UCUZ İKTİDAR, KUDUZ KAHRAMAN
SN. (!) ÖCALAN
PKK denen eşkıya çetesi bünyesinde uzun yıllar çatışan ve etkili konumlara ulaşan “Parmaksız Zeki” kod adlı Şemdin Sakık, teröristbaşı ve İsrail uşağı Abdullah Öcalan’ı en yakından tanıyan insanlardan birisi sayılırdı. Kardeşi SIRRI SAKIK, hâlâ DEM Parti’de siyaset yapmaktaydı. Yakalanıp Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde yattığı sırada Öcalan’ın aslını, ayarını ve amacını deşifre eden bir kitap yazmıştı:
“İmralı’da Bir Tiran; Abdullah Öcalan”
“Hayatımın en zinde yıllarını emrine verdiğim Öcalan gerçeğini ortaya koymak, kişiliğindeki ve çevremdeki yansımalarını ve sonuçlarını şeffaflaştırmak istedim.
Çalışarak, öğrenerek ve severek yaşamak isteyen; özgürleşme ve zenginleşme mücadelesi veren; insanca bir yaşamı şiar edinen ve geçmişin hatalarından dönmek isteyen insanlara, Abdullah Öcalan’ın zehirli oklarını fırlatan kişiliğinin bünyesinde barındırdığı tehlikelere dikkatleri çekmek istedim.
Bu çalışmaya, kaliteli, üretken ve mutlu bir birey olmak isteyen Kürt insanına yardımcı olmak amacıyla giriştim.
Sorumluluğumun gereğini yerine getirmeye çalışırken, “Acaba yazdıklarım nasıl yorumlanır” diyerek kalemimi sınırlandırmadım. Gerçeği bütün çıplaklığıyla ve yalın bir anlatımla sunmaktan başka bir kaygım olmadı.
Bir zamanlar ona benzemek için birbiriyle yarışan biz militanlar; onun gibi konuşmayan, düşünmeyen, gülmeyen, hatta onun gibi yemeyen-içmeyen herkesi yalancı, sahtekâr, hırsız, dolandırıcı ve sonuçta düşman görüyorduk. Herkesi üstünlük sağlama ve koltuk kapma çabasında olan bir hain olarak değerlendiriyorduk.
Bu kitap; hem bir eleştiri, hem de bir saptamadır.
Bu kitap; yalan, entrika ve cinayetlere yenik düşen iki kuşağın dramatik öyküsüdür.”
Şemdin Sakık
Diyarbakır E Tipi Cezaevi
İşte bu şahsın; “İmralı’da Bir Tiran; Abdullah Öcalan” kitabından alıntılarla, ahmaklarca “Ulu Önder” lakaplı, alçaklarca “AtaKürt” sıfatlı, aslında Siyonizm’in uşağı, kaba ve gaddar bir insanı tanıtmaya çalışacağız!
Öcalan, Urfa Halfeti’nin Bir Köyündendir
Evet, insan; anne, baba, kardeş, aile, akraba, aşiret ve halkını; doğduğu köy, kasaba, şehir ya da memleketini belirlemez. Birey bu olgulardan dolayı suçlanamaz çünkü bütün bunlar bireyin iradesi dışında gerçekleşir. Ama birey de, doğup büyüdüğü toprak ve çevrenin insan şekillenmesi üzerindeki belirleyici etkisini göz ardı edemez. Kimse, sanat ve bilim merkezi Paris’te doğup büyümekle Urfa’da doğup büyümek arasında fark yoktur diyemez. Çöl ortamında kavrulmakla villalarda yetişmek farklıdır.
