KORONA VİRÜSÜ, İLAHİ İNTİKAM VE
TARİHİ İNKILAP VESİLESİ MİYDİ?
Bozulan ve yozlaşan toplumları, şımaran ve yolunu şaşıran insanları, tarih boyunca genellikle şu iki şey uyarıp uyandırmış, mevcut bâtıl ve zalim gidişatın değişip düzelmesine vesile olmuşlardır. Bunlar: 1- Büyük ve yaygın felaketler. 2- Büyük ve saygın liderlerdir.
Dünyayı kasıp kavuran bu Korona vebası da inşaallah kutlu ve mutlu sonuçlara kapı açacaktır. Zaten bu virüsün çıkmasından sonraki 3 ay içerisinde hem Türkiye’mizde hem bütün ülkelerde, maalesef yasallaşmış ve oldukça yaygınlaşmış olan, zina, eşcinsellik ve lezbiyenlik gibi fuhuş ve ahlâksızlıkların… Loto, toto, piyango, kazı-kazan, at yarışı, it yarışı ve diğer resmiyet kılıflı her çeşit kumarın ve şans oyunlarının… Gasp, hilekârlık, çalma gibi hırsızlık ve yolsuzlukların… Sokak kavgalarının, mafya çatışmalarının, katliamların, devletlerarası işgal, saldırı ve savaşların… Her türlü alkollü içki, uyuşturucu ve sigara gibi kötü alışkanlıkların… Ve daha nice hayâsızlık ve haksızlıkların yüzde 90 oranında mecburen kesilmiş ve terk edilmiş olması bile; İlahi bir uyarı cezası olan Korona virüs belâsının hem sebeplerini hem de hikmet ve hedeflerini ortaya koyan sonuçlar olarak okunmalıdır. Bu Korana kamçısı yüzünden; taharet ve temizlikten uzaklaşmış, tuvaletten sonra bile el yıkamayı bırakıp sidiğini sümüğüne bulaştırmış ellerini ağzına gözüne sürmeyi medeniyet sanmış Batılılar, Çin ve Japonya gibi doğulular, artık el yıkamaya ve hijyen kurallarına uymaya mecbur kalmışlardı. Batı taklitçisi yozlaşmış Müslümanlar bile taharet ve temizliği yeniden hatırlamışlardı. Müslüman hanımların başörtüsü takmalarına ve bazılarının ağzını burnunu kapatmasına şiddetle karşı çıkan imansız ve insafsız takımı bile, saçlarına virüs ve mikrop bulaşmasın diye eşarp ve maske kullanmak zorunda kalmış, böylece türbanın hikmetini kavramaya başlamışlardı. Hatta; daha önce ezan sesini, ve dahi minare gölgesini yasaklayan Almanya, Fransa ve İspanya gibi ülkeler, Korona’nın kerameti ile ezanı ve “Allahü-Ekber” (En Büyük Allah’tır) nidalarını serbest bırakmışlar, bir nevi İslam’ın felahına-kurtuluş çağrısına sığınmışlardı. Umarız ki bunun ardından şekillenecek yeni dünya düzeni; akla, vicdana, inanca ve ahlâka uygun şekillendirilmek zorunda kalınacaktır.
“Bir musibet bin nasihatten evlâdır” atasözü Korona ile bir kere daha gerçekleşmiştir. Tutulan yanlış yol ve davranışları doğru yola çekmek için verilen öğütler çoğunlukla kulak ardı edilir. Tutulan yolda başa gelen bir sorun veya belâ aklı başa getirir, kişiler yanlış düşünce ve eylemlerinden mecburen vazgeçiverir.
Faizci Kapitalist sistem ve Liberal piyasa ekonomisi artık çökmüş vaziyettedir. Pek çok kişi beklenen devrimin geçmişte olduğu gibi sosyal hareketlerle, yoksulların ayaklanması ile gerçekleşeceğini zannetmişlerdi. Güya yoksul John, işçi Hatice, evsiz Michael, ayda 1 dolara çalışan Sue “artık yeter, biraz da bize” diyecekler, sandıkta Liberalleri yenecekler, yoksul taraftarı politikacıları başa getireceklerdi… Ya da kendilerini sokağa vuracak, üretimi durduracak, sistemi değişime zorlayacak diye beklemişlerdi. Oysa medyanın ağır beyin yıkaması ve akıl tutulması sonucu, bu kitleler tam da kendi çıkarlarının karşısında olan siyasi partileri desteklemişlerdi. Ağır liberaller Donald Trump ve Boris Johnson sosyal demokrat rakiplerini yenmişler, kitleler kurbanlık koyunlar gibi salhanelere akın etmişlerdi. Oysa, tarihi devrim zamanı gelmişse, Allah bir sebep gönderecekti. Yeni Liberal düzen neredeyse on iki yıldır, 2008’den beri öksüre aksaya yürümekteydi. Darbe, kimsenin tahmin etmediği yerden geldi: Korona inşaallah, Yeni Liberalizmin tabutuna son çiviyi çakacak olan baş musibetti…
Artık dünya bildiğiniz eski düzen olarak gitmeyecekti. Çünkü tarihte virüsler, bakteriler, mikroplar dışsal olarak düşman ordularından, içsel olarak halklardan daha devrimci bir rol üstlenmişlerdi. Tarihte devran değiştiren hastalıklar görülmekteydi!
Milattan önce 430 yılında Peloponnes Savaşları sırasında ortaya çıkan bir salgın Libya, Etiyopya, Mısır üzerinden Yunanistan’a uzanmış ve salgın nedeniyle zayıflayan Yunan devleti Spartalılara teslim edilmişti. Milattan sonra 250 yılında muhtemelen Etiyopya’dan başlayan salgın Kuzey Afrika üzerinden Roma İmparatorluğu’na erişti. Yıllar içinde sönüp tekrar alevlenen salgın 444 yılında İngiltere’ye geldi ve İngiliz savunma sistemini felç etti. Sonuçta İskoç akınlarına dayanamayan İngilizler, Saksonlardan yardım istedi ve tüm ada Saksonların eline geçti.
11. yüzyılda Avrupa’da patlayan Lepra salgını Katolik kilisesi tarafından Tanrı’nın insanları cezalandırdığı bir gazap olarak değerlendirildi. Bu zulümler giderek Katolik Kilisesi’nin gücünün zayıflaması ve 16. yüzyılda Hristiyanlığın parçalanmasıyla neticelendi. Tarihte “kara ölüm” olarak bilinen salgının 1350’lerde Asya’da başladığı ve İtalya üzerinden Avrupa’ya yetişince, bu salgının bir sonucu olarak İngiltere ve Fransa aralarındaki savaşa son verdi, İngiliz feodal sistemi çöküp tükendi. Bu salgında o günkü dünya nüfusunun üçte biri yok olup gitmişti.
1492’de Amerika kıtasının keşfiyle başlayan dönem Amerika kıtası için bir felaket getirdi. Amerika kıtasını keşfedenlerin Avrupa’dan getirdiği hastalıklar Kuzey ve Güney Amerika yerli nüfusunun %90’ını yok etmişti. 1855 yılında Çin’de başlayan Veba salgını Hindistan ve Hong Kong’a sıçramıştı. Yaklaşık 15 milyon insan bu salgında hayatını kaybetmişti. Bu salgın İngilizlerin Hindistan ve Çin’deki egemenliğini sarsıvermişti. Ve şimdi, zaten zar zor ayakta duran 20. yüzyılın liberalizminin ipini de Korona çekecekti. Faizci kapitalizm can çekişmekteydi. Bank of Amerika küresel bir resesyonun piminin çekildiğini ve krizin kaçınılmaz olduğunu rapor etmişti. Bazı araştırmacılar; 1720, 1820, 1920 olmak üzere her yüzyılda bir salgınların dünyayı kasıp kavurduğunu incelemişlerdi. Bu bakımdan 2020 Korona salgını da bir tesadüf değildi. Evet, o salgınlar, hastalıklar, virüsler çürümüş sistemleri tarihin çöplüğüne göndermekte tetikleme görevi görmekteydi.
İşte ABD, umulmadık şekilde tökezlemişti. ABD’yi yöneten Siyonist iş çevreleri, ordu ve büyük şirketlerde sosyal devletin her türlüsüne karşı bir alerji sezilmekteydi. Dünyanın en zengin ülkesi, dünyanın en kötü sosyal politikalarına sahipti. ABD gerçekte tam anlamıyla güçlü olanın ayakta kaldığı ve bunun kutsandığı bir ülkeydi. 350 milyonluk ülkede 85 milyon insan, yani yaklaşık %25, sağlık sigortasından yoksun vaziyetteydi.”[1]
Özetle belirtelim ki: Serbest Piyasa Ekonomisi, Yeni Liberalizm felsefesi, kısaca Batı ve Doğu Kapitalizmi bitmiştir. Artık bundan sonra küresel düzeyde insanlar, devlet denetimli Adil Düzeni talep edeceklerdir. Zaten başka bütün çareler tükenmiştir. İşte Korona yeni bir dünya düzeninin kapılarını aralayıverdi. Bu durum kuşkusuz işsizler, emekçiler, fakirler, çocuklar, kadınlar ve engelliler için daha iyi bir gelecek demektir.
İbni Ebi Şeybe’nin Ebi Celd’den tahriç ettiği bir haberde:
… “Savaş ve katliamların ardından, haramların helâl sayılacağı ve dindarlık perdesi altında İslam’ın yozlaştırılacağı fitne dönemleri yaşanır. Bunların ardından Adil hilafet yetkisi, yeryüzünün en hayırlısı olan Mehdi’ye ve (O’nun sadık takipçisi İsa Mesih’e bir sebeple mecburen) evinde otururken gelip sunulacaktır.” şeklindeki müjdeleri, belki de Korona salgınına tedbir amaçlı, evlerimizde mecburi ikamete tabi tutulduğumuz bu sürece işaret etmektedir.
Yunus Aleyhisselam kıssası ile Korona vebasından kurtulma çabaları
Kur’an-ı Kerim’de kendi adına bir sure nazil olmuş bulunan Hazreti Yunus Aleyhisselam, Asur Devleti’nin başkenti olan ve Dicle kenarındaki Musul civarında kurulan Ninova halkına gönderilmiş bir peygamberdir. M.Ö. sekizinci asırlarda yaşadığı tahmin edilmektedir. Babası, Mettâ isminde salih bir kişidir. Yunus Aleyhisselam, Ninova’da doğup yetişmiş, otuz yaşına gelince, Hak Teâlâ onu peygamber olarak vazifelendirmiştir.
Hz. Yunus’un peygamberliği hususunda Kur’an-ı Kerîm’de Saffat Suresi 139. ayetinde şöyle haber verilir: “Şüphesiz Yunus da gönderilmiş (elçi)lerdendi (peygamber olarak atanmıştı).”
Saffat Suresi 147. ayetinde ise: “(Ardından) Onu yüz bin veya (sayısı) daha da artan (bir topluluk)a (peygamber olarak) yolladık.” denilmektedir.
Asur Devleti, M.Ö. 1500’lerden M.Ö. 600’lere 900 yıl hükümran olmuş, Elazığ-Palu dahil yukarı Mezopotamya’dan Irak’taki Dicle-Fırat arası aşağı Mezopotamya’da İmparatorluk kurmuşlardır. Kızıldeniz Afrika’sından Kafkaslara kadar uzanmışlardır. Bu Asur Devletinin başkenti Musul civarında ve Dicle kenarında, 100 binden fazla nüfusu olan bir şehir konumundaydı. Sonunda Babil Krallığının saldırılarıyla yıkılmıştı.
Ninova ahalisi, putlara ve heykellere tapınan çok zalim kimselerdi. Yunus Aleyhisselam Tevhide ve Hak dine davet etmeye başlayınca, kendisine sadece iki kişi iman etmişti. Biri âlim ve hakîm, öteki abid ve zahiddi. Diğerleri Hazret-i Yunus’a: “Aramızda bu kadar kâhin, âlim ve sanatkârlarımız varken, sen tek başına ortaya çıkıyor, atalarımızın yolunun yanlış olduğunu söylüyor ve tanrılarımızı inkâr ediyorsun! Sen, kimsenin alışkın olmadığı hükümlerle ayağımızı bağlamak ve keyfimizi bozmak mı istiyorsun?!” demişlerdi. Sadece bu sözlerle de yetinmeyip Yunus Aleyhisselam’a türlü eza ve cefaya girişmişlerdi. Hz. Yunus’u ve iman eden o iki kişiyi kastederek: “Birkaç kişinin hatırı için azap gelip herkesi mahvedecekse, müsaade et bu azap gelsin!” diye alay etmişlerdi.
Yunus Aleyhisselam, kavminin küfür ve kötülükteki bu inatçı hâllerine son derece üzülmüş ve daha fazla dayanamayıp, izn-i İlâhîyi beklemeden aralarından ayrılıp gitmişti. Yolda iken Cenab-ı Hak şöyle vahyetti: “Ey Yunus! Geri dön; kırk gün daha onları imana davet et!” Bu emir üzerine Yunus Aleyhisselam, tekrar kavminin yanına dönüp Allah’ın emir ve azabını haber vermiş, ama yine onu dinlememişlerdi. Sonunda va’ad edilen günlerden otuz yedi gün geçtiğinde, kavmi hâlâ imana gelmemişti. Hazreti Yunus: “O hâlde üç güne kadar başınıza gelecek olan azabı bekleyin! Bunun alâmeti olarak da önce benizlerinizin sarardığını göreceksiniz!” demiş ve yine emr-i İlâhîyi bekleyemeden büyük bir üzüntü ile Ninova’yı terk etmişti. Bu terk ediş ne İlâhî vazifeden kaçma ne de bu vazifeyi verene başkaldırma değildi. Sadece yüce davete uymayan asi bir kavimden izinsiz uzaklaşması bir zelleydi.
Peki Ninovalılar helâk olmaktan nasıl kurtulmuşlardı? Biz bu Korona belâsını nasıl atlatacaktık?
Derken Yunus Aleyhisselam’ın haber verdiği gün gelip çatmıştı. Azabın habercisi olarak da bütün Ninovalıların benizleri sararmış ve renkleri uçuklaşmıştı. Hava birden kararmış, halk nefes almakta zorlanmaya başlamış, burunlarının ve boğazlarının kaşıntısı onları bunaltmıştı. O an her şeyi anlamış ve birbirlerine: “İşte bunlar Yunus’un haber verdiği azap alâmetleridir! Zaten biz onun bugüne kadar yalan söylediğini hiç görmedik.” diyerek gelen azaptan büyük bir korkuya kapılmışlardı. Gökyüzü kararmış, hava boğucu bir hal almış ve herkes korkudan şaşkınlaşmıştı ve son derece pişman olmuşlardı. Aynen bugünküne benzer bir durum yaşanmıştı. Yürekleri, yaptıkları yüzünden nedametle dolup taşıyordu. Çünkü azab-ı İlâhî iyice yaklaşmıştı. Ne yapacaklarını bilemez bir hâlde büyük bir tövbe iştiyakı içerisinde iman eden iki kişiye koşmuşlardı. Onlar kendilerine: “Henüz azabın gelmesine iki gün var. Şimdi şu yüksek tepeye (tövbe tepesine) çıkıverin… Birbirinizle helâlleşerek gasp ettiğiniz hakları sahiplerine iade edin! Ardından Yunus’un Rabbi için kurbanlar kesin ve bundan büyük-küçük, zengin-fakir herkese yedirin… Zalim ve hain yöneticilere destek olmaktan vazgeçtiğinizi, Hz. Yunus’a iman ve itaat edeceğinizi bildirin!.. Sonra başlarınızı açarak: ‘Ey Yunus’un Rabbi! Biz tövbe ettik ve Sana iman getirdik. Yunus’un peygamberliğini de kabul ettik. Yunus’u bulduğumuz an, ondan Sen’in emir ve yasaklarını öğrenip tatbik edeceğiz!’ diye yalvarın!..” demişlerdi.
Ninovalılar gözyaşları içerisinde bütün bu söylenenleri yapmışlardı. Allah Teâlâ da “Rahman” İsm-i Şerifi ile onların tövbelerini kabul edip azab-ı İlâhî üzerlerinden kaldırılmıştı. O gün Cuma olup aşure gününe rastlamıştı. Bu husus, Kur’an-ı Kerim’de Yunus Suresi 98. ayetinde şöyle anlatılmaktaydı:
“Ama keşke (azap geldiği sırada) iman edip imanı kendisine yarar sağlamış -Yunus kavminin dışında- bir ülke olsaydı ya! (Çünkü) Onlar (isyan ve tuğyanlarının ardından) iman ettikleri zaman, dünya hayatında onlardan aşağılatıcı azabı kaldırdık ve onları belli bir zamana kadar yararlandırdık.”
İnsanlık tarihi boyunca, imansızlıkları sebebiyle helâke dûçar olup da tövbe ederek kurtulan tek kavim, Yunus Aleyhisselam’ın kavmidir. Bu, lütf-u İlâhînin farklı bir tecellisidir ve Yunus Suresi’nin pek çok Ayet-i Kerimeleri; rahmet-i Rahman’ın, azab-ı İlâhîden daha ziyade olduğunu beyan etmektedir. Şimdi bu asrın azgın ve sapkın kavimleri olarak bizlerin samimi tövbemiz ve Kur’an kaynaklı Adil bir Düzene dönme irademiz de bu Korona felaketini ve Siyonizm illetini başımızdan defedebilir.
Hazreti Yunus’u balığın yutması
Enbiya Suresi 87. Ayet-i Kerimede haber verilmektedir: “Zünnûn” Balık sahibi (Yunus’u da an ki); hani o, (Musul Ninova’daki isyankâr kavmine) kızmış vaziyette (görev bölgesini izinsiz terk edip) gitmişti…”
“Zünnûn”, Hazreti Yunus’un lakabı olup “balık sahibi” manasına gelirdi. Ona bu lakap, kendisini balık yuttuğu için verilmişti. Yunus Aleyhisselam şehirden ayrılınca Dicle Nehri’nin kenarına geldi, o civarda Dicle çok derin ve genişti. Bir gemiye bindi. Kur’an-ı Kerim’de Sâffât Suresi 140. ayetinde şöyle bildirilmektedir: “Hani bir zaman o, (görev bölgesinden izinsiz ayrılıp) yüklü bir gemiyle kaçmıştı.”
Gemi, hareket ettikten bir müddet sonra suyun ortasında duruvermiş ve onu bir türlü yürütememişlerdi. Batacakları endişesiyle durumu uğursuzluk sayıp gemide suçlu ve günahkâr birinin olduğunu düşünerek, bunun kim olduğu hususunda kur’a çekmişlerdi. Kur’a Hazreti Yunus’a denk gelmiş, o da başına gelen bu işin bir imtihan olduğunu fark ederek tevekkülle: “Evet, o asi kul benim!” demişti. Ancak gemidekiler, onun hâlinden salih bir kimse olduğunu anlayarak kur’ayı birkaç defa yenilemiş, fakat hepsinde de netice Yunus Aleyhisselam’a isabet etmişti. Nihayet çaresiz bir şekilde: “Herhâlde bu kulun bir suçu olmalı!” diyerek Hazreti Yunus’u suların içine bırakıvermişlerdi. Sâffât Suresi 141. ayetinde olay şöyle bildirilmekteydi:
“Böylece (gemi ağırlığından batmasın diye denize atılacak olanı belirlemek üzere çekilen) kur’aya katılmıştı da, kaybedenlerden olup çıkmıştı.”
Enbiya Suresi 87. ayetinde: “…hani o, (Musul Ninova’daki isyankâr kavmine) kızmış vaziyette (görev bölgesini izinsiz terk edip) gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi zannetmişti…”
Ve yine Sâffât Suresi 142. ayetinde ise: “Derken onu balık yutmuştu, (zaten) o (görev yerini izinsiz terk etme hatasından dolayı) kınanmıştı (diye böyle bir sıkıntıya uğramıştı.)” denilmektedir.
