YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69e86e859fd21
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 7 0 2
Bugün : 12422
Dün : 56818
Bu ay : 1228085
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53373143
IP'niz : 216.73.217.119

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

“PKK ile uzlaşıp barışma” kılıfı altında “ülkemizi ayrıştırma” girişimlerine yönelik haklı tepkileri törpülemek ve halkın beynini ütüleyip sürece razı etmek üzere oluşturulan “Akil adamlar” heyetinin Ege Bölgesi üyelerinden Tarhan Erdem’in KONDA şirketinin araştırma sonuçlarına göre Türkiye’de 13 milyon, bölgemizde ve bütün yeryüzünde ise 25 milyon kadar Kürt yaşıyordu. Radikal Gazetesinde yayınlanan rapora göre Irak’ta, 4,6 milyon, İran’da ise 4,2 milyon Kürt bulunuyordu. Bu sonuçlara göre 78 milyonluk Türkiye nüfusu içinde yaklaşık 57 milyon Türk (%77), 13 milyon Kürt (%16) ve 8 milyon farklı etnik köken (%7) insanımız birlikte hayat sürüyordu. Tarihi ve tabii oluşumlar sonucu; ortak inanç, amaç ve ihtiyaçlar doğrultusunda kaynaşan aziz ve asil milletimizi, önce etnik kışkırtmalar, sonra mezhebi farklılıklar bahanesiyle parçalama propaganda ve programları, maalesef demokrasi palavrasıyla yürütülüyordu. Oysa 2,5 milyon Türk-Kürt insanımız evlilik yapıyor, yaklaşık böyle 10 milyon vatandaşımız bulunuyordu.

Murat Karayılan’ın Kandil’deki basın toplantısından sonra, gazeteciler kendisiyle bir araya gelip sohbet yapıyor ve bunun sayesinde ilginç bilgiler ortaya çıkıyordu. Bunlar ‘Oslo Süreci’nin arka planına ilişkin ilginç ve önemli bilgiler yansıtıyordu.

Karayılan’ın ağzından alıntılayalım:

“Devletle görüşme konusunda bir strateji geliştiriyoruz. Önderliğimizle sorunların tartışılıp çözülmesi daha doğrudur. O da sıkı bir politika yürütmeseydi işler bu noktaya gelmezdi. Bu şimdiki bir sorun da değil. Bize gelip aracı olan –ki ismini vermeyeceğim çünkü ısrarla isim verilmesini istemediler- ama uluslararası bir kurum. BM çerçevesinde. 2005’te bunlarla bir görüşmemiz oldu. 2006’dan itibaren de düzenli hale geldi görüşmeler. Şartları şuydu:Gizli olacak, basına kapalı olacak, bilinirliği yönetimle sınırlı olacak. Bana sordular, yöneticileriniz kaç kişi. 11 kişi dedim. Yani bu görüşmeleri sadece o 11 kişi bilecek. Başbakan ile de görüşmüşler, temsilcisinin MİT Müsteşarı olduğunu söylemiş. Emre Taner o dönem MİT’in başında. Başlangıçta bunlar arada mekik dokuyordu. 2008’den itibaren de karşılıklı görüşmeler başladı. Bizim bir heyetimizi götürdüler. Özel uçak kaldırdılar. Oslo’da görüşmeler oldu. Ben heyetin içinde yoktum. Prensip olarak şehirlere inmiyorum. Ne olur ne olmaz. Diyeceğim, o zamandan beri İmralı işin içinde olmazsa görüşmelerin sürmeyeceğini söyledik. Bu durumda görüşmeleri paralel yaptık. Karşı heyette MİT vardı, asker yoktu. Hakan Fidan geldiğinde MİT müsteşarı değildi. Başbakan’ın müsteşarıydı. Hatta Oslo olmadan bir görüşme de başka yerde oldu, onu söylemeyeyim.”[1] Yani, PKK ile barış sürecini başlatanlar da, başarıya ulaştıranlar da, hep Siyonist BM’nin özel kurumları ve dış odaklar oluyor, Öcalan’la Erdoğan sadece verilen rolü oynuyordu. Bu süreçte Barzani yönetimi AKP Hükümetinden daha önemli bir misyon üstleniyordu.

Bu barıştırma kılıflı ayrıştırmanın Marksist ve Maocu kanadı PKK lideri Abdullah Öcalan’la, Ilımlı İslamcı ve diyalogcu kanaat önderi Fetullah Gülen, evet her ikisi de ABD Yahudi Lobileri yayın organı Time göre “dünyanın 100 seçkini” arasına giriyordu.