Öcalan Ailesi
Ailenin soyu hâlâ belli değil. Baba zaten var’dan sayılmıyor. Ailenin temel direği olan anne hakkında çelişkili açıklamalar var. Abdullah Öcalan, işine geldiğinde annesini Türkmen, işine geldiğinde Ermeni, işine geldiğinde Kürt olarak gösteriyor. Kendini Türk güvenlik güçlerinin elinde bulduğunda “Bana karışmayın, benim annem de Türk’tür” demişti. Aynı dönemde kardeşi Osman’dan “Hayır bizim annemiz Kürt’tür” açıklaması gelmişti. Birisi Türklerin elinde olduğu için annesinin Türk olduğunu, diğeri Kürtlerin denetiminde olduğu için annesinin Kürt olduğunu iddia ediyor. Hal böyle olunca, bizim bu aileyi derinlemesine tanımamız o kadar kolay olmayacaktır. Anlaşıldığı kadarıyla derinliği olmayan bir ailedir, derinliği olmayanı anlamak en zor iştir.
Kendini Eğitmezdi
Her uygarlığın temel kıstaslarından biri de yarattığı (ortaya çıkardığı) insan tipidir. İnsanın tarihe bıraktığı izin derinliği, o insanın kalitesi oranındadır. Bu kıstas her çağda geçerliliğini korumuştur ama içinde bulunduğumuz bilgi çağında daha fazla geçerlidir, olmazsa olmaz kabilindedir. (Yani Abdullah Öcalan gibi; cahil, zalim, hain, gaddar ve kindar birini oluşturan sosyalizmin, komünizmin ve bunlara mazeret ve meşruiyet kazandıran kapitalizmin ayarı bu kadardır.)
Medeni kişilik eğitimle oluşur, eğitime yaklaşım kişiliğin niteliğini açığa vurur.
Öcalan’ın eğitim serüvenine bakalım;
Komşu bir köyde ilköğrenimini tamamlar. Burs imkânları sayesinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kadar gelir. Kaydını yaptırdığı Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitiremeden ayrılır. Tahsilden beklentisi biraz daha farklıdır. Akranları gibi doktor, hâkim, öğretmen, fizikçi, sanatçı olmak gibi bir niyeti yoktur. Emeğiyle geçimini sağlayan bir meslek edinme yerine, asker olmayı hedefler. Sanat ve meslek değil, pozisyon peşinde koşar.
Eğer birkaç kitap okuduysa da, kendini geliştirmek için değil; başkasının kusurunu bulmak ve fikir hırsızlığı yapmak için okurdu. Nereden mi biliyoruz? Zira okuyan insan, samimiyetle ibadet yapan ya da çalışan insan gibi bir bakışta göze çarpar. Yüzü nurlu, sözü ballı, davranışları anlamlı olur… Oysa onun gergin yüzünde okumuşluğun bilgeliği değil, cellâtların öfkesi vardı. Suratı her zaman asıktı. Gülmesi bile sahteydi. Konuşma, davranış ve olgulara yaklaşımları sığdı.
Okumayı – Öğrenmeyi Hiç Sevmezdi
Okuyan insan bu kadar sığ olabilir mi? Her şeyi sığlığında boğabilir mi?
Kesinlikle eline kalem alıp yazı yazmadı, parmakları daktilo tuşlarına dokunmadı, hele bilgisayarla hiç tanışmadı. Kopya çekmeden, kalemşorlarına yazdırmadan, sadece kendi çabalarıyla değil bir kitap, bir mektup bile yazamadı. Bir şeyler yazmaya kalkışmadı bile, çünkü yazmaya kalkışsaydı, işte o zaman bütün kişiliğini ortaya koyardı. O kitap sayesinde, insanlar onu daha iyi tanırlardı. Böylesine ölümcül oyunlara gelmeyecek kadar kurnazdı. Zira öz gücünün ne olduğunu herkesten daha iyi biliyordu.
İmralı’ya düştüğünde de elbette düşünce üretme-yazma yeteneğinden yoksun olduğu gerçeğini gizlemenin bir yolunu bulacaktı. Ya başkalarına ait bazı kitapların kopyasını çıkarıp kendi yazıları olarak yutturdu, ya da dışarıya gönderdiği birkaç mektubunu ekleyip bu kitapları kendisine mal etme kolaycılığına soyundu.