Dicle Nehri, Musul’dan aşağı çok geniş ve derin akmaktadır. Hatta Basra’ya yakın Fırat’la birleşip Şattü’l-Arap ismiyle deniz gibi olup üzerinde büyük tonajlı gemiler dolaşmaktadır. Hint Okyanusundan Basra Körfezi kanalıyla, bazen Dicle Irmağına büyük balinalar ve Yunus balıklarının girdiğine de rastlanmaktadır. İşte Hz. Yunus’u yutan balık da takdirin bir cilvesi olarak bu şekilde Dicle’ye uğramış, sonra Hz. Yunus’u yutup okyanuslara açılmıştır.
Hz. Yunus’un balığın karnında okuduğu dua ve yakarışı!
Artık Hazreti Yunus, bir balığın karnının içindeydi. Orası karanlık bir yerdi. Kendisi henüz canlı idi ve şuuru da yerindeydi. Cenab-ı Hak balığa, Yunus’u yaralamamasını ve onun kemiklerine zarar vermemesini emretmişti. Aynen bir bebeğin anne karnında beslenmesi gibi, gıdası ve havası o balığın karnından temin edilmekteydi. Yunus Aleyhisselam, İlâhî takdire rıza göstererek Rabbine teslimiyet göstermişti. Enbiya Suresi 87. Ayet-i Kerimede bu hal şöyle bildirilmekteydi:
“… (Okyanus altında balığın karnındaki) Karanlıklar içinde: “Allah’ım Senden başka ilah yoktur, Sen Yücesin, gerçekten ben (nefsime) zulmedenlerden oldum” diye yalvarıp seslenmişti.”
Bu sırada balığın karnından bazı sesler işitmiş ve bunların ne olduğunu merak etmişti. Allah Teâlâ da kendisine balığın karnında olduğunu şöyle vahyetmişti: “Ey Yunus! Bu sesler, denizde zikreden canlıların sesidir.” Yani, balığın karnı bir canlı akvaryum gibi, nehirdeki ve denizlerdeki bütün varlıkları göstermekteydi. Hazreti Yunus, içinde bulunduğu bu zor ve sıkıntılı şartlar altında bile, her zaman olduğu gibi Cenab-ı Hakkı tesbih ve zikirle meşgul haldeydi. İstiğfar ve dua ile vaktini değerlendirmekteydi. Melekler onun durumuna muttali olduklarında kendisi hakkında şefaat etmişler, nihayet Cenab-ı Hak da, Hazreti Yunus’un işlediği, görev yerini izinsiz terk etme zellesini affetmişti.
Enbiya Suresi 88. ayetinde konu şöyle haber verilir:
“Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtarıverdik. İşte Biz, iman edenleri böyle kurtarıp (sahipleniriz).”
Bu affın en önemli vesilesi ise; Yunus Aleyhisselam’ın çokça tesbihi, tövbesi ve Allah’a teslimiyetiydi. Saffat Suresi 143. ve 144. ayetlerinde şöyle bildirilmektedir: “Eğer (Allah’ı çokça zikredip) tesbih edenlerden olmasaydı; onun (balığın) karnında (insanların) dirilip-kaldırılacakları güne kadar (öylece) kalakalmıştı.”
Bugün Korona virüsü nedeniyle kapandığımız evlerimiz, balığın karnından daha sıkıcı değildir. Evet, Yunus Aleyhisselam, kavminin helâki için verilen kırk günlük mühlete 37 gün dayanıvermiş, ama üç gün daha sabredememişti. Buna mukabil, Allah Teâlâ da onu balığın karnında sabır taliminden geçirmek gibi büyük bir imtihana uğratıvermişti.
Hz. Yunus’un balığın karnından kurtulması:
Sonunda Hazreti Yunus’u içinde yüce bir emanet gibi taşıyan balık, Allah’ın emri ile O’nu sahile bırakıvermişti. Cenab-ı Hak Saffat Suresi 145. ve 146. ayetlerinde şöyle haber vermektedir:
“Sonunda bitkin bir durumdayken onu çıplak bir yere (sahile) attık. Ve üzerine, sık-geniş yapraklı (kabağa benzer) türden bir şecer (gövdeli bitki) yetiştirip (onu sakladık).
Balık onu çıkarıp sahile bıraktığında, Yunus Aleyhisselam, zayıflamış, bitkin, hasta ve himayeye muhtaç vaziyetteydi. Vücudu, pelte hâlindeydi. Havanın da oldukça sıcak bir saatiydi. Allah Teâlâ, onu güneşin yakıcı ziyasından koruyacak geniş yapraklı bir bitki bitirdi. Onun gölgesinde sinek türünden bir haşerat da yoktu. Ayrıca Cenab-ı Hak, bu bitkiden Hazreti Yunus’a ilaç gibi süt damlatıp içirmiş ve iyileştirmişti. Hazreti Yunus, kendisini toparlayınca, Ninova’ya yöneldi. Şehre yaklaştığında bir çobana rastlayınca kavminin hâlini soruverdi. Çoban olanı biteni nakletti. Kavminin iman edip tövbekâr olduğunu ve böylece Allah’ın kendilerini affettiğini bildirdi. Şimdi herkesin Yunus Aleyhisselam’ın İlâhî emirleri bildirmek üzere gelmesini beklediğini söyledi. Hazreti Yunus’un döndüğünü haber alan kavmi, hemen onun yanına gelmişlerdi. O esnada Yunus Aleyhisselam şükür namazını eda etmekteydi. Namazdan sonra kendisini hasretle kucaklayıp özürler dilemişlerdi. Hazreti Yunus da af ve müsamaha ile davranarak onlara Allah’ın emir ve yasaklarını öğretmişti. Bundan sonra kavmi, Allah’a ve Peygamberine itaat hâlinde, mesut ve iyilik üzere bir hayat sürmüşlerdi. Bu konu Saffat Suresi 148. Ayet-i Kerimede şöyle nakledilmişti:
“Nihayet ona iman ettiler, Biz de onları bir süreye kadar (dünyada barındırıp) yararlandırdık.”
Bu hadiseden alacağımız dersler ve uyarılar şunlardır:
Hak bir davanın sahiplerine düşen; sabırlı, sakin ve azimli hareket etmektir. Yunus Aleyhisselam, kavmine son derece üzülüp ümidini kestiğinden ve eleminin şiddeti sebebiyle İlâhî vahyi bekleyemeden oradan ayrılıp gitmişti. Bu ise, bir bakıma sabırsızlık ve acelecilik anlamına gelirdi. Zor şartlar içerisinde bile olsa, böyle bir davranış, bir peygamber için bir zelle idi. Oysa bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem ise, Mekke müşriklerinin zulüm, eziyet ve cefalarına tahammül etmiş, hicret hakkında İlâhî emir gelinceye kadar sabırla beklemiştir. Allah Teâlâ da, aynı zamanda bir dua mahiyetinde olan İsra Suresi’nin 80. ayetinde Hazreti Peygamberimize Hicret konusunda şöyle izin vermişti: “Ve de ki: “Rabbim, Beni (girilecek yere) doğru (ve şuurlu) bir girdirişle girdir ve (çıkarılacak yerden) doğru (ve onurlu) bir çıkarışla çıkar ve katından Bana çok güçlü bir yardımcı delil ve dayanak (sultan) ver (ki başarılı olayım).”
Cenab-ı Hak, Yunus Aleyhisselam’ın kavmini izinsiz terk etmesinin uygun olmadığını hatırlatıp, Hazreti Peygamber Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem Efendimize Risâlet vazifesindeki sıkıntılara sabretmesini emretmektedir. Kalem Suresi 48, 49 ve 50. ayetleri şöyledir:
“(Ey Resulüm!) Şimdi Sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi (aceleci) olma; hani o, içi kahır dolu olarak (ve biraz da sabırsızlanarak Rabbine) dua edip yakarmıştı. [Evet; okyanusların altında, gecenin karanlıklarında, balığın karnında bulunan Hz. Yunus (A.S) şöyle yalvarmıştı: “Senden başka ilah yoktur, Seni tenzih ederim. Şüphesiz ben zalimlerden oldum.” Bunun üzerine Allah onu, bu feryat ve figanına bağışlamış ve kendisini bu kederli durumdan kurtarmıştı.] Eğer Rabbinden bir nimet ona ulaşmasaydı, (Hz. Yunus) mutlaka yerilip kınanmış vaziyette, çıplak ve ıssız durumdaki (karaya) atılmış olacaktı. Fakat Rabbi onu seçti ve onu salih olanlardan kıldı.”
İnşaallah o suçlamaları ahirette şahidimiz ve şefaatçimiz olacaktı; yıllar önce o meşhur zulüm maddesi 163’e muhalefet ithamı ile, iktidar sahiplerinin Dine, devlete ve millete aykırı tavırlarını açığa vuruyor ve Kur’an’a dayalı düzen kurmak istiyor iddiasıyla hakkımızda verilen bir yıllık cezanın infazını Elâzığ Keban Hapishanesinde çekerken, şahsımıza yönelik bazı sıkıntı ve saldırılardan bunalmış ve sitemkâr bir tavırla Rabbimize yalvarmıştık. Ama Kur’an’dan tefaül sonucu karşımıza çıkan bu ayet: “Sakın balık sahibi Yunus gibi sitemli ve acele bir tavırla yalvarma!” diyerek bizi de uyarmıştı.
Yunus Aleyhisselam’ın kıssasından alınacak ibretler ise şunlardır:
1- Tebliğde dikkat, sadakat, sabır ve sebat lazımdır.
2- Zikir ve istiğfar sıkıntılardan kurtulmanın anahtarıdır.
3- Ancak ihlâsla yapılan tövbeler kabul olunacaktır.
4- Toplum halinde ve can-u gönülden yapılan tövbe ve dualar, büyük felaketlerin kalkmasına sebep olacaktır. Ve işte şimdi dünyayı kasıp kavuran bu Korona vebasından ve Siyonizm belâsından kurtulmak için de tövbe etmenin ve Adil Düzen’e dönmenin de tam zamanıdır!..