Ünlü Time dergisinin her sene belirlediği yılın 100 kişisi listesinde bu yıl Abdullah Öcalan ve Fetullah Gülen’in de girmesi dikkat çekiyordu. Time dergisinin her yıl belirlediği yılın 100 etkin kişisi listesi açıklanıyor, bu yılki listede Türkiye’den Fetullah Gülen ve Abdullah Öcalan giriyor, 5 kategoriye ayrılan listede Öcalan da Gülen de “Liderler” kategorisinde yer alıyordu. Dergide Gülen’in profilini Türkiye konusundaki “Crescent and Star: Between Two Worlds” (Hilal ve Yıldız: İki Dünya Arasında Türkiye) kitabının yazarı Yahudi Stephen Kinzer kaleme alıyordu. Yahudi Kinzer, Gülen için “dünyanın en merak uyandırıcı dini liderleri arasında” ifadesini kullanıyor ve şöyle diyordu: “Pennsylvania’daki gözlerden uzak sığınağından, kendisine dünya genelinde hayranlar kazandıran bir hoşgörü mesajı yayıyor. Gülen’in takipçilerinin kurduğu okullar tahminen 140 ülkeye yayılmış bulunuyor. Gülen aynı zamanda bir sırlar adamı. Anavatanı Türkiye’deki etkisi çok büyük, bu etki hükümet, yargı ve polis bünyesinde önemli noktalara erişmiş mezunlar tarafından hayata geçiriliyor. Bu kendisinin karanlık bir “kukla oynatıcı” gibi görünmesine neden oluyor.”

Öcalan’ın profilini ise İrlanda Kurtuluş Ordusu’nun (IRA) siyasi kanadı Sinn Fein’in lideri Gerry Adams yazıyordu:

“Kürdistan İşçi Partisi’nin kurucusu Abdullah Öcalan Türkiye’de hapisteydi. Buna karşın hayatı boyunca savaştığı kişilere dostluk eli uzatmaya gönüllü bir lider haline geldi. Farklılıkları çözmek için alternatif yollar olduğuna düşmanları ikna etmek sabır ve diyaloga girme isteği ama en önemlisi liderlik gerektirir. Öcalan bu liderliği gösterdi.”

Avrupa Birliği Türkiye’ye talimat gibi: “Öcalan’la müzakere sürecini başlatın” diyordu.

Avrupa Birliği’nin bağlayıcı olmayan Türkiye raporunda, ‘Tarihi barış için diyalog yetmez, yapısal müzakereler başlatılmalı’ çağrısı yapılıyordu. Avrupa Parlamentosu (AP) Genel Kurulu, 2012 Türkiye ilerleme raporu, 75’e karşı 451 oyla kabul ediliyordu. Strasburg’da düzenlenen Genel Kurul toplantısında, Türkiye Raportörü Hollandalı Hıristiyan Demokrat Ria Oomen-Ruijten tarafından kaleme alınan rapor ve değişiklik önergeleri oylanıyordu. KKTC’ye “gözlemci” statüsü verilmesi önergeleri ise reddedilirken, konunun Başkanlık Divanı’na taşınmasına karar veriliyordu.

58 maddelik raporun satırbaşları şöyle sıralanıyordu:

Çözüm Süreci: Hükümetinin Abdullah Öcalan ile başlattığı siyasi diyalogu memnuniyetle karşılıyoruz. Tarihi bir anlaşmayla Kürt sorununa barışçı ve demokratik bir çözüm getirecek olan müzakere perspektifinin açıldığını düşünüyoruz. Tarafları bu diyalogun en kısa zamanda yapısal bir müzakereye dönüşmesini teşvik ediyoruz.

Basın Özgürlüğü: Gerçek demokratik toplum gerçek ifade özgürlüğü gerektirir. Medya demokrasiyi güçlendirir. Yetkilileri, medyanın bağımsızlığını AB standartlarında sağlamaya çağırıyoruz. Yüksek vergi cezalarının kesilmesine sebep olan yasaların kaldırılması çağrımızı yineliyoruz.

Ergenekon ve Balyoz: Suçlamaların geniş kapsamlı tutulması, tutarsız delillerle hüküm verildiği iddiaları, uzun tutukluluk süreleri, davaların üzerine gölge düşürmüştür.

•Uludere olayının aydınlatılması ve sorumluların adalet önüne çıkarılması çağrısı yapıyoruz.

•Kadına yönelik şiddete karşı çıkarılan yeni yasaları memnuniyetle karşılıyoruz. Bu konudaki sıfır tolerans politikasının altını önemle çiziyoruz.

