İSLAM’IN KADINA BAKIŞI
VE
ATATÜRK’ÜN YAKLAŞIMI
Mustafa Kemal’in; “Kadın ve Toplum” Konusunda Osmanlı Döneminde Yayınlanmış Bir Yazısı
“Bir devr-i teceddütte en ziyade şeref veren bir şey varsa o da o devirde, o medeniyette kadının işgal ettiği mertebe-i içtimaiye olduğuna zerre kadar şüphe etmemek icabeder. … Tarihin baştan aşağı mütalaasından müsteban olan hakayik-i müsbitedendir ki, kadın, cemiyet-i beşeriye içinde layık olduğu mevki-i mertebeyi ihraz eylediği zaman, yaşadığı muhite, o muhitin icabettirdiği medeniyete pek büyük hizmetler ibraz etmiş ve şu hizmetten âlem-i insaniyet büyük istifadeler eylemiştir. Bugün en büyük mesele, hususiyle Avrupa medeniyetinin bizi asırlarla geride bırakıp ilerlediği şu zamanda, en mühim zemin-i tefekkür dahi bu hakayiki gözümüzün önünde tutarak kadınların istikmalde ne gibi vezaif ile muvazzaf olduğunu, ne gibi hidemata amade bulunduklarını tayin edebilmektir.
Bir defa heyet-i içtimaiye arasında kadının terakki için, tekâmül için bir lazıme-i gayrı murafık olduğu umumiyetle anlaşılır. Her sınıf halk bu fikr-i ulvi ile terakkiyat-ı medeniyeye olan hisse-i irfanını terk ve teberrua başlarsa, hiç şüphe yok ki Heyet-i Osmaniye metin ve esaslı hatvelerle tarik-i terakkide yürümeye başlar. Şimdiye kadar serdedilen mütalaattan şu neticeyi istihsal etmek isteriz ki, bizde alelumum kadın, kendisine bahşedilen hukuk-u diniye ve medeniyyeye rağmen terbiye ve tahsili en ziyade ihmal edilmiş bir kısımdır. Şu halde efkar-ı umumiyede bir kadının okumaya mecburiyeti olup olmaması hakkında tereddüt bulunması ile sabittir.
Şu hâlde bizim ilk atacağımız hatve külliyeti teşkil eden aile arasında fikr-i tahsili, taallum hissi ihtiyacını uyandıracak olacağı derkârdır. Bir defa kadınlarımız asırlardan beri bir din-i ulvinin kendilerine muhtaç kıldığı hukuk-u medeniyyeden bizzat istifade etmek için şeriat-i İslamiye’nin ta beşikten lahde kadar tahsilini emreylediği ilim ve marifet saye-i nuranuruna iltica ederler. Ve buna karşı göz yumanların havi ve herasını izaleye çalışıyorlar ise, vatana öyle büyük bir hizmet ifa ederler ki, bunun büyük olan mükâfaatı istikbalde yine kendilerinin yetiştirmeye muvaffak olacakları evlad ve ahfadından bihakkın bekliyebilirler. Şimdi kadının en büyük vazifesi bundan ibaret olup bunun haricinde kalanlara maatteessüf ‘Hayal-i baid’dir demekten kendimizi alamayız.”
Bu önemli metnin, sadeleştirilmiş hali şöyledir:
“Herhangi bir ilerleme (yenileşme ve gelişme) çağında en çok şeref veren bir şey varsa, onun da o çağda, o uygarlıkta kadının yer aldığı toplumsal düzey olduğuna, zerre kadar şüphe etmemek lazımdır. Tarihin baştan sona değerlendirilmesiyle açıkça ortaya çıkan su götürmez gerçeklerdendir ki kadın; insanlık camiası içinde layık olduğu düzeyi kazandığı zaman, yaşadığı çevreye o çevrenin gerektirdiği uygarlığa pek büyük hizmetlerde bulunmuş ve şu hizmetten insanlık âlemi için büyük yararlar sağlanmıştır. Bugün en büyük sorun, özellikle Avrupa uygarlığının bizi yüzyıllarca geride bırakıp ilerlediği şu zamanda en önemli düşünce platformu da, bu gerçekleri gözümüzün önünde tutarak kadınların gelecekte ne gibi görevler üstleneceklerini, ne gibi hizmetleri başarabileceklerini ortaya koymaktadır.
Bir defa, toplumda kadının ilerleme için, olgunlaşma için vazgeçilmez bir unsur olduğu genellikle anlaşılır bir hakikattir. Her sınıftan halk bu yüce düşünce ile uygarlığın ilerlemesindeki kadınların bilgi hissesini ve becerisini bağışlamaya ve serbest bırakmaya başlarsa, hiç şüphe yok ki Osmanlı toplumu sağlam ve esaslı adımlarla ilerleme yolunda yürümeye başlayacaktır. Şimdiye kadar açıkça ifade edilen değerlendirmelerden şu sonucu çıkarmak isteriz ki, bizde kadın; genel olarak kendisine bağışlanmış medeni ve şer’i hukuk haklarına rağmen, maalesef eğitimi ve öğretimi en çok ihmal edilmiş bir kesim olmaktadır. Bu durum, kamuoyunda bir kadının okumaya zorunlu olup olmadığı hakkında hâlâ tereddüt bulunması ile anlaşılmaktadır.
Şu durumda bizim atacağımız ilk adım, çoğunluğu bu yanlış düşünceye kapılmış aileler arasında bu saplantının yıkılmasıdır, eğitim ihtiyacı duygusunu uyandıracak adımların atılmasıdır. Bir defa kadınlarımız asırlardan beri Yüce Dinin (İSLAMİYETİN) kendilerine bağışladığı medeni hukuktan bizzat yararlanmak için, İslam Şeriatı’nın, “beşikten mezara kadar öğrenilmesini emrettiği ilim ve bilimin” yardımcı ve aydınlatıcı ışığına sığınmalıdırlar. Ve buna karşı göz yumanların (İslam’ın kadınlara verdiği hak ve hürriyetlere kör ve sağır davrananların) korkusunu gidermeye çalışanlar ise, kadınlarımız vatana öyle büyük bir hizmette bulunurlar ki, bunun büyük ödülünü gelecekte yine kendilerinin yetiştirmeyi başaracakları çocukları ve onların çocuklarından hakkıyla beklemeyi hak kazanacaklardır. Şimdi kadının en büyük görevi bundan ibaret olup kendilerini ve erkek-kız nesillerini eğitim ve öğretimden mahrum bırakmamaktır. Artık bunun dışında kalanlara ne yazık ki “uzak hayallerle oyalanın!” demekten kendimizi alamayız.