Müzik Dinlemezdi
Defalarca Şam’a gittim, zat-ı âlileri bazen eğitim gördüğümüz kampa gelir ve günlerce kalırdı. Bir gün türkü söylediğine, mırıldandığına, ağladığına veya güldüğüne tanık olmadım. Belki benim yanımda böyledir düşüncesiyle bir gün onun hareminde kalan kızlara, “Başkan hep böyle somurtkan mı?” diye sordum. “Evet, böyledir” demişti.
Doğruymuş, ulu önder farklıymış!
Evet, aramızda büyük bir fark vardı; o duygusuz, biz duygusaldık. Ne gaflet ki kendi duygusallığımı zayıflığa, onun duygusuzluğunu güçlülüğe yormuştum. Ama ondan çok sonra da onun kasıtlı ve kof gururunu fark edip hayal kırıklığına uğramıştım.
“En bilen benim” düşüncesinde olduğu için kendini geliştirmeye, eğitmeye gerek duymazdı. Ne var ki, kendini tanrı katında gören bu zat, tutuklanıp cezaevine konulduktan birkaç ay sonra, “Kendimi b… çuvalı gibi görüyorum” demeye başladı. Kaliteli ve de tanrı kadar donanımlı bir insan bir çırpıda b… çuvalına dönüşür mü? Hayır. Aslında bu cümleyi kurarken farkında olmadan yıllardır gizlemeye çalıştığı gerçeğini deşifre etmiş oldu. Cezaevinde öz gücüyle baş başa kalınca, kralın çıplak olduğu kendiliğinden görüldü.
Eh, hayatı kaşık sallamak olarak algılayanlar, başkasının emeğini çalamadıklarında b… çuvalı oldukları gerçeğini hemen ele verirler.
Yetenekleri Çekemezdi
Tanrı’nın kendisini kusursuz yarattığına inanmıştı. Kendisi neyse doğru olan oydu. Kendisi dışındaki yansımaları asla kabul etmezdi. Ona benzemeyen her şey gereksiz ve çirkindi. Kendisinde olmayan her yetenek potansiyel tehlikeydi. O halde onda olmayan her şeyin icabına bakılmalıydı.
Aile ortamında ya da eğitim kurumlarında bazı yetenekler kazandıktan sonra örgüt saflarına gelen bireylerin ilk işleri, farklı olan meziyetlerinden arınmak ve büyük önderin gölgesine dönüşmekti. Eğer bu kişi bir ressamsa ya tez elden fırçasını bir köşeye atmalı ya da ulu önderin portresini çizmekle uğraşmalıydı. Gelen bir yazar-çizer ise, ya onu yazıp çizmeli ya da kalemini kırmalıydı. Gelen kişi bir mizahçıysa, ya muhaliflerini tu-kaka etmeyle uğraşmalı ya da espri anlayışından ve yeteneklerinden vazgeçmeliydi. Gelen kişi bir müzisyen ise, ya onun için çalmalı ya da notaları unutup, müzik enstrümanlarını bir tarafa fırlatmalıydı. Çünkü Öcalan’ın özel yeteneklere tahammülü yoktu.
Kişiliği
Ulu önderin Şam’daki evlerinden birinde beş ay kalan, bazı gerçekleri gözleme fırsatı yakalayan, dolayısıyla objektif bir değerlendirme yapma şansına sahip olan Engin isimli militan anlatıyor;
— …
— …
— Bir süre başkanın yanında kaldınız, onu nasıl gördünüz? Bize olağanüstü güçleri olan birisi gibi sunuldu ve biz de öyle olduğunu sandık. İnşaallah yanılmıyoruz!
