SOLCULARIN SİYONİZM’İ SAKLAMALARI
VE
TEMEL DEMİRER’İN VİCDAN SAKATLIKLARI
Rahmetli Erbakan Hocamız: “Yalanın ve yanlışın en tehlikelisi, doğrulara en yakın olan yanlışlardır. Çünkü bunların doğru sanılması ve gerçekleri saptırması daha kolaydır!” buyurmuşlardı. Bir gerçeğin eksik anlatılması da böyle sinsi bir tuzaktır, özellikle solcu-sosyalist kesiminin Siyonizm’i saklayıp onun iki kolu olan Kapitalizm ve Sosyalizm üzerinde yoğunlaşmaları da böyle okunmalıdır.
“Erdoğan’ın, 1998’den itibaren AKP’yi kurmaya giden süreçte Türkiye siyasetine etki eden Amerikalı uzman ve etkili isimler, lobiler, AB ileri gelenleri, içte sermaye çevreleriyle yaptığı pazarlıkların (yani Milli Görüş’e hıyanet adımlarının) hepsi detaylı bir şekilde ortaya çıkmıştır. Ama yaşadığımız bu dönemde Türkiye tarihinde şimdiye kadar görülmemiş ve sonuçları her açıdan çok ağır olan bir pazarlık süreci yaşanmaktadır. Erdoğan yönetimi iktidarda kalabilmek için Batı’ya ödün vermeyi ve karşılığında muhalefeti baskı altına almayı, hukuku araçsallaştırmayı, ülkeyi otoriterleştirmeyi göze almıştır ve bunu uygulamaktadır. Yaşadığımız dönemin iç-dış pazarlık dengesi bunun üzerine oturmaktadır.” diyen İlhan Uzgel’in, hem Kapitalizm’i hem de Sosyalizm’i kullanan Siyonist sermaye diktatörlüğünden hiç bahsetmemesi kafa karıştırıcıydı.
Erdoğan Dönemi: Pazarlıktan da Öte (Teslimiyet ve Hıyanet Kasıtlı mı?)
“Erdoğan yalnızca dış desteğe en çok muhtaç olduğu şu anda değil, bütün 23 yıllık iktidarı boyunca dışarıyla pazarlık yaparak, gerektiğinde ödün vererek iktidarını sürdürmeyi başardı. Soğuk Savaş dönemiyle karşılaştırırsak bu iktidarın farkını üç başlıkta ortaya koyabiliriz:
1- İdeolojik: Geçmişteki pazarlık ideolojik eksenliydi. Dışarıda Sovyetler, içeride sol harekete karşı hâkim sınıfları korumaya yönelik sınıfsal bir içeriği vardı. Erdoğan iktidarının sınıfsal kaygılardan bağımsız olmadığı ve büyük sermayenin temsilcisi olduğu ortadadır ama kendisi açısından pazarlığı ideolojik eksende değil pragmatik eksende yürüttüğü de açıktır.
2- Kurumsal: Soğuk Savaş dönemi pazarlığı kurumsaldı. Güvenlik kaygılarının merkezi rol oynadığı ortamda, Batı sistemiyle kurulan bağlar ağırlıklı olarak güvenlik bürokrasisi etrafında şekillenmişti. Pazarlığın bir tarafında askeri yardım, karşı tarafında ise stratejik hizmet yatıyordu.
3- Partiler üstüydü: TİP gibi daha solda yer alan partiler dışında sistem partileri, hangi siyasal yelpazede olursa olsun bu pazarlığın içindeydiler. Yine de Ecevit ve Demirel’in Batı ile kurulan bu düzeni zorlayan iki lider olduğunu da hatırlamak gerekiyor. Sonuçta darbelerden ikisi de muzdarip oldular.
Soğuk Savaş dönemi pazarlığından AKP iktidarını ayıran temel fark, Batı ile varılan uzlaşının, bir liderin, bir partinin iktidar pazarlığına dayanmamasıydı. Erdoğan’ın pazarlık mantığı kendisini iktidarda tutmaya yönelikti ve muhatapları da bunu çok iyi biliyorlardı.
Daha da kötüsü; Erdoğan iktidarının yaptığı her pazarlıkta, kazananın kendisinin ve muhataplarının, kaybedenin ise Türkiye olmasıydı. Örneğin, bu iktidar, Suriye’nin yıkılmasına katkı sağlayıp insanlar Türkiye’ye sığınınca, kendi seçmenine “ensar” hikâyesi anlatıp bu insanların çaresizliğini, Avrupa ile pazarlık kozuna çevirebildi, onları iktidarının dış desteğini sağlama almak için kullandı. AB ile; “Ben sığınmacıları Türkiye’de tutayım, sizi sığınmacı baskısından kurtarayım, siz de içeride demokrasiyi geriletmeme ses çıkarmayın” pazarlığı yapabildi. Böylece hem sığınmacıların maliyetini üstlendik hem de demokrasi kaybına uğradık. Bu iktidar devam etsin diye kaybet-kaybet denklemlerinden birine maruz kalmış olduk.
Yine, Putin’i yanına çekebilmek için kullanamayacağını bile bile 2,5 milyar dolar vererek S-400 almayı kabul edip, üretim sürecinin parçası olduğu F-35 projesinden atılmayı göze almak da bu tür kaybet-kaybet pazarlıklarından biriydi mesela.
“Siz bana destek olun, ben Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesi yapayım!” (Pazarlığı)
Erdoğan’ın günümüzdeki pazarlığı, daha önceki pazarlıklarından çok daha vahim görünüyordu. Çünkü ülkenin geleceğiyle oynanıyordu.
“Türkiye’yi ileri demokrasiye taşıma, AB üyesi yapma” sözü vererek seçilen Erdoğan iktidarı, geldiğimiz noktada Türkiye’yi AB’nin dışında tutma ve Ortadoğu denkleminin bir parçası yapma pazarlıklarının tarafı olup çıkmıştı. ABD ile Avrupa da bu politikada buluşmuş durumdaydı. Her ikisinin çıkış noktaları farklı ama buluştukları yer aynıydı. Küresel jeopolitik gerilimler yükselirken Türkiye’yi Ortadoğu denkleminin içinde tutma konusunda hemfikir görünüyorlardı.
ABD açısından, kurmaya çalıştığı yeni Ortadoğu düzeninde Türkiye; sorun çıkarmayan, edilgen ve uysal, ABD ve İsrail çıkarlarına uyum sağlayan bir müttefik olmayı kabul etmiş durumdaydı. Trump’ın adını taşıyan ve 72 bin Filistinlinin öldürüldüğü Gazze’de Barış Kurulu’na dahil olarak (ABD ve İsrail’e) ödün vermede sınırının olmadığını kanıtlamıştı. Tom Barrack nezaretinde kurulmaya uğraşılan ve Yeni-Osmanlıcılık hayalleriyle süslenerek pazarlanmaya çalışılan bu yeni Ortadoğu’da İran’ın vekilleri ortadan kaldırılacak veya etkisiz hale sokulacak, İran’da mümkünse rejim değiştirilecek, olmazsa zayıflatılacak, İsrail’in kalıcı güvenliği sağlanacak, daha fazla bölge ülkesi İsrail’in varlığını tanıyacak, ABD müttefikleri arasındaki bağlar güçlenerek Rusya ve Çin bölge dışında tutulacaktı.
AB açısından ise Türkiye, Ortadoğu ile Avrupa arasında bir tampon bölge olacak, sığınmacı dalgasını emecek ve Avrupa’ya ulaşmasını önleyecek, AB üyeliği konusunda Brüksel’i uğraştırmayacak, hatta Gümrük Birliği müzakerelerinin başlatılmayarak en temel ekonomik çıkarlarını dahi savunamaz halde tutulacak, Doğu Akdeniz’de sorun çıkarmayacak, AB’nin Bölgelerarası Bağlantısallık Stratejisi çerçevesinde enerji ve ticaret yollarının güvenliğini sağlayacak, ihtiyaç duyulduğunda askeri gücüne başvurulacak ama bunun nasıl, ne zaman ve hangi şekilde olacağını Brüksel kararlaştıracaktı.
Böyle bir pazarlık ve bunun getirdiği düzende Türkiye’nin payına düşen ise otoriter bir yönetim olacaktı. Erdoğan’ın ve Batı’nın kazancı bizim, Türkiye’de halkın kaybı olacaktı.”[1]
Siyonizm’in en sinsi stratejisi, kendisini sürekli gizlemesi, dünya dengelerinin Kapitalist-Sosyalist ülkeler üzerinden şekillendiği kanaatini güçlendirmesiydi. Böylece halklar ve toplumlar; Kapitalist sağcı kanatta da olsalar, Sosyalist solcu tarafta da dursalar, aynı Siyonist ve emperyalist dünya düzeninin aparatları olduklarını fark edemeyeceklerdi. Ama özellikle solcu- Sosyalist kalemler bu gerçeği örtmek ve toplumları ürkütüp Kapitalist zulüm sistemine itmekle görevlilerdi. Bu solcu takımı: “Nasıl oluyor da, koca ABD’nin küçücük İsrail’in kuyruğuna takıldığını” bir türlü izah edememekteydi.
Aynı Yazarın İfadesiyle:
“Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel temsilcisi Tom Barrack, Özel Temsilci Steve Witkoff ve Trump’ın damadı ve danışmanı Jared Kushner, geleneksel kurumları atlayarak doğrudan liderler diplomasisi yöntemiyle Ortadoğu’yu şekillendiriyorlardı. Bu üç isim Gazze’deki Barış Kurulu’ndan Yemen İç Savaşına ve İran’a kadar herhangi bir etik kaygı ve bölge ülkelerinin ve halklarının beklentilerini gözetmeden, bütün işlerin içindeler ve gerektiğinde çözüm dayatıyorlardı. Bir tek Trump’ı muhatap alıyorlar; Dışişleri Bakanı Rubio’nun bile birçok karardan haberi olmuyor. Çünkü amaç hızlı bir şekilde Ortadoğu’yu biçimlendirmek. Gerektiğinde askeri güç kullanımı ya da diplomasi gibi geleneksel yöntemlerin yanında kişisel ticari, mali, yatırım imkânlarını da yeni dönemin bir unsuru olarak her siyasal görüşmede ve dönüşümde araya sıkıştırıyorlardı.
İsrail’in Güvenliği Sorunu (En Ön Sıradaydı!)
ABD’nin, bölgedeki angajmanını azaltmayı hedeflemesi ile İsrail’in önümüzdeki on yıllar boyunca güvenliğinin garanti altına alınması aynı siyasetin parçalarıydı. ABD bu yüzden İsrail’in güvenliği için üçlü bir strateji izledi.
1- İsrail’e sorun çıkaracak rejimler askeri yöntemlerle tasfiye edildi. Uzun bir süreçte Batı karşıtı olan (neoliberalizme entegre olmayı reddeden ve sosyal devlet uygulamalarından vazgeçmeyen, milliyetçi ve Rusya-Çin gibi ülkelere yaslanan) rejimler ABD ve müttefikleri tarafından yıkıldı. Libya (Kaddafi), Irak (Saddam) ve son olarak Suriye (Esad). Bunun son halkası tabii ki İran. Ama İran ölçek ve kapasite olarak diğerlerinden farklı olduğu için daha ince ve zamana yayılan bir strateji gerekti. Şu an bu aşamadayız.