Hz. Resulüllah Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, kendileri için bir tevazu ifadesiyle birlikte şunları söylemişlerdir: “Hiçbir kula ‘Yûnus bin Mettâ’dan daha hayırlıyım’ demek yakışmaz!” (Buhari, Enbiya, 35; Müslim, Fedâil, 166) Bu Hadis-i Şerif samimi tövbelerin insanları tertemiz kılacağının da müjdesidir.
Asla unutmayalım ki bütün bu musibet ve felaketler, bizim gaflet, cehalet, dalalet ve hıyanetimizle işlediğimiz kötülükler yüzünden başımıza belâ olmaktadır.
En büyük gaflet: Kur’an ahkâmının ve İslam ahlâkının uygulanmadığı, Allah’ın ve Resulüllah’ın haram kıldığı faizin, fuhşun, kumarın, her türlü hırsızlık ve hayâsızlığın kanunen serbest bırakıldığı bir düzen içerisinde ve bu bâtıl gidişi yürüten bir hükümet döneminde huzur ve refahın bulunacağının sanılmasıdır.
En büyük cehalet: Sadece namaz kılıp oruç tutarak ve bazı günahlardan şahsen uzak durarak, iyi bir Müslüman olunacağını ve Allah’ın rahmetine cennetine ulaşılacağını sanmak; ülkedeki küfür ve kötülüklerin ortadan kaldırılması için dinen ve vicdanen sorumlu olduğumuz görev ve gayretleri yapmamaktır. Ve hele haksızlık ve ahlâksızlık düzeninden rahatsız bile olmamaktır.
En büyük dalâlet (sapkınlık): Kur’an’ın hükümlerine, Hz. Resulüllah’ın öğütlerine uygun bir anayasa ve devlet nizamı yapılırsa, toplumun geri kalacağını ve temel insan haklarından mahrum bırakılacağını iddia edip; aklı, vicdanı, evrensel kuralları ve Kur’an’ı esas alarak yapılacak bir Adil Düzene şiddetle karşı çıkmaktır.
En büyük ve en yaygın hıyanet: Elinde imkân ve iktidar olduğu halde ve İslami esasların topluma huzur ve refah sağlayacağını bilip durduğu halde; Kur’an’a aykırı gidişatı düzeltmeye çalışmamak, tam aksine Haçlı Batı’nın, haksızlık ve ahlâksızlık temelli kanun ve kurallarını ülkeye sokmak ve yaygınlaştırmaktır.
Ve en büyük sefalet (düşüklük ve aşağılık) ise: Bu gerçekleri yazdığı, başkalarına anlatıp hatırlattığı ve bilgiçlik havası attığı halde, kendisi günah ve kötülüklerden sakınmamak, sorumluluklarının gereğini yapmamak ve göründüğü gibi olmamaktır.
Erbakan Hoca, Kurtuluşun Temel Esasları olarak şunları sıkça hatırlatmıştı:
1- “Bir kavim, saadet bulamaz, kendisini ıslah etmedikçe.” Onun için, aziz milletimize sesleniyorum, eski devir kapandı, artık gaflet ve cehalet mantığını bırakalım… Futbol takımı tutarmış gibi, sen sağcısın, ben solcuyum gibi boş lafları bırakıp, Hak’ta birleşip kucaklaşalım. Geliniz, bütün insanlığa en hayırlı hizmeti yapalım.
2- İkinci temel esas şudur: “Bir kavmin içinde, Hakkı tebliğ eden bir zümre bulunursa, Allah o zümreye hidayet verir, onların yüzü suyu hürmetine de o kavme saadet verir.” Bundan dolayıdır ki, inananların Hakkı tebliğ ve tavsiye eden sıfatını kazanmaları lazımdır. Buna da ancak canla başla çalışmakla ulaşılır.
3- Üçüncü temel esas şudur: “Üzülmeyin, gevşemeyin, eğer inanıyorsanız üstün gelecek sizsiniz!” Bundan dolayıdır ki, bâtılların hepsi yok olacaklardır. Biz burada değişmez kanunları konuşuyoruz. İnanıyorsanız üstünlük kazanacaksınız, yok eğer başkasını taklit ediyorsanız uşak olacaksınız!
4- “Zafer inananlarındır ve zafer yakındır.” Dördüncü temel esas da budur. Allah’ın va’adine iman ve kudretine itimat ederek davranmalıyız.
5- Beşinci temel esas da: “Allah nurunu tamamlayacaktır.” Hiçbir güç buna engel olamayacaktır. Hakkı tutan ve halkın hayrına çalışan sevap ve şeref kazanacak, Bâtılı tutan ve nemelâzımcı olanlar ise mahrum kalacak ve perişan olacaklardır.[2]
Korona virüste Siyonist parmağı ve “hayrul mâkirin = tuzak kuranların en hayırlısı” olan Allah’ın bu belâyı kendi başlarına sarması!
Korona virüsünün üç ay içinde dört kere mutasyona uğradığı… Yayılma hızını ve tahribat oranını artıran bu mutasyonların ise özel laboratuvarlarda ve bilim insanlarınca yapıldığı… Ve bunları tertip ve teşvik edenlerin ise “bütün dünyayı hizaya sokmak ve kontrolleri altına almak” gibi şeytani amaçlar güden Siyonist odaklar olduğunun saptandığı çok ciddi bilimsel çevrelerde bile konuşulmaya başlanmıştı. Örneğin;
a) Dünyayı yöneten Siyonist-Yahudi ailelerin kurdukları “BlackRock” isimli şirket ve benzerleri, kendi üyelerine: “Covid 19 sonrası dünyada neler olacağını umuyor ve bekliyorsunuz?” şeklinde sorular sormuşlardı.
b) Covid 19 (Korona virüsünün) çıkmasının ardından, dünyada yaklaşık 35 trilyon dolar olduğu konuşulan off-shore hesaplarından 7 trilyon dolarının bu son 3 ay içerisinde, Afrika’nın güneyinde yer alan küçük bir ada olan Mauritius’a aktarıldığı saptanmıştı. Bu adacık Siyonist Yahudi baronların tapulu malıydı ve çok özel koruma altındaydı. Ve bu konuda asıl saklanan soru; bu kayıt dışı özel off-shore hesaplarına, Türkiye’de iktidar ve muhalefet kurmaylarından kimlerin, on milyarlarca dolar paralar yatırdıkları ve bunları nasıl kazandıklarıydı!?
c) ABD Dışişleri Bakanı’nın Çin’deki Korona virüs patlamasının hemen ardından (Afganistan) Kabil’deki Amerikan Üssü’nde, Çin’i yöneten Komünist Parti Politbüro üyesi en yetkili üç ailenin temsilcileri ile özel ve gizli bir görüşme yaptıkları ortaya çıkmıştı. Bu üç aile ise hem Yahudi asıllıydı hem Çin’deki büyük Amerikan sermayeli yatırımların ortaklarıydı.
Aziz Hocamızın da işaret buyurdukları gibi, bu Korona vebasını çeşitli mutasyonlarla ve çok hızlı yayılma ve bulaşma şartlarını hazırlamakla, insanlığın başına belâ eden şeytani odaklar, sonunda kendi pisliklerinde = virüslerinde boğulmaktan kurtulamayacaklardı. İnsanlığın sosyal, ekonomik, ahlâki ve siyasi asıl tahribat mikropları olan Yahudilerin bu Siyonist takımı, milyarlarca mazlumun âhı ile Allah’ın kahrına uğrayacaklardı.
Çünkü Siyonist Bill Gates katıldığı bir konferansta, yine aynı odakların hazırladığı bir kurgu filmi referans gösterip; “2020 yılında havadan hapşırık ve damlacık yoluyla yayılan ve asla başa çıkılamayan bir virüs nedeniyle, yeryüzünde 30 milyon insanın bu salgında ölmekten kurtulamayacağını… Ardından piyasaya sürülecek bir aşının satışından trilyonlarca dolar kazanılacağını… Ancak bu aşının da insanları uzaktan kumandalı ve Siyonist odaklara bağımlı robotlara çevirmeye yarayacağını… Üstelik bu şeytani tuzağın farkına varıp aşı kullanmayanların ise, çok sinsi ve gizli metotlarla tek tek avlanıp ‘Aşı olmayanların mutlaka ölüme mahkûm olacakları…’ algısının yayılacağını” açıkça anlatmışlardı. Bu kuru bir tesadüf veya keramet sayılmazdı!?
“Bunlardan önceki (zalim)ler de (mü’minlere) tuzak kurmuşlar (şeytanca hile ve hesaplar yapmışlar)dı. Fakat bütün tuzaklar Allah’ındır. (Allah kâfirlerin oyunlarını boşa çıkaracaktır.) Allah herkesin ne yaptığını ve ne kazandığını çok iyi bilir. Ve pek yakında (o zalimler) yurdun kimin olacağını (izzet ve iktidarın kime kalacağını) göreceklerdir.” (Rad: 42)
“Öyle ise (hâlâ), sinsice ‘kötülüğü örgütleyip düzenleyenler’ (ve çeşitli tuzak sistemler üretenler), Allah’ın kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya şuuruna varamayacakları yerden azabın gelmeyeceğinden emin midirler?” (Nahl: 45) ayetleri böylesi hain ve zalimlerin hile ve hıyanetlerinin kendi başlarına geçirileceğini haber buyurmaktadır.
Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:
{mp3}koronoilahiintikam{/mp3}
[1] Yararlanılan kaynak: https://www.hasansimsek.net/guencel
[2] https://www.youtube.com/watch?v=0v51plYT-04

Adil Düzen Çok Yakın!
Öncelikle böyle mükemmel analiz ve bilgi içeren bir makaleyi insanlığın faydasına sunduğu için Üstad Ahmet Akgül Hocamıza teşekkür ediyorum.
