Get Adobe Flash player
Reklam

AKP'NİN MANEVİ TAHRİBATI VE BİZANSLAŞTIRMA TATBİKATI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfMükemmel 

 

İşte, istatiklere göre, AKP döneminde hızla tırmanışa geçen ahlaki yozlaşmayı ve suç artışını gösteren gazete haberleri:

"Devlet yurdu esrar yuvası"[1]

"Kız yurdunda fuhuş ihbarı"

"Okullarda çete skandalı"

"Uyuşturucu ilköğretim okullarına sıçradı"

"Öğrenci intiharlarında ürkütücü artış"[2]

"Satanist kız Annesini boğdu, sonra aynı evde parti düzenledi"[3]

"13 yaşındaki kız çocukları fuhuş batağında"

"Bebeğini durak'a bırakıp kaçtı"[4]

"Kaçırdığı çocukları dilenci yaptı"[5]

"Tecavüze uğrayan yaşlı kadın öldü"[6]

"Binlerce misyoner Anadolu'yu Hrıstiyanlaştırmak için çalışıyor."

"Babasını öldürtmek için katil tuttu"[7]



[1] Akşam / 24 03 2006

[2] Zaman / 31 03 2006

[3] Sabah / 25 08 2006

[4] Vatan / 13 08 2006

[5] Güneş / 24 08 2006

[6] Sabah / 24 08 2006

[7] Vatan / 10 08 2006

 

Manevi Tahribat Ürkütüyor!

Manevi tahribat tam gaz devam ediyor. Halkı Müslüman olan Anadolu şehirlerinde (Mesela Nevşehir'in Uçhisar ilçesinde) evleri misyonerler satın alıyor, "yeterli cemaat kalmadı" gerekçesiyle ezanlar susturulup, camiler ibadete kapatılırken, Hatay'da yeni kiliseler inşa ediliyor, harabe halindeki kiliseler restore edilerek ayine açılıyor.

Kelime-i Tevhid'de tahrifat yapılıyor!

İş bununla da sınırlı kalmıyor. "Dinlerarası Diyalog" bahanesiyle dinimizin temeli olan Kelime-i Tevhid, tahrif ediliyor. Dinlerarası Diyalog ya da "İbrahimi Dinler" tabiriyle bir araya gelenlerin hazırladığı afişte İslam'ın sembolü Hilal, Hıristiyanların sembolü Haç ve Yahudilerin kullandığı altı köşeli Siyon yıldızına yer veriliyor. Afişte Hilal'in içinde "La ilahe illallah" yazısı bulunurken, Tevhidin devamı olan "Muhammedün Resulullah" ibaresine yer verilmiyor.

Ezanları susturulan ve ibadete kapatılan camiler çoğalıyor.

Yine YÖK tarafından İmam-Hatiplilerin üniversitelere girmesi engellenirken (Taban puanlarının düşürülmesi), İlahiyat Fakültelerinin içi boşaltılarak yok edilmek istenirken, kiliselerde görev yapan rahipler ve rahibeler en az iki fakülte bitiriyor.

Anadolu'yu dolaşırken, Nevşehir'in Uçhisar ilçesinde yabancıların evleri satın alarak cemaatsiz kaldığı gerekçesiyle üç caminin kapısına kara kilit vurulduğunu gördük. Zarif minaresinden Ayasofya gibi artık ezan sesi duyulmayan Emine Hatun Camii, Hacı Ali Ağa Camii ve Hacı Ömer Camii ibadete kapatılmış, boynu bükük duruyor.

Kiliselerin restore edilerek ayine açıldığı Hatay, Tarsus ve Mersin'de yeni kiliseler inşa ediliyor. Hatay'da Habib-i Neccar Camii'nin etrafındaki tarihi Hatay evleri Uçhisar'daki evler gibi misyonerler tarafından satın alınıyor.

Yeni yapılan ve restore edilen kiliseler artıyor.

Aslen Güney Koreli, Amerika'da yaşayan bir rahibin liderliğinde, bir bina restore edilerek Protestan Kilisesi inşa edilmiş ve kilise 2000 yılında ayine açılmış.  Kilise'de görevli Meri Farah isimli bir bayan görevli ile konuşabildik. Farah,  asıl görevinin rahibelik olmadığını, sadece vakıfta yönetici olarak çalıştığını söyledi. "-Siz Ortodokssunuz, ancak Protestan Kilisesi'nde çalışıyorsunuz. Bu sizin için problem olmuyor mu?" şeklindeki sorumuzu Farah, şöyle cevaplıyor: "-Niye problem olsun ki. Avrupa ülkeleri bir araya geldi. İki farklı kilisenin ya da iki farklı mezhebin insanları bir arada niye çalışamasın ki. Mesela bu kilisenin lideri Güney Koreli"

İki fakülte mezunu papaz yardımcıları misyonerlik yapıyor:

YÖK, İmam Hatiplilerin üniversitelere girmelerini engelleyip, ilahiyat fakültelerinin içini boşaltırken, gittiğimiz yerlerde papazların yardımcılığını yapan rahip ve rahibelerin bile iki fakülte mezunu olduklarını öğrendik. Antakya (Hatay) Ortodoks Kilisesi'nin papaz yardımcısı Dimitri Doğum, 40 yaşında. Baba mesleği kuyumculuk olduğundan Kimya Fakültesini bitirmiş. Dört yıldır kilisenin ruhani kadrosunda yer alan Dimitri Doum, Yüksek teoloji tahsilini Saint Jhons Manastırı'nda tamamlayıp, "Diagon" rütbesiyle (papaz yardımcısı), görev yapıyor. En basit sorularımıza bile cevap vermekten kaçınan Dimitri Doum ile aramızdaki konuşma şöyle sürdü:

Soruları cevapsız bırakan papazlar

"-Irak işgal edildi. İran'a yönelik de tehditler sürüyor. Siz bir din adamı olarak bu tehditlerden rahatsız olmuyor musunuz?