•Suriye krizinde Türkiye’nin demokratik güçlere olan bağlılığını ve insani desteğini memnuniyetle karşılıyoruz.

•Hrant Din davasında örgüt suçlaması konusunda yapılan itirazın değerlendirilmesini bekliyoruz.

•Türk adalet sisteminin demokratik, tam bağımsız ve tarafsız halde reforme edilmesi şart. Bu amaçla dördüncü yargı paketinin bir an önce çıkarılmasını bekliyoruz.

•Yeni anayasa için oluşturulan komisyonu memnuniyetle karşılıyoruz. Şimdiye kadar yavaş çalışan komisyonun daha geniş katılımlı, kapsayıcı ve AB kriter ve değerlerine uygun şekilde çalışmasını görmek istiyoruz.

•Türkiye ile İsrail arasında yeniden kurulan ilişkilere destek veriyoruz.

Tam bu sırada ABD, İnsan Hakları Raporu da açıklanıyor; ‘Lazlara asimilasyon uygulandığı’ iddia ediliyordu!

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yayınladığı son İnsan Hakları Raporu’nda, Türkiye siyasi uygulamalar nedeniyle eleştiriliyordu Raporun azınlıklara değinilen bölümünde, Türkiye’de Müslüman olmayan üç ayrı grubun ‘azınlık’ olarak tanındığı belirtilerek bunların Ermeniler, Yahudiler ve Yunan Ortodoks Hıristiyanlar olduğu hatırlatılıyordu. Ayrıca raporda azınlık tanımı dışında kalan Lazlar, Çerkezler, Aleviler, Kürtler, Yezidiler, Protestanlar, Caferiler, Roma Katolikleri, Romanlar ve Asurîlere karşı farklı düzeylerde asimilasyon baskısı yapıldığı iddia ediliyor, Kürtlerden sonra Karadenizlilerin kışkırtılacağı anlaşılıyordu.

Raporda Kürtlerin azınlık olarak tanınmayanlar arasındaki “en geniş etnik ve dil grubu” olduğuna dikkat çekiliyordu. Türkiye’nin Kürt nüfusunun 15 milyonu aştığı belirtilen raporda insan hakları konularında bazı ilerlemelerin de yaşandığına değinilerek, Asuri Gazetesi Sabro’nun yayına başladığı, Shakespeare’in Hamlet adlı oyununun Diyarbakır’da Kürtçe sahnelendiği kaydediliyordu.

Rapordan satırbaşları:

• Askeri yetkililerin, askerlik yapmak istemeyen eşcinsellerden “kanıt” istediği belirtilmişti.

•KESK gibi bazı sendikalara yönelik baskılara da yer verilmişti.

•Türk adalet sisteminin politize olduğu, savcılarla yargıçlar arasında uygunsuz ve taraflı bir bağlantı bulunduğu ileri sürülmekteydi.

•Pozantı Cezaevi’ndeki çocukların cinsel istismarına değinilmişti.

•Kenan Evren ve 12 Eylül darbesinin üç yıl boyunca 50 kişinin idam edildiğine dikkat çekilmişti.

•Oda TV davasında, Soner Yalçın, Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın serbest bırakılması takdir edilmişti.

“Halk henüz Öcalan’ı sindiremedi” diyen Akil hanım Nihal Bengisu Karaca, görevlerinin: “Halkın gazını almak ve Öcalan’ı sevdirmeye çalışmak olduğunu” itiraf ediyordu.

‘Akil İnsanlar’ heyetinde yer alan isimlerden gazeteci-yazar Nihal Bengisu Karaca, Burdur’da bir şehit ailesine yaptıkları ziyaretten sonra “çözüm konusunda umudunun arttığını, ancak Abdullah Öcalan’ın meşru bir aktör olarak hazmedilmesinin kolay olmayacağını” ifade ediyordu. Açıklama akıllara “Öcalan halka meşru gösterilmeye mi çalışıyor” sorusunu getiriyordu. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Dolmabahçe’deki Çalışma Ofisi’nde yaptığı toplantının ardından çalışmalarına başlayan ‘Akil İnsanlar’ heyeti, kendi bölgelerindeki girişimlerini sürdürüyordu. Burdur’da şehit ailesini ziyaret eden Akdeniz grubundan yazar Nihal Bengisu Karaca, Başbakan Erdoğan’ın “halkın gazını aldık” yönündeki açıklamasını aratmayacak bir ifadede bulunuyordu. Terör örgütü PKK ile hükümet arasında başlayan sürece ilişkin olarak kurulan ‘Akil İnsanlar’ heyetinde yer alan Karaca, “terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın halk arasında meşru bir aktör olarak hazmedilmesinin kolay olmayacağını” söylüyor ve böylece gizli görevlerini deşifre ediyordu.