Irkçı emperyalizmin hak anlayışı hastalıklı olduğundan kendilerini efendi, dünya insanlığını köle olarak görmektedir. Yaptıklarını zulmediyorum diye değil hakkım olduğu için yapıyorum inancındadır. Bundan dolayı ekonomiyi, ekolojiyi, sosyo-kültürel yapıyı, çevreyi, insanı, hayvanı, nesli ve ekini kendi çıkarları bozmak ve yozlaştırmak istemektedir. Ancak batıl yok olmaya mahkum olduğu için doğu ve batı kapitalizmi çöküşün eşiğine gelmiştir. İnsanlık şeytani siyonist düşüncenin yokedici planlarını yavaş yavaş anlamaya da başlamıştır. Biz inanıyoruz ki Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır ve bu tuzağı kuranın başına geçirecektir. Ve inanıyoruz ve hissediyoruz ki şeytanilerin planladıklarının aksine bu virüs musibeti birçok hayırlı vakalara sebep olacak, dünyanın Adil Düzen’e geçişini hızlandıracaktır. Biz inananlara düşen görev: Peygamber sabrı ile ye’se düşmeden hedef odaklı çalışmak ve yazıda da geçen kurtuluş reçetelerini önce kendinden başlayıp uygulayarak, tebliğde bulunup uygulatmanın gayreti içinde olmaktır.
Virüsün ve virüs korkusunun küresel sömürü sermayesinin paydaşları tarafından yayıldığı artık tüm doğu ve batı halklarınca kabul görmüş bir gerçekliktir. Virüs çıktığından beri yaratılan algı; artık hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağıdır. Siyonist rejisör bir taşla birkaç kuş vurmayı arzulamıştır. Virüs krizinin ekonomik, siyasal, sosyo kültürel, dini birçok yönü vardır: Ekonomik boyutu: Virüs savaştan daha ucuz maliyetlidir. Dünyada duran ekonomi sebebiyle hazinelerindeki ihtiyatı tüketen devletlere tefeci muamalesi yaparak kendilerine siyasi kapitilasyonlar da sağlayarak yüksek maliyetten tekrar borçlandıracaklar ve ülkelerin kaynaklarını karşılıksız paraları ile tekrardan sömürecekler ve ülkeleri uzun yıllar kendi istikrarlarına! bağlayacaklardır. Bugün hemen hemen bütün ülkeler borç ver de maliyet önemli değil çizgisine gelmiş durumdadır. Siyasal, Kültürel ve Sosyal boyutu: Siyonist bürokrat Cüneyt Zapsu’nun Davos’ta pazarladığı tüm insanlara çip takılarak dataya sahip küçük bir elit azınlığın insanlığı yöneteceği planı artık bilinen bir gerçek plandır. (https://youtu.be/4EDORSxv4CI , https://youtu.be/wYuV5xaWOnE , https://youtu.be/rdsTOVo5d2Q ) kendisi röportaj verirken taktırdığı çipini göstermektedir. Siyonizm, oluşturduğu algı ile göya sağlık bahanesiyle tüm insanların hareket, duygu, his ve düşüncelerini yönlendirmeyi kısaca dünya polis devletini kurmayı düşünmektedir. En son İtalyan parlamentosunda milletvekili Sara Cunial virüsün planlayıcısının Dünya Sağlık Örgütü, Bill Gates Vakfı ve Rocfeller Vakfı’nın olduğunu haykırmıştır. (https://youtu.be/PALEd6UvzR8) Bunlara ek olarak artık hastalık dijitalleşmeyi hızlandıracak, böylece kişilerin robotlarla evliliği dahil daha fazla bireyselleşeceği, yani sömürüden habersiz, güdülüp bencil yaşayacağı sosyal varlık olan insanı asosyal, hiçbirşeye karışmayan robot yapmayı planladıkları, ahlaki ve dinin öneminin azalacağı yeni bir dünya diye pr yapılmaktadır.
Bunlar şeytanilerin planlarıdır, amma mikrop dahil herşeyin sahibi Allahtır. Ve tarihi bu sefer iyiler yazacaktır!!.
Evet, tüm insanlık bir kurtuluş yolu aramaktadır. Ve buna her zamandan daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. İşte bu kurtuluş yolu Adil Düzendir. Rabbimizin va’adi, Peygamber Efendimizin müjdeleri itibarıyla ve Aziz Erbakan Hocamızın teknoloji harikalarıyla; yıllardır, hatta asırlardır hasretle özlenen ve gözlenen Kutlu Devrim yaşanacak ve yeryüzünde Adil Düzen mutlaka kurulacaktır. Böylece, farklı din ve mezhepten, ayrı kültür ve kökenden tüm insanların temel haklarını koruyacak, herkesin can, mal ve namus emniyetini, din ve düşünce hürriyetini sağlayacak Milli Görüş-Milli Çözüm dönemi başlayacaktır. Tekrar ediyorum; İslam endeksli, insan eksenli ve inşaallah Türkiye’miz merkezli yeni bir medeniyet güneşi elbette doğacaktır. Ve bütün insanlar huzurun, mutluluğun ve kurtuluşun tadına varacaktır.
Hileleri Boşa Çıkartıp Zindan ki Hz. Yusuf’u ve Ekibini İktidar Eden Gücün Bugün Aynı Filmini İzliyoruz
Milli Görüş yeryüzüne nasıl iktidar olur? Milli Görüş’ü en iyi kavramış ve Erbakan projelerine hakim en sadık kişiye Üstad Ahmet Akgül Hocaya “Adil Bir Dünya Düzen’i” kurmasına kim fırsat verir? Diyenlere en güzel cevap korana ile yaşadığımız süreç. Tarihte göstermiştir ki; Sen Hz. Yusuf’un Hak davasında isen, zirve bilgeliğe-feraset sahip isen, insanlığı zulümden kurtaracak projeleri bilip örnek azim ve cehd ü gayret içerisinde isen; Allah Seni ve ekibini zindandan alır yeryüzüne iktidar eder.
Zahiren zaferin oluşması mümkün görünmemesi ve dünya gözüyle bakanın böyle bir şeyi ihtimal dışı görmesi; Allah’ın sonsuz gücüne iman edenlerle ve zerre çıkar beklemeden sadece Allah’ın (cc) rızası için hak olandan taraf olanların belirlensin içinde olabilir. Çünkü Adil Bir Dünyanın kurulumuna yönelik tünelin ucunda küçük bir ışık görünse münafıkların yoğunluğundan, sadıklar seçilip ayrışmayacaktı.
Doğal Dönüşüm Süreci
“Dünyayı sömürerek güç imparatorluğu kuran Rockefeller ailesinin vakfı, 2010 yılında yayınladığı bir raporda adeta günümüzdeki salgını birebir anlatıyor. Raporda, ‘ölümcül küresel bir virüs salgınının ortaya çıkacağı’ öngörülüyor. Ülkelerin virüsle nasıl mücadele ettiklerine yer veren rapor, salgından ilk olarak Çin’in kurtulmayı başaracağı kehanetinde bulunuyor. Salgının tüm dünyayı saracağı tahmini yapılan raporda küresel gıda ve kaynak kıtlığı yaşanacağı belirtiliyor. Gelişmiş ülkelerin ise alt üst olacağı anlatılıyor.
İlk olarak Çin’de ortaya çıkan ve tüm dünyaya ölüm saçan koronavirüs salgınıyla amansız mücadele sürerken, bir taraftan da virüsün kaynağı ve oluşum sebepleri araştırılmaya devam ediyor. Bazı kaynaklara göre virüsün Çin’deki laboratuvarlarda üretildiğine kesin gözüyle bakılırken, bazı kaynaklar ise Rockefeller vakfına bağlı isimlerin bu işte parmağı olabileceğini iddia etti. Öte yandan söz konusu vakfa bağlı 14 üst düzey yöneticinin gözaltına alındığı belirtildi.” (Süper Haber)
Yine aynı durumun Almanya’da gündeme geldiği konuşulmaktaydı.
Görüyoruz ki, ifsad ekibi tüm dünyanın gözünde lanete müstehak hale gelmiş ve adeta yeryüzü de Adil Düzeni kabullenecek şartlara yani doğal hazırlık sürecine mahkum olmuştu.
Allah (cc) Yunus (as)’ın gibi hakiki tevbe etmeyi, sabrı,teslimiyeti bize nasip etsin. Şahsi günah ve eksiklerimizi tamamlayıp kendi fethimize ulaştırsın. Söylediklerimizi önce kendi nefsinde yaşamayı nasip edip olgunluğa eriştirsin. Ayetin tehdidine muhatap kılmasın.
İşbirlkçi iktidar ve brokratların imkanlarını ellerinden alsın.
Yangın yerine dönen İslam coğrafyasını ve tüm yeryüzünü Siyonist ve emperyalist batıdan kurtarıp tüm insanlığın kurtuluş reçetesi olan Adil Düzen sistemlerini ülkemize ve insanlığa hakim kılsın.
“Zafer inananlarındır ve zafer yakındır!”
Virüs Fitnesi Sizi Bitirecek !
On yıl öncesinden filmini yapıp !
Herşeyi ayrıntısıyla hesapladınız!
Binlerce insan öldü ,umursamazken!
Çin ve Abd savaşı yaşamaktaydı…
Biyolojik savaşlar can almaktaydı…
Nerede BM ve insan hakları ..?
Hepsi siyonizmin oyuncağıydı!
Daha beter olun buna müstehaksınız!
Ahır zaman fitnelerinden koru Allah’ım!
Şerleri başlarını yaksın Allah ‘ım…
DOĞRU TEŞHİS, DOĞRU TEDAVİ’DEN UMDELER!..
Herbir parağrafı-cümlesi düşünen akıllara, temiz vicdanlara derinden tesir edecek!..İnsanlığın yaşadığı genel sorunları doğru teşhis ve etkili isabetli tedavilere çözüme kavuşturacak temel umdelerin bulunduğu makalemız; ülkemiz ve insanlığın çıkış yollarını göstermesi bakımından oldukça önemlidir!..Bu önemi gösteren bir kısım bölümleri yeniden okumakta büyük fayda vardır:
“Bozulan ve yozlaşan toplumları, şımaran ve yolunu şaşıran insanları, tarih boyunca genellikle şu iki şey uyarıp uyandırmış, mevcut bâtıl ve zalim gidişatın değişip düzelmesine vesile olmuşlardır. Bunlar: 1- Büyük ve yaygın felaketler. 2- Büyük ve saygın liderlerdir….”
“… hem Türkiye’mizde hem bütün ülkelerde, maalesef yasallaşmış ve oldukça yaygınlaşmış olan, zina, eşcinsellik ve lezbiyenlik gibi fuhuş ve ahlâksızlıkların… Loto, toto, piyango, kazı-kazan, at yarışı, it yarışı ve diğer resmiyet kılıflı her çeşit kumarın ve şans oyunlarının… Gasp, hilekârlık, çalma gibi hırsızlık ve yolsuzlukların… Sokak kavgalarının, mafya çatışmalarının, katliamların, devletlerarası işgal, saldırı ve savaşların… Her türlü alkollü içki, uyuşturucu ve sigara gibi kötü alışkanlıkların… Ve daha nice hayâsızlık ve haksızlıkların yüzde 90 oranında mecburen kesilmiş ve terk edilmiş olması bile; İlahi bir uyarı cezası olan Korona virüs belâsının hem sebeplerini hem de hikmet ve hedeflerini ortaya koyan sonuçlar olarak okunmalıdır…”
“Bir musibet bin nasihatten evlâdır” atasözü Korona ile bir kere daha gerçekleşmiştir. Tutulan yanlış yol ve davranışları doğru yola çekmek için verilen öğütler çoğunlukla kulak ardı edilir. Tutulan yolda başa gelen bir sorun veya belâ aklı başa getirir, kişiler yanlış düşünce ve eylemlerinden mecburen vazgeçiverir…”
“…Artık dünya bildiğiniz eski düzen olarak gitmeyecekti. Çünkü tarihte virüsler, bakteriler, mikroplar dışsal olarak düşman ordularından, içsel olarak halklardan daha devrimci bir rol üstlenmişlerdi. Tarihte devran değiştiren hastalıklar görülmekteydi!…”
“…Ve şimdi, zaten zar zor ayakta duran 20. yüzyılın liberalizminin ipini de Korona çekecekti. Faizci kapitalizm can çekişmekteydi. Bank of Amerika küresel bir resesyonun piminin çekildiğini ve krizin kaçınılmaz olduğunu rapor etmişti. Bazı araştırmacılar; 1720, 1820, 1920 olmak üzere her yüzyılda bir salgınların dünyayı kasıp kavurduğunu incelemişlerdi. Bu bakımdan 2020 Korona salgını da bir tesadüf değildi. Evet, o salgınlar, hastalıklar, virüsler çürümüş sistemleri tarihin çöplüğüne göndermekte tetikleme görevi görmekteydi…”
“…Özetle belirtelim ki: Serbest Piyasa Ekonomisi, Yeni Liberalizm felsefesi, kısaca Batı ve Doğu Kapitalizmi bitmiştir. Artık bundan sonra küresel düzeyde insanlar, devlet denetimli Adil Düzeni talep edeceklerdir. Zaten başka bütün çareler tükenmiştir. İşte Korona yeni bir dünya düzeninin kapılarını aralayıverdi. Bu durum kuşkusuz işsizler, emekçiler, fakirler, çocuklar, kadınlar ve engelliler için daha iyi bir gelecek demektir…”
“…Yunus Aleyhisselam’ın kıssasından alınacak ibretler ise şunlardır:
1- Tebliğde dikkat, sadakat, sabır ve sebat lazımdır.
2- Zikir ve istiğfar sıkıntılardan kurtulmanın anahtarıdır.
3- Ancak ihlâsla yapılan tövbeler kabul olunacaktır.
4- Toplum halinde ve can-u gönülden yapılan tövbe ve dualar, büyük felaketlerin kalkmasına sebep olacaktır. Ve işte şimdi dünyayı kasıp kavuran bu Korona vebasından ve Siyonizm belâsından kurtulmak için de tövbe etmenin ve Adil Düzen’e dönmenin de tam zamanıdır!..”
“…Asla unutmayalım ki bütün bu musibet ve felaketler, bizim gaflet, cehalet, dalalet ve hıyanetimizle işlediğimiz kötülükler yüzünden başımıza belâ olmaktadır
En büyük gaflet: Kur’an ahkâmının ve İslam ahlâkının uygulanmadığı, Allah’ın ve Rasulüllah’ın haram kıldığı faizin, fuhşun, kumarın, her türlü hırsızlık ve hayâsızlığın kanunen serbest bırakıldığı bir düzen içerisinde ve bu bâtıl gidişi yürüten bir hükümet döneminde huzur ve refahın bulunacağının sanılmasıdır.
En büyük cehalet: Sadece namaz kılıp oruç tutarak ve bazı günahlardan şahsen uzak durarak, iyi bir Müslüman olunacağını ve Allah’ın rahmetine cennetine ulaşılacağını sanmak; ülkedeki küfür ve kötülüklerin ortadan kaldırılması için dinen ve vicdanen sorumlu olduğumuz görev ve gayretleri yapmamaktır. Ve hele haksızlık ve ahlâksızlık düzeninden rahatsız bile olmamaktır.
En büyük dalâlet (sapkınlık): Kur’an’ın hükümlerine, Hz. Rasulüllah’ın öğütlerine uygun bir anayasa ve devlet nizamı yapılırsa, toplumun geri kalacağını ve temel insan haklarından mahrum bırakılacağını iddia edip; aklı, vicdanı, evrensel kuralları ve Kur’an’ı esas alarak yapılacak bir Adil Düzene şiddetle karşı çıkmaktır.
En büyük ve en yaygın hıyanet: Elinde imkân ve iktidar olduğu halde ve İslami esasların topluma huzur ve refah sağlayacağını bilip durduğu halde; Kur’an’a aykırı gidişatı düzeltmeye çalışmamak, tam aksine Haçlı Batının, haksızlık ve ahlâksızlık temelli kanun ve kurallarını ülkeye sokmak ve yaygınlaştırmaktır.
Ve en büyük sefalet (düşüklük ve aşağılık) ise: Bu gerçekleri yazdığı, başkalarına anlatıp hatırlattığı ve bilgiçlik havası attığı halde, kendisi günah ve kötülüklerden sakınmamak, sorumluluklarının gereğini yapmamak ve göründüğü gibi olmamaktır…”
“..Erbakan Hoca, Kurtuluşun Temel Esasları olarak şunları sıkça hatırlatmıştı:
1- “Bir kavim, saadet bulamaz, kendisini ıslah etmedikçe.” Onun için, aziz milletimize sesleniyorum, eski devir kapandı, artık gaflet ve cehalet mantığını bırakalım… Futbol takımı tutarmış gibi, sen sağcısın, ben solcuyum gibi boş lafları bırakıp, Hak’ta birleşip kucaklaşalım. Geliniz, bütün insanlığa en hayırlı hizmeti yapalım.
2- İkinci temel esas şudur: “Bir kavmin içinde, Hakkı tebliğ eden bir zümre bulunursa, Allah o zümreye hidayet verir, onların yüzü suyu hürmetine de o kavme saadet verir.” Bundan dolayıdır ki, inananların Hakkı tebliğ ve tavsiye eden sıfatını kazanmaları lazımdır. Buna da ancak canla başla çalışmakla ulaşılır.
3- Üçüncü temel esas şudur: “Üzülmeyin, gevşemeyin, eğer inanıyorsanız üstün gelecek sizsiniz!” Bundan dolayıdır ki, Bâtılların hepsi yok olacaklardır. Biz burada değişmez kanunları konuşuyoruz. İnanıyorsanız üstünlük kazanacaksınız, yok eğer başkasını taklit ediyorsanız uşak olacaksınız!
4- “Zafer inananlarındır ve zafer yakındır.” Dördüncü temel esas da budur. Allah’ın va’adine iman ve kudretine itimat ederek davranmalıyız.
5- Beşinci temel esas da: “Allah nurunu tamamlayacaktır.” Hiçbir güç buna engel olamayacaktır. Hakkı tutan ve halkın hayrına çalışan sevap ve şeref kazanacak, Bâtılı tutan ve nemelâzımcı olanlar ise mahrum kalacak ve perişan olacaklardır…”
İlahi bir ikaz!…
Öncelikle böyle bir zamanda her yönüyle mükemmel bir uyarıcı ve doyurucu bir yazı kaleme alarak yayınlanmasına vesile olan; başta Üstadımız ve Milli Çözüm Ekibi’nden Rabbim razı olsun.
Evet, koronavirüs bir çeşit uyarı, Rabbimiz bize kızgınlığının bir ifadesi ve dünyadaki gaflet, zulüm,isyan ve günahlarımıza karşı vermiş olduğu bir cezadır.
Rabbimiz, Nemrut’u bir sinekle cezalandırdığı gibi, bütün dünyayı da bir virüs ile cezalandırmakta, asi ve mücrim kullarına gücünü ve kudretini ve aynı zamanda gazabını göstermektedir.
Kadir-i Mutlak olan Yüce Allah (cc), küfür, şirk, zulüm ve her türlü isyanı görüp gözetlemekte ve herşeyden haberdar olduğunu, ancak hemen cezalandırmayıp bir süre ve mühlet verdiğini, ihmal etse bile asla ihmal etmeyeceğini unutmamamız gerekmektedir.
Günümüzde insanlar sayamayacağımız çok ve büyük vahşetler, inkar ve isyanlar, sömürü ve katliamlar, ahlaksızlık ve zulüm… karanlığında yüzmektedirler.
Bizler Allah’ın sonsuz nimetleri ile donatıldık. Bize düşen, O’na sadece kulluk etmek, O’nun emir ve yasaklarını yerine getirmek, O’nun mülkünde O’na isyan edenlerle mücadele etmek, Allah’ın dinini yüceltmek yeryüzünde Adil bir Düzen kurmak için çalışmak mecburiyetindeyiz.
Korona belasıyla bütün maddi ve manevi sıkıntılardan kurtulmak ve yeni bir Adil Düzen medeniyetinde buluşmak temennisiyle Allah’a emanet olun aziz dostlar.
Adil düzen
Yeni kuracağımız Adil (dijital) düzeni milletimizi ve Ümmet-i Muhammed’e (s.a.v.) anlatırken en fazla bu algıları yapan takiyyeyi yanlış yorumlayıp kullanan bu tür sabataist müslümanlar karşımıza cikabilir.