-Bizler din adamları olarak siyasete girmeyiz. Bu sorunuz siyasi bir soru. Onun için cevap vermek istemiyorum.

-Ama ABD bunu din adına yapıyor.  George W. Bush, "Bu bir Haçlı Seferidir" diyor?

-Biz burada siyaset yapmıyoruz. Din adamı olarak olaya objektif bakıyoruz. Siz siyasi sorularınızı siyasetçilere sorun.

"Büyüklerimiz ‘gazetecilerle konuşmayın' diyorlar"

Hatay Katolik Kilisesi'nin 70 yaşındaki papazı Domenico (Valentino) Bertogli de, iki fakülte bitirmesine rağmen, sorularımızı cevaplamaktan kaçınıyor. Roma Üniversitesi, Teoloji (İlahiyat) Fakültesi ile Paris Üniversitesi, Tarif Fakültesi'nden mezun olan Bertogli, "Bizimle konuşmaktan niçin çekiniyorsunuz?" sorumuza da "Büyüklerimiz ‘gazetecilerle konuşmayın' diyorlar" cevabını veriyor. 20 yıl İzmir'de papazlık yaptıktan sonra Hatay Katolik Kilisesi'ne tayin edilen ve 17 senedir Hatay'da papazlık yapan Bertogli, dini faaliyetleri 40 yaşındaki kendisi gibi iki fakülte mezunu olan (Roma'da Teoloji (İlahiyat), Milano'da Gazetecilik okumuş) bir rahibeyle sürdürüyor..

Gazeteci Rahibe Suriye'de bulunuyor:

"-Rahibe hanımla görüşebilir miyiz?" sorumuza "-Görüşemezsiniz, çünkü o Suriye'de" karşılığını veriyor.

Bertogli: "-Savaş konusunda ne düşünüyorsunuz?" sorumuza şu cevabı veriyor:

"-Allah savaşmamızı istemiyor. Kim ki savaş yapıyor, insanları öldürüyor, O Allah'ın dostu değil".

Bertogli: "-Önceden Müslüman iken, sonra din değiştirip Hıristiyan olanlar var mı?" sorumuza ise şu karşılığı veriyor: "- Türkiye laik ve her şey serbest. Biz istatistik tutmuyoruz ama önceden Müslüman iken, sonra Hıristiyan olanlar tabi var. Nasıl Hıristiyanlar Müslüman oluyorsa, işte öyle Müslümanlar da Hıristiyan oluyorlar."

Protestan Kilisesi'nde Ortodoks görevli ne arıyor?

Hatay'da aslen Güney Koreli, ancak Amerika'da yaşayan bir rahibin liderliğinde daha önce Fransızların banka olarak kullandığı bir bina restore edilerek Antakya Protestan Kilisesi inşa edilmiş ve kilise 2000 yılında İstemihan Talay'ın Kültür Bakanlığı döneminde ayine açılmış.  Biz gittiğimizde kilisenin Güney Koreli, 2 fakülte mezunu rahibini bulamadık. Meri Farah isimli Ortodoks olduğunu belirten bir bayan görevli ile konuşabildik. Aslen Antakyalı olduğunu ve kilise dışında resmi teoloji tahsili almadığını söyleyen Meri Farah,  kilisedeki asıl görevinin de rahibelik olmadığını, sadece vakıfta yönetici olarak çalıştığını söyledi. 

Meri Farah: "-Siz Ortodokssunuz, ancak Protestan Kilisesi'nde çalışıyorsunuz. Bu sizin için problem olmuyor mu?" şeklindeki sorumuzu şöyle cevapladı: "-Niye problem olsun ki. Avrupa ülkeleri bir araya geldi. İki farklı kilisenin ya da iki farklı mezhebin insanları bir arada niye çalışamasın ki. Mesela bu kilisenin lideri Güney Koreli.[1]

AKP'den Hıristiyan Tarikata Trilyonluk Arazi Bağışlanıyor!

AKP hükümeti, iki dönümden büyük bir araziyi Danıştay'ın aleyhteki görüşüne rağmen Hıristiyan bir tarikata verdi. Resmi Gazete'de yayımlanmayan ve gizlenen Bakanlar Kurulu Kararı'na göre, Fransa'da bile yasa dışı ilan edilen Asompsiyon Rahipleri adlı Hıristiyan tarikatına 2177 metrekare arazi tahsis edildi. Bugünkü değeriyle 50 trilyonluk araziye, Lozan anlaşması hükümlerine göre amacı dışında ticari olarak kullanmaya başlandığı gerekçesiyle 1990'lı yıllarda el konulmuştu.

Bakanlar Kurulu'nun 2 yıl önce aldığı gizli karar, yeni ortaya çıktı. Kurul'un 2004/7457 sayılı ve 15/06/2004 tarihli kararında, Kadıköy'de ‘Bahçeli Ruhban Medresesi, Manastır ve Mabet' vasfıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü adına kayıtlı 2177 metrekare yüzölçümlü taşınmaz üzerindeki intifa hakkının Asompsiyon Rahipler Topluluğu temsilcisi Rahip Alain Fontaine adına tesis edildiği belirtiliyor. Bakanlar Kurulu kararında, tahsis kararının AİHM'in dostane çözüm anlaşmasına ilişkin kararı uyarınca alındığı da vurgulanıyor. Dışişleri Bakanlığı'nın Avrupa Birliği'nin eleştirilerinin önüne geçmek için arazinin verilmesi yönünde görüş belirttiği kaydediliyor.

