Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün4502
mod_vvisit_counterDün6748
mod_vvisit_counterBu Hafta11250
mod_vvisit_counterGeçen hafta43778
mod_vvisit_counterBu Ay133753
mod_vvisit_counterGeçen Ay251747
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16568669

IP'niz: 3.237.61.235
Bugün: 20 Eki 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12091988

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

AKP’NİN KARANLIK TARAFI VE KİRALIK YALAKALARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 8
ZayıfMükemmel 

AKP, yabancı ve yıkıcı bir projenin üzerine geçirilmiş jelatinli bir kılıf gibiydi. Sn. Recep T. Erdoğan’ın; Türkiye’miz dahil, 27 İslam ülkesini parçalayıp, BÜYÜK İSRAİL hayaline hizmet eden BOP’un Eşbaşkanı tayin edilmesi boşuna değildi. Toplumlara zehirli fikirleri benimsetmenin en etkili ve ucuz yöntemi, bunları şekerli ve cezbedici kılıflar içinde piyasaya sürmekti. “Demokratikleşme, küreselleşme, dünya ile bütünleşme, statükoyu değiştirme” en çok rağbet gören söylemlerdi.
Milli Duyarlı, tutarlı ve baskılara cesaretle dayanıklı aydınımız Banu Avar’ın Şu Önemli Tespitlerini Birlikte ve Dikkatle Okuyalım.
Bu gidişat çok eskiden belirlenmişti! 100 yıl öncesinden bugün hedeflenmişti!
Yıl 1912 Amerikan başkanı Woodrow Wilson .. Türkiye’yi param parça eden ünlü Wilson ilkelerine adını veren kişiydi. Türkiye sınırları içine bir Kürdistan ve bir Ermenistan haritaları çizen Amerikan başkanı idi. Bakın ne diyordu:
‘Amerikan kapitalizminin temel hedefi, zayıf ülkelerin hammaddelerini ve ulusal pazarlarını açık birer kapı olarak tutmaktır. Bunun için diplomasi ve gerekirse zor kullanılmalıdır…’
Geçen sene Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na işte bu Wilson’ın adıyla anılan ödülü verilmişti. Peki, Wilson’ın 100 yıl önceki planı neydi? Petrol coğrafyasına bir Kürt ve bir Ermeni Devleti oturtmak onun projesiydi.
O zaman ince ince hesapladıkları, Türkiye’yi bölme ve yutma hayalleri Atatürk’ün önderliğindeki Milli mücadelemiz sayesinde gerçekleşememişti. Kuyruklarını ardlarına kıstırıp ilk fırsatta gelmek üzere gitmişlerdi. Milletimiz inanılmaz şartlarda yaptıkları savaşı galip bitirmişlerdi. Yedi Düvel buna ağızları köpürerek ‘Türk Mucizesi’ demişlerdi.
Ardından yepyeni bir ülke kurmuşlardı. Türkler ulusal kaynaklarına sahip çıkıyorlardı. Ardı ardına fabrikalar açmış hatta uçaklar, arabalar yapmışlardı. Madenlerini işlemeye başlamış, petrol aramışlardı. Tarım ve sanayi kalkınmasını başlatmışlardı, şuurlu ve sorumlu insanlar ve huzurlu bir ülke amaçlanmıştı.
Ama içerde işi bozulanlar vardı. Locaları kapatılacak masonlar, sabataist cunta ve azınlık takımı. Onlar kullanıma hazırdı. Kürt Sait isyanı Lozan’da Musul meselesi masadayken, Dersim İsyanı, Hatay için direnilirken tezgâhlanmıştı.
1930’lardan itibaren koyun postlarına bürünmüş ‘yabancı uzmanlar’ genç cumhuriyeti ziyaret etmeye yoğunlaşmıştı. Her şey yeniden kurulurken maskeli sırtlanlar Ankara’ya koşmaktaydı. Tanzimat kafalı Batıya ayran budalası gibi hayran ‘münevverler’, yabancı emeller için uygun arazi şartları sağladı. 1938’de milletin önderi şaibeli şekilde öldü ve geride kalanlar hemen Batı’ya bağlandı.. İngiliz ve Fransızlarla üçlü anlaşma imzalandığında, Gazi Paşa’nın ölümünün üzerinden 5 ay dolmamıştı. Gazi paşa’yı ‘anlamayıp sadece, mecburen uyanlar’ asıllarına dönmüş, sinsi tahribatlarına fırsat yakalamışlardı.
2. paylaşım Savaşına kadar ‘ecnebi uzmanlar’ yurdun tüm açık yaralarına dair raporlarını hazırlamıştı.
2. Dünya savaşı ile bir süre askıya almışlardı. Yalta’da yeni bir düzen kuruldu artık Avrupa’nın mührünü (Siyonist Yahudi sermayesi güdümlü) Amerika alacaktı.
Savaşın sonunda ‘yenidünya’ sırtlanları İsmet İnönü’ye bir sömürge anlaşması dayatılmıştı. Marshall yardımı çerçevesinde imzalanan anlaşma, Kurtuluş’tan 24 yıl sonra Türkiye’yi esir almıştı. (Zaten İnönü öteden beri Amerikan mandacılığına yatkındı. R.Y.) Önce Dünya Bankası ve İMF denetimine girdik. Sonra NATO’ya alındık Bedelini Kore’de kanla ödeyecektik. Üstüne üstlük ‘Canım Amerika!’ diye şarkılar söyledik!
Hollywood filmleri seyrettik, Dean Martin, Frank Sinatra dinledik..
1956’da küresel elitin önde gelen ismi, (Siyonist Yahudi) Rockefeller, ABD başkanı Eisenhower’a: ‘Türkler oltada balık! Yeme ihtiyaçları yok!’ diyordu.. Sonra Ortadoğu’daki yüksek idealleri için, işlerine gelen hükümetleri iktidara getirmek işlerine gelmeyenleri devirmek amacıyla yardım fonlarının kullanılacağı’ karara bağlanıyordu..
1966’da NATO haber alma tesislerine kapıyı açtık. Tüm istihbaratımızı ABD’ye devrettik. 1971’de ‘Büyük Türkiye’ hayallerimizin bedelini birbirimizi kırdırarak ödettiler Ardından bir darbeyle işi bitirdiler!
Uslanmayıp 1974’de (Erbakan’ın özel gayretiyle R.Y.) Kıbrıs barış harekâtını yapınca ASALA terörünü başımıza bela ettiler! Ama biz yılmadık, müttefikimize daha sıkı sarıldık..
1980’de Sovyetlerle sanayi işbirliği, hızlı sanayi atılımları sürerken bir CIA darbesiyle daha sarsıldık..
1984’de (Erbakan’ın başlattığı) ağır sanayi hamlelerine Güneydoğu Anadolu Projesini ekleyince bu sefer PKK ile ödüllendirildik!
Sonunda, 100 yıllık Kürt devleti hayali paketlenip Türkiye’nin önüne konuyordu. Ve SEVR HORTLATILIP yeni kabusumuz oluyordu..
Fulbright burslarıyla yetiştirdikleri liderleri getirip ülkemizin başına koydular…
1991’de başa geçirdikleri Turgut Özal’a kukla bir Kürt devleti için ilk adımları attırdılar. Çekiç Güç kontrolünde bir Kürdistan devletinin alt yapısını hazırladılar.. Irak’ın kuzeyi güvenli bölge ilan edildi ve PKK Çekiç Güç kontrolünde pamuklar içinde yetiştirildi! Derken Özal, ‘Bir Türk-Kürt Federasyonu’ndan’ bahsediverdi! Bu arada on binlerce vatan evladı yitirilmişti….
1995’de Avrupa Birliği ‘Kürt Sorununu askeri tedbirlerle ortadan kaldıramazsınız!’ diyordu. İçerdeki besleme koro bunu onaylıyordu. Bu ülkenin has vatandaşları Azınlık konumuna sokuluyordu… Aynı anda Türkiye’nin Gümrük Birliği ile eli kolu bağlandı! Yani tüm gelirlerine el konuluyor, üretimi durduruluyor, terörle mücadelede deli gömleğine sokuluyordu.
(Bu arada Erbakan’ın Refah-Yol hükümeti Çekiç Gücü kovduğu, D-8’leri kurduğu, yerli ve milli kalkınma çabalarına koyulduğu için 28 Şubat şarlatanlıklarıyla yıktırılıyordu. R.Y.)
1999’da Apo Türkiye’ye verildi. Artık İmralı’dan terörü yönetecekti! Vatan evladı ölmeye devam etti!
2002 de Türkiye’ye bir sessiz darbe yapılacak, oyunun son perdesi sahnelenecekti.. Küresel elit, Sevr hükümlerini yerine getirme karşılığında AKP’ye iktidar koltuğunu verdi!
2004’de Avrupa Birliği Uyum Yasaları önümüze geldi… Bu yasalarla ellerimiz arkadan bağlanıyor, teröriste ise ‘VUR!’ deniyordu. Vurmaları için gerekli tüm silahlar, Irak ve Güneydoğuya NATO uçaklarıyla taşınmıştı. Ordunun sınır ötesi harekatı sınırlandırılmıştı. İstihbaratımız ABD ve İsrail istihbaratının içine katılmış ve kayıplarımız, 10 yıl içinde 50 kat artmıştı.
Eşzamanlı olarak Bölgesel Kalkınma ajansları, ikiz yasalar ve yerel ‘iktidar’ girişimleri teröre zemin hazırlamıştı.
Medya vasıtasıyla zehir enjeksiyonu had safhadaydı. Basın tümüyle işgal altında ve köşe başlarını tutanlar. ‘Sahiplerinin sesi’ olmaya can atmaktaydı!
Üniversiteler şirketleşmeyi tamamlıyorlardı. İşbirliği yapan akademisyenler rüyalarında göremeyeceği imkanlarla donatıldı.
2007’de Amerikan istihbaratçılarından oluşan bir ekip Ankara’ya yuvalanmıştı. Gözleri gören, kulakları duyan, burnu koku alan helal süt emmiş vatan evlatları kralın çıplak olduğunu yazıp çizmeye başlayınca dış güçler ve işbirlikçileri telaşlanmıştı. Konuşmaya başlayanlar dinleniyor, terörle mücadelede üstün hizmeti olanlar Silivri’ye davet ediliyordu(!)
Şimdi geldiğimiz noktada her şey apaçık ortada! Düşman belliydi. Hem de 100 yıldan beri, hiç değişmemişti. (Büyük İsrail hedefi BOP kılıfıyla sahnedeydi)
Çokuluslu şirketlerin kontrolünde ABD ve Avrupa Birliğinin elitleri, ve onların denetimindeki mali ve siyasi kurumlar, İMF, Dünya bankası, NATO! Ve tabii içerde onların planlarını yürürlüğe koyan işbirlikçi hükümetler !. Artı Sivil Toplum diye altımızı oyan ajanlar ve onların maşalarının ucunda sallananlar. Hepsini toplasanız 10 bin kişiyi bulmayacak çömezler, harekete geçirilmişti.
Geride 72 milyon var. İşsiz ve yoksul bırakılmış, dini ve etnik olarak istismar edilip kışkırtılmış, şehit düşmüş, gazi olmuş, kan kusan, göz pınarları akan 72 milyon..
Psikolojik savaşın her türlüsüyle karşılaşmış, çok hırpalanmış, ama sağduyusunu kaybetmemiş, sabrı defalarca denenmiş bir millet… Sessiz ama derinden, son anda ‘YETER’ diyen… İşte bu nedenle “ZALİM”ler bu milletten korkuyor ve oyun üzerine oyun kuruyordu.
Bu millet artık Terörün Washington ve Brüksel’den fışkırdığını (ve Telaviv’den kışkırtıldığını) biliyordu. Batıyla ittifak yapanların, eşbaşkan olanların bu kan kaybını durduramayacağını da görüp anlıyordu. Eylüldeki referandum halkın bu bilincinin keskin bir göstergesi olacaktır. Halk gücünün farkına vardığı zaman başka bir dönem başlayacaktır!
Allah tüm şehitlerimize RAHMET eylesin!!! Elbette Onların kanı yerde kalmayacaktı!
Recep Başbakan doğru söylüyordu. Evet, PKK da, BDP de taşerondu. Ama unutmayalım asıl taşeronluğu AKP yapıyordu. Ceyhun Bozkurt’un dikkat çektiği gibi:
“Türkiye şehitlerine ağlarken, “uzmanlar” da çıkıp Şemdinli ve diğer bölgelerdeki saldırıları, PKK'nın ne yapmaya çalıştığını yorumluyor, ne yapılma(ma)sı gerektiğini anlatıyorlardı. Kafalar, Başbakan Recep Erdoğan'ın da iki gün üst üste PKK için kullandığı “taşeron” ifadesine takılıyordu. Haklı olarak kamuoyu PKK'nın kimin ya da kimlerin taşeronu olduğunu Başbakan'dan açıklamasını bekliyordu. Elbette Erdoğan boşa konuşmuyordu. Bunu ilk defa bu kadar vurgulu yapması da, PKK'yı harekete geçiren merkezlere bir mesaj niteliği taşıyordu. Ancak Başbakan dışında bir isim daha bu merkezleri çok iyi biliyordu. O isim kim derseniz, siyasi yasaklı olan ve kapatılan DTP'nin bir dönem eşbaşkanlığını yapmış olan Aysel Tuğluk’tu!
Nasıl mı?
Hatırlayalım, Dağlıca baskınından birkaç gün sonrasıydı. 8 askerin kaçırıldığı ortaya çıkmış, DTP'nin vekilleri Kandil'e giderek PKK'lıların şovuyla o askerleri “teslim” almıştı. Milletvekillerinin de bulunduğu heyete Aysel Tuğluk başkanlık ediyordu. Sonrasında Türkiye'ye dönüldü. 28 Kasım 2007 tarihli Yeni Şafak gazetesinde Tuğluk'un aynen şu demeci yayınlandı:
“Tamamen o gençlerin hayatıyla ilgili kaygı duyduğum için gitmek gerektiğini düşündüm. İnsani bir refleksti. Ancak giderken duyduğum bu heyecanı, orada uluslararası bir kurgu olduğunu fark ettiğimde yitirdim. Ne ABD'nin ne de bu işe karışmış diğer güçlerin uluslararası çıkarlarına bulaşmak istemezdim.”
Aysel Tuğluk daha sonra susmuştu. Ne “uluslararası kurgu” meselesini, ne de “ABD ve diğer güçlerin uluslararası çıkarları” konusunun perde arkasını nedense unutmuştu.
Belki de önümüzü görmemizi sağlayacak, terörle mücadele bilinçleri aydınlatacak şifreler, bu sözlerde saklıydı.
Neydi bu uluslararası kurgu?
Bu sözlerden yaklaşık 2 sene sonrasıydı. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın yaptığı bir açıklama, aslında bu uluslararası kurgunun işaretlerini veriyordu. Ali Babacan, 24 Ekim 2009'da katıldığı bir televizyon programında açılım süreci ile ilgili bir soruya şu yanıtı veriyordu:
“Bunun (yani açılımın) altyapısı 2007 yılındaki Dağlıca baskınından sonra yapılan diplomatik çalışmalarla başladı.”
Yani bir anlamda, açılım Dağlıca saldırısı ile başlıyordu. İşte uluslararası kurgunun siyasi boyutu buydu. Peki askeri boyutu var mıydı?
Yılların gazetecisi Fatih Çekirge, o saldırıdan sadece bir gün sonra (22 Ekim 2007) Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde, üst düzey bir isimle yaptığı görüşmeyi yazıyordu. Muhtemelen dönemin üst düzey bir askeri yetkilisi olan o isim, bakın Çekirge’ye saldırı ile ilgili neler söylüyordu:
Bunlar düzenli orduya karşı gayri nizami harp taktikleri uygulayan ve gerilla yöntemlerini iyi bilen teröristler. Bunlara gerilla diyemiyoruz. Çünkü siyasi bir kimlik alıyorlar. Uyguladıkları bütün taktikler gerilla taktiğidir. Siste saldırma, köprüde kıstırma, hedef çevirip yok olma. Kamuflaj ve karanlıktan yararlanma... Dağda yaşamak kolay değildir. Bunlar özel eğitim almışlar. Belki de içlerinde başka uluslara ait özel unsurlar var.”
Aynı isim, saldırıyı gerçekleştiren terörist grup içinde “ABD'nin eğittiği Peşmerge unsurlarının olduğu”nu da açık bir dille ifade ediyordu.
Baskının ardından 5 Kasım 2007'de ABD'de dönemin ABD Başkanı George Bush ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bir araya geliyor, buluşma ile ilgili haberlerde Erdoğan ile Bush arasında şu maddeler üzerinde anlaşma sağlandığı belirtiyordu.
1. Kandil’deki PKK kontrol noktalarının yerine Bölgesel Kürt Yönetimi’ninkilerin kurulması,
2. Erbil üzerinden gelen yolcuların PKK’ya para transferinin engel olunması.
3. Mahmur Kampı’nda kalanların Türkiye’ye geri yollanması
4. Demokratik Çözüm Partisi gibi PKK şiddetine göz yuman Kuzey Irak’taki grupların faaliyetlerinin sınırlandırılması,
5. Bunların yapılmasına karşılık Türkiye’nin bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’yi kötülemekten vazgeçerek doğrudan diplomatik görüşme kanalının açılması için özel bir elçi gönderilmesi; Habur’daki prosedürleri hızlandırması ve yeni sınır kapılarını açması,
6. Mesut Barzani ve Celal Talabani’nin nüfuzunu kullanarak PKK’nın 12 aylık bir ateşkes ilan etmesini sağlaması,
7. PKK’nın barış isteğine dair stratejik bir karar alması,
8. Bunun karşılığında 2002 yılında örgüte katılanların ilk etapta, komuta sorumluluğu olmayan kadroların ikinci etapta affedilmesi için yasa çıkarılması, Kırmızı bülten ile aranan 134 üst düzey yöneticiye bulundukları ülkelere sığınmalarının kolaylaştırılması
9. Türkiye’nin PKK ile müzakere etmeyi reddettiği için, bu süreçte, üniter yapıya bağlılığını ve terörizmi kınadığını ilan etmesi halinde DTP’nin meşru ve kabul edilebilir bir muhatap sayılması
10. ABD’nin Irak ve Bölgesel Kürt Yönetimi’nin PKK üzerinde etkilerini kullanmaları için baskı yapması ve Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve güvenlik çıkarlarını göz önünde bulundurması. (Not: Zafer Çağlayan başkanlığındaki Türk İşadamlarının Kuzey Irak çıkarması bu anlaşma gereği yapılıyordu. R.Y.)
Günümüze kadar bu plan, PKK'nın tasfiyesi ve zayıflatılması dışında gerçekleşiyordu. Zaten plan iki ana unsurdan oluşuyordu. Bunlar Barzani ve Talabani ikilisini tanınması, PKK'yı beraber tasfiye edip siyasi kimlik ve resmiyet kazandırılması” oluyordu.
Plan yarı yarıya gerçekleşmiş bulunuyordu. Irak'ın kuzeyi ile diplomatik ilişkiler kuruluyor, Talabani ve Barzani Türkiye'ye geliyor, üst düzeyde ağırlanıyordu. Ancak planın asıl unsuru olan PKK'nın tasfiyesi gerçekleşmiyordu. Çünkü, ABD'nin planladığı “açılım”, özellikle “Habur rezaleti”nden sonra kamuoyunun direnciyle karşılaşıyordu. O zaman da açılım tıkanıyor. PKK'ya ihtiyaç duyuluyordu. Günümüzdeki saldırı da belki bu nedenle planlanıyordu. Yeni bir Dağlıca yaratmak amacı taşıyordu.
Şifrelerin devamını en iyi bilenlerden biri olan Aysel Tuğluk'a gelmemiz gerekiyordu. Tuğluk o açıklamadan sonra bir daha bu yönde hiçbir konuşma yapmıyordu. Birileri mi susturdu, yoksa Tuğluk bunları açıklamayı zararlı mı buldu bilinmiyordu. Ancak Tuğluk konuşursa, sorun çok daha iyi anlaşılacağa benziyordu.[1]
Bu arada askere yapılan hücumlar karşısında 'Peygamber Ocağı bu kadar sert eleştirilmemeli' yaklaşımına karşı çıkan Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç, “Peygamber Ocağı” tanımlamasının ittihatçıların en çok kullandığı retörik metaforu olduğunu ileri sürüyordu.
Hz. Muhammed'in ordusu olmadığına işaret eden Bulaç, 'll. Mahmut'un Asakir-i Mansure-i Muhammediyye'yi kurarken gelişen söylem ve İttihatçıların bunu pekiştiren retoriği "peygamber ocağı"nı kutsal bir metafor olarak türetti', 'belirtmek gerekir ki, Hz. Peygamber (sas)'in ne askerî birliği, ne nizamî bir ordusu ne de askerî kışlası ve karargâhı ve ocağı vardı' diyerek, hem gerçekleri çarpıtıyor, hem de cehaletini sergiliyordu.
“Hz. Peygamberin ne askeri bir teşkilatı, ne nizami bir karargahı ve kışlası vardı..” diyenlere sormazlar mı:
Peki o zaman Bedir’in Arslanları, Uhud’un Kahramanları, Mekke Fethi’nin şanslıları, haşa, ordu değil de çapulcu alayları mıydı?
Elbette Hz. Peygamber Efendimiz döneminde ve öncesinde, kışlalarda beslenen resmi askeri birlikler bulunmamaktaydı. Ancak herhangi bir saldırı karşısında savaş ve savunma taktiklerini bilen, bununla ilgili özel talimlerle yetişen kişilerin listelerinin bulunduğu kütüklerin ve ilgili görevlilerin hazırlandığı bir nevi sivil ve gönüllü ordunun varlığı da inkar edilmez tarihi bir hakikatti. Ve zaten o dönemlerde birçok devlet ve millet de, zaten kışlalarda beslenip eğitilen resmi asker uygulamasına başlamamıştı.
TSK’yı karalamak ve manevi bağlarını koparmak için çırpınan ve yalakalığını yaptığı Recep Bey’in Kuzey ırak’a İslam düşmanı NATO’yu çağırmasına ses çıkarmayan Amerikantapar zaman yazarı Ali Bulaç, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayranlıkla anlattığı: “Hz. Muhammed’in A.S. Bedir ve Uhud gibi savaşlarda uyguladığı çok yüksek askeri stratejileri, üstün savaş taktiklerini” okuyup utanması lazımdı. İslam’daki cihat ruhunu körletmek için İbni Teymiyenin, saldırgan Moğollara karşı verdiği Mardin fetvasını geçersiz kılmaya çalışan, ama Bediüzzaman Said Nursi’nin de desteklediği ve “Kutsal cihattır” dediği, Ankara Müftüsü Rıfat Börekci’nin tarihi fetvasına şimdilik ses çıkaramayan ılımlı İslamcı zalim Amerikan kuklalarının, demokrasi kılıflı bu ordu düşmanlıkları kimlerin uşakları olduklarının da ispatıydı.


[1] Odatv, 22.06.2010

Bu yazarin diger makaleleri

SİYONİST KEFERENİN CFR'Sİ VE ABD'NİN AKP'Sİ
İsmet Elçioğlu'nun "Hedefteki Türk Silahlı Kuvvetleri" kitabında70 101-171 sayfaları arasında,...
Devami
ÖNEMLİ OLAN SONUÇTUR
  İşler ve kişiler "sonuç"larına göre değerlendirilir. Bu yüzden, "Rağbet...
Devami
ÇANAKKALE DESTANI NASIL YAZILDI?
  Ahmet Akgül Üstadımızın Çanakkale Şehitlerini Ziyaret Kampındaki Sohbet Notları: Bismillahirrahmanirrahim. Bakara Suresi: 154-...
Devami
DARWİNİZM BİLİM DEĞİL, DENSİZLİKTİR!
Kendilerini akıllı sanan ve fırsat buldukça imana ve İslam'a saldıran...
Devami
FETULLAHÇILARIN TELAŞI!?
Hilmi Özkök suçlu durma düşmez miydi? Hilmi Özkök, Ergenekon savcılarına ifade...
Devami
İSLAM LİBERALİZMİ SAFSATASI VE HOŞGÖRÜ SALATASI
  BM, dine hakareti kınayan tasarıyı kabul etmişti. Ama asıl amaç...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1386

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR