YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69e43ef960b50
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 8 8
Bugün : 11530
Dün : 59412
Bu ay : 1050215
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53195273
IP'niz : 216.73.217.119

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Varlık ve bağımsızlığımızın güçlü garantisi ve “…emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili” olan Siyonist merkezlerin, ülkemizin ele geçiremediği son kalesi olan TSK; emperyalist odakların güdümünden çıkıp Milli ve haysiyetli bir duruş sergiledikçe, malum ülkelerin ve mel’un işbirlikçilerinin hedefi haline gelmekte, zayıf düşürülüp saf dışı edilmek üzere asimetrik bir saldırı acımasızca sürdürülmektedir. Ordu bünyesine haliyle bulaşmış; sabataist, sahte Kemalist, Darwinist, Şamanist, komünist ve din istismarcısı hain ılımlı İslamist döküntülerini; vücuda sızan virüsleri, organlarımıza zarar vermeden eritme ve etkisizleştirme misali tedbirlere elbette taraf olmakla birlikte; bu şartlar ve gidişat altında, imanı, iz’anı ve insafı olan herkesin, kendi ordusuna sahiplik etmesi ve desteklemesi gerekmektedir.

İsrail, ABD ve AB gâvuruna TARAF, ama TSK’ya düşman olduğu artık kesinlik kazanan malum Gazete’de “dönemin 1. ordu komutanı Çetin Doğan Cuntasının darbe hazırlığı” diye manşete taşınan, ama GKB ınca araştırılıp yalanlanan, bu raporların ve dökümanların, “muhtemel saldırı ve başkaldırı durumlarında hangi tedbirlerin alınacağı ve nasıl uygulanacağı?”  konularını kapsadığı vurgulandığı halde, hala “darbe planı” diye tartışılan böylesi kışkırtıcı haberlerin de hedefi bellidir.

Peki, TARAF Gazetesine, bu çok derinlikli ve genleri değiştirilmiş haberleri sızdıran: “CIA-MOSSAD mıydı, Fetullahçı yapı mıydı, veya AKP iktidarının MGK üyesi bakanları mı ajandı? Yoksa “Ercümen-i Daniş”in hala TSK’daki uzantısı Masonlar mıydı? sorularının üzerine niye hiç gidilmemektedir?

Barak Türkiye’yi ziyaret etti. Hem iki ordu arasında, kendilerini ulusal değerlerin koruyucusu olarak görmesinden kaynaklanan bir çeşit ideolojik yakınlık bulunuyor, hem de iki ülkenin generallerinin gayet yakın dost oldukları biliniyor.”[1] diye dalga geçen Zaman Gazetesine TSK tarafından niye yanıt verilmemektedir? İddia edildiği gibi, İsrail ve Türkiye generalleri çok özel bir dostluğa sahipse, o zaman ordumuza dostları (!) tarafından hıyanet edilmektedir!

Hollanda’daki tanıtım afişlerinde; bikinili kadının üstüne, Atatürk fotoğrafı bulunan parayı yerleştiren ve dolaylı biçimde Atatürk’e bikini giydiren Turizm firmasının Yahudi sahiplerinden hesap soramayan Mason generallerin, irtica bahanesiyle halkımızın diniyle uğraşmaları elbette nefret ve husumete sebebiyet vermektedir.

Başörtüsü, Kur’an Kursu,  İmam Hatip okulu ve suni olarak pompalanan irtica kuşkusu üzerinden yürütülen İslam düşmanlığı, Müslüman halkımızı bezdirmiştir ve bu kirli kafaların TSK’dan temizlenmesi en acil meseledir. Bu, AKP’ci, F. Gülenci ve bütün işbirlikçi görevlilerin de önünü kesecektir.

Gaddar Amerika’nın ve barbar Avrupa’nın, Türkiye’mizi işgal edip, Recep Erdoğanları sömürge valisi, Fetullah Hoca’ları Diyanet reisi yapmaları durumunda, keyfinden bayılacak ve bayram yapacak olan hamiyetsiz ve haysiyetsiz kişi ve kesimlerin, bu çağrımızdan gocunacakları kesindir.

Dış merkezlerin ve içerideki Masonik mahfillerin tazyik ve tezgâhlarına kapılarak, bazen dengeleri gözetmek adına mecbur kalınarak yapılan 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat askeri darbelerinde birinci hedef haline getirilmesine ve en çok mağdur edilmesine rağmen, TSK’yı rencide edecek, hatta kırgınlık ve kızgınlığını belirtecek tek bir sözüne rastlanmayan ve Milli bir kurum olarak ordumuzun her yönden en güçlü konuma ulaşması için çırpınan ve çok önemli katkılarda bulunan Aziz insan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın kıymetini takdir edinceye kadar da, bu saldırıların devam edeceği ve belini düzeltemeyeceği artık bilinmelidir.

İslam kılıfı altında, dünyalık rahatına ve menfaatlerine tapınan, Kur’ani kuralları kendi nefsani çıkarlarına uyduran münafık tipler de, demokrasi ve özgürlük kılığına saklanan eski sağcı-solcu meymenetsizler de bilsinler ki, Milli Çözüm; TSK’ya ve Müslüman halkımıza yönelik bu tertipleri anlatmaktan, bütün şeytani tehdit ve tekliflerinize rağmen, asla vazgeçmeyecektir.