2- ABD, diplomasi cephesinde, İsrail’in güvenliğine katkı sağlayacak önemli bir diplomatik hamle yaptı. Hâlâ İsrail’i tanımamış Arap ülkelerinin İsrail’i tanımalarını öngören İbrahim Anlaşmaları gibi süreçleri de hayata geçirdi. Gazze’deki katliam nedeniyle ara verilse de ABD bunun için ağırlığını koyacak ve süreci devam ettirmeye çalışacak.
3- İsrail’e sorun çıkaracak örgütler baskı altına alındı, liderlikleri yok edildi. Hizbullah ve HAMAS gibi.
ABD bir yandan İsrail’i rahatlatacak askeri müdahalelerde bulunurken, öte yandan Gazze’de olduğu gibi vahşi katliamlar yapmasına, Tahran’da suikastlar planlamasına, Lübnan’ı, Suriye’yi, hatta müttefiki Katar’ı vurmasına göz yumdu. Trump yönetimi ile İsrail arasındaki en önemli fikir ayrılığı ise Suriye’de çıktı. Trump, Şara yönetiminin ülkeye hâkim olmasını isterken, İsrail ise; bölünmüş, istikrarsız ve zayıf bir Şam yönetimi istiyordu. Bu gerilim 5-6 Ocak 2026’da Paris’teki anlaşmayla Şara’nın genel olarak İsrail’in taleplerine boyun eğmesiyle çözüldü.”[2] tespitleri de haklıydı.
ABD için Ortadoğu siyaseti, büyük stratejiden, kendi müttefikleri arasındaki ilişkileri yönetmeye, bölgenin “hâkim”i rolünden, müttefikleri arasındaki sorunlarda “hakem” rolü üstlenmeye doğru kaymaya başlamış durumdadır. Dünya ölçeğinde jeopolitik gerilimler artarken devletlerin ve coğrafyanın önemi artar. ABD bu yeni dönemde, küresel ölçekte bir hegemonya mücadelesine girişmişken, doğrudan muhatap olacağı, stratejik iş birliği yapacağı devlet yapılarıyla çalışmak istiyor. Bu yeni düzende devlet altı örgütlerin işlevi çok sınırlıdır.
Bunlar PYD/SDG gibi ABD’ye yakın veya HAMAS, Hizbullah gibi ABD düşmanı olabilirler. IŞİD gibi farklı istihbarat kuruluşlarına hizmet eden örgütler de bu kategori içinde sayılır. ABD için PYD/SDG bir müttefik olsa da, bu yeni düzende önemi çok azaldı. ABD-İngiltere-Suudi Arabistan-Türkiye etkisindeki Şara, Şam’ın kontrolünü ele geçirdiğinde aslında SDG’nin anlamı, işlevi ve faydası çok azalmıştı.
Aslında ABD, bunun sinyallerini vermeye başlamıştı. Ama Trump ve Tom Barrack’ın gereğinden fazla konuşmaları ve birbiriyle çelişen açıklamaları, kafa karıştırıcıydı ve siyasetin gürültüsü arasında ana mesajları kaybolmaktaydı…
Müttefikler Arası Uyum ve Bölgesel Sahiplenme (Oyunları)
“Bu noktada HTŞ devletleştirilerek örgüt konumundan çıkarılırken, SDG devletleşmesi mümkün olmadığı için tasfiyeye zorlandı. Sonuçta, Şara ve yönetimi ekonomik, siyasal, diplomatik olarak Batı’ya bağımlı, dışarıdan monte edilmiş bir iktidar olarak kontrol altında olacaktı.” saptamaları yanlıştı. Çünkü Cumhur İttifakı’nın “Terörsüz Türkiye” tuzağı ile, Güneydoğu Bölgemizde Barzanistan örneği SDG merkezli bir yapı oluşturulmaya çalışılmaktaydı…
Normal koşullarda Dışişleri Bakanlıklarının söyleminde “bölgesel sahiplenme” merkezi bir yer tutması anlamlı bir yaklaşımdır. Son dönemlerde ABD yönetiminin bu kavramı sık kullandığı görülüyor. Ne var ki, ABD’nin dillendirdiği bölgesel sahiplenme, bölge ülkelerinin kendi iradeleriyle karar vererek yeni bir siyasete geçmeleri şeklinde değil, ABD’nin onlara yeni bir görev tevdi etmesinin bir sonucu olarak gerçekleşiyor. ABD, nasıl Avrupa’dan kendi güvenliğini sağlamasını ve NATO’ya yaptığı katkıyı artırmasını talep ettiyse, Ortadoğu bölgesindeki ABD müttefiklerine de benzeri bir rol biçiyor.
Karşılığında ise ABD, rejim değiştirme gibi işlere girişmeyecek, iç yapılara müdahale etmeyecek ve yatırım konularında bölge ülkeleri ABD’ye kolaylık sağlayacak. Dolayısıyla, geçmişten gelen bölge halklarını birbirine oynama, kontrollü kaos ve istikrarsızlık yaratma, vekil siyaseti yürütme gibi politikaları, ABD şimdilik terk etme niyetinde olduğunu gösteriyor. Bölge ülkelerinden beklenen; ABD’ye sorun taşımamaları, İsrail ile uyumlu hareket etmeleri ve diğer büyük güçleri buraya sokmamaları.
BRICS, Ortadoğu ve Çok Kutupluluk (Piyonları)
Burada küresel siyasete dair iki temel çelişki göze çarpıyordu:
1- “ABD çöküşte, dünya çok kutupluluğa doğru gidiyor, Küresel Güney yükselişte” şeklindeki değerlendirmelerin yaygınlığı, ama hâlâ ABD’nin Ortadoğu’da tek belirleyici olmayı sürdürme çabası.
2- Ortadoğu’ya dair ikinci dikkat çekici ve çelişkili gelişme, ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik angajmanını azaltmaya çalışırken, bu bölgede Çin ve Rusya’nın etki ve angajmanının artmaması hatta daha da azalması.
Son on yıldaki gelişmeler Çin ve Rusya’nın tek başlarına ya da birlikte bölgedeki gelişmelere yön verme, belirleme hatta etkileme gücüne sahip olmadıklarını ortaya koydu. Ne Gazze’de, ne Suriye’de ne Yemen’de, ne de Libya’daki çatışma ve krizlerde Rusya ve Çin sahip oldukları güçle orantılı bir etki yaratabildiler. Küresel sistemde ABD hegemonyasına ortak bir itirazı dile getiren ve aynı dili kullanan Rusya ve Çin, Ortadoğu gibi bir bölgeye yaklaşırken ortak bir strateji geliştirmiyorlar. Bu iki güçten, bölgedeki sorunlara yönelik bir çözüm önerisi, bunun ötesinde kapsamlı, alternatif bir bölgesel düzen önerisi görmedik. (Çin’in en dikkat çeken girişimi 2023’te Suudi Arabistan-İran uzlaşısını sağlamak olmuştu.)
Oysa ABD, hem bölge dışı müttefikleri (İngiltere, yerine göre Fransa, AB) hem de bölgedeki müttefikleriyle, askeri üsleriyle, yönetici ailelerle, finansal bağlarla, askeri yapılarla, enerji şirketleriyle kurduğu derin ilişkilerde bölgede manipülasyon kapasitesini koruyordu.”[3] tespitleri doğruları yansıtmakta; ABD ve AB emperyalizmini hâlâ güçlü göstermeye çalışmakta ve yine SİYONİZM gerçeği özenle gizlenmeye uğraşılmaktaydı.
“İngiltere ve ABD, uzun yıllara yayılan bölge rejimlerine nüfuz etme, lider devşirme ve çoklu bağlarla onları kendilerine yakın tutma imkânını sonuna kadar kullandılar. Rusya ve Çin, ne ABD ve İngiltere’nin bölgedeki rejimlerle kurduğu bağları kırabildi; ne de kendileri bu türden, daha derine nüfuz eden elit, mali, askeri bağlar kurabildiler. Aynı şekilde diğer BRICS ülkeleri de Ortadoğu’daki gelişmeler karşısında etkisiz kaldılar. Brezilya ve Güney Afrika, Gazze konusunda aktiftiler ve ahlâki bir zeminde hareket ettiler ama BRICS’in bir diğer üyesi Hindistan, Gazze ve diğer krizlerde doğrudan ve açıktan İsrail’in yanında yer aldılar.
Şu anki tablonun bize gösterdiği şu: ABD için Ortadoğu siyaseti; büyük stratejiden, kendi müttefikleri arasındaki ilişkileri yönetme konumuna… Yani, bölgenin “hâkim”i rolünden, müttefikleri arasındaki sorunlarda “hakem” rolü oynamaya doğru kaymaya başlamış durumdadır. Bunun içinde tabii ki sorunlu ilişkileri yönetmek de vardır. Türkiye-İsrail, bir dönem Katar-BAE, şu anda BAE-Suudi Arabistan, Türkiye-BAE rekabeti, anlaşmazlıkları, Şara-Abdi gibi. Türkiye’nin, Somali’de Mısır’la aynı tarafta, Libya’da karşı tarafta olması gibi… Ya da Afrika boynuzundaki kutuplaşma gibi, her iki tarafın da Batı/ABD müttefiki olması gibi…
Batı, İngiltere ile Fransa arasında 1916’da imzalanan Sykes-Picot anlaşmasından bu yana Fas’tan Yemen’e kadar uzanan geniş Ortadoğu bölgesinde hiç bu kadar belirleyici olmamıştı. 2026’ya gelindiğinde Gazze’deki korkunç katliamın üzerine Trump’ın damadı tatil köyü projelendirirken, Trump, Irak’a kimi Başbakan yapamayacağı talimatını verebiliyorlardı.” saptamaları da doğruları yansıtmaktaydı.
Temel Demirer’in Yamuklukları ve Erbakan Gıcıklıklarının Perde Arkası!
Temel Demirer adlı solcu saldırgan “Milli Görüş ve Kara Kutusu”[4] başlıklı yazısında, haksız ve dayanaksız şekilde ve tam bir Siyonist ağzı ile Rahmetli Erbakan Hoca’ya hücum etmişti. Aslında Üsküdar Amerikan Kız Lisesi yetiştirmesi ve Fransız ekolü devşirmesi Sibel Özbudun gibi sözde yurtsever Komünist ve Marksist Sosyalist geçinenlerle birlikte küresel Siyonizm’e ve ırkçı emperyalizme hizmet verenlerdendi. Rus diktatör LENİN kafasıyla: “Devleti özel örgütlü terör ve şiddet şebekesi” gören ve güya: “Sınırsız ve sınıfsız dünya devletini” hedefleyen ve böylece küreselci Siyonizm’e, Sosyalizm kılıfı geçiren Temel Demirer gibileri, nasıl oluyorsa, güya milliyetçi ve sağ düşünceli YENİÇAĞ gazetesinde de 2023-2024 yıllarında konuk yazar olarak bu Sosyalist fikirlerini beyan etmişlerdi. “İttihatçı fedailerden Kemalist milliyetçilere; Devletin: Ermenilere, Yahudilere, Kürtlere, Alevilere ve Sosyalistlere sürekli ve sistemli şekilde soykırım uyguladığını!?” iddia edebilen Sosyalist saldırganların bu cesaretleri herhalde Siyonist merkezlerden ve masonik mahfillerden gelmekteydi.
Ara sıra: “Futbol, manipülatif bir illüzyon aygıtıdır!..” Yani “futbol, toplumları ülke gerçeklerinden ve halkın problemlerinden uzaklaştırarak avutup oyalamak ve beyinleri uyutmak için kullanılan küresel kumar ve kandırma aracıdır” diyecek kadar doğru ve uygun yorumlar da yapabilen bu kişilerin, Erbakan Hoca’ya ve Milli Görüş davasına, Siyonizm adına ve şeytanlık damarıyla hücum ettikleri anlaşılmaktaydı. Zaten İslam düşmanlıklarına Sosyalizm-Komünizm kılıfı saran bu şarlatan takımının çoğu, ne hikmetse ya Kapitalist Kovboy Amerikan Kız Lisesi’nde veya ABD Yahudi güdümlü Robert Koleji’nde ve benzeri yerlerde eğitilmeleri herhalde bir tesadüf olamazdı. Bu tıynetsiz tiplerin, Siyonist Yahudi sermayesinin küresel zulüm ve sömürü sistemini deşifre eden ve sadece ezilen halkımızı değil tüm insanlığı, Kapitalist ve Komünist kollu Siyonist ahtapotun esaretinden kurtaracak projeler üreten ERBAKAN HOCA’ya sataşmaları, bunların gerçek ayarını ve amacını ortaya koymaktaydı.
Akla, ahlâka ve vicdana uygun gerekçeler bulamayıp; R. T. Erdoğan’ın talan ve tahribatları üzerinden Erbakan’ı suçlayıp saldırmak tam bir saçmalık ve şarlatanlıktı. Oysa R. T. Erdoğan’ı ve AKP iktidarını Erbakan’ın değil, İsrail ve Amerika’nın hazırlayıp iktidara taşıdıklarını, hâlâ bilmiyorlarsa bunlar zırcahil takımıydı… Yok bile bile bu iftiraları atıyor ve hâlâ Erbakan’a çatıyorlarsa, bu durum tam bir marazlı münafıklık damarıydı…
Erdoğan Yandaşı Ali Karahasanoğlu’nun Ayarsızlığı!
“(AKP iktidarında) Milli gelir 7 kata yakın artmış… Yani bir kişiye, bir aileye, bir şirkete benzetirsek; 2002 yılında 100 bin birim kazanan kişi… Aile… Ya da şirket… Ya da devlet, artık 2025 yılında 700 bin birim kazanmaya yaklaşmış… Ama bakıyorsunuz soldan çarklı gazetelere… Bakıyorsunuz muhafazakâr geçinen, CHP vagonu siyasetçilere, gazetecilere: ‘İflasın eşiğindeyiz’ diyorlar… Gelirimiz 100 bin iken mi iflasın eşiğinde oluruz, yoksa 700 bin olunca mı? Bu nasıl bir mantıksızlıktır. Bu nasıl bir çarpıtmadır!”[5] diyen Ali Karahasanoğlu gerçekten bu palavralara inanmakta mıydı? Oysa Milli Gelir belki artmıştı ama bunun %70’i bir avuç rantiyeci kodamanlara ve yandaş takımına, geri kalan %30’u ise diğer gariban halkımıza dağıtılmaktaydı!..
Bunların iddiasına göre fert başına düşen Milli Gelir 18 bin dolara çıkmıştır. Yani 3 çocuklu karı-koca 5 nüfuslu ailenin yıllık geliri ortalama 4 milyon 230 bin liradır. Oysa 35 bin lira emekli maaşı alan böyle bir ailenin yıllık geliri sadece bunun onda biri yani yıllık 420 bin liradır. Böylesi rakam oyunlarıyla ve palavra politikalarıyla toplumu aldatıp oyalayanların nasıl bir akıbetle derbeder olacakları tarihe sorulmalıdır.
Türkiye’nin 2002 ile 2026 Yılları Arasındaki Faiz Giderleri Rakamları
Türkiye’nin 2002 ile 2026 yılları arasındaki faiz giderleri, iki temel döneme ayrılır. 2002-2017 döneminde güçlü mali disiplin ve düşük kur politikasıyla faizlerin bütçeye oranı tarihi dip seviyelere gerilemişken, 2018 sonrası yükselen enflasyon ve kur artışları sebebiyle faiz giderleri rekor seviyelere çıkmış ve bütçenin en büyük kalemlerinden biri halini almıştır.
2002-2017: Düşüş ve Mali Disiplin Dönemi
– 2002: Dönem başında toplanan her 100 liralık verginin yaklaşık 40 lirası faiz ödemelerine gidiyordu. Faiz giderlerinin GSYH’ye oranı %14’ler seviyesindeydi.
– 2005-2015: IMF programları ve yapısal reformların etkisiyle faiz harcamalarının bütçe içindeki payı kademeli olarak tek haneli oranlara kadar geriledi. Bütçede “faiz dışı fazla” verilmesi temel kural haline geldi.
– 2017 Sonu: Faiz giderleri kısmen kontrol altına alınmış ve bütçe yükü hafiflemişti.
2018-2026: Yükseliş ve Rekorlar Dönemi
– 2018-2023: Kur politikalarındaki değişim, enflasyon şoku ve buna bağlı yükselen faiz oranları bütçeyi baskılamıştı. 2021 yılında 21,3 milyar dolar olan faiz faturası, 2023’te 28,4 milyar dolara yükseldi. 2002-2023 dönemini kapsayan ilk 20 yılda Türkiye’nin toplam faiz ödemesi yaklaşık 563 milyar doları aşmıştı.
– 2024: Faiz giderleri bir önceki yıla göre %88’in üzerinde rekor bir artış göstererek bütçe ciddi oranda açık vermeye başlamıştı.
– 2025: Merkezi yönetim bütçesindeki faiz giderleri bir önceki yıla göre %60’ın üzerinde artarak 2 trilyon 54 milyar TL olarak saptanmıştı.
– 2026: Faiz harcamalarındaki büyüme ivmesi hızlanmıştı. Bütçede faize ayrılan kaynak 2 trilyon 742 milyar TL seviyesine çıkmıştı. Bu durum, toplanan her 5 liralık verginin yaklaşık 2 lirasının faiz ödemelerine gitmesine yol açmıştı.
Ey Akit yazarları ve yandaş takımı! Hani Sn. Erdoğan’ın hatırlatmasıyla; faiz haramdı ve hakkında NASS vardı?.. Bu nasıl bir tutarsızlıktı?
2002 ile 2026 Yılları Arasında Dış Ticaret Açığımızın Rakamları
Türkiye’nin 2002 ile 2026 yılları arasındaki dış ticaret açığı, ülkenin ekonomik büyümesi, ithalata bağımlı üretim yapısı ve küresel enerji/altın fiyatlarındaki dalgalanmalar nedeniyle kronik bir genişleme eğilimi göstermiştir. 2002 yılında 15,7 milyar dolar seviyesinde olan yıllık dış ticaret açığı, 2020’li yılların başında 100 milyar dolar sınırını aşmış, 2026 yılının ortaları itibarıyla yıllıklandırılmış bazda 94,7 milyar dolar seviyesinde dengelenmeye çalışılmaktadır.
Dönemsel Gelişim ve Kilit Veriler
• 2002 Yılı Başlangıcı:
– Cumhuriyet gazetesinde yer alan TÜİK verilerine göre 2002’de ihracat 35,1 milyar dolar, ithalat ise 50,8 milyar dolardı.
– Yıllık dış ticaret açığı 15,7 milyar dolar olarak açıklandı.
• 2003-2010 Dönemi (Hızlı Büyüme ve Genişleme İddiası):
– Ekonominin dış kaynak girişiyle büyümesi iç talebi ve ithalatı hızla artırdı.
– Dış ticaret açığı bu dönemde 50 milyar dolar sınırını aşarak kronikleşmeye başladı.
• 2011-2021 Dönemi (Zirveler ve Dalgalanmalar):
– 2011 yılında ithalatın rekor kırmasıyla dış ticaret açığı 106 milyar dolarla o dönemin tarihi zirvesine ulaştı.
– Sonraki yıllarda kur atakları ve ekonomik yavaşlama dönemlerinde (örneğin 2019’da) açık daralsa da genel eğilim artıştaydı.
• 2022-2024 Dönemi (Tarihi Rekorlar):
– Küresel enerji krizi, emtia fiyatlarındaki artış ve yoğun altın ithalatı nedeniyle dış ticaret açığı 2022 ve 2023 yıllarında 110-120 milyar dolar bandına çıkarak tarihi rekor seviyelere ulaştı.
• 2025-2026 Güncel Durum ve İflas Ortamı:
– Ticaret Bakanlığı verilerine göre, uygulanan sıkı ekonomi politikalarıyla ithalat kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır.
– 2026 yılı Ocak-Nisan dönemi (İlk 4 ay): İhracat 88,7 milyar dolar, ithalat 125,8 milyar dolar olmuş ve 4 aylık açık 37,1 milyar dolar olarak saptanmıştır.
– Yıllıklandırılmış Açık: Strateji ve Bütçe Başkanlığı (SBB) verilerine göre yıllıklandırılmış dış ticaret açığı 94,7 milyar dolar seviyesine çıkmıştır.
Sonuç: T.C. Merkezi Yönetim borç stoku 15 trilyon TL olarak açıklanmıştır. Bunun yarısı Dolar ve Avro cinsinden döviz borçlarıdır. Ortalama döviz 55 TL’den hesaplanırsa AKP Türkiyesi’nin borcu 2,5 trilyon dolardır. Bunlar bir tıkanış ve tükeniş (iflas) rakamlarıdır!
- BirGün – 14.06.2026
- BirGün – 17.02.2026
- BirGün – 18.02.2026 – İ. Uzgel
- Sonhaber – 13.10.2023
- Akit – 06.06.2026

Ülkemiz kaynakları 5li çeteler eliyle tarumar edilirken halkımız dış ticaret açığı ve faiz ödemeleri karşısında daha fazla vergiyle cezalandırılmaktaydı. Ancak celladına aşık olmuş casına hala bu sisteme kölelik yapmaktaydı. Rahmetli Erbakan bu faiz düzenin sömürü çarklarını kırmak için hertürlü siyonizm baskı ve şiddetine düçar olmuştu. Sırf halkı ve insanlığın huzur ve mutluluğu için gecesi gündüzüne katmış ancak yaptıklarına karşılık bulamamıştı. Şimdi ise AKP’nin bu zulüm düzenine sözde dindar yazarların ve Hocaların sabır telkinleri ile daha çok çok sömürülmektelerdi. Erbakan Hocamızın anlattığı sabah iki zeytin yiyerek kahvaltı yapan amcası yanında kalan yetim kızın mahcubiyeti ve vaziyeti sizlerin hiç mi vicdanlarını sızlatmamıştı? Ey yazar çizer takımı! Bu kafalarla bir yere gidilemeyeceğini Milli Çözüm 23 yıldır haykırmaktaydı.Artık dövecek dizimiz kalmamıştı. Rabbim yakın zamanda bu zilletten inanmış ve hakkı tavsiye etmiş topluluk yüzüsuyu hürmetine bizleri ve tüm insanlığı kurtaracak gelişmeleri yaşatacaktır inşaAllah. Allahın Vaadi haktır ve mutlaka yaşanacaktır. Çünkü Allah herkezin ayarınızda amacınıda ortaya çıkaracaktır.!
MİLLİ ÇÖZÜM; İBLİS’İN ETE KEMİĞE BÜRÜNMÜŞ HALİ OLAN SİYONİZM’İN HAREKETLERİNİ EN AZ 50 YILDIR TEYAKKUZDA OLMANIN VERDİĞİ REFLEKSLE, İNSANLIĞIN ALEYHİNE HAZIRLANAN PROJELERİ ÜSTÜN BİR BİLGELİKLE, İNSANLIĞI UYARAN BİR HAREKETTİR!.. O YÜZDEN TÜRKİYE MERKEZLİ YENİ BİR DÜNYA KURULACAK DEMEMİZİN NEDENİ BU YÜZDENDİR!..
Makaledeki geçen şu hatırlatmaları yinelemek isterim:
” … Siyonizm’in en sinsi stratejisi, kendisini sürekli gizlemesi, dünya dengelerinin Kapitalist-Sosyalist ülkeler üzerinden şekillendiği kanaatini güçlendirmesiydi. Böylece halklar ve toplumlar; Kapitalist sağcı kanatta da olsalar, Sosyalist solcu tarafta da dursalar, aynı Siyonist ve emperyalist dünya düzeninin aparatları olduklarını fark edemeyeceklerdi. Ama özellikle solcu- Sosyalist kalemler bu gerçeği örtmek ve toplumları ürkütüp Kapitalist zulüm sistemine itmekle görevlilerdi. Bu solcu takımı: “Nasıl oluyor da, koca ABD’nin küçücük İsrail’in kuyruğuna takıldığını” bir türlü izah edememekteydi. … “
İnsanlığın kanını emmeyi ibadet sayan bu iblisin merkezi Siyonizm’in insanlığın aleyhine ürettiği projelerinden haberdar olup gereğini yapabilmek adına devamlı şekilde teyakkuzda olup bu karanlık ve kirli güçleri takip edesin ki her projelerini Milli Çözüm gibi deşifre edilebilsin ve beraberinde Fikri olarak etkisiz kılınabilsin… En az 50 yıldır TEYAKKUZDA OLMANIN verdiği bir uyanıklılık sayesinde her bir senaryosunu tuzaklarını yüksek bir hidayet ve ferasetle çözüp okurlarını, takipçilerini, ülkemizin ilgili bürokratlarını ve insanlığı bilgilendirmektedir Milli Çözüm.
Son sözümüzü Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamıza Bırakalım:
“Bakın size kesinlikle ifade ediyorum ki: TÜRKİYE’NİN KURTULUŞU; Milli Çözüm’e inanan bir Cumhurbaşkanı’nın o makama oturması, Milli Çözüm’e inanan bir Hükümet’in kurulması ve yeni bir devrin başlamasıyla mümkündür!”
(TRT Basın Toplantısı, Yazarlar soruyor – Nisan 1980)
İşte Milli Çözüm!
Siyonizm’in iki kolu gibi çalışan Kapitalizm ve Sosyalizm gibi Yahudi sermayesinin küresel zulüm ve sömürü sistemlerinin bekçiliğini yapan istismarcı ve inkârcı işbirlikçilerin ayarını ve amacını ortaya koymaktaydı:
“Siyonizm’in en sinsi stratejisi, kendisini sürekli gizlemesi, dünya dengelerinin Kapitalist-Sosyalist ülkeler üzerinden şekillendiği kanaatini güçlendirmesiydi. Böylece halklar ve toplumlar; Kapitalist sağcı kanatta da olsalar, Sosyalist solcu tarafta da dursalar, aynı Siyonist ve emperyalist dünya düzeninin aparatları olduklarını fark edemeyeceklerdi. Ama özellikle solcu- Sosyalist kalemler bu gerçeği örtmek ve toplumları ürkütüp Kapitalist zulüm sistemine itmekle görevlilerdi. Bu solcu takımı: “Nasıl oluyor da, koca ABD’nin küçücük İsrail’in kuyruğuna takıldığını” bir türlü izah edememekteydi.”
https://www.millicozum.com/mc/ozel-yazilar/solcularin-siyonizmi-saklamalari-ve-temel-demirerin-vicdan-sakatliklari/
Siyonist işbirlikçilerinin yolları ayrı gözükse de, menzilleri aynıydı!
Siyonist işbirlikçileri hangi kavim ve görüşten olurlarsa olsunlar, Siyonist Yahudi sermayesinin küresel zulüm ve sömürü sisteminin bekçileriydi.
Kapitalizm ve Sosyalizm, Siyonizm’in iki kolu gibiydi.
Siyonist işbirlikçileri; birbirine zıt görünseler de, birbirinden bağımsız zannedilseler de, birbirinden farklı yollardan gitseler de, sonunda Siyonizm’e hizmet etme noktasında buluşmakta ve aynı Siyonist amaca hizmet etmekteydiler.
Komünist ve Marksist Sosyalist geçinip sahibinin sesi olan inkârcı işbirlikçiler, akla, ahlâka ve vicdana uygun gerekçeler bulamayıp; sağcı muhafazakâr geçinip işbirlikçi faizci kapitalist sistemin bekçiliğini yapan istismarcı işbirlikçilerin talan ve tahribatları üzerinden Erbakan Hocamızı suçlayıp saldırmaları ebetteki saçmalıktı ve şarlatanlıktı.