— Doğrusunu söylemek gerekirse, ben o evin eşiğine adım attığım günden itibaren onun hakkında korkunç bir yanılgı içinde olduğumu fark ettim. Kesinlikle eğitim kampında gördüğümüz adamla karşılaşmadım. Bu adamın yanımıza gelirken birkaç maske taktığını çok iyi gördüm. Kendisini sosyal, medeni, hepimizden farklı olarak göstermeye çalışıyor ama bu adamın, deyim yerindeyse zirzop bir köylü olduğunu gördüm. Dağlarda gördüğümüz köylülerden hiçbir farkı yoktur. Hem de, öyle böyle bir köylü değil, kaba-saba bir köylü…
İdeolojik Düzeyi Çok Yüzeyseldi
İdeolojisi muğlaklık, stratejisi belirsizlikti. İdeolojisi yoktu ama hırs, öfke ve ihtirasları vardı.
Konuşmaları ve kendisine aitmiş gibi sunduğu tezler çalıntıydı. Bölge halkı onun bu hırsızlığını ortaya çıkaracak kadar aydın olmadığı için, başkalarının tezlerini çalmada ve kendi düşünceleriymiş gibi sunmada cüretli davranırdı. Lenin bile Marksizm’i doğru okuduğundan şüpheliyken; o, Marksizm’in üstüne çıktığını, ötesine geçtiğini iddia ederdi. Dahası kendini Marks, Engels, Lenin, Stalin dörtlüsü yanında beşinci sayar ve hatta onların toplamı olduğunu iddia ederdi. “Bazı aydın bozuntularının iddia ettikleri gibi geri bir kişiysem, bu koca örgütü ve ideolojisini nasıl yarattım?” diyerek kendini savunurdu.
O; ne Marksist ne Sosyalist ne Kürtçü ne devrimci ve ne de dinciydi. Tüm bu kavramlar onun için doyumsuz egosunu tatmin etmenin birer argümanıydı. Koşullara göre bu argümanlardan birini veya birkaçını kullanarak emellerine ulaşmaya çalışan biriydi. Sadece ideolojisi değil, aynı zamanda sağlam bir dünya görüşü de yoktu.
Teorik Birikimi Yetersizdi
Çok sahiplendiği ve kendi buluşuymuş gibi göstermeye çalıştığı “sömürge tezi”, tam 40 yıl öncesinde Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından Sömürge Siyaseti isimli makalede ortaya atılmıştır. Bu konuya ilişkin bir diğer çalışma da, Yazar Mahmut Baksi tarafından, 1972 yılında Stockholm’de yayımlanan Kürt Tarihi adlı çalışmadır. Yani bu çalışma, henüz ulu önderin Demirel, Erbakan ve Türkeş’in ayakları dibinde kendine bir yer aradığı, Kürtlük ve solculuk aklına getirmediği bir dönemde yürütülmüştür. Ama o, bu tezi kendi buluşuymuş gibi ortaya attı ve bununla da yetinmeyip Kürtçülerden ve solculardan çaldığı bu tezi onlara karşı kullandı. Diğer sol gruplarla çatışmanın temel tezi haline getirdi. Teori hırsızlığı “sömürge tezini” çalmasıyla sınırlı kalmadı; Mao’nun Uzun Süreli Halk Savaşı Stratejisi’ni tahrif ederek kendine mal etti. Engels’in “Ayaklanma Üzerine Tezler” adlı yapıtını kendi tezi olarak yayımladı.
Aydınlara Yaklaşımı
Gerçek aydın, toplumun vicdanı ve bilinci, geleneksel ve iktidar olanın muhalifidir. İçinde yaşadığı toplumu her türlü tehlikeye karşı uyarmak, aydınlatmak ve yol göstermekle görevlidir. Köhne düşünce, gelenek, klişe ve hamasi sloganlardan oluşan engelleri çiğneyen duruşun adıdır.
“Ulu önderin” iki çeşit aydını vardı; 1- Kendisini eleştiren, 2- Pohpohlayan aydınlar.
Ah keşke bu eleştiren aydınlar olmasaydı, işte o zaman doğaüstülüğü kabul görecek, herkes el birliği yapıp bu bulunmaz Hint Kumaşını korumaya çalışacak, tüm doktorlar tez elden sağlık sorunlarını aşmasına yoğunlaşacaktı.
Öcalan Sonuca Götüren Her Yöntemi Mubah Gören Bir Tiptir
Modern Avrupa’nın politika çerçevelerini terörize eden kimilerince de her türlü şeytanlığın, komploculuğun, entrikacılığın etik-değer tanımazlığın simgesi olan kara Makyavel’in iyi bir öğrencisi olmaya çalıştı. Makyavel’in, amaca varmak için her türlü yönteme başvurmak mubahtır, ilkesine sadık kaldı. Hatta daha da ileri giderek; her şeye müsamaha gösteririm ama koltuğuma göz dikilmesine asla, teziyle katkı yaptı. Koltuğuna bağlılığını ve onu korumak için elinden geleni yapacağını her fırsatta ortaya koyardı. Sadece bu koltuk sevdasından dolayı onlarca yakın çalışma arkadaşını acımasızca öldürttü. Amaç denilen şeyin, yürünen yolun kendisi olduğunu kavrayamadı. Büyük amaçlara kötü ve aşağılık yöntemlerle varılamadığını göremedi. Görmeyen her zaman düşer, o da amaç-araç tuzağına düştü.
Çok Yalan Söyler ve Palavra Sıkardı…
İşte yalanlar dizgesinden birkaç örnek;
Ulu, yüce ve ulusal önder, başkomutan, büyük yoldaş (sanılan Öcalan); 1979 yılında, arkadaşlarını Hilvan-Siverek çatışmalarında, dağınık vaziyette ve operasyonlarla baş başa bırakıp Ethem isimli bir militanın yanında Suriye’ye kaçtı. Kendine lider diyen birisi için utanç verici olan bu kaçışın hesabını vermesi gerekirken, Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göçüyle kıyasladı, bu büyük kaçışı “hicret” olarak sıfatlandırdı. Korkaklığına kahramanlık kılıfı sarmıştı.
Oysa ülkeden çıkış ya da geri çekilme olarak nitelendirdiği bu hareket tamamen arkadaşlarını operasyonlarla baş başa bırakarak Türkiye’den kaçmaydı. Başkomutanın ihanetine maruz kalan militanların ezici bir çoğunluğu, başsız sürü gibi bir süre çırpındıktan sonra gruplar halinde yakalandılar ya da vuruldular. Ölenler hiçbir zaman bozulmayacak bir sessizliğe gömülürlerken, hayatta kalanlar ise başkomutanlarının Suriye’ye kaçtığını duyduklarında zıpkın yemiş gibi oldular. Bu kaçışa öfkelendiler, öfkelerini bedenlerine yönelttiler; bu tutumu kınamak amacıyla, kimi bedenini ateşe verdi, kimi açlık grevine ve giderek ölüm orucuna yattı.
Başarı Anlayışı Çok Kısır ve Kısıtlıydı
İlk yıllarda, başında bulunduğu örgütün gelişip güçlenmesi kişisel rahatı için gerekliydi. Dolayısıyla örgütün güç kazanması için bazı çabaları vardı. Ancak Şam’da kalmayı ve örgüt şefliğini garantiledikten sonra, kendine yeni hedefler belirledi. Geliştirdiği bu yeni stratejinin özü şuydu; ne başarı ne başarısızlık! Ne kazanma ne kayıp! Ne gelişme ne gerileme! Başarı ile başarısızlık arasında gidip gelen bir pandül! Onu Şam’da yaşatmak için ne kadar mücadele gerekiyorsa, o kadar…
Sadece kurduğu yaşam düzenini koruyacak kadar başarıya ihtiyaç duydu, daha fazlasını istemedi ve hatta engelledi. Nedeni şu ki çalışmalarında başarılı olan örgüt büyüyecek, büyüyen örgüt kazanacak, kazanan örgüt güçlenecekti. Güçlenmiş ve büyümüş bir örgütü yönetmek büyük beyin ve büyük emek isteyecekti. İşte onun da istemediği buydu, zira kapasitesinin buna yetmeyeceğini biliyordu. Gücünün, büyümüş modern bir örgütten ziyade, ancak küçük bir çeteyi yönetmeye yeterli olduğunun farkındaydı.
Ulu önder, “Villada yaşamakla mağarada yaşamak arasında hiçbir fark yoktur. Hatta bana göre mağaranın havası daha temizdir. Daha sakindir. Ben sadece sizin için bu ev yaşamlarına katlanıyorum. Aksi takdirde bana dünyayı bile verseniz bu esarete katlanamam” derdi. Ama biz müritleri bu çığlığı duyacak kadar ermiş değildik, onu anlayacak kadar anlayış olgunluğuna ulaşamamıştık. Sırf bizim için o villalarda kalma zahmetine katlanacak kadar yüce olduğunu fark edememiştik.
Sıcak ve yumuşak yataklarda horlayarak uyuduktan sonra, örgüt elemanlarının taşta ve toprakta sabahlaması, Kürt insanın barınacak bir yer bulamaması o kadar önemli değildi. Onlar naylon çadırlarda, ağaç kavuklarında, mağaralarda idare edebilirlerdi. Beş on dakika pineklemeleri de yeterliydi. Eh, ne de olsa onlar askerdi, sıradan insanlardı.
Bedeni, en pahalı elbiselerle örtündükten sonra, militanların sırtlarındaki elbise pareli, kıçlarındaki şalvarları yamalı, ayaklarının yalın, başlarının çıplak olması gayet doğaldı. Zira zat-ı âlileri bizim için giyiniyordu. İşte, biz bu kadarını da görmeyecek kadar kördük.
Halklara Yaklaşımı İnsafsızdı
Kürtlerin kurtuluşu için harekete geçtiğini, haklarını elde etmek için bu kavgayı başlattığını ve hatta verdiği uğraşla Kürtleri yeniden yarattığını söylerdi. Yerine göre, kendine Kürt milliyetçisi ve büyük yurtsever sıfatlarını yakıştırırdı.
Ne var ki, Şam’dan kovulduktan sonra tutuklanıp İmralı’ya götürülürken yaptığı açıklamalarla Kürt hayranı olmadığını, gerekirse Kürtlere karşı savaşabileceğini, Kürtlerden nefret ettiğini; hapishaneye düşmekten ve orada bulunmaktan Kürtlerin sorumlu olduğunu söylemekte beis görmedi. Şöyle diyordu, “Ben ülkemi severim. Annem de Türk’tür. Türkiye ve Türk Halkı’nı severim. Onlar için iyi hizmet edeceğime inanıyorum. Eğer bir hizmet gerekirse yaparım. Bir fırsat verilmesini istiyorum…”
Şam’da Kürtçü, İmralı’da Türkçü Takılmıştı…
Saf Kürt kanı taşıyıp taşımaması, katışıksız Kürt kişiliğini temsil edip etmemesi, Kürtçülük yapıp yapmaması ve bir Kürt yurtseveri olup olmaması kendi takdiridir. Ama kendine lider, hem de ulu lider, büyük yurtsever, bir halkın yaratıcısı diyen biri; gerçeğini gizlemez, niyetini saklamaz, kimliğini ortaya koymaktan korkmaz.
Kadına Bakışı ve Kürt Kadınlarını “Herkesin Ortak Malı” Yapma Amacı
— Emperyalist ve kapitalist sistem kadını metalaştırdı. Baksanıza hepsini vitrinlik olarak kullanıyor, reklâm malzemesi yapıyor, süsleyip satışa çıkarıyor. Ben ise bir Sosyalist olarak kadını bilinçlendirmeye, özgürleştirmeye ve erkek egemenlikli toplumun katmerli baskısından kurtarmaya çalışıyorum. Şunu çok iyi bilmelisiniz ki, Kürdün kurtuluşu tamamen geleneksel kadının ve kadın-erkek ilişkilerinin tasfiyesine bağlıdır. Köleleştirici evlilik ilişkileri tümden ortadan kaldırılmadan kadının nefes alması mümkün değildir. Bu anlamda ben Büyük Sezar’ın tersiyim; o, on binleri evlendirdi, ben yüz binleri, milyonları boşamaya çalışıyorum. Niye mi? Nedeni çok açık! Bu tip evlilikler iki taraflı bir fahişeliktir. Genelevden tek farkı özel ev oluşudur da ondan.
Galiba sadece kadınla uğraşmak sorunu çözmem için yeterli gelmeyecektir. Bir de kaba ve duygusuz Kürt erkeğini öldürmem gerekiyor. Siz bu halde değil bir kadına koca, olsa olsa kendi başınıza bela olursunuz. Değil mi? Ulan alçaklar, var mı aranızda ben erkeğim diyecek birisi?
— Yoktur başkanım.
— Yoktur tabi! Benim seviyeme gelmeniz ve benim gibi bir erkek olmanız için daha çok yol almalısınız. Hatta bence birçoğunuz için bu zaten imkânsızdır.”[1] diyecek kadar narsist tavırlıydı.
Öcalan Sapığına Göre; Kürt Kadınları Nasıl Özgür Olacaklardı?
Almanya’da elimize geçen, Abdullah Öcalan’ın “NASIL YAŞAMALIYIZ?” kitabında 40 sayfa kadar uzunca bir bölümde; Kürtlerin özgürlüğünün, önce Kürt kadınların özgürlüğüne bağlı olduğunu vurguladıktan sonra:
“Kürt kadınlarının ise; hem “Dini nikâh gericiliğinden”, hem de Kapitalizmin “Resmi nikâh köleliğinden” kurtarılıp, gönlünce ve özgürce eş seçip değiştireceği bir ortamın sağlanmasıyla devrimin tamamlanacağını” söyleyecek kadar sapkınlaşmıştı. Acaba, dindar ve namuskâr Kürt kardeşlerimizden, karılarının ve kızlarının böyle “orta malı” yapılmasına razı olacak tek bir kişi bile çıkar mıydı?
İşte Siyonist ve emperyalist güçler, işbirlikçi olarak iktidara getirdiklerinde ve böylesi terör ve fitne faaliyetlerinde kullanacakları kişilerde, öncelikle ve özellikle: 1- Sağlam ahlâk ve inanç, 2- Sorumlu karakter ve vicdan, 3- Sonunu düşünen akıl ve iz’an gibi duygu ve değerlerin çok düşük olmasına bakarlardı. Çünkü bu değerlere sahip insanlar; dış güçlerin istedikleri şekilde, Ülkelerine, Milletlerine, Dinlerine ve Devletlerine hıyanete razı olmazlardı…
- Bak: İmralı’da Bir Tiran; Abdullah Öcalan, Şemdin Sakık, Togan Yayınları, Şubat 2012 (sh.9-153)

Şemdin Sakık gibi isimlerin itiraflarında geçen “Ona kul köle olmuştuk, her dediğine inanıyorduk” .
Yüzlerinin (ve tüm bedenlerinin) ateşte çevrildiği gün: “Eyvahlar-yazıklar olsun bize! Keşke Allah’a itaat etseydik. Ve Resulüne uyup peşine gitseydik” diyerek (pişmanlık duyacaklardır).
Ve diyecekler ki: “Ey Rabbimiz! Gerçekten biz ‘Sadat’ımıza (bazı kötü niyetli tarikat ve maneviyat rehberlerimize ve hoca efendilerimize) ve ‘Kübera’mıza (devlet, siyaset ve servet büyüklerimize ve hizmet ağabeylerimize aldanıp haksız ve ahlâksız işlerine) itaat ettik. (Bu iki sınıfın vaazlarına ve va’adlerine inanıp peşlerinden gittik. Onlar ise bizim iyi niyetimizi ve teslimiyetimizi istismar edip, bizleri kâfir ve zalim sistemlere peşkeş çekip aldatmışlardı.) Böylece onlar bizi Hakk yoldan saptırmışlardı.” (Ahzab Suresi, 66-67)