Kürt açılımı ve barış palavrası sürecinde Jandarma Genel Komutanlığı’ndan gelen rapor gafil kafalarda bomba gibi patlıyordu!

“Parçalanma tehdidi artıyor” uyarısı yapan Jandarma Komutanlığı’nın 2012 raporunda, ‘ülke bütünlüğünün parçalanmasına yönelik tehditlerde iç güvenliğin sağlanması öncelik kazanmıştır’ tespitleri yer alıyordu. ABD ve AB İsrail desteği ile AKP’nin “Barış Süreci” adı altında yürüttüğü “Öcalanlı Açılım” faaliyetlerinin ABD Yahudi Lobilerinin verdiği üstün cesaret ödülüne uygun bir gayretle yürüttüğü bir dönemde, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Bekir Kalyoncu’dan uyarı gibi bir rapor geliyordu. Orgeneral Kalyoncu, yayımlanan 2012 yılı faaliyet raporunda, “Ülke bütünlüğünün parçalanmasına yönelik tehditlerin, içte ve dışta artan yoğunlukta güç kazanma çabası karşısında, iç güvenliğin sağlanması ve korunması öncelik kazanmıştır” diyordu.

Raporda, Orgeneral Kalyoncu’nun değerlendirmesine “üst yönetici” sıfatıyla yer veriyor ve şu tespitleri yer alıyordu:

“Küreselleşmenin getirdiği dinamik ortam; ülkelerin iç ve dış güvenlik ayrımının belirsizleşmesi ve güvenlik paradigmalarının değişmesi neticesinde, kamu düzeni ve yasal kurumların da içerisinde olduğu ulusal güvenliğe yönelik tehditler farklılaşmış, terörizm, ayrılıkçı hareketler, etnik ve dini çatışmalar, kitle imha silahlarının yayılması, uluslararası organize suçlar ve siber terörizm gibi asimetrik tehditler, yeni parametreler olarak ortaya çıkmış ve güvenlik algılamalarını büyük ölçüde değiştirmiştir. Ülke bütünlüğünün parçalanmasına yönelik tehditlerin; içte ve dışta artan yoğunlukta güç kazanma çabası karşısında, değişen güvenlik algılamaları temelinde, iç güvenliğin sağlanması ve korunması öncelik kazanmıştır.”

Olay sayısı yüzde 49 artıyordu!

Raporda, 2012 yılına ilişkin terör istatistiklerine yer verilirken de şöyle deniliyordu: “Jandarma sorumluluk sahasında; 151’i mayına basma ve patlayıcı madde kullanma, 137’si çatışma, 59’u yol kesme, 66’sı adam kaçırma, 13’ü yağma, 287’si taciz ateşi, 57’si silahlı saldırı, 114’ü sabotaj ve kundaklama, 44’ü teslim olma, 48’i toplumsal olay, 261’i terörist/işbirlikçi yakalama, 169’u silah/malzeme ele geçirme, 140’ı mayın ve patlayıcı madde bulma, 142’si diğer olaylar olmak üzere toplam 1.688 terör olayı meydana gelmiştir. Olay sayısı geçen yıla göre yüzde 49 artmıştır.”

2012 yılında meydana gelen terör olaylarında 473 terör örgütü mensubunun etkisiz hale getirildiği belirtilen raporda, örgüte yönelik operasyonlarda, 36,4 ton esrar ve 60 bin kök kenevir bitkisinin ele geçirildiği vurgulanıyordu.

TSK’dan Şangay İşbirliği Örgütüne (ŞİÖ) yönelik ilginç bir değerlendirme geliyordu: ‘ŞİÖ Atatürk’ün vizyonuna uygun’

Genelkurmay Başkanlığı’nın “Silahlı Kuvvetler Dergisi”nde Türkiye’nin Şangay İşbirliği Örgütü’ne daimi üyeliğinin, Atatürk’ün vizyonuna uygun olduğunun altı çiziliyor ve ŞİÖ’nün gelecekte küresel bir güç olacağı vurgulanıyordu. Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Genelkurmay Personel Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Daire Başkanlığı’nın çıkardığı “Silahlı Kuvvetler Dergisi”nin 2013 Ocak sayısında Hava Pilot Kurmay Binbaşı Ömer Alkanat tarafından kaleme alınan “Şangay İşbirliği Örgütünün Geleceği ve Türkiye” başlıklı makalede, dikkat çekici ifadelere yer veriliyordu. Alkanat, makalesinde ŞİÖ hakkında derinlemesine bir değerlendirme yaparken, ŞİÖ’nün geçmişi ve geleceği, ŞİÖ’ye üye, gözlemci ve diyalog ülkeler ile ABD’nin bu birlikten beklentilerini detaylı bir şekilde analiz ediliyordu.

Makalede, “ŞİÖ’nün Türkiye’nin Güvenliğine Etkileri” başlığıyla, örgüt ile Türkiye arasındaki ilişki ele alınıyor, enerji, ekonomi, terörizm, uyuşturucu trafiği ve yasa dışı göç konularında örgütün atacağı adımların Türkiye’yi etkileyeceği vurgulanarak sonuç bölümünde, ŞİÖ’nün gelecekte küresel bir güç olacağının öngörüldüğü hatırlatılıyordu. Türkiye’nin coğrafi konumu nedeniyle birliğinin atacağı adımlardan doğrudan ya da dolaylı olarak etkileneceği belirtilen makalede Atatürk’ün 1937 yılında söylediği bir söze atıf yapılarak: “Türkiye’nin tarihi, kültürel ve ekonomik bağlarının olduğu, etki ve ilgi alanını içinde bulunduran bu birliğe diyalog ülkesi olarak dahil olması önemli bir adım olarak görülmektedir. Bununla birlikte, ilerleyen dönemde daimi üye olabilmek maksadıyla girişimlere devam edilmesinin Atatürk’ün çizdiği vizyona uygun olacağı değerlendirilmektedir” deniyordu.

Makalede birliğin tek kutuplu dünyaya karşı çıktığını, BM çatısı altında çok kutuplu bir dünyayı savunan strateji amaçladığı kaydedilerek ŞİÖ’nün NATO benzeri bir yapıya dönüşmesi halinde dünyanın en büyük silahlı gücü haline dönüşeceği belirtiliyordu. Makalede ŞİÖ’nün uzun vadede batı karşıtı bir güç haline dönüşeceğine dikkat edilmesi gerektiği belirtilerek, “Genişleme sürecini tamamlayıp, gözlemci statüsündeki ülkeleri de bünyesine katması durumunda her alanda eşsiz bir küresel güce dönüşeceği düşünülmektedir. Şu an için birlik içindeki üye ülkelerin çıkarları çatıştığından, kısa ve orta vadede bu şekilde genişlemesi ve Batı karşıtı bir güç olması mümkün görünmese de, uzun vadede bu ihtimalin dikkate alınması gerektiği değerlendirilmektedir” deniliyordu.

Atatürk’ün o sözü neydi?

Binbaşı Ömer Alkanat’ın makalesinde atıf yapılan sözlerde Atatürk 1937 yılında şunları söylüyordu: “Dünya milletlerinin mutluluğuna çalışmak, diğer bir yoldan kendi huzur ve mutluluğumuzu temine çalışmak demektir. Dünyada ve dünya milletleri arasında barış, dayanışma ve iyi geçim olmazsa bir millet kendisi için ne yaparsa yapsın huzurdan mahrumdur.”

Erbakan Hoca ise: “Ya bütün dünyayı etkileyip hayırlı yönde değiştirecek adımları hep birlikte atacak, adil ve huzurlu bir barış ve bereket düzeni kuracaksınız; veya değil kendi bölgenizde ve ülkenizde, hatta bir kasabada bile olumlu ve onurlu yaşama hakkından ve gerçek bağımsızlıktan mahrum bırakılacaksınız!” diyerek aynı gerçeği dile getiriyordu!

Siyonist ve emperyalist merkezler geleceğe ilişkin senaryoları, kendileri hazırlayıp, sahneye koymaktadır. Bu oyunda rol alanlar ise bölgelerin koşullarına ve halkın yaşam tarzına uygun insanlardır. Siyonist senaristler oyuncularını ayarlarken, ardından da sonucuna göre yeni ve büyük bir oyuna başlangıç yapmaktadır. Siyonist ve Haçlı ruhu taşıyan egemenler, Müslümanlar söz konusu olunca daha da acımasızlaşmaktadır. ABD’de Boston’daki terör olayı yeni bir saldırı sürecinin belki de ilk adımıdır. 11 Eylül olayı da emperyalist işgal ve cinayetlere bahane yapılmıştır. Yoksa uzun bir süredir İran’a yönelik saldırı senaryolarına zemin mi hazırlanmaktadır?

100 dolara mal olan ve mutfak saati kullanılan “düdüklü tencere” bombaları!?

Birleşik Amerika bir kez daha terörle sarsılmış. Bu sefer Boston’da Yurtseverler Günü kutlamaları çerçevesinde gerçekleştirilen maratonda patlatılan iki bomba 3 kişinin ölümüne ve 170’den fazla kişinin de yaralanmasına yol açmıştı. Daha önce, “falçata” ile gerçekleştirilen 11 Eylül saldırıları sendromunu üzerinden atamayan ABD’nin bu sefer “düdüklü tencereler” üzerinden; çok düşük maliyet, fazlasıyla profesyonellik gerektiren bir terör eylemi ile karşı karşıya kalması kafa karıştırıcıdır. Bu eylemde kullanılan sırt çantasının içinde yer alan, zaman ayarlı olarak geçen altı litrelik, iki düdüklü tencerede, kimyasalların yer aldığı ve şarapnel için bilye, çivi, saçma vb. metallerin kullanıldığı iki bomba da saptırıcı bir mesajdır. Yazılanlara göre bu tür bombalar daha çok Belucistan, Pakistan ve Hindistan gibi bölgelerde, bir diğer ifadeyle Güney-Doğu Asya’da kullanılmaktadır. Dolayısıyla, ABD’nin ciddi anlamda sıkışmaya başladığı ve küresel anlamda bir takım atraksiyonlarda bulunabilmek için fazlasıyla geçerli nedenler aradığı bir ortamda gerçekleşen patlamaların zamanlaması ve yaşattığı panik havası oldukça önemli ve anlamlıdır. Burada, başta Obama olmak üzere ABD’li yetkililerin “terör” ifadesini kullanmaktan kaçındığı bir ortamda olayın “terör saldırısı” olarak adlandırılması, manşetlerin bu şekilde atılması ve bir takım adreslerin hedef yapılması bile oldukça sırıtmaktadır.” Şeklinde önemli tespit ve tahlillerde bulunan Mehmet Seyfettin Erol’un, arkasından Obama’yı “insancıl, hatta İslamcı” tarafta göstermeye çalışan zoraki yaklaşım ve yakıştırmaları ise tutarsızlıktı.

“Bu bir anlamda Neo-concu anlayışın yeniden hortlaması ve dolayısıyla da “derinler” arası bir mücadeleye işaret ediyor. Nitekim, İç Güvenlik Bakanı Napolitano ve FBI Direktörü Mueller’den brifing almasının ardından kameralar karşısına geçen ve ilk etapta “terör” ifadesini kullanmaktan kaçınan Obama’nın daha sonra biraz bulanık tonda da olsa “olayın terör eylemi olarak araştırıldığını” söylemesi, bu baskının ilk sonucu olarak kendisini gösteriyor. Başkan Obama’nın, Bush gibi hemen hedef göstermemesi ve “iç terörist örgüt” olasılığına dikkatleri çekmesi burada göz ardı edilmemesi gereken bir husus. Bu ihtiyat, en azından Obama ve ekibi boyutuyla her şeye rağmen belli bir iç direncin göstergesi olarak kabul edilebilir. Fakat diğer taraftan Amerikan kamuoyuna yönelik medya operasyonu Obama’yı “biraz” aşıyor, zorluyor gibi. Örneğin, gazete manşetlerinin dışında sosyal medya üzerinden yürütülen operasyonlar bu iddiayı kuvvetlendiriyor. Amerikan Fox TV habercilerinden Erik Rush’un Twitter’dan gönderdiği, “Müslümanlar kötüdür, hepsini öldürmek lazım” mesajı, neredeyse Bush’un “Haçlı Seferi” çağrısıyla eşdeğer. Zaten, medya üzerinden gerçekleştirilen bu saldırının varmak istediği bir diğer sonuç da bu. ABD’lilerin hiç de güvende olmadığı ve terörle ya da “Müslümanlarla” savaşlarının daha bitmediği mesajı. Bu da bizi bir kez daha medyanın arkasındaki güçlere yöneltiyor. Yani, ABD’deki derin mücadeleye, gerçek “Savaş Lordları”na ve “Gizli Dünya Devleti”ne…”[2]

Hatırlarsınız Filistin’e “Gözlemci Devlet Statüsü” verilmesi de, hem Obama’nın, hem de Davutoğlu ve Erdoğan’ın “tarihi başarısı” gibi aktarılmıştı. Oysa şimdi Filistin Dayanışma Derneği Başkanı Hasan Bereket, “Filistin’in BM’de “üye olmayan gözlemci devlet statüsü” kazanmasının ardından Filistinli mahkûmların şartlarında bir düzelme olmadı, beklenenin aksine hapishanelerdeki durum daha da kötüye gitti” diye yakınmaktaydı.