Milli Çözüm dışında bu saçmalıklara ve şarlatanlıklara cevap verebilecek kimse kalmamıştı.
SP’li yetkililer ise, Erbakan Hocamıza sahip çıkmak yerine; D-8 Toplantısında bile;
Siyonist CFR’nin şeref konuğu Ahmet Davutoğlu…
Siyonist Chatham House özel onur ödülü sahibi Abdullah Gül…
Siyonist Bilderberg Müdavimi Ali Babacan….
Gibi Siyonist işbirlikçilerini pazarlama peşindeydiler!
Aziz Erbakan Hocamız;
Kapitalist sağcı-Sosyalist solcu geçinen tüm istismarcı-inkârcı Siyonist işbirlikçilerinin ayarını ve amacını ortaya koymuş…
Siyonist Yahudi sermayesinin küresel zulüm ve sömürü sistemini deşifre etmiş…
Sadece ezilen halkımızı değil tüm insanlığı, Kapitalist ve Komünist kollu Siyonist ahtapotun esaretinden kurtaracak projeler üretmiştir.
İşte sağcı ve solcu geçinen istismarcı ve inkarcı tüm Siyonist işbirlikçilerinin Aziz Erbakan Hocamızı suçlayıp saldırmalarının altındaki gerçek budur.
Emperyalizm yöntem değiştirse de hedefinden vazgeçmez; sadece “hâkim”likten “hakem”liğe geçer.
Devletler sahnede görünür, ancak perde arkasında küresel hesaplar yürütülür.
Vekil örgütler, büyük güçlerin ihtiyaç duyduğu sürece var olur; işlevleri bittiğinde tasfiye edilir.
Siyonizm gerçeği gizlendikçe, bölgesel krizlerin gerçek sebepleri de karanlıkta kalmaktadır.
Fikir ayrılıkları görünen müttefikler, stratejik hedeflerde çoğu zaman aynı masada buluşmaktadır.
Erbakan Hocanın ortaya koyduğu bağımsızlık ve Adil Düzen fikri, küresel güç odaklarını rahatsız etmeyi sürdürmektedir.
Güçlü devlet; sadece büyüyen ekonomiyle değil, adil paylaşım ve bağımsız politikalarla inşa edilir.
Tarih, hakikati örtenleri değil; hakikati söyleme cesareti gösterenleri hatırlar.
Bir ülkenin güçlü ve üstün olması için Askeri, Ekonomik, Teknolojik, Kültürel, Coğrafi ve Nüfus üstünlüğüne sahip olması yetmez, bütün bu güç unsurlarını sistematik bir şekilde ve küresel ölçekte ve birlikte verimli hale getirecek “Süper bir Beyin’e” ihtiyaç vardır..
Bu Süper Beyin’in en etkin, en verimli bir şekilde hüküm verebilmesinin yolu da, Adil Düzen programlarına ve Prof. Dr. Necmettin Erbakan imanına sahip olması lazımdır..
Cenabı Hakka sonsuz şükürler olsun ki bu özellikteki “İman ve Ruh” ise, Millî Çözüm’ün Şahsı Manevisinde birikmiştir..
Rabbimizden en kısa zamanda, en etkin bir şekilde, kendisine bu uğurda yol açılmasını niyaz ederiz.!
Saklamak isteyen solcular uğraşsın dursun. Siyonizm artık saklanamaz oldu
Yıllar önce world bile siyonizm kelimesinin altını çiziyor tanimiyordu.
Erbakan Hocamız anlatırken Ahmet Akgul hocamiz yazarken duymamazlıktan gelenler, bu gün tv lerde katil siyonistler diye konuşmayı maharet sayıyor.
Tüm dünya siyonizmi vahşi, katil, cani ve kendi dillerinde “en kötü” olarak görüyorlar
Emanet ehline teslim edilip, yürü emri geldiğinde tüm dünya yürüyüşü desteklemeye hazir hale geldi.
Sahada kahraman Hamas mücahitlerinden , fikri dönüşümde ve adil dunyanin hazırlığında hizmet eden milli cozumculerden Allah razı olsun
Ülkelerde muhalif olduğunu beyan eden kafaların yönlendirilmesi ve hedeflerinin saptırılması Siyonizmin ülkelerin iç dinamiklerini kontrol için kullandığı en verimli tezgahlarından biri olmaktaydı. Daha gençlik çağlarında bir sebepten ve bir şekilde problemlere ya da adaletsizliklere karşı çıkma potansiyeli taşıyan bireyleri bazı organizasyonlara kümeleyerek zihinlerini bir hamur gibi yoğurmakta ana problem olan siyonizmi tamamen kafalarından silmektedir. Bunları yaparken de aslında bazıları da konuyu gayet iyi kavramış olan yazarları ve düşünürleri de satın almakta siyonizm tehdidini tamamen bu kafalardan silmektedir. İşte Türkiye’nin sol kafası yıllardır bu tezgah içerisinde ömürlerini neye muhalif olduklarını bile anlamadan tüketmekte siyonizmin ekmeğine yağ sürmektedirler. Siyonizm tabi aynı sonuca daha farklı yöntemlerle kendini milliyetçi olarak tanımlayan sağ kafada da ulaşmıştır.
Tüm bu tezgahı sadece Erbakan hocamız anlamış, Siyonizm karşısında sadece o durmuş ve Siyonizmi yıkacak projeleri sadece o geliştirmiştir. Bu satılık yazarların Erbakan kini de işte bundan dolayıdır. Solunda sağına, muhafazakarından sekülerine yularını Siyonizmin tuttuğu tüm yazar takımınının durup durup hocamıza sataşması da işte bu yüzdendir. Hamdolsun Milli Çözüm bizleri bu bataklıklardan da korumaktadır.