırmanmamıştı tırmandırılamamıştı… Doğruya en yakın olan yanlış, en tehlikeli yanlıştır malumunuz .. Akp , Milli Görüşçü Erbakan Hoca iki koldan Siyonizme saldırıyor gibi yanlış fikirlerle bu halk aldatıldı ve halk da malesef Kur’an ve Sünnet ile olayları irdeleyemediği için Hakka ve Kur’an’a Tercümanlık yapan Milli Çözüm’e arka döndüğü için malesef şiirde ifade edilen aşağıların aşağısı konumuna tarihte hiç görülmemiş yanlışlıkları çirkinlikleri ilkleri yaşamaktayız malesef…
TEK ÇAREMİZ VARDIR: MİLLİ ÇÖZÜMLÜ MİLLİ MUTABAKAT İKTİDARININ BİRAN EVVEL KURULMASI, AKABİNDE KİRLİ CEPHE İSRAİL VE AVANELERİNİN DİZ ÇÖKTÜRÜLMESİ VE YENİ BİR DÜNYANIN TEMELLERİ İLE ADİL BİR DÜZEN KURMAKTIR. İnşaallah az kalmıştır… Önünde sonunda Allah nurunu tamamlayacak olduğuna imanımız tamdır.
AMİİİNNN Ecmain! Ya Zel Celali Vel İkram AMİİİNNN!
YA RABB!
Sefahet sefalet, ahlâkı yıkmış
İnsanlık usanmış, canından bıkmış…
İslamsız bir dünya, çığrından çıkmış
Devranı Kur’an’a, Sen dönder ya Rabb…
Mazlum daha nice, göz yaşı döksün
İsa Mesih gelsin, İsrail çöksün
Bâtıl binasını, temelden söksün
Son Rasül’e uyan, son önder ya Rabb…
Son nefese kadar haktan yana olma ve gereğini yerine getirebilme şerefini bizlere de lütfeyle YA RABB!
(amiinn)
Dünya hayatı, Hak ile batıl, Hayır ile şer arasında cereyan eden bir imtihan yeridir.
.
İnsana verilen; İyi ile kötüyü, Doğru ile yanlışı, Faydalı ile zararlıyı, Adalet ile zulmü ayırt edebilme kabiliyeti, ona ikram edilen hayati önemde kıymetli emanetlerdir. Onun için insan, eşref-i mahluktur. Yaratılmışların en şereflisidir.
.
İnsan; iyiliklerin, doğruların, faydalı ve adil olanın yeryüzüne hakim kılınması için çaba sarf ederse, ahsen-i takvim mertebesine yükselmektedir.
Ancak; kötülüklerin, yanlışların, zararlı şeylerin ve zulmün sürmesi için gaflet ve dalaletle hareket ederse, esfel-i safilin seviyesine düşer.
.
Rabbimiz bizleri, haktan ve hayırdan yana çaba sarf eden sadıklardan eylesin.
EVET ÇEKİLMEZ OLDU, NE AHLAK KALDI NE İNSANLIK KALDI, NE HAK KALDI NE HUKUK KALDI, NE DÜZEN KALDI NE HUZUR NE MUTLULUK KALDI. BÜTÜN BU OLUMSUZLUKLAR KUTLU DEĞİŞİMLERİNDE MÜJDESİ DURUMUNDADIR.
Değişmez bir kuraldır. Böylesi değişimler uzun zamana ve çok farklı alanlara yayılan geniş çaplı ve ince hesaplı altyapı hazırlıklarının tamamlanmasından, mevcut çürümüş düzenin bütün kurumlarının altının oyulmasından sonra ve yaşanacak ahlaki dejenerasyonların, sosyal bunalımların, ekonomik kriz ve devalüasyonların hatta savaş ve felaket ortamlarının ardından bu kutlu dönemler yaşanacaktır.
Yeni bir dünya değişimi Türkiye merkezli olacak. Ama o yeni Türkiye değişimi de Milli Çözüm merkezli olacaktır. BÜTÜN İNSANLIĞIN SAADETİNİN TEK REÇETESİ OLAN “ADİL DÜZEN”E DAYALI YENİ BİR DÜNYA KURULACAK VE İNSANLIK HUZURA MUTLULUĞA VE SAADETE ERECEKTİR İNŞALLAH.
ADİL DÜZEN NEDİR?
Adil Düzen, “Mutlak Doğru”ları esas alarak ve yine “Mutlak Yanlışlardan” sakınılarak hazırlanmış
a) İlmi b) İnsani c) İslami d) Orijinal bir yeni sistem olmaktadır.
1- Aklı selimin
2- Müspet bilimin
3- Tarihi tecrübe ve birikimin
4- Vicdani kanaat ve tatminin
5- Evrensel hukuk ve adalet prensiplerinin
6- İlahi Dinin ve Kur’an’ı Kerim’in;
Ortaklaşa, iyi, yararlı ve güzel buldukları DOĞRU, yine bu 6 temel ölçü biriminin ittifakla; kötü, zararlı ve çirkin buldukları ise YANLIŞ’tır. İşte Adil Düzen doğrulara dayanan ve yanlışları bırakan, yepyeni ve orijinal bir sistem modeli olmaktadır. Ve tarihte başka bir örneği bulunmamaktadır.
Rahman ve Rahim Allahın Adıyla!
Ey iman edenler! Size hayat (ve huzur) verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Resulüne icabet edip (emirlerine uymalısınız). Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer (layıksa hidayet nurunu artırır, müstahaksa dalâlet yolunu kolaylaştırır) ve siz gerçekten O’na götürülüp toplanacaksınız.
Enfal Suresi 24
ISLAH mı İFSAD mı ?
Her birimiz kendimize;
1-Ülkemizin ve tüm insanlığın
2-Şehrimizin veya mahallemizin,
3-Evimizin ve iş yerimizin,
4-Cemaatimizin veya Teşkilatımızın
Islahına mı çalışıyoruz yoksa ifsadına mı sebep oluyoruz diye her gün sormalıyız…
Nisâ Suresi 60
(Ey Resulüm!) Sana indirilen (Kur’an’a) ve Senden önce gönderilen (Kitaplara), sözde inandıklarını öne süren (sahtekâr münafıkları) görmez misin? Ki bunlar, (hak ve adalet ölçüleriyle değil) tağutun önünde (zalim ve bâtıl düzenlerin kurum ve kurallarıyla) muhakeme olunmak (şeytan fikirli Yahudi ve Hristiyanların hükmü altında yaşamak) istemektedirler! Oysa (mü’min ve Müslüman sayılmak için) onu (tağutu ve süper güç putunu) red ve inkâr etmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları derin ve dönüşü olmayan bir sapkınlığa sürüklemek istemektedir. [Not: Bir Müslümanın şu soruları kendisine yöneltmesi ve samimi yanıtlarına göre iman durumunu değerlendirmesi gerekir. Benim istisnasız her konudaki tercihim ve hedefim: 1- İman ve itaat mı, İtiraz ve inkâr mı? 2- İslam’a (Hakka) teslim olmak mı, Fırsatçılık ve isyan mı? 3- Kur’an’ın Rahmani esasları mı, Batı’nın şeytani yasaları mı? 4- Faizsiz bir nizam mı, Faizli sömürü çarkı mı? 5- İslam ülkeleri ittifakı mı, Haçlı ortaklığı mı? 6- Farz-helâl kuralları mı, Haramların mübahlığı mı? 7- Hidayet aydınlığı mı, Dalâlet karanlığı mı? 8- Hakk ve hayır mı, Şer ve bâtıl mı? 9- Nübüvvet ve Sünnet bağlayıcılığı mı, Nefsaniyet ve şehvet bataklığı mı? 10- Ahiret ve adalet amaçlı mı, Dünya ve menfaat ağırlıklı mı? Evet, bu 10 şıktan sadece 1 tanesinde bile ikinci maddeyi tercih ve tensip edenlerin, iman ve İslam şuuru yara almaya ve hidayeti kararmaya başlamış demektir. Baskıcı ve zorlayıcı durumlarda aciz ve çaresiz fertlere ve müstaz’af kesimlere İkrâh-ı Mülci=Ölüm ve sakatlama cinsinden ağır tehditler gibi bazı mecburiyetler bir mazeret sayılsa bile, imkân ve iktidar sahipleri için bu tür mazeretlere sığınmak geçersizdir.]
https://www.mealikerim.com/4/nisa/60
Yeni bir insan gerek
Yeni bir ahlak gerek
Yeni bir nizam gerek:
“Mutlak doğruları esas alan
Mutlak yanlışlardan kaçan”
Karanlığı delip geçen!…
Adaletli bir Düzen gerek
Adil Düzen gerek…
KEŞKE!
Olaylara ve sebep olanlara bakıyor da hayıflanıyorum; keşke o safiyet günlerim devam edip dursaydı da; insanları (iç dünyalarıyla ve gerçek ayarlarıyla) olduğu gibi tanımasaydım da, huzurlu olsaydım. Her şeyi yüzünden görüp, görüntüsüyle yetinebilseydim de,keşke olanla olması gerekeni bir sanıp, aldansaydım…
Bir zatın:
“Ya hamiyetsiz (yani gayretsiz ve merhametsiz) olaydım, ya da param olsa idi” dediğine eş, ya anlamaz olaydım her işin iç yüzünü, ya da her şey gereğince işleseydi… Heyhat!…
Yine bir merhumun temennisince; Koca karı imanındaki safiyetle kalsam da, güzel görünümlü yüzlerin perdelediği çirkef kuyusu kalplere nüfuz etmesem; herkes gibi ben de sahte tavırları, gerçek zannederek, bundan teselli ve teğaddiyle (yani gıda ve lezzet alıp) mutluluk duysaydım!..
Evet sadece, o sokaklarda organ teşhiri yapan kadın ve erkekler bana hor görünseydi… Sadece kazınık suratlı, fötr şapkalı ve smokin kravatlı mason tipinin soysuzlaştığı kanatıyla kalsaydım!.. Uzun tırnaklı, kot pantolonlu, keçi yürüyüşlü boyalı tavşanların yozlaşmışlığı yetseydi canımı sıkmaya… Namazın erdirici ve kurtarıcı, orucun eğitici ve kutsayıcı, zekatın düzenleyici ve kucaklayıcı, haccın nefsi öldürüp ruhu diriltici ve alemi kuşatıcı hikmetini bir türlü kavramaz ve gereğini yapmazların bedliğine (yani yavan ve yakışıksız haline) hayıflansam… Onlara, sabrın; cennetin anahtarı olduğunu anlatmaya sabrım olsa, nasıl anlatacağımı araştırıp uğraşsaydım. Ve önüne geçip, sormaya vaktim ve şevkim olsaydı, sabrın sırrına ve zaferin anahtarı olduğuna inanmayana;
Hanımının ve çocuklarının aksiliklerine katlanmana, onların da senin bazı tersliklerine dayanmasına değil mi? İşte bu davranışınız “sabır”dır. Yani eşinin ve senin dayanma gücünüz ve tahammülünüz bir nevi sabır, o da senin dünya cennetinin ve aile saadetinin anahtarıdır öyle mi? Ahiret cenneti de, işte bunun gibi, sıkıntı ve sarsıntılara dayanmanın, ilahi emir ve yasaklara katlanmanın, yani imtihanı kazanmanın arkasından gelir ve sabrın zaferidir. Daha buna benzer neler ve neler anlatsaydım, bilgiden, görgüden ve hikmet gözünden yoksun insanlara. Ve hep bir şeyler başardığımı ve bir işe yaradığımı sanarak, teselli bulsaydım!..
Ah keşke, zaman zaman müslümanlığını tam sandığım insanları yakından tanıyıp da, ye’sin (yani ümitsizlik ve hayal kırıklığının) çukuruna çift ayakla düşmeseydim. “Büyük adam” saydığım kişilerin, takma boylu cüceler olduğunu ayan beyan görme gücünden mahrum olup, hayranlığımı sürdürseydim!.. Çünkü insanı insana bağlayan hayranlık, insanı Rabbine bağlayan ise hayrettir… Hayran olmayan, bencileyin (yani bana göre) rehbersiz kalır… Hayreti ve teslimiyeti olmayan ise, ucbunun (yani nefsini beğenmenin) kulu olup sahipsiz bırakılır… Keşke, ihlas ehli bildiklerimi öyle bilegelsem, feragat (yani hakkını bağışlama ve fedakarlık) ehli gördüklerimi öyle göregelsem, ferasetli saydıklarımı hala öyle sanagelsem… Şecaatlı ve sebatlı (yani kahraman, kararlı ve dayanıklı) sandıklarımı hala öyle tanıyabilsem!.. İhlas sıfatı altındaki riyanın dişleri sırıtmasa; fedakarlığın arkasındaki bencillik ve yumurta verip tavuk bekleyicilik kırıtmasa; feraset ve gözü açıklık yaftalı ahmaklık renk atmasa; cesaret rozetinin altındaki ödlek yüreklerin, “höt!” demeden üç adım geriye sıçraması göze batmasaydı!.. Ve böylece, çevremde hala insanların varlığı hissini taşısaydım da, yalnız olduğumu anlamasaydım!..
Biraz daha fa’şeden (yani gizli ve ezici sırları ortaya döken) söz vasıtasıyla: camileri dolduran yığınları hala Müslim sanıp arkalansam; mektebimden çıkanları okuryazar mü’min sanıp halkalansam da; Deniz dibinden inci çıkarma şevkiyle çalkalansaydım!..
“Dava!” diye nutuk atarak, hak etmediği makam ve menfaatlere bedava konmak isteyen… Ganimet devşirmek için sürekli “hizmet!” lafını gevelemekten vazgeçmeyen… İki öğün nafile namaz kılmak, üç gün fazla oruç tutmak ve sarık cübbe kuşanmakla edindiği ruhsuz taklitçiliği “takva” diye gösteren… “Diyalog ve değişim” palavrasıyla nefislerine ve beşeriyetin nefs-i emaresi olan siyonizme köleliğe fetva veren… “Rıza-i Bari” gibi cihan çapındaki iddiayı, dilinden düşürmeyen… Ama mukaddeslerini kendi işkembesi ve tenasül aleti namına ucuz harcamaktan da çekinmeyenleri, sahte örtülerinin ve sinsi maskelerinin içinde bulagelsem!? Bütün bu mübarek sloganlardan tüttürdükleri necaset kokusunu hissetmesem; Hoş sözlerin içindeki “boş öz”leri fark etmesem de lafızların sırrıyla sırlanmak için koşabilseydim!.. Ne olurdu, bunca zihin yorarak “Hakk” ölçüsüne ermekle yetinebilseydim de, olanları ve yapılanları bu mihenkte (yani gerçeğin şaşmaz terazisinde) tartmaya kalkıp, şaşkınlıktan cereyana çarpılmış gibi yere düşmeseydim… Hiç değilse, camiye girmeye razı olmuşlardaki tuzsuzluğu, (itaat ve irtibat halinde bir) “cemaatsız” iddiasındaki tutarsızlığı ve huysuzluğu… Ferdan ferda yaşayan hodbinleri (yani sadece kendisini düşünen bencilleri), derviş kılığındaki bedbinleri (yani bereketsiz ve beceriksiz kimseleri), gerçek halleriyle yakalamasam da, “dünyada neler de varmış!? diye hayranlık duyup hızlana dursaydım. Ve keşke, yobazlardaki yabaniliğin, Devrimbazlardaki dinsizliğin , fikren ve fiilen zaten gavurlaşmış insanları Hıristiyan yapacağız diye çırpınan papazlardaki densizliğin farkına varmasaydım!
Kürsülerde bön bön bağıran, ilim meclislerinde “sünnete uymaktan” dem vuran çingene bozmalarını… Cami cemaatine “arkadaşlar!” diye hitap edecek kadar eblehleşen (yani ahmaklaşan) mengene ezmelerini… Ya da zillet içindeki cemaate “aziz mü’minler!” diye seslenen düzen düzmelerini ve hele; sistemin kıskacında çırpınırken, kendisini mecbur hissederek, düzenbazlara hulus çıkarmaya (yani yağcılık yapmaya) yeltenen acuze (yani aciz ve zavallı) maaş mahkumlarını ve ilahi mesaj mahrumlarını tanımasam da… Buraya kadar ciğerine kalem dürtüp ufunetini (yani kokuşmuş içini) deştiğim müslim görüntüleriyle birlik, ben de camiye koşarken, büyük sevap kazanacağımı sanadursam da, camiden kopmasam; o kutsal mekanların, nasıl esirlerin teselli ve teslim mahalline dönüştüğünü sezmesem ve onlarla aynı safta durmaktan tiksinmesem!?.. Bir baldırbacak gazetesinin, beleşten gösterip, dağıttığı Kuran mealini almak için kuyrukta bekleyen nadanlar (yani şaşkınlar) topluluğuna bile pes dedirtecek kadar alçalmış “din öğreticileri”, hatta “kurtarıcı geçinen züppeleri” savaşan gaziler sanma ahmaklığıyla, ben de arkalarına takılsaydım!…
Dünyası için davasını ve dinini… Siyaset ve riyaset sevdası için milli ve manevi değerlerini satan döneklerle… “İslamcı yazar” yaftasıyla, sırtlanlarla birlik olup arslan avına çıkan bazı ineklerle… Bal arısı gibi hep güzellikleri arayıp çiçeklere konmak yerine, bozuk fıtratı gereği, sürekli kusur arayıp pisliklere konan ve tenkit perdesi altında tahribe çalışan kara sineklerle… Kartallar için uçuş dersi ve ehliyet belgesi düzenlemeye kalkışan acemi ördeklerle… Şeytanlık ve kıskançlık damarıyla “ekreb”lerini (yani kendisine en yakın kimseleri) bile kalleşçe ısırıp zehirleyen akreplerle… Ve en muhteşem hareketin en mahrem noktalarına yerleşen münafıkları, hala mücahit ve muhterem zanneden keleklerle, keşke hiç karşılaşmasaydım!…
Ve bunlar öyle, onlar da böyle,yani herkes göründüğü haliyle olsaydı keşke!.. Küfrü ,ilim diye satan, “zamane fetvacısı, prof yaftacısı, yarım doçentlik hastası” saman çuvallarıyla uğraşmak zilleti yerine, keşke kaya gibi katı,fakat kişilikli ve kabiliyetli kafirler, meseleli ve seviyeli müşrikler, iddialı ve ciddiyetli komünistler, mert ve cesaretli katillerle boğuşmak fırsatına kavuşturulsam ve şanla şerefle ölüp bu dünyadan ayrılsaydım!..
Ne mübarek ölüm olurdu o!.. Ebedi dirilik ve efendilik!.. Bu sahtelerle yaşamak, ne çirkin bir çaresizlik… Ve ne çetin bir gariblik!..
Ya Rabbi!.. Haşa, haddime mi düşmüş, sana isyan ve itiraz kastımdan değil… Bunca ihsan ve ikramına karşı yapılan nankörlük ve namertliklere… Küfür ve kötülüklere dayanamadığımdan dolayı bazan içimden geçiriyorum:
Keşke doğmasaydım!…
*Bu yazı 23 Ekim 1983 tarihli Milli Gazeteden sadeleştirilerek ve güncelleştirilerek alınmıştır.