Bunlar polis şefleri mi, medya jurnalcileri mi?

Fetullahçı medya “fukaha”sı Emniyet mensuplarından, Gâvura Taraf yazarı Emre Uslu (Emrullah Uslu)’nun bir yazısının başlık ve girişi şöyleydi:

“Genelkurmay doğru söylüyorsa ben de şimendiferim… Sonda söyleyeceğimi şimdi söyleyeyim. O hâkime “taciz takibi” yapılıyordu.” fetvasını vermişti.

Uslu’nun “o hâkim” dediği kişi ve Anayasa Mahkemesince yanlış ve haksız yapıldığı saptanan kozmik oda aramasına katılan Ankara 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi üyesi Kadir Kayan idi.

Uslu’nun Genelkurmay’ı “yalancılıkla” itham ettiği olay ise “Hâkimi takip ediyorlar” sahte ihbarına dayanarak iki askeri aracın polis tarafından durdurulup aranmak istenmesiydi.

Bu kiralık ve münafık mantığa göre:

  1. a) Genelkurmay sürekli yalan söylerdi….
  2. b) TSK’dan suikast dahil her şey beklenirdi!…

GKB Sn. İlker Başbuğ’un, Kurtuluş Savaşı Komutanlarından olup, sonradan Atatürk’e muhalif cepheye kayanlardan Kazım Karabekir’in şu mahiyetteki sözlerini özellikle hatırlatması, oldukça anlamlı ve önemlidir:

“Ey vatandaş, size ulaşan haberlerin gerçeğini ve perde gerisini araştırıp, doğruluk derecesini öğrenmeniz gerekir. Aksi halde yalan yanlış haberlere ve tahriklere kapılmak, hepimize felaket getirir!..”

 

Acaba, Cumhurbaşkanlığı için hazırlanıp reklâmı yapılan Bülent Arınç’a yönelik sahte suikast bahanesiyle Özel Harp Dairesinde Arama Yapılmasının Sebebi “CD ARAMAK” Olabilir miydi?

Ergenekon Davası sanığı Mahmut Özgür önemli ipuçları vermişti: “(7 Mayıs 2009) “Başıma ne geldiyse Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkonsolosluğu ziyareti CD’sini izledikten sonra geldi!?”

Ergenekon davasının 82. Duruşmasında gazeteci Hayrullah Mahmut Özgür Star gazetesinin Uzan Grubuna ait olduğu dönemde 2003 yılında Ankara Temsilciliği yaparken, şu olayları yaşadığını bildirmişti:

Özgür, kendisine Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemde yanında Cüneyt Zapsu olduğu halde ABD İstanbul Başkonsolosluğuna yaptığı ziyarete ait bir video izletildiğini, internet üzerinden izletilen bu videoda, Tayyip Erdoğan’ın, ABD’li yetkililere ve CIA görevlilerine, Başbakan olması halinde yapmayı planladıklarını anlatarak çeşitli konularda söz verip, taahhütlerde bulunduğuna dair görüntü ve seslerin yer aldığını belirtmişti.

“Videoyu izletenlerin, bu görüntü ve bilgilerin hükümetin yıkılmasını sağlayacağını, bunu Uzanlara 50 milyon dolar karşılığında verebileceklerini söylediklerini, bunu Uzanlara iletmesinin kendisinden istendiğini; Cem Uzan ve Can Ataklı’yla görüşüp anlattığında, onların para vermeyi kabul etmeyip, parasız verirlerse yayımlarız dediklerini… Bunu ilgililere bildirdiğinde parasız vermeyi kabul etmediklerini. Ancak muhtemelen kendisinin haberi olmadan Cem Uzan’ın bu görüntüleri ele geçirdiğini zannettiğini” söylemişti.

Videonun askeri istihbaratın da ilgisini çektiğini, bu süreçte Jandarma İstihbarat görevlerinin kendisinden video hakkında bilgi isteyip, Uzanların niyetini öğrenmek istediklerini… Şener Eruygur ve Levent Ersöz’le görüştüğünü kendisine Cem Uzan’ın hükümeti zora sokup sokmayacağının bir süre sonra ise Uzanlar hakkında operasyon başlatıldığını” ifade etmişti.

Mahmut Özgür’ün: “Başıma ne geldiyse bu videoyu izlememden sonra gelmiştir” sözleri ilginçti.

“İzlediğiniz, ABD İstanbul Başkonsolosluğundaki toplantı görüntülerinde, Tayyip Erdoğan’ın “özelleştirmeyi sonuna kadar götürme” taahhüdü dışında başka başlık var mı? Görüntülerde Cüneyt Zapsu da var mı?” sorusuna:

“Görüntülerde RTE, Neo-Sevr dediğimiz sonradan yaşananlarla somutlanan ABD’yle gizli anlaşmanın tüm maddelerini kabul ettiğini, Ermeni soykırımının kabul edileceği, Büyük Ermeni devletinin kurulması, anayasa değişikliği, AB uyum yasalarının değiştirilmesi, TSK etkisizleştirilmesi vb tüm hususları kabul ettiğini söylemektedir. Başkaca taahhütlerde vardı aklımda kalan bunlardır.

Görüntülerde Cüneyt Zapsu da bulunmaktadır.” yanıtı ise dikkat çekiciydi ve Ergenekon dalgalarının perde arkasını deşifre etmekteydi.

Ancak sokak çocuklarının, kabadayılık özentisiyle yapabileceği “8 mermili mektup” neden Sürat Kargo’yla gönderilmişti?

Genelkurmay Başkanlığı Seferberlik Tetkik Kurulu Ankara Bölge Başkanlığı’nda arama yapan Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi Üyesi Hâkim Kadir Kayan ve soruşturmayı yürüten savcı Mustafa Bilgili’ye 8’er adet mermi gönderilmişti. Mermilerin olduğu paket Sürat Kargo firmasına sahte bir adres ve isim gösterilerek verilmişti.

Peki, hâkim Kadir Kayan’a bu mermileri gönderenler neden Sürat Kargo’yu tercih etmişti? Neden posta ile göndermemişti? Ya da neden başka bir kargo şirketini tercih etmemişlerdi?

Sürat Kargo daha önce de gündeme gelmişti

Sürat Kargo’nun adı son dönemde Fethullah Gülen Cemaati ile beraber anılır vaziyetteydi.

Hatta “Okullarda ücretsiz olarak verilen ders kitaplarının dağıtılması ve okulların evraklarının taşınması işinin Sürat Kargo’ya verilmesi” meclisin gündemine gelmişti. Antalya Milletvekili Osman Özcan, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’e konu üzerine soru önergesi vermişti. Özcan soru önergesinde: “Halk Eğitim Müdürlükleri’ne gönderilen bir genelge ile Açık Liseler’e yapılan başvuruların Sürat Kargo ile yapılması dayatıldı mı? Sürat Kargo ile Zaman Gazetesi arasında bir bağlantı var mıydı? Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü, Sürat Kargo’ya 2005’ten bu yana ne kadar ödeme yaptı?” gibi sorular yöneltmişti.

Sürat Kargo’nun kurumsal tanıtımlarına Zaman Gazetesi’nde geniş yer verilmişti. Sürat Kargo’nun ”http://www.suratkargo.com.tr” adresli internet sitesinde referansları ise dikkat çekiciydi.

Bu referanslar arasında cemaate yakınlığıyla bilinen Zaman gazetesi (Feza Gazetecilik A.Ş), Bank Asya, Samanyolu Televizyonu Pazarlama (Dünya Pazarlama), Samanyolu TV, NT Kitap Kırtasiye, Kanal 7, Yimpaş Holding, Deniz Feneri Derneği gibi kuruluşlar gözlemlenmişti.

Hâkim ve savcıya gönderilen 8 merminin postalandığı şirket ve ilişkileri gerçekten dikkat çekiciydi…

1966 yılında da, yani Morrison Süleyman’ın devri saltanatında, TBMM, yine Gladyo güdümündeki “Seferberlik kurulu”yla irtibatlı polislerce aranıp taciz edilmişti!?

Şimdi Bay Soner Yalçın’ın, yamultarak ve asıl püf noktalarını yutarak anlattığı olayı, düzelterek nakledelim:

“Türkiye’nin gündeminde; Bülent Arınç’a suikast iddiasıyla başlatılan soruşturma çerçevesinde Genelkurmay Başkanlığı’nda yapılan arama birinci sıraya yerleşmişti.. Aynen böyle, yıllar önce de polisler Ankara’da yine “dokunulmaz” denen bir binaya girmişlerdi. Saatlerce süren aramaların emrini kim vermişti? Onlarca polis neyin peşindeydi? Aramanın duyulması üzerine bazı siyasetçiler neden büyük tepki göstermişti? Ve işte bu olayla ilgili İsmet İnönü kimin için neler söylemişti?..

Tarih: 7 Mayıs 1966

Saat gece 02.00…

TBMM önünde olağanüstü bir hareketlilik gözlenmişti.

Onlarca resmi ve sivil polis TBMM’den içeri girmişti.

Polislere iki Meclis İdare Amiri; Zühtü Pehlivanlı ve Hilmi Onat eşlik etmişti.

Meclis İdare Amiri Pehlivanlı ve Senato İdare Amiri Onat şaşkınlık içindeydi; ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Her ikisini de bir saat önce İçişleri Bakanı Faruk Sükan telefonla aramış ve mecliste olmalarını istemişti.

Peki dertleri neydi ve “Seferberlik Tetkik’le ilişkili olduğu saptanan bunca polis, gece yarısı TBMM’de neyin peşindeydi?

“NATO’dan çıkalım”

TBMM’ye yapılan polis baskınının ayrıntılarından önce o süreçte Türkiye gündeminde neler olduğunu bilmemiz gerekirdi.

Öncelikli sorun Kıbrıs’tı.

Bir önceki hükümetin Başbakanı İsmet İnönü Kıbrıs’a askeri çıkartma kararı almış; ancak ABD Başkanı Johnson’un sert-kaba üsluplu mektubuyla geri adım atmıştı.

27 Ekim 1965’te göreve başlayan Süleyman Demirel Hükümeti’nin de gündeminde yine Kıbrıs vardı. Ama o da, halkı yatıştırmaya yönelip, Amerika’dan paparayı yiyince derhal geri adım atacaktı. Kıbrıs’ta huzur ve hürriyeti sağlayacak şanlı 1974 Barış Harekâtını başlatma ve başarıyla tamamlama sürecinin siyasi şerefi Erbakan’ın olacaktı… Bülent Ecevit ise, istemeden de olsa, komutanlarla Erbakan arasında oluşan karar birliğine mecburen uymak durumunda kalmış, ama sonunda ucuz kahramanlık rantını toplama hevesine kapılmıştı.

TBMM’de senatör olarak bulunan 27 Mayısçı Ahmet Yıldız, Suphi Karaman, Orhan Erkanlı, Haydar Tunçkanat gibi isimler, TSK’nın NATO’dan dolayısıyla ABD’den bağımsız hareket etmesini isteyen konuşmalar yapmaktaydı.

NATO’dan çıkma talebi sadece Kıbrıs harekâtı nedeniyle tartışılmıyordu. CHP milletvekili Mustafa Ok, ABD’nin Karadeniz’deki donanma faaliyetlerinin Sovyetler Birliği’ni kışkırttığını ve bu durumun Türkiye’yi zor duruma düşüreceğini söylüyordu. Keza CHP’liler, Türkiye’den havalanan Amerikalılara ait U-2 casus uçağının Sovyetler Birliği’nde yakalanması ve bu ülkenin Ankara’ya nota vermesini de eleştiriyordu. ABD yüzünden komşumuz Sovyetler Birliği’yle savaşmak istenmiyordu.

Ayrıca o tarihe kadar sanılıyordu ki; Sovyetler Birliği Türkiye’ye saldırınca NATO yanımızda olacaktı! Sonra anlaşıldı ki, NATO; sadece Avrupa, ABD ve İsral’in korunması için yapılandırılmıştı. Böyle bir savaş durumunda hemen Türkiye topraklarından çekilip cepheyi Avrupa sınırına kuracaklardı. Yani Türkiye feda edilecek bir ileri karakol konumundaydı.

“Zaten Seferberlik Tetkik Kurulu / Özel Harp Dairesi” de bu amaçla kurulmuştu; Sovyetler’e karşı Anadolu topraklarında gayri nizami savaş yapacaktı. Bu nedenle parasını ve teçhizatını ABD sağlamaktaydı.

Böylece, ABD ile yapılan ikili antlaşmalar meclis gündemine gelmeye başlamıştı.

Kamuoyunda NATO üslerine karşı hoşnutsuzluklar artmıştı. Başbakan Morrison Süleyman Demirel “üs yok, sadece tesis var” dese de bu kimseyi pek yatıştırmamıştı.

Meclis’te, basında ve TSK içinde NATO aleyhtarlığı artınca neler mi yaşandı? Kuşkusuz her daim yapılan şey gündeme taşındı: Türkiye’nin “aşırı sol cereyanların” hedefinde olduğu hatırlandı! Süleyman Paşanın AP Hükümeti solculara karşı sert önlemler almaya başladı.

Bütün bu “Öcü” korkutmalarına rağmen NATO gündemden çıkmamıştı.

General de Gaulle’ün NATO’dan Fransa’daki üslerini boşaltmasını istemesi Türkiye’de de heyecan yaratmıştı.

ABD ve NATO güç durumdaydı. Amerikalılar zaten Vietnam bataklığına saplanmıştı; Türkiye’deki üslerinin kapatılmasına asla sıcak bakamazlardı.

Hakaret dolu mektubunu unutturmak isteyen ABD Başkanı Johnson, hastalanan Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’e özel uçağını göndererek Amerika’da tedavi görmesini sağlamıştı.

NATO Genel Sekreteri Manlino Brosio Ankara’ya gelip, NATO aleyhindeki propagandanın, komünistlerin işi olduğunu açıkladı. Öte yandan nedense De Gaulle için aynı sözleri konuşmamıştı.

İşte NATO karşıtlığının giderek taraftar toplamaya başladığı o günlerde ilginç bir olay yaşanmıştı.

“Darbe isteyen” gizli bildirilerin farkına varılmıştı!

Tarih 4 Mart 1966’ydı.

Ankara’da “Milli Kurtuluş Komitesi” imzalı bildirilerin dağıtıldığı ortaya çıkmıştı.

Bu bildiriler, AP Hükümeti’ni, siyasi milliyetçiliğe aykırı hareket ettiği için kınamakta ve TSK’nın idareye el koyarak hükümeti devirmesini tavsiye buyurmaktaydı!?

Tabi, polis hemen soruşturmalar başlatmıştı.

Polise göre bildiriyi dağıtanlar üniversitelerdeki Fikir Kulüpleri’nin devrimci öğrencileri ve taraftarlarıydı.

Polisin açıklamasına göre bildiriler “yurt dışında basılıp Türkiye’ye getirilip dağıtılmaktaydı.” Ama bunların basıldığı ülkelerin yine NATO güdümünde olduğu özenle saklanmıştı!.

Şimdi:

a) Doğrularla-yanlışları harmanlayıp, gerçekleri çarpıtmaya ve hedef saptırmaya çalışan

b) Bazen de, “doğruları eksik anlatarak” yine kafaları karıştıran ve asıl gerçekleri karanlıkta bırakan

c) Kapitalizmin de komünizmin de; sağcılık ve solculuk didişmelerinin de; ABD ve AB emperyalizminin de, Sovyet Komünizminin de; Batı demokrasinin de, Doğu (eski Rusya ve Çin) despotizminin de; evet hepsinin arkasında Yahudi SİYONİZMİ’nin bulunduğunu özellikle saklayan, bay Soner Yalçın’a soralım:

    1- 7 Mayıs 1966’da Gladyo Polisleri Meclis’e baskın yaparken Başbakan olan, Morrison ve Mor-Mason Süleyman’ın, bugün aynı çevreler ve gerekçelerle Ankara Seferberlik başkanlığına saldırılmasına karşı çıkması ve Ergenekoncuların safında yer alması, tarafınızdan nasıl yorumlanıyor ve hangi hikmete bağlanıyor?

    2- Sözde Ergenekon karşıtı ve koyu demokrasi ve açılım taraftarı şu Fetullah Gülen ve şürekâsının; Sn. Morrison Süleyman tarafından, her konuda resmen sahip çıkılıp parlatılmasının,  ama şimdi güya ayrı ve aykırı cephelerde çarpışıyor sanılmasının, hikmeti mucibesi ne oluyor?

    3- Bir gaflet eseri ifade ve itiraf buyurduğunuz gibi, güya solcu ve koyu Kemalist sanılan, ama kapitalist Chonson’un güdümünden çıkamayan şu İnönü Paşanızın varisleriyle; yıllarca CHP’nin panzehiri olarak allayıp pulladığınız Mor-Mason Süleyman’ın, şimdi aynı cephede yer alması, sizce hangi gerçeği ortaya koyuyor?

    4- “Yahudi Siyonizmini bir timsaha benzetirseniz, bunun üst çenesi Komünizm, alt çenesi ise Kapitalizmdir. İki çenenin çarpışması, aralarına düşürülen avlarını parçalayıp yutmak ve Siyonist Yahudi canavarını beslemek içindir” şeklindeki tarihi tespitiyle, ülkemizdeki ve yeryüzündeki ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel bütün haksızlık ve ahlaksızlıkların temel nedenin ve kurtuluş çarelerini gösteren Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a olan şeytani hıncınız ve İslam’a karşı hırçınlığınız, sizin gibi sahte Kemalistlerin, suni sosyalistlerin ve Şamanist ulusalcı döküntülerinin ve tabi tüm Sabataist sünepelerinin gerçek ayarını ve gâvura taraflığını ortaya koyuyor!

    Sevgili Mustafa Kurdaş ve Mustafa Yılmaz’ın çarpıcı tespitleriyle:

    ABD’nin İsrail’in güvenliğine olan bağlılığı ve Obama’nın CIA ajanlığı!

    İsrail’in tanınmış gazetelerinden Haaretz’de yayınlanan bir haber Amerika – İsrail ilişkilerinin derinliğini anlamamıza yardımcı olacak bir boyutunu gösteriyordu.

    11 Ocak 2010’da yayınlanan ve ABD’nin İsrail’de 800 milyon dolarlık donanım bulundurmasıyla ilgili haberde şöyle deniyordu:

    “Yapılan anlaşma İsrail’e acil durumlar için mühimmat kullanımı izin verirken, yetkililer anlaşmanın ABD’nin İsrail’in güvenliğine olan bağlılığını ortaya koyduğunu belirtiyordu.”

    Şimdi dönüp bir kez daha okuduğunuzda iki ifade dikkatleri çekiyordu:

    Birincisi, “İsrail’e acil durumlar için mühimmat kullanımı izni”nden inşallah bu acil durum konusu yeni bir Gazze hatta BOP geri başka ülkeler ve Türkiye kastedilmiyordu!

    Altı çizilmesi gereken ikinci cümle daha bir derindi ve ABD’nin İsrail’in güvenliğine olan bağlılığı” vurgulanıyordu.

    Bu cümlede; Kimin kime bağlılığı?.. Kimin neye bağlılığı?… açıkça anlatılıyordu.  ABD’nin İsrail’e bağlılığı ve İsrail’in güvenliği ilkesine hizmetkârlığı vurgulanıyordu.

    ‘Bağlılık’ ifadesi ‘efendilik’i de içerdiği için; ‘efendiye bağlılık’tan söz ediliyordu. Yani Siyonist Yahudi İsrail Efendi, ABD hizmetçi ve köleydi..

    Bush’tan sonra çok şeyin değiştiğini düşünenler yanılıyordu. ‘İsrail’in güvenliği’ ilkesinin ABD Başkanları için Amerikan çıkarlarından da önde geldiğini yinelememize gerekiyordu. Yani İsrail, Obama’nın da ‘İsrail’in güvenliğine olan bağlılığından’ memnundu![2]

    Siyonist sistemin şartı: Ajan olmayan başkan olamazdı!

    İstihbarat örgütlerinin klasik görev tanımı, temsil ettikleri devlet ve hükümetlerin karar verme süreçlerine yardımcı olacak istihbarat toplamaktır. Bugün ise istihbarat örgütleri bu klasik iştanımlarının fersah fersah ötesinde; politikaya yardımcı olan değil bizzat politika yapan roller oynamaktadır.

    Bu görev aşımı; çağdaş demokrasiler için en büyük tehditlerden birini oluşturmaktadır. İstihbarat örgütlerinin “lider” yetiştirip, bu liderleri toplumun her katmanına yerleştirdiği bir dünyada sağlıklı bir toplumsal ve siyasi yapıdan söz etmek mümkün olmayacaktır.

    Çevremiz; bizzat istihbarat örgütleri tarafından yetiştirilip siyasi vitrine konan sözde liderlerle çevrilmiş durumdadır.

    İşte, İsrail’in “alçak”lığını, ABD’den bağımsız gören ve hala Obama hayranlığı sergileyen bizdeki AHMAK takımı bilmiyordu ki; ABD kırma Başkanı da bu tarz liderlerden birisi durumdadır.

    Seçim kampanyası sırasında Obama’nın nerede doğduğu konusu rakipleri tarafından siyasi saldırı malzemesi yapılmıştı ve bu ABD yasaları açısından da bir sıkıntı kaynağıydı. Fakat bu süreçte aslında çok daha önemli bir bilgi ortaya çıktı.

    Obama’nın üniversite sonrası dönemde, CIA’nın paravan şirketi Business International Corporation Inc.(BIC) firması için çalışırken yaptığı seyahatler çerçevesinde birden fazla pasaporta sahip olduğu anlaşıldı. Bu pasaportlar arasında İngiliz ve Endonezya pasaportu da vardı.

    Obama; Endonezya’da annesi ve üvey babası Lolo Soetoro ile birlikte yaşadığı dönemde, 1981 yılında Pakistan’ı ziyaret etmiş ve burada Muhammadmian Soomro isimli bir Pakistanlı ve ailesi ile birlikte kalmıştı. Obama o sırada Barry Soetoro ismini kullanmaktaydı.

    Tarihin cilvesi olsa gerek; 18 Ağustos 2008’de Pakistan’ın Kenan Evren’i sayılan Pervez Müşerref istifaya zorlandığında yerini alan geçici Pakistan başkanı da Muhammadmian Soomro olmaktaydı. Soomro ailesi, Bhutto ailesine yakınlığı ile de tanınmıştı.

    Başkanlığa oturduğunda; Merve Kavakçı’dan Ece Temelkuran’a kadar çok geniş bir yelpazedeki hamakat ordusu tarafından sevinç ve ümit çığlıkları ile karşılanan Kırma Kahramanın cilası bir bir dökülürken; Obama’nın bir lider değil bir CIA görevlisi olduğu da gün yüzüne çıkmaktaydı.

    Obama’nın bir CIA ajanı olduğu gerçeğini ortaya çıkaracak geçmişine yönelik sorulara karşı sansür uygulattığı ortaya çıktı.

    ABD’nin köklü bağımsız gazetecilik sitelerinden Wayne Madsen Report, ABD’de Beyaz Saray’a akredite deneyimli gazetecilerden birine dayandırdığı haberinde, Beyaz Saray yetkililerinin Beyaz Saray’a tahsisli gazetecilere belli konularda soru yasağı getirdiğini” açıkladı.

    Habere göre; yasaklı soruların başında, “Obama’nın üniversite sonrasında, CIA’nin paravan şirketi BIC’de istihdam edilmesi” ile ilgili sorular yer almaktaydı.

    Evet, Amerika’da, başkanlık figüranı Obama da, aynen bizdekiler gibi, İsrail’in ve siyonizmin kuklalarıydı, CIA ve MOSSAD’ın elemanlarıydı. “Dış Güçler” dediğimiz, Siyonist Yahudi Lobilerinin ve emperyalist Haçlı zihniyetinin, bunların güdümündeki ABD ve AB’nin ve tüm sağcı, solcu ve İslamcı işbirlikçilerin karşısına Hak namına dikilip sonuna kadar direnen ve engelleri bir bir deviren tek ve örnek lider olan Erbakan Hoca’nın dediği gibi:

    “Makam ve menfaat karşılığı, milletine ve insanlık alemine hıyanete razı olmuş bu işbirlikçi ve sahte etiketli adamların, İsrail’in ajanı olmak için, ille de resmi Yahudi askeri üniforması giymeleri gerekmiyordu. Üstelik bu kendilerini açığa vuracak ve hizmetlerini zorlaştıracaktı.”

     

    Seferberlik Baskını, Genelkurmaya mı yönelikti?

    Şemdinli vakası, Danıştay saldırısı, Ergenekon soruşturmasının her aşaması, Bülent Arınç’a suikast iddiası, kozmik odanın aranması…

    Bunların her birinden film senaryosu kokusu alınmaktaydı.

    Böyle bir senaryo da bizim yazmamız fena olmazdı…

    İnanın, hikâyenin tüm kahramanları, bizatihi olayın kendisi hayal ürünüdür. En azından şimdilik…

    Ağır Ceza Hâkimi Kadir Kayan kozmik odayı arayıp tarıyor. Peki, bundan sonra sırada ne vardı?

    Artık, hayali hikâyemiz şöyle başlasındı:

    Aralık’ın son günleriydi, Kurban bağışı kesim ihalelerinde yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla Ankara Cumhuriyet Savcısının talimatıyla 8 ilde başlatılan operasyon haberleri gündemi karıştırmıştı. Çok sayıda insan gözaltına alındı. Türk Hava Kurumu, Mehmetçik Vakfı, LÖSEV ve Deniz Feneri Derneği’nde de çok yönlü sorgu ve soruşturma açıldı.

    Konu çok kritik ve ilginçti, çünkü “Kurban kesiminde yolsuzluk” yapılmıştı.. Mehmetçik Vakfı hemen şu açıklamayı yaptı:

    “Mehmetçik Vakfı 2009 yılı vekâleten kurban bağışı kesim ihalesi sonucunda 17 kesim merkezi için 12 firma ihaleleri kazanmış ve kesimler noter huzurunda, veteriner gözetiminde, vakıf görevlileri nezaretinde, dini vecibelere uygun olarak yerine getirilmiştir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca, ihaleleri kazanan 12 firmadan ikisi hakkında başlatılan soruşturma kapsamında, Mehmetçik Vakfı Genel Müdürü ve Vakıfta görevli ilgili personel, bilgilerine başvurulmak üzere emniyette bulunmaktadır.”

    Mehmetçik Vakfı’nın mütevelli heyet başkanı kim dersiniz? Genelkurmay Personel Başkanıydı!..

    Personel Başkanı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en güçlü adamlarından biri sayılırdı. Koca bir teşkilatın bütün atamaları, alımları, özlük haklarının yönetimi vb. konuların tamamıyla görevli ve yetkili bir şahıstı!

    Hayali film senaryosuna göre: Savcı incelemeleri derinleştirip daraltacak, soruşturmada “şu şüphede giderilmelidir, bu ihtimal de olabilir, o belgede şurada bulunabilir..” sonucuna varacak. Ve… Genelkurmay mali hesaplarına girmeye ve Milli Harp Sanayi girişimlerini töhmet altına alıp kösteklemeye kalkışacaktı ki.., Anayasa Mahkemesinin iptal kararıyla, bütün balonları başlarında patlamıştı!?

    AKP içi, iktidar mücadelesi miydi?

    Fetullahçı şebekenin, neden aniden İçişleri Bakanı’nı görevden aldırmaya çalıştığı merak ediliyordu. Radikal Ankara Temsilcisi Murat Yetkin “Başbakan Aytaç’ı okuyor mu?” başlıklı yazısında Önder Aytaç’ın neredeyse kalbindeki İçişleri Bakanı’nın ismini verecek noktaya geldiğini yazıyordu. Medyaya sızan bilgiye göre Fetullah faturalı CIA hayranı Emrullah Uslu ve Önder Aytaç Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın İçişleri Bakanı olması için lobi yapıyordu. Cemaat de bölgedeki etkinliğini arttırmak için Valilikten Müsteşarlığa getirilmesine vesile olduğu Ala’yı Bakanlığa getirmek için uğraşıyordu.

    Ankara kulislerinde ise köşe yazarlarına yansıyan bazı duyumlar konuşuluyordu..

    Buna göre, Ankara’da gazeteci olmayan “bazı çevreler” Cumhurbaşkanı Gül’ü, hatta hükümetin bir kanadını Ergenekon soruşturmasını tavsatmak ve askerle işbirliği yapmakla suçluyordu. Belli ki bu suçlamaların odağına da İçişleri Bakanı konuyordu. Akıllarınca ortamı daha da sertleştirmek için işin içine Köşk’ü koyuyor, İçişleri Bakanı’nın da kellesi isteniyordu?

    Ahmet Altan’ın köşesinden “şifreli” yazdığı yazıya yanıt veren Taha Kıvanç da şifrenin adresini çözerek “Fısıltıcı” ve gazeteci olmayan gazetecilerin oyununu açığa vuruyordu. Bilindiği gibi Fehmi Koru, Abdullah Gül ve Beşir Atalay’a yakın duruyordu.

    Fehmi Koru’nun çok tartışılan yazısı için:

    yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=20335&y=TahaKivanc

    TSK’ya karşı “BEYİN YIKAMA” girişimleri ve KORE gerçeği!

    Değerli dostumuz Doç. Dr. Birol Ertan çok önemli bir noktaya dikkat çekmişti:

    Emperyalist güçlerin TSK düşmanlığının çok sayıda nedeni olabilir. Ancak, bu nedenlerden öyle birisi vardır ki, Kore Savaşı’nda yaşanmış olaylarla birebir benzerdir.

    “Beyin Yıkama” kavramı, propaganda kavramı ile çok yakından ilgilidir.

    Beyin yıkamanın biyolojik etken maddeler kullanarak değişik biçimlerde kolayca gerçekleştirilebildiği günümüzde, propaganda yoluyla beyin yıkama yöntemleri de geçerlidir.

    Türkiye Cumhuriyeti düşmanlarının yıllar boyunca dünyada ve ülkemizdeki işbirlikçileri aracılığıyla yaptıkları propagandaların temel hedefi, Türkiye”nin güçsüzleştirilmesi, bunun için de halkın Türk Silahlı Kuvvetleri”nin komuta kademesine olan inanç ve güvenin kirletilip körletilmesidir. Bu tespitimiz, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ tarafından açıklanan “TSK”ya karşı asimetrik savaş yapıldığı” değerlendirmesi ile paralel görülmelidir.

    Türkiye Cumhuriyeti düşmanlarının amacı, Türkiye”nin olabildiğince güçsüzleştirilmesi, mümkünse parçalanarak yok edilmesidir. Bu hedefler, Osmanlı İmparatorluğu”nun küllerinden Milli bir devlet kurmayı başaran Mustafa Kemal ve arkadaşlarının halkımızla birlikte gerçekleştirdiği Kurtuluş Savaşı”ndan bu yana önümüze sık sık çıkan haince emellerdir.

    Peki, Türk Silahlı Kuvvetleri”ne düşmanlığın nedeni ve kaynağı nedir?

    Bilindiği üzere, Kıbrıs Barış Harekâtı öncesinde Türk Ordusunun yaşadığı en son savaş, Kore Savaşıdır. Kore savaşında Türk askerleri, aralarında Amerikan askerlerinin de bulunduğu müttefik askerleriyle birlikte Güney Kore Cumhuriyeti saflarında çarpışmışlardır. Bu savaşın haklılığı ya da haksızlığı konusunu girmeyeceğim.

    İşte bu Kore savaşında Kuzey Kore güçleri; 6443 Amerikalı askeri esir almıştır. Bu esirlerin 5981″i karacı, 235″i havacı, 196″sı deniz piyadesi ve 31″i denizcidir. 5981 karacı Amerikan savaş esirinin 2643″ü, yani % 44″ü esir düştükten sonra esaret koşullarında öldükleri açıklanmıştır. Geri dönmeyip Çin”de kalanlar ve beyin yıkama faaliyetleri sonucu karşı taraf adına casusluk yapmayı kabul edenler, bu sayının dışındadır.

    Oysa,  aynı Kore savaşında esir düşen Türk askeri sayısı, 229″dur. Bunlardan hıyanet edip dönekleşen sonradan da öldürülen asker  sayısı 0 (sıfır)”dır.

    Yani, karşı taraf adına casusluk yapmayı kabul eden hiçbir Türk askeri olmamıştır. Hepsi de sağ salim Türkiye”ye dönmüş onurlu insanlardır.

    Yukarıdaki bilgileri ve rakamları bir Türk yazar verseydi, bana inanmayabilirdiniz. Ancak, bu bilgiler, J. A. C. Brown isimli yabancı bir yazardan alınmıştır.

    Yazarın (J. A. C. Brown) kitabının künyesi; Techniques of Persuasion from Propaganda to Brain Washing, Pelican, Baltimore, Maryland, 1963.

    Merak edenler için Türkçe kitabın künyesini de vereyim: J. A. C. Brown, Beyin Yıkama ve İkna Metotları, Boğazici Yayınları, İstanbul, 2000, sy. 222-223.

    Kore savaşında diğer bütün ülke esirlerinden kayıplar olmasına ve düşmanla işbirliği yapan casuslar çıkmasına karşın, Türk savaş esirlerinin manevi disiplin içinde kararlılıkla direnmeleri ve asla Kuzey Koreli ve Çinlilerin beyin yıkma tekniklerine yenilmemeleri, Türk Silahlı Kuvvetleri”nin asıl gücünü göstermesi açısından (yabancı bir yazarın kitabında) örnek olarak anlatılmaktadır.

    Aynı konuda Eugen Kinkead isimli bir Amerikalı yazar, Why They Collabrated? (Neden İşbirliği Yaptılar?) isimli kitabında, Kore savaşındaki Türk askerlerinin birbirlerine ortak bağlar ve sadakatle bağlı bulunduğunu, bu nedenle Amerikan askerlerinden üstün olduklarını açık biçimde yazmıştır.

    Evet, Türk Silahlı Kuvvetleri güçsüzleştirilmeden Türkiye üzerindeki emperyalist emellerin başarıya ulaşması imkânsızdır”

    Çünkü ordu-millet kimyasıyla, Yüce İslam inancından ve yüksek fıtratından kaynaklanan ve Mustafa Kemal’in milli ve asri prensipleriyle yoğrulan bir kahramanlık timsali konumundaki Silahlı kuvvetlerimiz, artık NATO’nun jandarması, Gladyo’nun maşası ve 22 İslam ülkesini dağıtma planı olan BOP’un parçası olmak zilletini asla kabul etmemektedir ve işte bu yüzden hedef seçilmiştir. Ama zalimlerin ve hainlerin kaderi, sürekli yenilmek ve lanet edilmektir.

     

     

     



    [1] Uri Avnery – Haliç Times 18 OCAK 2010

    [2] Kulis Ankara / Milli Gazete

    0 0 votes
    Değerlendirmeniz

    Makale Paylaşım Sayısı: 

    Picture of Osman ERAYDIN

    Osman ERAYDIN

    Subscribe
    Bildir
    0 Yorum
    En Yeniler
    Eskiler Beğenilenler
    Inline Feedbacks
    View all comments

    ÖZEL YAZILAR

    YORUMLAR

    Son Yorumlar
    0
    Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
    Paylaş...