Mustafa Kemal; kalbi inancını ve hayata bakış açısını yansıtan “Kadın ve Toplum”la ilgili bu kısa yazısında tam iki defa, Yüce Dinimizin kadınlara verdiği Hak ve Özgürlüklere parmak basmakta ve “Hukuk-u Diniye (Dini Hukuk)” ve “Şeriat-ı İslamiye (İslam Şeriatı-İslami Hukuk kuralları)” tabirlerini kullanmakta, böylece bunların doğruluğuna ve uygunluğuna dikkat çekmiş olmaktadır. Ama bu metni günümüz Türkçesiyle güya sadeleştiren Arı İnan (Afet İnan’ın kızı) Atatürk’ün “İslam Şeriatı” (İslami Hukuk ve Ahlâk kuralları) kavramını, “İslam’ın Şartları” diye çarpıtıp aktarmıştır.[1] Yani, ya “Şeriat”la “Şerait”in farkını bilmeyecek kadar koyu bir bilgisizlik veya kasıtlı olarak anlamını saptıracak şekilde bir sahtecilik ortaya koymuşlardır.
Çünkü Şeriat: İslam’ın inanç, ibadet, ahlâk ve muamelat (hukuk) kurallarının tamamıdır.
“Şerait” ise; “şartlar, koşullar” anlamındadır. Arapça ve Osmanlıcada Şeriat kelimesinde “A” “ayın” harfiyle, Şerait kelimesindeki ise “elif”le yazılır.
Kur’an’da Kadın-Erkek Eşitliği
Bazılarının zan ve iddia ettiği gibi; İslam, kadını asla ikinci sınıf bir varlık gibi düşünmemekte ve onu temel insan haklarından mahrum etmemektedir. Aslında her şeyi çift yaratan (Zâriyât: 49) ve bu çiftlerle birbirini tamamlayan ve bir bütün oluşturan Cenab-ı Hak, insanı da erkek ve dişiden ibaret, ikili bir bütün olarak var etmiştir. (Necm: 45) Yaratılış hikmetlerine uygun şekilde fizyolojik ve psikolojik (bedeni ve ruhi) yapılarında, tabii olarak bazı farklılıklar bulunmakla beraber, Kur’an nazarında kadın ve erkek eşittir.
Evet, kadın ve erkek:
1- “Kulluk”ta ve “Kıymet”te eşittir:
“Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, gönülden (Allah’a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah’a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah’tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah’tan) korkan kadınlar, sadaka veren sadık erkekler ve sadaka veren sadık kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, (her durumda) Allah’ı çokça zikreden erkekler ve (Allah’ı çokça) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah, bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır.” (Ahzâb: 35) ayetinde açıkça ifade edildiği gibi, erkek ve kadın Allah katında, hem kullukta hem de her türlü hayır ve hizmetlerinden dolayı alacakları mükâfatta eşittir. Hiçbir ayrıcalık ve haksızlık söz konusu değildir.
2- Hatadan dönmede özür ve mazeretlerinin kabulünde de kadın ve erkek eşittir:
“Allah, mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların tevbesini kabul edecektir.” (Ahzâb: 73) ayeti bu gerçeği dile getirmektedir.
3- Kadın ve erkek, ilim öğrenmede ve eğitim görmede eşittir:
“İlim, kadın ve erkek her Müslüman üzerine farzdır.” Hadis-i Şeriftir. Başörtülü kızlarımıza okuma hakkını çok gören çağdaş yobazlara, bu Hadis bir ibret dersidir.
4- Her türlü hayır hizmetlerinde ve salih amellerde kadın-erkek eşittir:
“Erkek olsun kadın olsun, inanmış olarak (ve sevabını Allah’tan umarak) kim (taat, cihad, hayır hasenat, güzel ahlâk ve görevlerinde dikkat gibi) salih bir amelde bulunursa, onlar cennete girmiş olacak ve onlar, zerre kadar bile haksızlığa uğratılmayacaklardır.” (Nisa: 124) ayeti buna işaret etmektedir.
5- Erkek ve kadın, sosyal hayatta ve hürriyette eşittir:
“Erkek ve kadın, (yararlı ve hayırlı) salih amel işleyen mü’minleri, hiç şüphesiz (dünyada) güzel bir hayatla (huzur ve hürriyetle) yaşatırız ve (ahirette de yaptıkları salih amellerinin, iyi hallerinin ve hizmetlerinin) karşılığını en güzel biçimde öderiz.” (Nahl: 97) ayeti bunu göstermektedir.
6- Kadın ve erkek, temel insan haklarında ve insanlık onurunda eşittir:
“(Tüm masum insanlara ve birlikte yaşadığınız) Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, işlemedikleri bir suç nedeniyle (hakaret ve) zahmet edenler (ve onların haklarına ve haysiyetlerine tecavüze yeltenenler) gerçekten büyük bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzâb: 58) ayeti erkekler kadar, kadınların da temel haklarını ve onurlarını garanti etmektedir.
7- Kadın ve erkek, ekonomik girişimlerde ve ticarette eşittir:
“…Erkeklere kazandıklarından pay (olduğu gibi), kadınlara da kazandıklarından pay vardır…” (Nisa: 32) ayeti buna işaret etmektedir.
8- Kendi malını hayır yolunda dilediği gibi harcamada kadın-erkek eşittir:
“Gerçek şu ki; sadaka veren (sadık) erkeklerle, sadaka veren (sadıka) kadınlar ve (böylece ahiret yatırımı olarak) Allah’a güzelce borç vermiş olanlar (ve fazla birikimini, ihtiyacı olanlar faizsiz kredi olarak kullansın, kendisi de parası ve zamanı kadar kredi hakkı kazansın diye Adil Düzen’deki Devlet Bankasına yatıranlar) onlar için şerefli bir karşılık vardır, mükâfatları kat kat arttırılır. (Yani herkes ecrine erişecek, ektiğini biçecektir.)” (Hadid: 18)
9- Kadın ve erkek hem siyasette (seçme ve seçilmede), hem de toplumun ıslahı için ortak sorumlulukta eşittir:
“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar da birbirlerinin velileri (dostları ve destekleyicileri)dirler. (Herkese ve birbirlerine her konuda) İyiliği emreder, kötülükten nehyedip çevirirler…” (Tevbe: 71) ayeti bu durumu haber vermektedir.
10- Kadın ve erkek hukuk ve adalette eşittir:
“Kim bir kötülük (suç) işlerse, kendi mislinden başkasıyla cezalandırılmayacaktır. Erkek olsun, kadın olsun, kim de mü’min olarak (Hakka uyarlı ve halka yararlı) salih bir amelde bulunursa işte onlar, içinde hesapsız rızıklandırılmak üzere cennete sokulacaklardır.” (Mü’min: 40)
11- Erkek ve kadın evlilikte eşittir:
a- Nikâhta hürriyet: Erkeğin kadını seçme hakkı olduğu gibi, kadının da evleneceği erkeği seçme ve tercih etme hakkı vardır. Kadın istemediği ve beğenmediği insanla evlenmeye zorlanamaz. Evlilikte “denk”liğe, yani ekonomik, sosyal, kültürel, fiziksel ve yaş cihetinden yakınlığa ve uygunluğa önem verilecektir. (Bak: Nur: 26)
b- İslam’da aslolan tek evliliktir. Kur’an’ın tavsiyesi de bu yöndedir. “…Eğer (aralarında ekonomik ve biyolojik ihtiyaçları bakımından) adaleti sağlayamamaktan kuşku duyarsanız (ve nikâh için başvurulan resmi makamlar da böyle bir kanaate varırsa), o zaman bir-tek (eş)le veya ellerinizin malik olduğu ile (geçerli mazeret ve yükümlülüklerle yapılan özel ve resmi nikâh sözleşmeleri gereği, münasip görülen meşru birliktelikle yetinin)…” (Nisa: 3) ayeti bunu emretmektedir. İkinci evlilik ise, çok özel mazeret ve mecburiyetler halinde ve sadece ruhsat şeklinde geçerlidir. Bu duruma, çağdaş hukuk sistemlerinde de izin verilmektedir.
c- Kadın; evlenirken kocasının üzerine kendi izni olmadan ikinci bir eş alamayacağını, eğer buna uymazsa boşanma hakkını kullanacağını şart koşabilir.
d- Kadınlarla güzel geçinmeyi, kusurlarını hoş görmeyi ve onlara eziyet ve hakaret etmemeyi Kur’an istemektedir. (Bak: Nisa: 19)
e- Kadının huysuzluğu halinde; erkeği önce öğüt verir ve tatlılıkla uyarır, olmazsa bir müddet küser ve yatağını ayırır, bu da olmazsa üzüntüsünü ve kızgınlığını göstermek üzere hafifçe sıkıştırır. Bütün bunlar sonuç vermezse veya tam tersine erkek kadınına hakaret ve eziyet ederse, o takdirde erkek ve kadının ailelerinden birer hakem seçilerek, aralarını bulmaya ve uyuşturmaya çalışılır. (Bak: Nisa: 34-35) Bütün bu girişimler de hayırlı bir sonuç vermezse ve bu birlikteliğin devamından ümit kesilirse, yine iyilik ve güzellikle boşanmaya gidilir.
f- Nikâhta aleniyet ve resmiyet şarttır. İki şahit bile bulunsa, yakın çevrelerinden ve toplumdan saklanan “gizli nikâh” geçersizdir ve caiz değildir.
12- Mirasta da kadın erkek arasında adalet gözetilmiş ve dolaylı bir eşitlik yerine getirilmiştir:
a- Evlenirken, düğün masraflarını erkeğin karşılamak zorunda kalması,
b- Hanımının ve çocuklarının bakımını ve eğitim giderlerini erkeğin üstlenecek olması,
c- Evinin diğer bütün ihtiyaçlarını erkeğin hazırlamak mecburiyetinde bulunması,
Bunlara karşılık, kızların, genellikle;
d- Evlenirken masraf yapmak durumunda bulunmaması,
e- Evinin giderlerini karşılamak zorunda olmaması, gibi nedenlerden dolayı mirasta erkek kardeşe iki, kız kardeşe bir hisse verilmesi bir denge kurmak, adaleti ve eşitliği sağlamak amacına yöneliktir.
Ve hatta: “Ana-babanın ve (yakın) akrabaların geriye bıraktıkları mirastan erkekler için bir hisse vardır. Ana-babanın ve yakın akrabaların geriye miras bıraktıklarından kadınlar için de bir hisse vardır.” (Nisa: 7) ayeti bu konuda adalet ve eşitliği açıkça öngörmektedir.
Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN Hocamız 1991/Almanya’daki “İslam, İlim ve Gerçek” konulu konferansında şunları dile getirmişti:
“Neden Batı’ya İslam’ın tanıtılmasında ilim yolunu seçmek gerekiyor? Çünkü eğer gözümüzü açıp da dikkatle bakacak olursak, Batı’da genellikle ilim adamlarının Müslüman olduklarını, entelektüel insanların, düşünen insanların Müslüman olduklarını görüyoruz. İlim ve araştırma imkânına sahip olmayan, geniş halk yığınları ise propagandalara kapılıyor ve dünyadan haberleri olmuyor. Ancak, ilim adamlarıdır ki araştırmaları sayesinde gelip İslam’ı buluyorlar. Bunda şaşacak hiçbir şey yoktur. Çünkü ‘İslam, ilim ve gerçek’; bunların üçü de aynıdır. İslam demek; Cenab-ı Hakkın insanlara dünya ve ahiret saadeti için gönderdiği, gösterdiği yol demektir.
Gerçek; Cenab-ı Hakkın Sünnetullah’ı (takdirat ve icraatlarındaki İlahi âdet ve adalet kuralları) demektir. Cenab-ı Hak ne yapıyorsa gerçek odur. İlim ise; bu Sünnetullah’ın kaideleri (keşif ve tespit edilmiş prensipleri) demektir. Onun için ‘İslam, ilim ve gerçek’ aynı hakikatin farklı tezahürleridir. Bunların bir müşterek hususiyetleri vardır, o da; üçünde de tezat olmaz ve gerçek tek çözümdür. Neden tezat olmaz bunlarda? Çünkü Cenab-ı Hak Kemâl sıfatıyla muttasıftır. Tezat ise noksanlık alâmetidir. Bunlar ise Cenab-ı Hakkın gönderdiği yol (Kur’an’ın ve Resulüllah’ın öğretileri), Cenab-ı Hakkın Sünnetullah’ı (kâinat, tabiat ve hadisattaki âdetleri ve adalet prensipleri), Cenab-ı Hakkın Sünnetullah’ının kaideleri (müspet bilimin neticeleri) olduğu için hepsinde Kemâl vardır ve bunlarda noksanlık yoktur. Yani tezat olamaz ve gerçek tek çözümdür. Siz gerçeği kaldırıp onun yerine bir ikinci çözüm koyamazsınız, koyarsanız da o çözüm tutmaz.
Nitekim birçok polisiye filmlerde hep buna şahit oluyoruz. Acaba katil kim? Bu filmlerde hatırlarsınız, mahsus başka insanlar katil gibi gösterilmeye çalışılır, ama sonunda katilin kim olduğu bulunur. Neden? Çünkü gerçek katilin yerine siz suni olarak ikinci bir çözümü koyamazsınız, o koyduğunuz çözüm mutlaka bir yerde sırıtır, bir yerde tezat teşkil eder. Bu filmlerin ana fikri bu esasa dayanmaktadır.
Şimdi ben ne anlatmak istiyorum? Batılılara: ‘Gelin size İslam nedir öğretelim’ demek yerine, ‘Gelin gerçeği arayalım, birlikte ilmi araştırma yapalım’ demek, çok daha sağlam ve kolay bir yoldur. Çünkü ilmi araştırma yapıldıktan sonra, eğer bunun sonunda bulunan hakikaten gerçek ilimse, o zaten İslam demektir. Bundan dolayıdır ki, Batılılar bu araştırmaları yaptıkları zaman sonunda İslam’a geleceklerdir.
Mesela Muhammed Faysal bir olay yaşamış ve bizlere de anlatmıştır. Kendisinin, -işte burada- başkanı bulunan Tekâfül firmasını kurarken, Amerikalılara yaptırdığı bir araştırma olmuştur. Cenevre’de kurduğu bir araştırma enstitüsüne Amerikalı profesörleri getirtmiş ve tam dört sene fırsat vermiş; ‘Biz bir İslami Tekâfül müessesesi (sigorta şirketi) kurmak istiyoruz, acaba bize kendilerini sigorta ettirecek erkeklerden ne kadar sigorta primi alacağız, kadınlardan ne kadar sigorta primi alacağız? Bunu bize bilimsel olarak araştırın’ demişlerdir. Tam dört yıl süren araştırmada Amerikalı uzmanlar, profesörler -kendisinin bizzat Bize anlattığı bir olayı naklediyorum- erkeklerin hayattaki riski ne kadar, kadınların ne kadardır? En ince teferruatına kadar hesaplamışlar ve bu dört yıl sonraki hesaplarda, ‘çalışmamız tamamlandı, şimdi size neticeyi bir brifingle takdim edebiliriz’ demişler ve bu hususta yaptıkları brifingde dosyalarla, ilmi araştırmalarla gelip şunları söylemişler: ‘Hanımların hayatlarındaki riskleri, erkeklerin risklerinin yarısı kadardır. Erkeklerin riskleri, hanımların risklerinin iki katıdır’ demiştir. Bu ilmi araştırmanın neticesinde, Muhammed Faysal onlara: ‘Eğer sizin Müslümanlık Dini hakkında bilginiz olsaydı, bu takdirde, bu araştırmalarınız için dört sene uğraşmaz, bu neticeyi daha baştan bilirdiniz. Çünkü Müslümanlıkta miras taksimi bu esaslar gözetilerek, bu risk esasına göre yapılmaktadır.’ Bunu söylediği zaman Amerikalı profesörler: ‘Aman demeyin, sahi İslam’da böyle bir şey var mı?’ demişler, koşmuşlar, Kur’an-ı Kerim’i incelemişler, yerini görünce hayretler içerisinde kalmışlardır.
Bu bir misaldir. Neyin misalidir? Gerçek arandığı zaman, eğer o hakikaten gerçekse sonunda gelir, İslam ile buluşur ve uyuşur. Çünkü İslam demek; Cenab-ı Hakkın insanlara dünya ve ahiret saadeti için gösterdiği (şaşmaz, başkalaşmaz ve asla aşınmaz olan, hakikat ve huzur) yolu demektir. Sünnetullah, Cenab-ı Hakkın yaptıkları (takdirat ve icraatındaki yöntemleri ve sistemleri) demektir. Gerçek ilim ise; o gerçeğin kaideleri (ve müspet neticeleri) demektir. Bunların hepsi Cenab-ı Hakkın fiilleri olduğundan dolayıdır ki, neticede birbirlerini destekler, birbirlerini teyit ederler, birbirlerinin aynı sonuçları verirler. Ve bunlarda tezat olmaz ve bunlar tek çözümdürler.” [2]
Evet, günümüzde bile, dünya genelinde “Evlenme ve düğün masraflarını karşılama, aile yuvasının geçiminden ve giderlerinden sorumlu olma” konusunda; erkeklerin kadınlardan iki misli daha fazla risk ve zorluk altında bulundukları inkâr edilmez bir gerçektir. Sıkıntı ve sorumlulukların kadın-erkek arasında birlikte ve eşit biçimde paylaşıldığı durumlarda ise zaten (Nisa: 7) ayetinin hükümleri devreye girecektir.
13- Aynı suça aynı ceza konusunda da, erkek ve kadın arasında yine bir eşitlik söz konusudur:
“Zina eden erkekle zina eden kadından her birine (öldürecek ve kırıp dökecek şiddetten ve tehlikeli bölgelerinden sakınarak derisine) yüz celde (ince çubuk) vurun…” (Nur: 2) ayeti buna açık bir örnektir.
Hasan Basri Hz.’lerine göre zina işlediği, 4 (dört) adil şahitle ispatlanan kadınlar hakkında önce “Sizden (içinizden) fuhşu (eşcinselliği) irtikâp eden kişilerin her ikisini de eziyete koşun (el ve dil ile zahmete ve zillete tâbi tutun)…” (Nisa: 16) ayeti gelmiş ve uygulanmış,
Daha sonra “…Ölüm gelip çatıncaya veya Allah bir yol açıncaya kadar evlerde tutun (insanlarla irtibatını kesip göz hapsine alın).” (Nisa: 15) hükmüne göre davranılmıştır. (Bak. Meal Hasan Basri Çantay) Ve nihayet yukarıda mealini verdiğimiz “yüz celde” ile dövülmesiyle ilgili Ayet-i Kerime nazil olmuştur.
Bazı âlimlere göre ise, “İslami hayatın ve Kur’an ahlâkının, ne denli yürürlükte olduğu ve mevcut şartların genel ahlâka ne oranda uygun bulunduğu göz önüne alınarak; bu hükümlerden mümkün ve münasip olanı tercih ve tatbik edilebilir. Ancak bu cezaların tatbiki, zina olayını bizzat gören dört adil şahidin itirafını gerektirdiği, bunun da pratikte pek mümkün görülmediği için Kur’an; karısını suçlayan kocanın iddialarının doğru olduğuna dair dört sefer Allah adına yemin ettikten ve ‘Eğer yalan söylüyorsam Allah’ın laneti üzerime olsun!’ denildikten ve karşı taraf da aynı şekilde bu isnadı reddettikten sonra, hâkim tarafından boşanmalarını” (Bak: Nur: 6-9) öngörmektedir.
Velhasıl erkek ve kadınlardan bir kısmı ötekilerine, nizam-ı âlemin yürümesi ve imtihanın gereği olarak güzellik, akıl, yetenek, sosyal ve ekonomik seviye bakımından farklı ve faziletli kılındığı gibi,
a- Bin türlü zahmetle çalışıp kazanması,
b- Eşinin ve çocuklarının bakımına mecbur tutulması,
c- Ailesini her türlü saldırıya karşı korumakla yükümlü bulunması,
d- Yurt savunmasına, barış ve huzur ortamının sağlanmasına fiilen katılması,
e- Bütün bu yükleri kaldıracak biçimde, bedeni yapı olarak genellikle daha güçlü ve dirayetli yaratılması nedeniyle, erkekler hanımlar üzerine, hizmet eden makamında hâkimdir.
Ayette “Erkekler kadınlar üzerine “kavvam”dır.” buyruluyor. (Nisa: 34) Kavvam ise; hanımlarının hizmeti ve çocuklarının huzuru için, devamlı ayakta ve atakta olan ve sorumluluğu nispetinde de selahiyeti bulunan kimse anlamındadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır)
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, kadına gerçek değerini veren yalnız İslam’dır ve kadınlar ancak İslami bir ortam içinde, huzur ve hürriyetine kavuşacaktır. Kadını orta malı ve şehvet hamalı haline getiren bugünkü bozuk ve bâtıl düzenler ise, yine şuurlu ve onurlu mücahide hanımların gayretiyle yıkılacaktır.
“Herkese ve her hususta mutlak eşitlik” ise, sadece bir safsatadır ve imkânsızdır!
“Herkese ve her hususta eşitlik” sloganı, insanları aldatmak ve oyalamak için uydurulmuş bir sahtekârlık kılıfıdır. Çünkü eşitlik: a- Aynı suçu aynı şartlar içinde işleyenlere; aynı cezayı uygulamak gibi kanun ve adalet karşısında… b- Aynı işi yapanlara aynı ücreti vermek gibi; hakkaniyet konusunda… c- Eğitimde, meslek seçiminde ve hür teşebbüste, herkese aynı fırsatları sağlamak hususunda… d- Din, dil, ırk ve renk ayırımı gözetmeden herkesi, can, mal ve namus emniyeti, din ve düşünce hürriyeti gibi temel insan haklarından yararlandırmada, ancak uygulanabilir.
Yoksa erkeklik ve kadınlık gibi durumlarda ve değişik görev ve yetkilerde… Akıl ve anlayış gibi hususlarda ve farklı kabiliyette… Bilgi ve beceri konularındaki değişik seviye ve yetenekte olan insanları aynı kalıba koymak ve eşit saymak, hem yanlıştır hem de böyle mutlak bir eşitliği sağlamak zaten imkânsızdır. Nizam-ı âlemin kurulması ve yürümesi için, Ezeli Kudret, insanları hem cinsiyet, hem milliyet, hem feraset, hem kabiliyet, hem servet, hem de rütbe ve etiket bakımından farklı yaratmıştır.
“Mutlak Eşitlik” safsatasını savunanlar, yoksa “(Ey Resulüm!) Rabbinin rahmetini (ve kullarına faziletini) kendileri (servet ve siyaset sahipleri) mi bölüştürüyorlar? (Ki kendilerini işçi ve ücretlilerden ve halk kesiminden üstün görüyorlardı.) Halbuki dünya hayatında insanların geçimlerini (ve kazanç biçimlerini) Biz taksim (ve takdir) ettik ve birbirlerini işçi tutup çalıştırabilsin ve (böylece nizâm-ı âlem korunabilsin) diye, kimini kimine (servet, kuvvet ve kabiliyet yönünden) derece derece üstün kıldık…” (Zuhruf: 32)
Bir ordu komutanıyla bir onbaşı, bir Devlet Başkanıyla bir odacı, ancak kanun karşısında ve temel insan haklarında ve görevlerindeki gayret ve samimiyet ölçüsünde İlahi adalet ve uhrevi mükâfat konusunda eşit olabilirler. Yoksa bunları yetki ve sorumluluk bakımından eşit saymak, elbette haksızlıktır ve imkânsızdır. Çünkü nimet külfet dengesi esastır.
“(Ey mücahit ve müstakim mü’minler!) O sizi yeryüzünün halifeleri kılıp (seçti) ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi kiminize göre derecelerle yükseltti. (Kimilerinizi ötekilerinizden mal, mevki, marifet yönünden derece derece üstün kılarak, size verdiği nimet, fazilet ve fırsatlarla sizi imtihan etmektedir.) Şüphesiz Senin Rabbin, cezalandırıp sonuçlandırması pek çabuk olandır ve şüphesiz O, Bağışlayandır, Esirgeyendir.” (En’am: 165)
“Allah dilediğine rızkı genişletir-yayar ve (istediğini ise) daraltır (ve fakirleştirir)…” (Ra’d: 26)
Bu durum hem imtihan içindir, hem de devlet ve cemiyet düzeni için gereklidir. İnsanlar aynı fabrikada üretilen robotlar olmadığına göre, aralarında mutlak eşitlik de söz konusu olamaz. Hele hele haksız ve ahlâksız girişimlerle, hayırlı ve yararlı hareketlere, aynı imkân ve fırsatları tanımak, hatta İslami ve insani hizmetlerin yolunu tıkayıp, insanları şerli ve şeytani işlerde yarıştırmak ve bunun adını da eşitlik koymak, çağdaş münafıklığın bir alâmetidir.
“De ki: Murdar (pis) ile temiz (asla) bir değildir.” (Maide: 100)
Bu eşitlik anlayışı daha doğrusu bu “eşitlik hastalığı” nedeniyle, pek büyük riskleri ve külfetleri göze alarak; çeşitli yatırım ve üretim tesisleri gerçekleştiren bir girişimciyle… Milyarlarını bankaya koyup, bedavadan faiz alan ve hak etmediği halde milyarlar kazanan adama eşit imkânlar tanımak, hem haksızlık hem de ahlâksızlık değil midir? Âlimle cahili, zalimle adili, hizmet edenle hıyanet edeni, tesbih çekenle tetik çekeni eşit tutmak!.. Hatta huysuzları ve hırsızları daha üste çıkarmak şeytani bir düşüncedir.
Hâlbuki “Körle gören eşit olamaz”, “Karanlıkla aydınlık da (bir tutulamaz)”, “Gölge ile hararet (sıcaklık) da (aynı sayılamaz.)”, “(Bunun gibi) Dirilerle ölüler de bir olamaz.” (Fâtır: 19-22)
İstikamet ve doğruluk üzerinde bulunup, adalet ve hakkaniyetle iş yapan kimseler, hayırsız, beceriksiz kimselerle eşit sayılabilir mi? (Bak: Nahl: 76)
Görülüyor ki, “Eşitlik” ve “Özgürlük” sloganları, sömürü ve zulüm düzenini yürütmek ve insanları uyutmak için birer sahte makyajdır ve zehirli birer çikolatanın dışındaki parlak ambalajdır.
Ey, okullarda ve resmi kurumlarda herkese tanıdığınız özgürlüğü, başını örtenlere uzun yıllar tanımayan ikiyüzlüler!.. Vatan haini katil anarşistlerin “Hapishanede yerleri dar geliyor” diye haklarını savunup, bir dönemler namaz kıldığı için kurumundan, başörtüsü taktığı için okulundan atılanlara sahip çıkmayan yüzsüzler! Hani eşitlik? Hani insan hakları? Hani demokrasi? Hani özgürlük? Ve hani, nerede kalmıştı kadın hakları? Artık herkesin inanması ve anlaması gerekir ki, kadına gerçek değerini veren ve ona mutluluk yollarını gösteren İslam’dır. İnsanı sadece maddi yönüyle ele alan ve bâtıl düşünceler üzerine kurulan materyalist Batı medeniyeti, kadını Orta Çağ cehaletinden daha beter bir esaretin kucağına atmıştır.
Kadın bugün maalesef servetin kölesidir. Basit bir reklâm aracı olarak şehvetin kölesidir. Hanımlık onurunu yitiren zavallı kadın, moda mostrası ve sosyete soytarısı durumuna getirilmiştir. Her gün bir başka erkeğin kollarında oynamayı, her gece bir başka erkeğin koynunda sabahlamayı hürriyet zanneden, açılıp saçılmayı medeniyet zanneden, bu ruhen ölmüş ve ahlâken çürümüş zavallıları yeniden hayata ve huzura kavuşturacak İslam düşüncesine ne kadar muhtacız!..
Kadınımızı kocasından ve sıcak aile yuvasından koparıp, sokaklara düşürmek, fuhuş bataklığında çürütmek ve herkesin ortak malı haline getirmek için, televizyonlar, sinemalar, gazeteler, modaevleri, sosyete salonları ve fuhuş simsarları yarışmaktadır. Üç-beş yıl sonra gençliği ve güzelliği kaybolacak, her yerden kovulacak ve dışlanacak olan bu kadınlar, ya bunalımlara düşüp akıl hastanelerine veya modern hapishane diyebileceğimiz huzurevlerine kapatılacak, mutsuz ve umutsuz bir zindan hayatına mahkûm olacaklardır. Analık şefkatinden, hanımefendilik şerefinden, çocuk sevgisinden, akraba ve arkadaş ilgisinden ve samimi bir koca himayesinden ebediyen mahrum kalacaklardır. Bunların geride bıraktıkları çocuklar da haliyle, huysuz, huzursuz ve soysuz bir nesil oluşturacak ve böylece milletimiz; içinden yozlaşmış ve yıkılmış olacaktır. İşte sahte kadın hakları savunucularının varmak istedikleri netice bunlardır.
İslam, kadın-erkek eşitliğinden de öte, her ikisini bir bütünün bölünmez parçaları kabul etmiştir. Hazreti Havva Anamızın ayrı bir çamurdan değil de, Hazreti Âdem’in vücudundan bir parça olarak yaratılması bunun içindir. Hazreti Peygamberimiz, “Evlenen kişi dininin yarısını korumuş ve kurtarmış olur…” buyurmakla, kadınsız erkeğin her yönden yarım ve eksik olduğuna işaret etmiştir. “(Nebat, hayvan ve insan cinsinden) Bütün çiftleri; erkek ve dişi olarak, yaratan O (Allah)dır.” (Necm: 45) ayeti de, erkek ve kadının bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğu gerçeğini ifade etmektedir.
“O’nun (Allah’ın) ayetlerinden (vahdet ve rahmet alâmetlerinden) birisi de, kendileriyle huzura kavuşmanız (ve kaynaşmanız) için, size kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranıza muhabbet ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunlar düşünen bir topluluk için, (ne büyük hikmet ve) ibretler barındırmaktadır.” (Rum: 21)
Elbette kadınlar da, bütün temel insan hak ve hürriyetlerine sahiptir. Okumak, eğitim görmek, fıtratına uygun iş ve meslek sahibi olmak, onların da hakkıdır ve bu haklar İslam’da asla kısıtlanmamış, hatta teşvik edilmiş ve garanti altına alınmıştır.
“Bir kimse sakın hanımına kızmasın ve haksızlık yapmasın. Eğer onda hoşlanmadığı huyları varsa, buna karşılık mutlaka seveceği ve beğeneceği halleri de vardır.”[3]
“Şunu iyi biliniz ki, kadınlarınız üzerinde sizin haklarınız olduğu gibi, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır.”[4]
“Sizin en hayırlı olanlarınız, kadınlara karşı en iyi davrananlarınızdır.”[5]
“İlim Çin’de de olsa arayıp alınız. Çünkü ilim erkek-kadın her Müslümanın üzerine farzdır.”[6] emirleri Avrupa’nın henüz “Kadınlar insan mıdır, şeytan mıdır?” münakaşasını yaptığı bir dönemde, İslam Peygamberinin Hadisleri ve hükümleridir.
Sırf inancından dolayı başını örtüyor diye yıllarca okullardan atılan, eğitim ve öğretim hakkından mahrum bırakılan ve yine başını örtüyor diye işyerlerinden, hatta hastane kapılarından kovulan kızlarımıza ve kadınlarımıza bu zulmü reva görenler; çağın değil, insanlığın bile dışındadırlar.
Üstelik bütün bunları yaparken laiklik perdesi altına saklanan ve Atatürkçülük istismarı yapan sahtekârlara, Atatürk’ün şu sözlerini hatırlatalım. “Eğer kadınlarımız İslam’ın tavsiye ve dinin emrettiği bir kıyafetle ve faziletin icab ettiği bir tavr-u hareketle içimizde bulunur, milletimizin ilim, sanat ve içtimaiyat faaliyetlerine iştirak ederlerse, bu hali, emin olunuz, milletin en mutaassıbı dahi takdir etmekten geri durmaz.”[7]
Ama artık yalvarmakla, ağlamakla gasp edilen hak ve hürriyetlerimizi geri alamayacağımızın farkına varmalıyız. Bir ülkede namuslu insanlar, en az namussuzlar kadar gayret ve cesaret sahibi değillerse, ezilmeyi ve üzülmeyi hak etmişler demektir. Moda ve medeniyet adına kadınlarımızı; neslimizin ve milletimizin devamı için çocuk yapmaktan ve çocuğuna bakmaktan nefret eder hale getiren soysuzlar, onları annelik onurundan ve huzurundan mahrum etmişlerdir… Bebeklerini kreşlere, yurtlara terk edenler, gecede birkaç kere kalkıp köpeklerini çişe götüren Batılı kadınlara özenmenin sonu bir felakettir, toplumun temeli olan aile yuvamızın çökmesidir. Resmi istatistiklere göre, sayıları yüz binleri bulan kadınımız, fahişe belgesiyle sokaklarda sürtmekte ve sürünmektedir.
Çok geç de olsa, yıllar sonra AKP iktidarı, başörtüsü zulmünü kısmen ortadan kaldırsa da, Haçlı AB baskısıyla imzalanan İstanbul Sözleşmesi ve onun 6284 sayılı kanunlaşmış şekliyle ve kadınlara özgürlük bahanesiyle, bu sefer her türlü ahlâksızlığa ve boşanmaların artmasına yol vermiştir.
Bütün bunların tek suçlusu ve gerçek sorumlusu ise, elbette bu bâtıl düzendir ve bu düzeni devam ettirenlerdir. Adil bir Düzen kurulmadıkça ve Adil bir Düzen’in kurulması için çalışıp yorulmadıkça, bu dertler devam edecektir. Ve korkarım asıl günah da herkesin gaflet uykusunda bulunduğu bir sırada, uyanık bulunup bu yangını gördüğü halde söndürmek için ciddi bir gayret göstermeyenlerin sırtına binecektir!..
- (Bak: İş Bankası kültür yy. 18. Basım. Sh. 339)
- https://www.youtube.com/watch?v=aHdhCh9pnIE&feature=youtu.be
- Riyazü’s- Salihin: 1-318
- Riyazü’s- Salihin: 1-319
- Riyazü’s- Salihin: 1-320
- Keşfu’l- Hafa: 1/138, no: 397
- Mustafa Kemal. Prof. Afet İnan, Atatürk ve Kadın Haklarının Kazanılması Tarih Boyunca Türk Kadınlarının Hak ve Görevleri. 1968

Ülkemizde, din istismarcılarıyla, devrim simsarlarından kurtulursak her şey çok daha güzel olacak. Şeriat ile şeraiti ayrıt etmeyen ve kendi kafasından bir sürü sahte fetva uyduranların hepsi aynı kefede.
Bu makale , tüm istismarcıların , tüm simsarların, tüm art niyetli ve şeytanilerin gemisini batıran, rahmani gerçekleri ortaya koyan muhteşem bir makale ile Batılın tuzaklarını deşifre eden, Hakka tercüman olmayı hakkıyla yerine getirilmiş bir gayret çabanın sonucu ortaya çıkan hakikatler ile insanımızı iyiye doğruya güzele faydalıya ve adil olana yönlendiren bir yazı… Teşekkürler Sevgili yazar , teşekkürler Milli Çözüm.
Yazıdan Alıntı
Ama artık yalvarmakla, ağlamakla gasp edilen hak ve hürriyetlerimizi geri alamayacağımızın farkına varmalıyız. Bir ülkede namuslu insanlar, en az namussuzlar kadar gayret ve cesaret sahibi değillerse, ezilmeyi ve üzülmeyi hak etmişler demektir. Moda ve medeniyet adına kadınlarımızı; neslimizin ve milletimizin devamı için çocuk yapmaktan ve çocuğuna bakmaktan nefret eder hale getiren soysuzlar, onları finolara hizmetçi yapmıştır… Bebeklerini kreşlere, yurtlara terk edenler, gecede birkaç kere kalkıp köpeklerini çişe götürmektedir. Resmi istatistiklere göre, sayıları yüz binleri bulan kadınımız, fahişe belgesiyle sokaklarda sürtmekte ve sürünmektedir.
Bütün bunların tek suçlusu ve gerçek sorumlusu ise, elbette bu bâtıl düzendir ve bu düzeni devam ettirenlerdir. Adil bir Düzen kurulmadıkça ve Adil bir Düzen’in kurulması için çalışıp yorulmadıkça, bu dertler devam edecektir. Ve korkarım asıl günah da herkesin gaflet uykusunda bulunduğu bir sırada, uyanık bulunup bu yangını görüp de söndürmek için ciddi bir gayret göstermeyenlerin sırtına binecektir!..
Siyonistler; Atatürk’ün hastalığının ağırlaştığı 1937 yılından itibaren İnönü eliyle,
baskı ve din düşmanlığı politikasıyla Türk halkını dininden uzaklaştırmaya çalışmış, büyük sıkıntı ve sarsıntılar yaşanmıştı.
İnönü’nün dış mihraklar eliyle uyguladığı baskı politikası, Atatürk’ün üstüne atılmış ve maalesef muhafazakar kesim genel olarak Atatürk’ü din düşmanı olarak tanımıştır.
Bütün cihan ile yıllarca savaşan Türk halkını ayrıştırmadan bölemeyeceğini çok iyi bilen Siyonistler, Atatürk üzerinden halkın arasına fitne tohumu ekmektedir.
Ardından güya İslam Kahramanı olarak gelen Menderes döneminde ilk defa Ilımlı İslam Projeleri uygulanmış ve faiz artırılmış, binlerce askerimiz yok yere Kore’ye savaşa gönderilmiş ve ABD ile yapılan Fulbright Eğitim Komisyonu gibi Antlaşmalarla ABD, AB, NATO güdümüne girmiştir.
Baskı ve barbarlıkla dininden uzaklaştırılamayan halk, Menderes döneminde uyutularak Irkçı Emperyalizm’e köle edilmiştir.
Toplumu ayakta tutan en temel unsur ailedir. Çocukların yetişmesinde kadının rolünü çok iyi bilen Atatürk’ün, cefakar ve fedakar Türk kadınlarına verdiği değer ortadadır.
Bugün Fulbright gibi sözleşmelerle yozlaştırılan eğitim sistemi,
Atatürk istismarcısı Din düşmanı Kemalistler,
İşbirlikçi Ilımlı İslamcılar,
Cahil katı İslamcılar eliyle;
Tarihimizi yanlış öğretilmekte, halkımız cahil bırakılmakta, taklidi Müslümanlık yaygınlaşmakta, işbirlikçi tarikatlar eliyle din yozlaşmakta..
Dinimize, kültürümüze, töremize uygun olmayan eğitim sistemi, Haim Nahum Doktrinini, İstanbul Sözleşmesi ile aileler yok olmakta..
İslam’ı yok etmek için 1897 yılında Basel’de yapılan ilk Siyonist Kongrede alınan kararlar ile Osmanlı yıkılmıştı ancak Prof.Dr. Necmettin ERBAKAN, 100 yıl sonra aynı Kongre Salonuna Kelime-i Tevhid Sancağını aşmıştı!
Şimdi gelinen süreçte, Hamas;
Bütün oyunları bozarak, Gerçek İslam’ı bütün dünyaya tanıtmaya başlamıştı!
İnşAllah çok yakında, Milli Çözüm İktidarı ve Adil Düzen Projesi ile bütün insanlık huzura ve saadete kavuşacak..
Vicdanlı insanlar ise fevc fevc İslam’a koşacak, kadınlar hak ettikleri izzete ve şerefe kavuşacaktır!
Zafer inananlarındır ve zafer yakındır!
Abdullah AKGÜLÜN MAKALESİ İYİ YAZILMIŞ VE BİLGİLENDİRİCİ BİR ÇALIŞMA GERÇEKLESTİRMİŞTİR KENDİLERİNE TEŞEKÜR EDER GAFLET UYKUSUNDAN UYANDIRDIĞI İÇİN TEŞEKÜR EDERİM
İslam ın Kadın a verdigi degeri ‘Nisa Suresinin nuzulu ile görmekteyiz…Sahabeler Kadın ismi ile bir sure gelmesine şasırmaları bir devrim niteligindeydi…O zamanda da bu zamanda da kadın malisef şöhret ve fuhuşun kölesiydi…
İslâm ise Kadına bir çicek hassaslığıyla yaklaşmıştır…Savaşlarda da kadın ve çocuklara dokunulmaması da bunun bir göstergesiydi…Fakat milenyum çağıyla övünenler ise hâlâ kadın ve çocukları şehit etmekten çekinmiyorlardı…
Kadın haklarından bahsedenlerin kadınların ellerindeki bütün hakları aldıklarını görüyoruz! …
“Mustafa Kemal; kalbi inancını ve hayata bakış açısını yansıtan “Kadın ve Toplum”la ilgili bu kısa yazısında tam iki defa, Yüce Dinimizin kadınlara verdiği Hak ve Özgürlüklere parmak basmakta ve “Hukuk-u Diniye (Dini Hukuk)” ve “Şeriat-ı İslamiye (İslam Şeriatı-İslami Hukuk kuralları)” tabirlerini kullanmakta, böylece bunların doğruluğuna ve uygunluğuna dikkat çekmiş olmaktadır.”
Solcu, Atatürk hayranı geçinen devrim sahtekarlarının, Atatürk’ün işaret ettiği gerçek İslami Hukuk kurallarından haberdar olsalardı ve yine cemaatlerin, tarikatların, ilahiyat profesörlerin, tv hocalarının “Kur’an’ın” kadına verdiği hakları bilseydi; Bugün ülkeler arasında kadına verilen değer konusunda ülkemiz örnek bir konumda olacaktı.
Siyonizm eliyle; Atatürkçü geçinenler eliyle “kadın” cinsel meta olarak kulanılmasının yolu açıldı, dindar geçinen yobazlar eliyle ise “kadın” sosyal hayattan tamamen uzak, kölelikten beter bir hale getirildi!..
Milli Çözüm, Siyonizm’in her iki cepheden oynadığı oyunu(hakikati ayan etmekle) tarumar etmekte. Vicdan ehli ne solcunun ne de samimi tarikat mensubunun itiraz edemeyeceği tarzda hakikati aşikar etmekte.
Makalemizde geçen, güneş gibi parlayan Kur’an’i gerçekleri ancak Lawrence Hocalar veya Mason siyasetçiler itiraz edebilir!
Ve şimdiye kadar batının bile kadına veremediği değeri/hakların çok ötesinde, yüce bir bakış açısıyla “Kadın hakları” makalemizde verilmekte:
Kur’an’da Kadın-Erkek Eşitliği
Bazılarının zan ve iddia ettiği gibi; İslam, kadını asla ikinci sınıf bir varlık gibi düşünmemekte ve onu temel insan haklarından mahrum etmemektedir. Aslında her şeyi çift yaratan (Zâriyât: 49) ve bu çiftlerle birbirini tamamlayan ve bir bütün oluşturan Cenab-ı Hak, insanı da erkek ve dişiden ibaret, ikili bir bütün olarak var etmiştir. (Necm: 45) Yaratılış hikmetlerine uygun şekilde fizyolojik ve psikolojik (bedeni ve ruhi) yapılarında, tabii olarak bazı farklılıklar bulunmakla beraber, Kur’an nazarında kadın ve erkek eşittir…. (Devamı makalemizde ayrıntılı olarak verilmekte)
Yazarımız tebrik eder teşekkürlerimi sunarım. Dünya kadınlar günü diyorlar ama dünyada kadınlar ölüyorlar, dünya kadınlar günü ilan edenler yine kadınları sömürü aracı yapıyorlar…
Maddi ve manevi olarak yozlaştırılan ve yipratilan İnsanlık. Toplumun temel taşı olan aile kavramını yok eden , sözde kadın hakkı vererek evliliklere dinamit döşeyen, bu bâtıl ve barbar düzen artık sona yaklaşmıştır . Tüm insanlığın kurtuluşu Adil düzenle yeniden yeşerecek her kesim ve herkesin insanca yaşayacağı Saadet dönemi kurulacak insanlık ve dünya huzur bulacaktır.