Filistin Dayanışma Derneği (FİDDER) Başkanı Hasan Bereket, “Filistin’in BM’de üye olmayan gözlemci devlet statüsü kazanmasının ardından Filistinli mahkûmların şartlarında bir düzelme olmadığını, beklenenin aksine hapishanelerdeki durumun daha da ağırlaştığını” açıklamıştı. AA muhabirine konuşan Hasan Bereket, Filistinli mahkûmların kendilerine yapılan işkence ve kötü muameleye karşı bir direniş göstermeye çalıştıklarını, bu nedenle de açlık grevine başladıklarını belirterek, “Yememek, içmemek suretiyle seslerini dünyaya duyurmaya çalışıyorlar. Ellerinden gelen sadece bu, başka yapabilecekleri bir şey yok” diye konuşmaktaydı. Hasan Bereket: “İsrail, ‘siz misiniz BM’ye başvuran, hakkınızı uluslararası arenada aramaya çalışan’, diyerek hem esirlere hem de Filistin’de yaşayan sivil kesimlere işkence ve baskıyı arttırdı” ifadelerini kullanmıştı.

İçten içe çürüyen ve çöküşe geçen ABD ekonomik krizi korsanlıkla aşmaya çalışıyordu!

21. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Yahudi emperyalizmi, “gasp, hırsızlık, mafya eylemi” gibi kavramları bile aratır nitelikte yeni bir soygun düzeni olan “Offshor”a ya da kıyı bankacılığına yöneliyordu. Bu kıyı bankalarında 32 trilyon parası olan 130 bin kişinin şimdi deşifre edilmesi, Siyonist ABD’nin kendi yarattığı dünya çapındaki “yeraltı servetini” talana hazırlanması olarak görülüyordu.

Bilindiği gibi kıyı bankacılığı emperyalist kapitalizmin bir icadıydı. Ülkesinin milli kaynaklarını soyanların, parayı hukukun yani verginin dışına çıkarmasının adıydı. Yani paranın, milli devletlerden emperyalist sisteme kaçırılmasıydı. Emperyalist ABD, işte bu kaçırttığı paraya artık el koymanın yollarını aramaktaydı. Ve tabi bu krizden çıkmasının öncelikli yolu savaştan geçiyor, ancak ABD artık savaşı göze alamıyordu. İki kutuplu dünyada diğer kutba rağmen milli devletlere savaş açabilen, 1990-2005 yılları arasındaki tek kutuplu dönemde ise hiç tereddütsüz saldırabilen ABD, artık bu yöntemi uygulayamayacağı bir dünyayla karşı karşıya bulunuyor, zira dünya artık çok merkezli dönüyordu! Ve dünyanın ağrılık merkezi yani siyasi ve ekonomik merkezi Asya-Pasifik’e kayıyordu. Böyle bir dünyada savaş artık ABD için başvurulacak bir yöntem olmaktan gün geçtikçe uzaklaşıyordu. ABD devlet aygıtına yön verenlerde “kabuğa çekilme” görüşünün baskın hale geldiği gözlemleniyordu. İşte ABD, krizi savaşla aşamayınca “büyük soyguna” yöneliyordu. Ancak belirtelim: Savaş açamayacağı için bu yönteme başvuran ABD, yeni savaşlara kapı açmış oluyordu!

Almanya merkezli AB’nin Kıbrıs’ta Rus paralarına el koymaya kalkması ve karşılığında Angela Merkel‘in çıplak fotolarının basına servis edilmesi “savaş uyarısı” taşıyan ciddi bir işaret sayılıyordu. Artık (Siyonist sömürü) sistemi tıkanmış ve “kapitalizmin son aşamasına” girilmiş bulunuyordu. Mesele “büyük patlama” olmadan bu çürümüş sistemi tarihe gömebilmektir!” tespitleri önemli gerçekleri yansıtıyordu!

Başbakan “İsrail sözünde durmuyor, amaçları Hamas’ı devre dışı bırakmak!” itirafında bulunuyor, ama gereğini yapamıyordu!

Obama’nın girişimleriyle başlatılan “telefon diplomasisi” sonrası Türkiye’de adeta düğün-bayram yapılmıştı. “Siyonist çete”nin ehlileştirildiğinden dem vuran manşetlerin aksine, tüm ülke sathında estirilen rüzgâra rağmen Millî Gazete sadece gizlenmeye çalışılan hakikatleri yazmıştı. Yandaş-candaş medya ve avenesi tarafından “İsrail’e diz çöktürdük” naraları atılırken sürekli “Kuyuya indiğiniz ipe dikkat edin” uyarısı yapılmıştı. Gelinen noktada ferasetli bir bakış açısıyla olayları irdeleyen Milli Gazetemizin manşetleri bir kez daha doğrulanmıştı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Moğolistan dönüşü uçakta gazetecilerin: “İsrail’in özür sonrası tavırlarının, beklentileri karşılayıp karşılamadığı?” sorusuna: “BM’nin Gazze görevlisi İsrail’in hâlâ orayı vurmaya, rahatsız etmeye devam ettiğini söylüyor. İsrail’in orada verilen sözü tutmadığını söylüyor uluslararası gözlemciler. Bizim de zaten aldığımız bilgiler bu istikamette maalesef” yanıtı dinleyenleri şaşırtmıştı. Başbakan Erdoğan, “HAMAS’ı devre dışı mı bırakıyorlar?” sorusunu da: “İsrail’in derdi o. Ama biz de baştan itibaren ‘El Fetih’in veya HAMAS’ın olmadığı bir masadan barış çıkmaz’ diyoruz. El Fetih neyse HAMAS da odur” şeklinde yanıtlamış ve yine günü kurtarmaya çalışmıştı. Çünkü Sn. Başbakan bu türden verdiği sözlerin hiçbirine sahip çıkmamıştı.



Cengiz Çandar, Radikal, 28 Nisan 2013

18 Nisan 2013, Milli Gazete

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Picture of Orhan ATAY E. Harb-İş Genel Başkanı

Orhan ATAY E. Harb-İş Genel Başkanı

Subscribe
Bildir
2 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İKİNCİ SEVR’ DEKİ İSRAİL PARMAĞI
Siyonizm, şeytanı ve gayri insani bir ideoloji olup kuvveti üstün tutan bir anlayışla, Hakka ve bütün in-sanlıkla mücadele halindedir. Bu zalim anlayışa göre: Siyonizmin dışında kalan bütün insanlar bu medeniyete mensup olan ırkın hizmetçileri ve köleleri yerindedir.

OSMANLI’NIN SON DÖNEMİNDEKİ BATI MERAKLISI PAŞALARLA YÖNETİMDEKİ İTTİHATCI İŞBİRLİKÇİLERİN SONLARI İLE MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ’NDE HIYANET-İ VATANİYE KANUNUNA PARALEL KURULAN İSTİKLAL MAHKEMELERİ’NDE YARGILANANLARIN TARİHİ AKIBETLERİ UNUTULMAMALIDIR..!

Türkiye’yi, Büyük İsrail’in bir eyaleti ve Soros’ların sömürge semti yapmaya yönelik bu gaflet ve hıyanet girişimlerinin, Kuvay-ı Milliye cephesi tarafından hangi hayırlı değişim ve devrimlere vesile ve vasıta yapılabileceği de, hesaba katılmalıdır!…

Sonuç Arzı-Mevud…
Gerek AB gerek se ABD güneydoğunun bölünmesiile özerk kürt bölgesi oluşturma ve bir kısmını kurdukları İran-Suriye-Irak’ta özerk kürt bölgeleri ile birleştirerek Arzı-Mevudu oluşturmak için var güçleri ile çalışmaktadırlar. Bu manada Amerikada çoğu kişi Türkiyeyi bilmezken dünyanın en etkili 100 kişisi arasında ABD nin Türkiye’deki 2 ana figuranını tanımışlardır. Bu bir taraftan abdullah öcalan ve fetullah gülene ödül niteliğinde olurken diğer taraftan ise siyonim ve ABD nin Türkiye senaryolarındaki 2 ana figuranın kimler olduğunu açık açık ifa ettiklerine dahil ispat niteliğindedir. Diğer taraftan karayılanın ifşasıda bu ihanet dolu sürecin arkasında AKP-RTE ile PKK nın işbirliği içerisinde olduğunu kanıtlamaktadır.
ABD de yapılan Boston ve Kenedy kütüphanesi eylemleri ise ABD kirli cephesinin milli cephesine göz dağı vermesi yanında olayı İran’a çekmek içinde bahane niteliğindedir.
Tarih tekerrürden ibarettir feraset ehli için bu olayların nerelere gideceği aşikardır. Hala anlamayan varsa ahmak değilse haindir…

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
2
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...