RAHMETLİ ERBAKAN HOCAMIZIN ADI KULLANILARAK, İSLAM’IN TAKİYYE HÜKMÜ RUHSATI, “SABATAİST MÜSLÜMAN” PROJESİ İÇİN KULLANILIYORDU !..
Osmanlı tarihinde yaşanan önemli bir fitne de, Sabatay Sevi’nin sebep olduğu fesatçılıktı. Sabatay Sevi, 1626 yılında İspanyol asıllı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak İzmir’de doğmuştu. Haham İsac d’Alba onu Tevrat, Talmut ve Kabala’ya alıştırmıştı. 18 yaşında Kabala eğitimi verebilecek derecede Siyonist fikirlerle donatılmıştı. Kabala’dan çıkardığı işaretlere dayanarak kendisinin beklenen Mesih olduğuna inanmıştı. Mesihlik iddiasıyla ilk çıkışı 1648 yılındaydı. Önceleri pek rağbet görmese de çalışmalarına azimle devam etmekten usanmamıştı. İkinci çıkışı ise 1665 yılına rastlamaktaydı. Artık Yahudilerin büyük bir çoğunluğu kendisini Mesih olarak görmeye başlamıştı. Ancak bu gelişmelerden sonra yakalanarak Edirne’ye götürülüp, 16 Eylül 1666 yılında bir imtihana tabi tutulmuştu. Sultan IV. Mehmet (Avcı Mehmet; 1648–1686), imtihandan önce Yahudi, Hristiyan ve Müslüman âlimlerden Sabatay Sevi ve gerçek Mesih konusunda teferruatlı bilgi öğrenmişti. Bu her üç raporda da “Mesih’e; ok, mızrak, kılıç vs. işlemez” şeklinde not düşmüşlerdir. Sabatay Sevi bu konudan da imtihan edilmek istenince, kendi canını kurtarmak için dinini değiştirmiş, güya Müslümanlığa geçmiş ve Mehmet Aziz ismini alıvermişti. Hanımı Sera ise Ayşe ismini alıp, göstermelik olarak İslam’ı seçmişti…
Padişah IV. Mehmet; Müslüman olunca hayatını bağışladığı Sabatay Sevi’yi, daha fazla fitne ve fesatlık yapmasın diye, “sarayda mecburi ikamete” mecbur etmişti. Ancak Haham Sabatay Sevi, belli bir zaman sonra kendisine gelen adamlarına dedi ki: “Sakın ha! Ben bunları yaptım diye, sahiden Müslüman oldum zannetmeyin. Bundan sonra siz de benim gibi yapacaksınız. Müslüman adı alacaksınız, ama asıl dininizden, inançlarınızdan yani Siyonizm’e hizmet amacınızdan asla vazgeçmeyeceksiniz.”
İşte yakın geçmiş tarihimizde etkili olan “dönmeler” bu şekilde zuhur etmiştir. Bunlara Haham Sabatay Sevi’nin adına atfen “Sabataistler” de denmektedir. O günden günümüze kadar gittikçe kuvvetlenerek ve gizli örgütlenerek gelmişlerdir. Hâlâ kendilerini gizlemektedirler.
İşte bu şekilde kendini ve asıl niyetini saklayıp, gizli amaçları için çalışmak sabataist felsefe metodu diye siyonist litaratüre girmişti. Bu metodu hristiyanlarda kullanmakta olup, bunlarada sabataist hristiyanlar denmekteydi. Evet İslam’ın takiyye ruhsatı yanlış yorumlanarak, müslümanlarada bu metod aşılanıp, sabataist müslümanlık zihniyeti yıllardır oluşturulmaya çalışılıyordu.
Peki ehli sünnet İslam fıkhına göre takiyyenin hükmü neydi:
Takiyyenin sözlük manası : kendini koruma, sakınma veya gizleme, olduğundan farklı görünme veya konusmaydı.
l-i İmran suresi 28. ayeti kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştu :
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ iذٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّٰهِ ف۪ي شَيْءٍ اِلَّٓا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰيةًۜ وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ
(Sakın ha!) Mü’minler (Kur’an’a inanan ve hükmünü uygulayan) mü’minleri bırakıp da, (İslami hükümleri inkâr ve emirlerine itiraz eden) kâfirleri kesinlikle dost edinmesin ve idareci seçmesinler. Her kim böyle yaparsa, (artık onun) Allah’la hiçbir şekilde alâkası kalmış değildir. (Mevlâ’sı ile gerçek iman irtibatı kesilmiştir.) Ancak (kâfir ve zalimlerden) gelecek (kendisini ve yakın çevresini; öldürme, ağır işkence etme, sakat hale getirme, namuslarını kirletme, emeğini, ekinini, malını ve evini yakıverme gibi) bazı korku ve baskılardan sakınmak ve (tehlikeleri atlatmak) durumu hariçtir. (“İkrah-ı mülci” denen bu zorlayıcı tehditler karşısında; kalben mü’min kalmak şartıyla, dil ile küfrü gerektiren ve belayı def eden sözler söylenebilir. Ama) Allah sizi (öncelikle) Kendisinden sakındırıp (uyarıverir. Zira son) varış Allah’adır. (Hesap vermek üzere O’na dönülecektir.)
Ve yine ;
Nahl suresi 106. Ayeti kerime de Cenab-ı Hak;
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ وَلٰكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ
Kim imanından sonra Allah’a (karşı) inkâra sapıp da, -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde, baskı altında zorlanan hariç- (bile bile) inkâra göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah’tan bir gazap vardır ve büyük azap onlarındır.
Buyurmaktaydı.
İşte ayeti kerimelerde bildirildiği gibi takiyye ehli sünnete göre hayati konularda ve darül harb (savaş halinde) yüce dinimizin verdiği ruhsatti. Günümüzdeki birçok ehli sünnet İslam aliminin içtihadına göre Türkiye ne darül harbdedir ve nede aziz milletimiz hayati (can, mal, namus vb.) tehlikeler ile karşı karşıyaydı. Sonuç olarak hayati tehlikeler ve darül harb olmadığı, yani “İkrah-ı mülci” denen bu zorlayıcı tehditler oluşmadığı zaman takiyye yapmak ehli sünnete göre CAİZ DEĞİLDİR. Astolan müslümanın dininden taviz vermeden, yani tavizsiz bir şekilde dinini yaşaması, etrafına tebliğ etmesi ve siyasetinide tavizsiz bir şekilde yapmasıydı. Şia mezhebindeki din kardeslerimizin, takiyyeyi bir çok konularda uygulaması ve caiz görülmesi bizi ilgilendirmez, onların kendi ictihadlari ve inançlarıydi.
Fakat günümüzde İslam’a göre siyaset yapıyoruz gerekçesiyle ve kendimizi gizliyoruz söylemleri ile sürekli bu yola tevessül ediliyordu. Ve hatta rahmetli Erbakan hocamızın İslam’ın hükümleri ile, ülkemizde uygulanan sistemin İslam’a uygun bazı doğru kanunlarıni desteklemesi ve taraftar olmasıyla ve siyasi diğer konular ile ilgili yapmış olduğu açıklamalar kendi yozlaşmış ve yobazlasmis İslam anlayışları ile uyuşmadığı zaman ” efendim Erbakan hoca burada takiyye yapıyor, siyaseten böyle konuşuyor, gerçek niyeti bu değil” gibi söylemlerle kendilerini ve çevresindeki insanları avutuyorlardı. Halbuki Erbakan hocamız, dinimizi ehli sünnete göre çok iyi bilen, sünni bir müslümandı ve siyasetini İslam esaslarına göre yapan ender bir sahsiyetti. Ve takiyye ile ilgili dinimizin bu hükmünü çok iyi biliyordu. Şimdi Erbakan hocamıza bu tür söylemler ile yakıştırmalar yapmak ve sanki en ufak bir zorluk görünce veya siyasi çıkarları için “efendim takiyye yapıyor, siyaseten böyle konuşuyor, gerçek niyeti bu değil” deyip Erbakan hocamızı kaypak bir insan ayarına düşürmek, hangi siyonist merkezlerin işine geliyor, hiç düşündünüz mü? Erbakan hocamızın adını kullanarak bu tür söylemler ile sabataist felsefe zihniyetli müslüman profili hedefleniyordu. Amaç ve proje bu dur…
Rahmetli Erbakan hocamızı anlamak için şu sözünü asla unutmamamız gerekiyordu. “Siyasi cihadı; bana oy versinler (siyasi çıkar için) diye yapmıyorum, Allah rızısı için yapıyorum, (inanmadığım hiç bir şeyi yapmıyor ve söylemiyorum), Allah rızası için.”
Metin Işık
Öngörü
KORONA VİRÜS SONRASI ÖNGÖRÜLERİMİZDİ…
Rothschild ailesi 18. yüzyılın sonlarından başlayarak Avrupa’nın çeşitli merkezlerinde bankalar kuran Yahudi kökenli Alman bir aileydi. Sahibi oldukları The Economist dergisi ise, Londra merkezli olup “The Economist Newspaper Ltd.sti. “‘nin çıkardığı haftalık haber, uluslararası ilişkiler ve ekonomi dergisiydi. 2019 yilinin son aylarında yayınlanan dergisinin küresel ekonomik kriz öngörüsü maalesef tutmuştu. Korona virüs tüm insanlığı ekonomide, dünya savaşlarından bile daha fazla etkilediği S&P, Fitch ve Moody’s gibi uluslararası derecelendirme kuruluşlarının 2020 Nisan raporlarinda, tüm dünyaya duyurulmaktaydi ve maalesef de doğruydu. Bu açıklanan raporlara göre her ülke, korona sonrası başlayacak küresel ekonomik finans krizi tufanindan gücü nispetinde az veya çok etkilenecekti. Ve yine bu raporlara göre krizden ilk çıkacak ekonomisi güçlü ülkeler Çin, ABD ve Almanya olacağı bildirilmekteydi. Bu krize en kötü ekonomik koşullar da yakalanan ve en fazla etkileneceği söylenen ülkeler ise 1. Sırada Arjantin 2. sırada ise maalesef Türkiye olduğu raporlaniyordu. 2020 Haziran ayından sonra ekonomik krizin etkisiyle ve tabi bir sonuç olarak işyerlerinin kapanması veya konkordato (iflas) ilan etmesiyle işsizlik artabilir ve insanlar tepki için kitlesel eylemlere baslayabilirdi. İşte süfyanist AKP iktidarı bunu bildiğinden, şimdiden bu kitlesel hareketlerin önüne geçmek için bu günlerde sözde darbe söylentilerini yandaş havuz medyasinda yaymaktaydi. Amaçları ileri de haklı sebeplerle sokağa çıkan aziz milletimize darbeci yaftasini yapıştırıp, baskı ile susturmakti. Evet 2020 yaz ayları bu şekilde gecebilirdi. 2020 son baharda ise bir erken seçim olabilirdi. Dünyada Sağlık Örgütünün (WHO) 24 Nisan 2020 de yapmış olduğu açıklamaya göre, 2020 son baharda korona virüsün 2. Dalgası başlayabilir ve mutasyona (değişime) uğrayıp, daha tehlikeli bir hal alıp, tekrar insanlığa bela olabilir mealinde rapor sunulmuştu. Ve 2021 yaz aylarına kadar bu tehdit devam edebileceği öngörülüyordu. İşte 2020 son bahardan 2021 yaz aylarına kadar aziz milletimiz ve tüm insanlık çok çetin bir sürece girebilirdi. Çünkü Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO) verilerine göre ve Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (WFP) Direktörü David Beasley, dünyanın şu an sadece yeni tip koronavirüs (COVID-19) salgınıyla değil aynı zamanda “AÇLIK SALGINIYLA” da karşı karşıya olduğu uyarısında bulunarak, en kötü senaryoya göre yaklaşık 36 ülkede kıtlık görülebileceğini ön gördüklerini söylüyordu. Tüm dünyada kıtlık beklentisi vardı. İşte 2020 sonbahardan 2021 yaz aylarına kadar gıda kıtlığı hat safhaya ulaşabilirdi. Aç olan insanlar market ve benzeri işyerlerini Allah göstermesin yagmalayabilirlerdi. İşte bu süreçte halk olarak çok sağlam durmamız provakasyonlara kapilmamamiz gerekiyordu. Çünkü duyumlara göre bu süreçte aziz milletimizi proveke etmek için özellikle LGBT DERNEKLERİ üzerinden yabancı istihbarat servisleri hazırlık yapıyor ve fırsat kolluyordu. Rabbim fırsat vermesin İnşaallah. Ulkemize ve tüm dünyaya bu virüs ve salgın korkusunu istedikleri ölçüde vermeyi basarirlarsa artik 3. Salgın dalgasına gerek kalmaz ve 2021 yaz aylarından sonra ise toplum sağlığını korumayı sebep gösterip önceden sağlık uyarı sistemi olan insanları AŞILAMA ve ÇİP TAKMA dönemi başlayabilirdi. Tabi burada şunu da hatirlatmamiz gerekirdi. Bilim ve teknoloji Allah’imizin bir nimetidir. Bir Müslümanin bilime karşı olduğu asla düşünülemez ve söylenemezdi. Müslüman olarak önceden sağlık uyarı sistemi olan insanları aşılamaya ve ciplemeye asla karşı değiliz, bizim karşı olduğumuz siyonizmin bu tür teknolojileri kullanarak insanlığı baskı altına almasi ve siyonist sömürü sistemini dahada guclendirmesineydi. Yani sorun BİLİMSEL DEĞİL SİYASALDİ. İşte aşılama ve cipleme 2021 yaz aylarindan 2023 yılına kadar devam edebilirdi. 2023 yılında ve sonrasında ise siyonist deccalist dijital sömürü sistemine itirazlar özellikle müslüman toplumlarda başlayabilir ve bu itirazlar sonucu, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hadisi şeriflerinde geçen melheme-i Kübra, yabancı kaynaklarda geçen armegaddon savaşı başlayabilirdi. Ve bu savaş tahminlere göre 2027 yada 2029 yılına kadar sürebilirdi. Savaşı kazanacak olan ise hadisi şeriflerin bildirdigine göre, Rahmetli Erbakan hocamızın Kahraman Türk Ordumuza teslim ettiği teknoloji harikası silahları kullanarak, elbette ve kesinlikle müslümanlar olacaktı. Evet 2027 yada 2029 yılından sonra; İnşaallah bu zafer ile siyonist sistem tüm dünyada yıkılacak ve yerine paylaşımi esas alan; akla, bilime, vicdana (fıtrata), tarihi birikime (tecrübeye), doğru evrensel insanlık değerlerine ve İslam’a uygun adil (dijital) düzen İnşaallah kurulacaktı.
Not : siyonist deccalist sistem eger 2. Korona virüs dalgasında, tüm dünyada istediği oranda KORKU algısını basarabilirse bu tarihlerde bu olaylar olabilirdi. Eğer iş 3. Virüs dalgasına kalırsa bu tarihler 1 yıl ertelenebilirdi. Müslümanın bir özelliği de basiret ve feraset sahibi olmasıydı. Basiret ve ferasette bir olayın arka planını ve tedbir almak maksadıyla gelecekte olabilecek sonuçlarını öngörebilmekti. Basiret ve ferasete bu çağımızda en güzel örnek ise, mükemmel analizleri ile Rahmetli Erbakan hocamızdi.
Tabiki ve elbette her şeyin en doğrusunu ve gaybi yanlız ve ancak Cenab-i Hak bilir ve Allah’ın yazdığı ve dediği olur.
Adil düzen
İslamdan uzaklaştıkca
İnsanlar insanlıktan cıktı.
Manevi yattan uzaklaşıp,
İslam yolunu bırakıp uzaklaşan müslümanlar. Hala kendilerinin
Dogru safta yer alıyor sanırlar.
Hasretle ve özlemle
bekliyoruz kutlu günleri.
Tüm insanlığın kurtuluşu için,
Adil düzenin biran önce kurulması nı
Canı gönülden istiyoruz.
İnsanlık ve Çare
Aziz Erbakan Hocamız ne diyordu “bu kapıya geleceksiniz, biz istiyoruz ki kafanızı gözünüzü yarmadan gelin”. İnsanlık ve hatta şunu diyelim, bu güne kadar siyonizmin kontrolünde olan devletlerin başkanları bile (onlar kendilerinin piyon olduğunu bilirler) korona dan sonra siyonizmin güdümünden kurtaracak çareler aramaya başladılar. Niye? kendi bürokratlarına, valilerine, belediye başkanlarına söz geçiremiyorlar, devletlerin kasaları boşalıyor sosyal devlet çalışmaları adı altında. Bu yolla kendilerinin siyonizm tarafından terbiye dilip hizaya sokulacağını görüyorlar ama bir şey yapamıyorlar. İşte başta mazlum milletler olmak üzere tüm dünya kendisini bu siyonizm canavarından kurtaracak çareyi aramaktadır. Bu çare herkesin temei haklarının sağlanacağı Adil Düzendir. Yeni birlik D8’ler ve bu birliğin sonunda kurulacak D168 (ezilen tüm milletlerin birliği) olacaktır. Çünkü Aziz Hocamız Yeni Bir Dünya demiş ve gerekli tüm mekanizmaları kurmuştur Allah’ın izniyle. Şimdi nasıl ülkemizde Hocamızın videoları her kesim tarafından seyredilip Hocamızın haklılığı kabul ediliyorsa tüm dünya da da olacaktır Allah’ın izniyle. Tabii bu arada bize düşen Adil Düzen’i, D8’leri ve Yeni Bir Dünya vizyonunu tüm dünyaya anlatabilmektir. İnsanlık çare arıyor, İlaç bizde. O zaman Rabbimiz’in indinde sorumluluk ta bizde. Bu arada Aziz Erbakan Hocamız’ın insanlığı bu siyonizm belesından kurtaracak ve adil şartlar içerisinde huzurla yaşayacağı ortamı sağlayacak plan ve projelerinin yaygınlaşması amacıyla Milli Çözümün gayretlerinin kıymeti ölçülemez.
Yeni bir doğuş
Yüzyıldan fazla bir süredir ve özellikle son 18 senedir tüm insanlık ve hassaten İslam alemi, görülmemiş zulümler, katliamlar ve tecavüzlerle boğuşmaktadır. İnsanlık onurunu ayaklar altına alan, şeytanı ve avanelerini sevinçten nara attıran bu kara düzen; haddi aşmada ve sınırları zorlamada daha önce görülmemiş bir seviyeye geldi. Muhterem yazarımızın ifade ettikleri üzere şeytanilerin kurguladığı bu kara düzene içimizden de gafiller, cahiller, hainler, sapkınlar ve sefiller bilerek-bilmeyerek destek oldular. Nihayetinde işlerini tamamlamak ve düzenlerini zirveye koymak üzere harekete geçtikleri anda tuzaklarını Mevlamız başlarına geçirdi ve havası kaçan balon misali ne yöne döneceklerini şaşırdılar. İnşallah bu Ramazan ümmeti Muhammedin ve tüm mazlumların ve mağdurların kurutuluşuna vesile olacak hayır kapılarının açılmasına vesile ve müjde oldu. Eli kolu kırılıp, zavallılığı aşikar olan siyonist kafalar ve onların işbirlikçileri zelil ve perişan olarak dünya gündeminden düşeceklerdir inşallah.
HASRETLE BEKLİYORUZ
Şu Şeytan Siyonizmin, başı ezilsin
İslama cephe alıp bağıranın, dili kesilsin
Adil Düzenle yeni bir, döneme geçilsin
Barbar ve zalim batıya, haddi bildirilsin
İşbirlikçi zihniyet, oyuncak ve kukladır
Ab kapısında, tam bir piyondur
Halkı oyalayıp uyutan, usta oyuncudur
Ektiğini biçer herkes, elbet hesap sorulur
Hasretle bekliyoruz, zafer bayramını
Bayrağı burca dikeceğimiz, kutlu sabahı
Zalimin diz çöküp, mazlumun kalkacağı
Günler yakındır, ey canlar, haydi hayırlısı