Resmi Gazetede yayınlanmayan ve gizlenen kararın aslı şöyle:

"İstanbul İli, Kadıköy İlçesi, Zühtüpaşa Mahallesi, Dalyan ve Yeni Açılan Yol Sokağında bulunan ve tapunun 783 ada, 6 parsel sayısında Bahçeli Ruhban Medresesi, Manastır ve Mabet vasfıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü adına kayıtlı 2177 metrekare yüzölçümlü taşınmaz üzerinde, ekli 12/5/2004 tarihli ve 243 sayılı Vakıflar Meclisi Kararı çerçevesinde, kaydı hayatla, Asompsiyon Rahipler Topluluğu temsilcisi Rahip Alain Fontaine adına intifa hakkı tesisi; Vakıflar Meclisi'nin söz konusu kararına dayanan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı'nın 1/6/2004 tarihli ve 8231 sayılı yazısı üzerine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin dostane çözüm anlaşmasına ilişkin 14/12/2000 tarihli kararı uyarınca Bakanlar Kurulunca 15/6/2004 tarihinde kararlaştırılmıştır."

Arazinin geçmişi

Geçtiğimiz yüzyılda Fransa'da yasadışı ilan edilen Rahipler Topluluğu, misyonerlik faaliyetlerini İstanbul'da sürdürmek istediler. Ülkelerinde dışlanan bir tarikata siyasi nedenlerle göz yuman Padişah Abdülmecit, Kadıköy Fenerbahçe Orduevi'nin yanındaki bu araziyi Asompsiyon Rahiplerine tahsis etti. Ruhban Medresesi ve Mabet olarak tahsis edilen bu arazi, son yıllarda amacı dışında kullanılmaya başlandı. Arazinin büyük bir kısmı ticari bir işletmeye kiralandı. Arazinin üzerinde halen kilise binası, papaz evi, kilisenin diğer eklentileri ile spor sahası, yüzme havuzu kompleksi, otopark, futbol ve oyun sahaları, tenis kortları, gazino binası ve ekleriyle turistik amaçlı tesisler bulunuyor.

Alınan bilgiye göre, bu tarikatın Türkiye'de cemaati olmadığı gibi İstanbul dışında da herhangi bir faaliyeti yok. Vakıf gibi herhangi bir tüzel kişiliği de bulunmayan tarikat, AİHM'den lehte çıkan karar doğrultusunda AB nezdinde sürekli baskı yapmaya çalışıyordu. Tarikata tahsis edilen arazinin, takdir komisyonuna göre 2003 yılı fiyatı 13 trilyonu, emlakçilere göre ise 50 trilyonu buluyor.

Yine AİHM kararı

Padişah Abdülmecit döneminde yayımlanan bir fermanla Asompsiyon Rahipleri'ne tahsis edilen arazi, tapuya "Ruhban Medresesi ve Manastır ve Mabet" vasfıyla kayıt edilmiş. Sözkonusu arazi 22 Kasım 1943 tarihli kadastro tespitine dayalı olarak Rahipler Topluluğu adına da tescil ettiriliyor.

Ancak 1990'lı yıllarda arazinin, Lozan Antlaşması ile öngörülen esaslar göz ardı edilerek amacı dışında kullanıldığı gerekçesiyle dava açılıyor. Açılan tapu iptali, tescil ve muarazanın men'i davaları sonucunda, Kadıköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, tapunun iptali yönünde karar veriyor. Arazi de, bir kısmı Hazine'ye bir kısmı da ‘Ruhban Medresesi ve Manastır ve Mabet' vasfıyla Vakıflar Genel Müdürlüğüne devrediliyor.

Mahkeme sürecinde Fransa ile yapılan yazışmalarda Asompsiyon Rahiplerinin yasadışı ilan edildiği ortaya çıkarken, Fransa devleti tarafından tescil edilmeyen bir tarikat veya cemaatin Lozan Anlaşması ile tanınan haklardan yararlanamayacağı ortaya çıkıyor. Mahkemenin kararı üzerine, Asompsiyon Rahipleri, Lozan gerekçesiyle değil ‘dini hürriyetleri' ihlal edildiği gerekçesiyle AİHM'e başvuruyor.

Bu başvuru üzerine Türk Dışişleri Bakanı, AB sürecinin sekteye uğrayacağını gerekçe göstererek, tarikata ‘dostane çözüm' öneriyor. Teklif, Rahipler Topluluğu tarafından kabul edilince, AİHM söz konusu başvurunun kayıttan düşürülmesine ve çözümün takibi için Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine sevkine karar veriyor.  Dostane çözümde, arazinin yeniden tarikatı temsilen bir rahibe tahsis edilmesi öngörülüyor.

Rahipler Topluluğu ile yapılan anlaşmanın yasalara uygunluğu için Danıştay'dan görüş isteniyor. Ancak Danıştay 1. Dairesi anlaşmaya hukuka uygunluk ve idari yarar bulunmadığı gerekçesiyle onay vermiyor. Danıştay'ın bu kararına itiraz eden hükümetin başvurusu Danıştay İdari İşler Kurulu'nda yeniden ele alınıyor. Kurul, Danıştay'ın incelenmesi için öngörülen parasal sınırın altında kalması nedeniyle istem hakkında görüş bildirilmesine yer olmadığına karar veriyor. Böylece Hükümet, Bakanlar Kurulu kararıyla sözkonusu araziyi AB uyum süreci gerekçesiyle sessiz sedasız Rahipler Topluluğu'na teslim ediyor.
Türkiye Kamusen Genel Sekreteri Fahrettin Yokuş, Hukukun Egemenliği Derneği Genel Başkanı Erdem Akyüz ve Toplumsal düşünce Derneği Genel Başkanı Fethi Bolayır yaptıkları ortak açıklamada, karara tepki göstererek, "Alt-üst kimlik, Türkiyelilik, ana dil, etnik kimlik aldatmacaları altında darmadağın edilen yasa ve hukuk düzeninden sonra, Türkiye Hıristiyan Cemaatleri Cenneti haline getiriliyor" şeklinde uyarıyor.

Hıristiyan Tarikata Arazi Kıyağına Büyük Tepki Yağıyor!

AKP Hükümetinin kamuoyundan gizlenen ve Resmi Gazete'de yayınlanmayan Bakanlar Kurulu kararıyla, İstanbul'un en değerli yerindeki 2 dönümlük araziyi cemaati bile olmayan bir Hıristiyan tarikat olan Asompsiyon Rahiplerine vermesi, büyük yankı uyandırdı. Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal," Asompsiyon denilen tarikat, üyesi bulunmadığı için Fransa'da kapatıldı. Türkiye, kimsesi olmayan bir kiliseye, arazi veriyor. İnanılır gibi değil" diye tepki gösterdi.

Altındal, Asompsiyon denilen tarikat kapatıldığını ve şu anda zaten Fransa'da bulunmadığını vurgulayarak, "Elemanı olmadığı için kadük oldu. Kilisesi var ama ortada kimse yok. Dolayısıyla kimsesi olmayan bir kiliseye, arazi veriliyor. İşte bugünkü hükümetin büyük başarılarından birisi! Alkışlanacak bir olay!" dedi.

Asompsiyonun yıllardır Türkiye ile mahkemelik olduğunu hatırlatan Altındal, "Sonunda araziyi onlara verdiler. Bundan sonra sırayla, hepsi verilecek. Ta ki Papa gelinceye kadar. Zaten Papa gelince de önlerine yeni bir liste koyacak. Tayyip Erdoğan ondan sonra bunları vermiyorum diyebilecek mi bakalım?" diye konuştu.

TBMM'ye sevkedilen yeni Vakıflar yasa tasarısındaki hükümlere de dikkat çeken Altındal, ismi mefhum konusunun önemine işaret etti. Bu konudaki düşüncelerini Adalet Komisyonu'na da gönderdiğini anlatan Altındal, ismi Meryem, İsa, Nikola gibi olan kiliselerin bütün mallarının iade edilmesi ve bunlar üzerindeki hakların Hıristiyanlara devredilmesi ile ilgili yeni düzenlemeye işaret etti. Altındal, "Burada en vahimi şu. Ayasofya da ismi mefhum. Dolayısıyla Ayasofya'yı verebilecekler" diye konuştu.

Yeni tasarıyla 161 vakıfa 264 parça taşınmazın devrinin kesinleştiğini de vurgulayan Altındal, ancak Türkiye'den istenen taşınmazların sayısının 1900'a ulaştığını dile getirdi.


TİMAV: Çoğunluğa vefasızlık örneği

TİMAV Genel Başkanı Mehmet Emin Parlaktürk ise, hükümetin, azınlıkların dini haklarını geri vermede gösterdiği acele ve önceliğin çoğunluk sahibi halka karşı bir vefasızlık örneği olduğunu söyledi.

Türkiye'de dinî eğitimi baltalayan, Kur'an Kursları ve İmam Hatip Liseleri'ni budayan ve önünü tıkayan haksız uygulamaları ortadan kaldırmak için halktan oy isteyen bir iktidarın, halkın bu taleplerini henüz karşılamamışken, azınlıkların dini taleplerine öncelik vermesi hayret verici olarak değerlendiren Parlaktürk, bundan çok daha önemli dini sorunlar bulunduğuna dikkat çekti.

Halkın çoğunluğunu doğrudan ilgilendiren sorunları açıklayan Parlaktürk, 12 yaşın altındakilere Kur'an eğitiminin hâlâ yasak olduğunu, Anayasa'da zorunlu olmasına rağmen İlköğretim 4. sınıfından önce öğrencilere Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersleri okutulamadığını kaydetti.

İlahiyat Fakülteleri bünyesindeki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği Bölümü Eğitim Fakültelerine aktarılarak, İmam Hatip Liselerinden sonra İlahiyat Fakülteleri de işlevsiz hale getirilip kapatılmak istendiğini ifade eden Parlaktürk, "Okullarda şiddet olaylarının arttığı, zararlı alışkanlıkların yayıldığı, ahlakî tefessühün had safhaya ulaştığı bir dönemde, din ve ahlak eğitiminin daha da güçlendirilmesi gerekirken, bu konuda hiçbir adımın atılmaması, geleceğimizi cidden tehdit etmeye başlamıştır" dedi.

İmam Hatip Lisesi Mezunu binlerce gencin, sınavlarda başarılı oldukları halde katsayı adaletsizliği sebebiyle hâlâ istedikleri fakültelere giremediklerini vurgulayan Parlaktürk, "Başörtüsü ile eğitim sorunu hâlâ çözülememiş, dinî okullarda bile acımasızca uygulanan bu anlamsız yasak, bir "kâbus" gibi önümüzde durmaktadır" dedi. 

İHL mezunlarının Askerî okullara ve Polis Akademilerine giremediklerini de hatırlatan Parlaktürk, "Hükümet, öncelikli olarak bunları çözmeli, bu haksız ve hukuksuz uygulamalara bir son vermelidir. Şayet ele alınacaksa, azınlıkların dini hakları meselesi, en azından bir paket olarak çoğunluğun dini hakları ile birlikte ele alınmalı, bu haklar her kesime eşit olarak uygulanmalıdır. Anayasa'nın eşitlik ilkesi bunu gerektirir" diye konuştu.

Tüketiciler Birliği Genel Başkanı Av. M. Bülent Deniz:

‘Vakıflar Tasarısı iç huzuru bozar'

TBMM komisyonlarında görüşülmekte olan Vakıflar Kanunu Tasarısı'nın, Geçici 9'uncu maddesini değerlendiren, Tüketiciler Birliği Genel Başkanı Av. M. Bülent Deniz, "Bu maddenin yasalaşması halinde istenmeyen sonuçlar doğabilir" dedi.

Halen TBMM komisyonlarında görüşülmekte olan Vakıflar Kanunu Tasarısı'nın, Geçici 9'uncu maddesini değerlendiren, Tüketiciler Birliği Genel Başkanı Av. M. Bülent Deniz, "Bu maddenin yasalaşması halinde istenmeyen sonuçlar doğabilir" dedi. Deniz, konuyla ilgili olarak şunları söyledi, "Bu düzenlemenin yasalaşması halinde herhangi bir dinin peygamber ve azizleri adına tapuda halen kayıtlı bulunan taşınmazların, hak iddia eden vakıf mülkiyetine geçmesi söz konusudur. Sonuçları itibariyle hayli ağır olan böylesi bir düzenlemede en başta ‘zaman' olmak üzere çeşitli kriterlerin getirilmemiş olması nedeniyle yüzyıllar öncesinden bugünlere uzanan bir dizi hak talebi, bu düzenlemeden yararlanabilecektir. Taleplerin iç hukuk tarafından yerine getirilmemesi halinde de, AİHM önünde Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yüzlerce dava açılması olasılığı mevcuttur."

Deniz, konuşmasına şöyle devam etti, "Bu denli önemli bir düzenlemenin geçici maddede yer alması, kanunun kamuoyunun dikkatlerinden kaçırılmak istendiğine işaret etmektedir. Ülkemiz bakımından milyonlarca YTL'lik taşınmaz kaybı bir yana, medeniyetler ittifakının yüzyıllardır egemen olduğu ülkemizde iç huzurun bozulması da olasılık dâhilindedir. Bu nedenle vekillerimizin duyarlı davranmaları gerekmektedir. Bu madde içeriğinin de bu olasılıklara meydan vermeyecek şekilde yeniden oluşturulması sağlanmalıdır." (Milli Gazete / 03.06.2006)

Ekonomik ve Ahlaki Sefalet İçindeki Aileler Çocuğunun Organını Satıyor.

Bakan Çubukçu, acı gerçeği söyledi: "çocuklarına zorla hırsızlık yaptıran, çocuklarını organ mafyasına pazarlayan aileler var. Bu yüzden suç işleyen çocukları ailelerine teslim edemiyoruz, biz sahip çıkıyoruz" diyor ama:

En güvenilir kurum kararıyor!

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Çubukçu, çocuklar için en güvenli ortam olması gereken aile kurumunun ne kadar bozulabileceği konusunda yürek parçalayıcı örnekler veriyor.

İşte korkunç örnekler

Çocuğunu uyuşturucuya alıştırıp sonra uyuşturucu sattıran bir babayı anlatan Çubukçu, "Biz o çocuğa sahip çıktık. Çocuklarını fuhuşa sürükleyenler, organ mafyasına çocuğunu pazarlayanlar bile var" diyor. Ekonomik ve sosyal sorunların acı sonuçlarını anlatıyor.

Aileler de sorumlu

Adana'da yakalanıp yurda teslim edilen 17 yaşındaki konsomatris kızdan ailenin de sorumlu olduğunu belirten Çubukçu, "Bu çocukları aileleri konsomatrislik yapmaya zorluyor. Bunların hiç mi suçu yok?" diye soruyor. Ve hükümetin sorumluluğunu atlıyor.

Lisede Cinsel Anket Skandalı:

15 Yaşındaki çocuklara cinsi ilişkiler soruluyor.

İzmir'in Konak ilçesinde devlet okullarında lise 2. sınıflara yönelik yapılan bir ‘cinsel' anket, içerdiği yönlendirme sorularla büyük bir skandala yol açtı. Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklarla Savaşım Derneği'nin,  AB'den mali destekli, Milli Eğitim ve Valilik onaylı ‘eğitim amaçlı tiyatro gösterisi' öncesi öğrencilere sunduğu anket formunda yer alan cinsellikle ilgili soru ve cevaplar görenleri hayrete düşürdü. Memursen İzmir İl Başkanlığı'nın tespit ettiği ve Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ömer Vehbi Hatipoğlu'nun gündeme getirdiği anket ile ilgili olarak Milli Eğitim ve İçişleri Bakanlığı'nın hemen soruşturma başlatması istendi.

Lise 2. sınıfta bulunan 16-17 yaşındaki öğrencilere yöneltilen sorularda, cinsel eğitimden çok ahlak ve maneviyatı dejenere edici içeriğin yer alması dikkat çekiyor. Cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunun birkaç soruda geçiştirildiği ankette daha çok gençlerin cinsel duygularını uyandırıcı ve teşvik edici sorulara ve cevaplara yer veriliyor. Cinsel öykü, cinsel davranışlar, cinsel tutumlara da yer verilen ankette, gençler cinsel ilişki konusunda adeta özendiriliyor.[2]

Hâlbuki günümüzdeki Hıristiyanlık içinde bir sürü sapıklık barındırır. Ve her türlü ahlaksızlığın ve barbarlığın kaynağıdır.

"11. yüzyıla kadar Alman kabilelerinde Berlin'de bulunan Töton kavimler, düşmanlarının ruhunu ve gücünü alabilmek için hanibalizm (yamyamlık) uygularlardı. Ve oturup öldürdükleri düşmanlarını yerlerdi" diyor. Kominyonda ne yapılıyor? İsa'nın eti ve kanı yeniyor. Bu yamyamlıktır. Metaforik olarak kendi tanrılarını yiyorlar. Bunlar pagan özellikleri yansıtmaktadır.

Bugünkü Hıristiyanlık sekülarize edilmiş Yahudi şeriatı üzerine kurulmuş bir külttür. Din değildir. Kişiye tapmaya yönelik bir kült. Bu nedenle onun içinde "mit" olması gerekiyor. Hıristiyan ilahiyatı açısından 4 tip İsa var: Birincisi Historical Jesus (tarihsel İsa) belgelerle ispatlanmış böyle bir şahıs yok. İkincisi Biblical Jesus (İncil'e göre İsa) ise sadece İncil'de anlatılan İsa'dır. Üçüncüsü Synoptic Jesus. İncil'de yer alan Matta, Matthaew, Marcus ve Luka'nın anlattıklarına göre bir İsa. John ve Paul yok. Onların anlattıkları bir İsa var. Dördüncü ise Mythologic Jesus. Dünyadaki bütün Hıristiyanlar mitolojik İsa'ya inanıyorlar. Diğer üçü hiçbir şekilde ispatlanamıyor. Bir Hıristiyan'a İsa'yı anlat deseniz, o mitolojik İsa'yı anlatır.

Constantine'in güzel bir sözü vardır. İznik Konsil'i toplandığında "Ne istiyorsunuz? Aranızdaki kavga nedir?" diyor. Onlar ise "İsa Tanrı'nın oğlu, onu kabul ettirmek istiyoruz" diye cevap veriyorlar. Bunun üzerine imparator "Bizim pantheonda 20 tane Tanrı var. Ben "Sol Invinctus" güneşin oğluyum. Bu adam da bir Tanrı'nın oğlu olacak ne olur ki?" diyor.

İHL mezunu Başbakan, Bakan ve milletvekillerinin, İmam Hatip kurultayını görmezden gelmesi camiayı üzdü.

Yüzleri Olmadığı İçin AKP'liler Kurultaya Gelmiyor!

Kurultayı organize eden ÖNDER'in Genel Başkanı Yusuf Ziyaeddin Sula, Başbakan ve AKP'li milletvekillerinin gelmemesini değerlendirirken, "Bütün milletvekillerine davetiye gönderdik. AKP genel merkezini arayıp bir temsilci istedik. Ama orada şiddetli sitemler yapılacağını bildikleri ve bundan çekindikleri için gelmek istemediler. (Bir şey de yapamadık, millete söyleyecek lafımız yok, fırça yemeyelim) diye düşünmüşlerdir. Keyifleri bilir, ne yapalım" dedi.

İmam Hatiplerin sorunlarını gündeme getirmek amacıyla Başkent'te 2'ncisi düzenlenen Büyük İHL Kurultayı'na, davetiye gönderildiği halde Hükümet ve AKP adına bir tek temsilci dahi katılmaması, 200'e yakın İHL mezunu milletvekilinin toplantıyı görmezden gelmesi, büyük tepkiye neden oldu. İmam Hatip Lisesi mezunu olan ve birçok sivil toplum kuruluşunun toplantısına katılmaktan çekinmeyen Başbakan Erdoğan'ın telgraf dahi göndermemesi eleştirilirken; Kurultay divanı, toplantıya katılmayıp telgraf gönderen 7 AKP'li bakan ve 45 milletvekilinin isimlerini ve telgraflarını salonun genel isteği üzerine okumadı. Halbuki bu ÖNDER Yetkilileri "Doğru Yol Partisine Genel Başkan'da olsa, yine Tayip Erdoğan'a oy vereceğiz. Çünkü O Bir İmam Hatip'lidir." Diye hava atmışlardı...

Radikal İslamcı, Tayyib'in eski danışmanı ve sonra DEHAP Gn. Bşk. Yardımcısı Mehmet Metiner, AKP'yi şöyle savunuyor:

"Din-siyaset denklemi"ni yanlış kuran "siyasal İslamcılık" ne kadar demokratik değilse, "siyasal laikçilik" de bir o kadar demokratik değildir.

O yüzden İnce'nin kurduğu denklem yanlıştır: "laik kamp"ın karşılığı "dinci kamp" değildir. "Dinci kamp"ın karşılığı, "laikçi kamp"tır. "Dincilik" nasıl ki dinin bizatihi kendisi değilse, "laikçilik" de laikliğin bizatihi kendisi değildir çünkü.

AK Parti, din ile devlet arasında özdeşlik kuran, yani "devlet olmazsa din olmaz!" yaklaşımını esas alan "siyasal İslamcılık" yerine laiklik, cumhuriyet ve demokrasiyle barışık bir dindarlık anlayışının benimsenmesinde belirleyici bir rol üstlenmiştir.

AK Parti, dindarları bu yönde değiştirip dönüştürmeyi başarmıştır. Bugün Türkiye'de bir "Taliban tehdidi" yoksa, bunu büyük ölçüde AK Parti'ye borçlu olduğumuzu unutmamamız gerektiğine inanıyorum.

CHP'nin laiklik konusunda duyarlı çevreleri "siyasal laikçilik" yerine "özgürlükçü laiklik" anlayışı doğrultusunda değiştirip dönüştürme misyonuna talip olmaması, kanımca laiklik, cumhuriyet ve demokrasi adına büyük bir kayıptır.

Ey bu ülkenin dindar ve laik yurttaşları! Kim ki "laiklik ve cumhuriyet tehlikededir!", kim ki "din elden gidiyor!" diye bas bas bağırıyorsa, biliniz ki sizi bir iktidar kavgasının tarafı kılmak istiyorlar!.

Ben bu kavganın ne tarafı olurum, ne de aleti!..

Size de zinhar tavsiye etmem!" (Bugün / 02.06.2006)


Bu arada televizyon yayınlarında, özellikle şov programlarında, milli ahlakımız ve aile yapımız temelinden dinamitleniyor. Edep ve haya duyguları çöpe atılıyor. Bir fahişe ile müşterisinin bile konuşmaktan utanacağı konular tartışılıyor.

Reyting uğruna ne rezaletler sergileniyor. Bütün bunlara sessiz ve tepkisiz kalan hükümet, dini eser hediye eden belediyelerine sataşıyor.

"Hülya Avşar milyonların önünde, Şaban Gökbakan'a: "Doğa Rutkay ile Haftada kaç kez birlikte yattığını" soruyor!.?"

"Afrodit Banu Alkan: Seda Sayan kocamı programına çıkarıyor... Onu ayartmaya çalışıyor..."[3]

Ama, meşhur bir özel üniversitemiz, çok önemli bir bilim adamı yabancı profu konferans için davet ediyor. Aynı akşam üniversitenin başka bir bölümünde Hülya Avşar konser veriyor.

Bilimsel toplantıya 9 (dokuz) öğrenci katılırken, Avşar şovda da izdiham yaşanıyor!.

İşte yeni neslin meyli... İşte milli eğitimin marifeti... İşte AKP'nin meziyeti!..

Ekonomimiz el değiştiriyor.

Yabancılar her ay yeni bir bankada hakim ortak konumuna geliyor.

Geleceğimiz satılıyor

Adana Sanayi Odası Başkanı Ümit Özgümüş, Finansbank'ın Yunan Milli Bankası'na satılmasının ardından, Denizbank'ın da Belçika-Fransa ortak sermayeli bir kuruluşa satılmasını "Geleceğimizin Satılması" olarak yorumladı.

Bankacılık sektörü yabancılaşıyor. Yabancılar pazara girmek için yarışıyor, iş dünyası ise hakimiyetin oldukça riskli noktalara ulaşmasından endişe duyuyor. Sektörde ‘alarm' sirenleri çalıyor. İş Bankası dışında hemen hemen tüm bankalar vitrinde. İş Bankası'nın da Borsa'daki hisselerinin yüzde 24'ü yabancıların elinde. Gidişat bankalara bağımlı yaşayan reel sektörü endişelendiriyor.

Yabancılar ise her ay yeni bir bankada hakim ortak konumuna geliyor. Finansbank'tan sonra Denizbank'ın satılmasıyla iki yıl önce yüzde 5 seviyesinde olan sektördeki yabancı payı yüzde 31'i geçti. Özel bankalar içindeki payları ise yüzde 47 seviyelerine ulaştı. Yüzde 50 olarak gösterilen ‘kırmızı alarm' noktasına bir adım kaldı. Yabancılar, özellikle son iki yılda 10 milyar dolarlık yatırımla ekonominin kalbi olarak bilinen sektörde önemli bir noktaya geldiler.

Yabancı payı yüzde 70'e dayandı

Şekerbank ve Halkbank'ın satılmasıyla yabancıların sektördeki payı yüzde 40'ların üzerine çıkacak. Özel sektör içerisinde stratejik ortaklık görüşmeleri yapan Akbank ve Oyak'ta yaşanacak hisse devri yabancıların sektördeki payını yüzde 70'lere çekecek.

Adana Sanayi Odası (ADASO) Başkanı Ümit Özgümüş, Türkiye'nin yabancı sermayeye mutlaka ihtiyacı olduğunu, ancak sahip olunan varlıkların yabancılara satılmasının ülke zararına olacağını söyledi. Özgümüş, yaptığı açıklamada, son zamanlarda banka satışlarının hızla ilerlediğini kaydetti. ADASO Başkanı Ümit Özgümüş, geçtiğimiz günlerde Finansbank'ın Yunan Milli Bankası'na satılmasının ardından, Denizbank'ın da Belçika-Fransa ortak sermayeli bir kuruluşa satılmasını ‘Geleceğimizin Satılması" olarak yorumladı.

Bankalar aracılığıyla köşeye sıkıştıracaklar

Özgümüş, gerçekleşen banka satışlarının ardından yabancıların Türk bankacılık sisteminin yüzde 31'ini, Türk özel bankalarının da yüzde 46'sını kontrol eder hale geldiğini belirtti. Özgümüş, bankaların yabancılara satılmasının Türkiye'nin ekonomik ve siyasi geleceği açısından risk oluşturduğunu kaydetti. 

Önümüzdeki dönemde herhangi bir kriz olduğunda, bankaların nasıl davranacağının kestirilmesinin zor olduğunu açıklayan Özgümüş, "Büyük bir hevesle elden çıkarılmaya çalışılan Halk Bankası ve Ziraat Bankası da satılırsa yabancılar bankacılık sisteminin yüzde 70'ini kontrol eder hale gelecektir. Türk finans piyasası bu kadar bağımlı olursa o ülkelerle siyasi anlaşmazlık durumunda bu bankalar aracılığıyla Türkiye ekonomik olarak köşeye sıkıştırılabilir" ifadelerini kullandı.

Son bir yılda ilgileri arttı

Yabancıların finans sektörüne ilgisi 2005 yılında arttı. Fransız BNP Paribas, TEB Mali Yatırımlar'ın yüzde 42 hissesini 182 milyon dolara satın alırken Dışbank'ın yüzde 89.3'ü Fortis'e satıldı. Yapı Kredi Bankası'nın yüzde 57.4'ü UniCredito-Koç ortaklığı olan Koç Finansal Hizmetler'e devredildi.

Doğuş Holding, Garanti Bankası'nın yüzde 25.5 hissesini ve 182 adet kurucu payını toplam 1 milyar 805 milyon 500 bin dolara General Electric Capital Corporation'a sattı. Finansbank'ın yüzde 46'sı 2.760 milyon dolara Yunanlılar'a devredildi. Son olarak Dexia Bank ile Denizbank arasında yüzde 75 hisse için 2.4 milyar dolar fiyat üzerinden anlaşma sağlandı. Akbank ve Şekerbank ise yabancılarla görüşmelerini sürdürüyor.

Akbank'ın talipleri arasında HSBC ve Citibank'ın adı geçiyor. Yüzde 52 hissesi için ortak arayan Şekerbank'la EFG Eurobank, Standart Bank, Banca IMI, Societe Generale, Banque Populaire, Atlantique ve Dubai Şeyhi El Maktum ilgileniyor. TMSF'nin elinde bulunan ve yakında ihale ile satılacak olan Adabank'a Arap sermayeli bankalar ilgi duyuyor. Halka açık Tekstilbank'ın da satış görüşmelerini sürdürdüğü iddia ediliyor.[4]

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu feryat ediyor!

15 bin cami imamsız bulunuyor!

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Türkiye'deki 15 bin camide din görevlisinin olmadığını belirterek, "Bu, ülkenin birliği, dirliği ve huzuruyla alakalı bir sorun" dedi.

 Bardakoğlu, Bitlis Valiliğini ziyareti sırasında gazetecilere yaptığı açıklamada, Türkiye'deki 15 bin camide din görevlisi bulunmadığını belirterek, şöyle konuştu: "Sadece kendi çalışanlarımızın özlük haklarını konuşuyoruz. Gönül ister ki özlük hakları sorun olmaktan çıksın. Ancak özlük haklarından daha önemli bir sorun var. Ülkemizdeki 15 bin camide din görevlisi yok. Bu önemli bir sorun. Ülkenin birliği, dirliği ve huzuruyla alakalı bir sorun."

Bu camilerde kadro sorunun çözülmesi gerektiğini ifade eden Bardakoğlu, şunları kaydetti:

"Okul için öğretmen çok önemli bir ihtiyaç. Din görevlisi de cami için önemli. Cumhuriyet dönemimizin önemli bir projesi vardı. O da yurdun en ücra köşesine öğretmen ve din görevlisi göndererek, toplumsal gelişme ve aydınlanmayı sağlamaktı. Bu dönemde bu konu aksatılıyor. Aksamadan dolayı üzülüyoruz. Çünkü din görevlisinin bulunmadığı her cami sorunlara gebe. Din görevlisi bulunmayan caminin kalmamasını istiyoruz."






[1] Milli Gazete / 02.06.2006

[2] Milli Gazete / 07.06.2006

[3] Bugün / 02.06.2006

[4] Milli Gazete / 05.06.2006


Bu yazarin diger makaleleri

AMERİKAN GEZİSİNİN, KAHRAMAN GAZİLERİ!
  Akşam'dan Y. Pekşen'in dediği gibi: ‘Aldığı abdest ürküttüğü kurbağaya değmedi.' Başbakan'ın...
Devami
SÜLEYMAN DEMİREL'İN AKP'YE DOLAYLI DESTEĞİ!..
  Ortada fol yok yumurta yokken... Bir başka deyişle kimsenin...
Devami
GAYRİ MİLLİ GÖRÜŞÇÜLERİN NUMAN AŞKI!
SP'deki genel merkez kurmaylarından il başkanlarına, artık "Adil Düzen'den ve...
Devami
"AYDINLIK"IN AYIBI VE AKP'NİN ARSIZLIĞI
  Artık aklı çalışan ve vicdanı bozulmayan herkes biliyor ki;...
Devami
DİYARBAKIR İSYANI VE PERDE ARKASI
  Diyalogcu zaman gazetesinden Şahin Alpay 18.03.2006 "Kürt sorunu ve...
Devami
ORGENERAL İLKER BAŞBUĞ'A YÖNELİK BOŞBOĞAZLIKLAR VE REJİM KRİZİ UYARILARI
Yüksek Askeri Şura yaklaştıkça ortaya yine çok tartışmalı bilgi ve belgeler...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 5507

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR