Get Adobe Flash player
Reklam

BİR SEÇİM ANALİZİ VE SP KURMAYLARININ ERBAKAN’I UNUTTURMA SİYASETİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 90
ZayıfMükemmel 

Saadet Partisi, 2018 Genel Seçimleri'nde yüzde 1.36 oy oranıyla hayal kırıklığına uğramıştı. Saadet Partisi'nin oylarının birçok ilde CHP'ye yaradığı ortaya çıkmıştı. CHP, uzun zamandır milletvekili çıkaramadığı Adıyaman, Karabük, Karaman, Kars, Kastamonu, Kırıkkale, Kırşehir, Kütahya, Nevşehir, Şanlıurfa ve Yozgat'ta, Saadet Partisi’nin oylarıyla ittifak sayesinde birer milletvekili çıkarmıştı. Öte yandan, Elâzığ’da Saadet Partisi'nin aldığı yüzde 3.4'lük oy ittifak gereği yüzde 10.6 oy alan CHP'ye aktarılmış, bu sayede CHP, 40 yıldan fazladır milletvekili çıkaramadığı Elazığ'dan bir milletvekili kazanmıştı. Bu seçimde sadece CHP listelerinden aday gösterilen Saadet Partili üç isim de milletvekili olmuşlardı. Buna göre, milletvekili adayları Hüseyin Emre Bağce, Cihangir İslam ile Abdulkadir Karaduman, Saadet Partisi kontenjanından TBMM'ye girmiş durumdaydı.

Resmi olmayan sonuçlara göre, Cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 0.89 oy alan Saadet Partisi Genel Başkanı ve cumhurbaşkanı adayı Temel Karamollaoğlu, parti genel merkezinde bir açıklama yapmıştı. Karamollaoğlu, seçim sonuçlarına ilişkin "Bugün gördüğümüz neticeden çok daha iyisini beklerdik" diyerek hezimet itirafında bulunmuşlardı.

Ayarları, amaçları, geçmişte Milli Görüş davasına ve Erbakan’a olan olumsuz ve sorumsuz tavırları ve saldırıları belli olan ve yıllarca Recep T. Erdoğan’ı alkışlayan Etyen Mahcupyan, Atılgan Bayar ve Cemile Bayraktar gibi yazar takımının seçime saatler kala Saadet Partisine oy vereceklerini açıklamaları ve Abdullah Gül’ün “suskunluk mesajları” da; bu kişilerin ve mahfillerin insafa ve intibaha gelip Saadet’e sarıldıklarını değil, maalesef Saadet Partisi’nin resmen ve ismen olmasa da fikren ve fiilen Milli Görüş davasından, Erbakan’ın kutlu planlarından ve kurtarıcı programlarından saptırıldığının bir ispatı olarak okunmalıydı.

Yani Etyen Mahcupyan “gen”lerinin gereği olarak “Durmuş Durduyan”lara sahip ve destek çıkmışlardı.

Bu durumu bile algılayamayan ve çok mutlu ve umutlu bir gelişme olarak yorumlayanlara ise, artık söylenecek hiçbir söz kalmamıştı. Bu arada, kendi partisinin de, başta SP, CHP ve İP, bütün muhalefetin de gerçek niyet ve mahiyetlerini ortaya koymalarına ve içyüzlerini açığa vurmalarına (ve güya değişime uğramalarına) sebep olduğu için Sn. Devlet Bahçeli’yi de kutlamak lazımdı.

Evet, 2018 yılı 24 Haziran seçimleri, Oğuzhan Asiltürk ve Temel Karamollaoğlu’nun kof politikaları ve programları açısından, tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Zaten Millî Görüş ruhundan ve Erbakan şuurundan uzak slogan ve savunmalarla, olumlu ve onurlu neticeler almak imkânsızdı. Hatırlayınız, Temel Karamollaoğlu 17.06.2018 tarihli TRT konuşmasında, bir tek kelime olsun; “Erbakan, Adil Düzen, Faizsiz Sistem, Havuz Yöntemi, İslam Birliği, Millî Görüş’ün farkı ve faziletleri, Refah Yol’un efsane hizmetleri…” gibi, bizi biz yapan konuları ağzına bile almamıştı. Diğer TV programlarında ve seçim toplantılarında da durum aynıydı. Hatta, Elâzığ konferansında bu kavramları inatla ağzına almadığı gibi; “Türkiye’de herhangi bir sistem değişikliği yapmayacakları, bu sistem içinde hayırlı hizmetleri başaracaklarını” açıklamış, ama maalesef “Yahu asıl sorunlar bu sistemden kaynaklanmaktadır!” diyen bile çıkmamıştı. Oysa bu seçimler, daha önce defalarca yazıp hatırlattığımız gibi; Adil Düzen, Faizsiz Sistem, İslam Birliği gibi ilmi, insani ve İslami projeleri anlatmak ve topluma alternatif sunmak için tam bir fırsattı. Ama maalesef, bile bile ve kof hesap ve heveslerle boşa harcanmıştı. Bizi asıl kahreden ise, partiye sızdırılmış bu üç-beş münafıktan ziyade, bunların kasıtlı ve tutarsız tavırlarına karşı, koca camiadan cesur ve sadık üç-beş duyarlı insanın çıkmamasıydı…

Partinin baş belası ve Pakradun münafığı daha önce: “Bizim görevimiz İslami talim ve tebliğdir, particilik değildir. Çünkü sonuçlar Allah'a aittir.” diyerek sahte bir tarikat şeyhi gibi ulema ve takva numarasıyla camiamızı oyalarken, bu seçim döneminde birdenbire: “Ne olursa olsun, mutlaka Meclis’e girmeliyiz, bunun için her yolu denemeliyiz. CHP, HDP ve İYİ Parti ile ittifaka girmeliyiz. Millî Görüş’ün sivri ve gereksiz söylemlerini terk etmeliyiz!” demeye başlamıştı.

Rauf Tamer denen küstah yazar, 05.06.2018 tarihli “Kolayı var” başlıklı yazısında:

“Apolet meselesine de bir cümleyle değinip geçeyim bari… Apolet sökmek kolay iş değildir. Nitekim, 20 yıl evvel Başbakan Erbakan’a p...... diyen bir generalin bile apoletleri sökülemedi... Temel Reis bunu iyi hatırlayacaktır!” şeklinde edepsiz ve erdemsiz bir tavır takınmış, Karamollaoğlu ve kurmayları ise maalesef bir tek satır olsun bunu yanıtlama gayreti taşımamıştı.

Her şeyden önce, SP'nin böyle bir seçim ittifakına girmesi en büyük hataydı!

Örneğin; 18. madde ilginçti ve oldukça karışıktı. Bu maddeleri, AKP tamamen kendi lehine olacak şekilde ayarlamıştı.

İşte Madde 18: 2839 sayılı Kanunun 29. maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümleler eklenmiştir. “Ancak aynı ittifak içerisindeki siyasi partilerin her birinin geçerli oyu; ittifakı oluşturan siyasi partilerin, o seçim çevresinde tek başına aldıkları oy sayısına, ittifakın ortak oylarından gelen payın ilave edilmesiyle elde edilir. İttifak yapan her bir partiye ortak oylardan gelen pay; ittifak yapan siyasi partilerin tek başına aldıkları oyun, bu partilerin toplam oyuna bölünmesi ile elde edilen katsayının, ittifakın ortak oyu ile çarpımı sonucu elde edilir.”

Şimdi bu 18. madde nasıl yorumlanacaktı?

Öncelikle bu madde Anayasaya aykırıydı. Ortak oyların paylaşılması usulü, seçmen iradesi ilkesinin açıkça ihlali anlamını taşımaktaydı. Örneğin; bir il ya da ilçede İP-CHP-SP ittifakı 200 oy aldı. Bunlardan 50’si CHP, 40’ı İP ve 10'u SP, 100’ü ortak oy olsun. Ortak oylar 50, 40 ve 10 olarak paylaşılacaktır. CHP 100, İP 80, SP 20 olacaktır. Oysa, belki ortak yüz oyun 90’ı SP’li seçmen tarafından atılmıştı. Hadi yüzde hesabı yapmayalım da, daha basit bir yoldan yaklaşalım: Diyelim ki, 18. Madde’deki usulle SP'nin bütün oyları CHP’ye veya İP’ye aktarılacaktı. Peki bu vebalin altından nasıl kalkılacaktı?

Madde 9: 298 sayılı Kanunun 98. maddesinin dördüncü fıkrasının son cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Ancak, üzerinde sandık kurulu mührü bulunmamasına rağmen Türkiye Cumhuriyeti Yüksek Seçim Kurulu filigranı, amblemi ve ilçe seçim kurulu mührü bulunan zarflar ile üzerinde leke veya çizik bulunsa dahi bunun özel işaret koymak amacıyla yapıldığı kesin olarak anlaşılamayan zarflar geçerli sayılır.”

9. madde nasıl okunmalıydı?

Dokuzuncu ve on birinci maddeler ile mühürlü zarf uygulaması kaldırılmıştı. Böylece, zarfların içindeki oy pusulalarının, sayım sırasında değiştirilebilme fırsatı sağlanmıştı. Özellikle sandık başında diğer partilerin temsilcilerinin olmadığı ya da ihbar üzerine kolluk güçleri tarafından sandık başlarından uzaklaştırıldığı durumlarda da bu tür hilelerin yapılması mümkün olacaktı. Mesela; herhangi bir sandıkta orada hazır bulunan bir SP’li yoksa; ve İP ile CHP kafa kafaya vererek, oy pusulalarını değiştirip, kendi aralarında bölüşmelerine kim engel olacaktı?

26. maddenin tamamını incelesek, kim bilir daha neler çıkacak!

Bu ittifak yapılırken acaba SP yetkilileri uyumakta mıydı? Veya nasıl bir şeytani mantık oyunu yürütüyorlardı ki, bu sakıncaları hiç dikkate almamışlardı? Peki ya Milli Görüşçüler?!... Neden bütün bu olan bitene sessiz kalmışlardı? Oysa; Oy namustur. Oy emanettir. Oy tarafgirliktir. Saadet Partisi “Biz Hak’tan Tarafız” demenin TEK adresi konumundaydı. "Biz batıla taraf olacaksak, bu ittifak mı, iltihak mı" diye niye sorgulamamışlardı?

24 Haziran’daki parlamento seçiminde ilk kez işleyecek olan “ittifak sisteminde” kazanan milletvekillerinin sayısı nasıl hesaplanacaktı? Mevcut D’Hondt sisteminin ittifaklara göre yeniden ayarlanması, hesaplamada hangi yöntem değişikliklerini zorunlu kılacaktı? Aynı ittifak içinde yer alan partiler milletvekili paylaşımını kendi aralarında nasıl yapacaktı? sorularını yandaş yazarlar ve hukukçular bile yanıtlayamamaktaydı.

Bu hileli sistemin işleyişini tümüyle varsayıma dayanan bir senaryo üzerinden anlatmayı deneyelim. (A) diye adlandıracağımız ve TBMM’ye toplam 12 milletvekili gönderdiğini varsaydığımız bir il seçim çevresi kurgulayalım. Bilindiği gibi, sandıkta partilerin yanı sıra doğrudan ittifaklar için de mühür basılmıştır. Bu şekilde ‘Cumhur’ ve ‘Millet’ ittifakları için kullanılan oyların toplamları, tasnif aşamasında partilerin ve bağımsız adayların yanında her biri için açılan ayrı sütunlarda gösterilmiştir. İlçe seçim kurulları, sandık tutanaklarını birleştirirken; A) Siyasi partiler ile B) Bağımsız adayların her birinin aldıkları oy sayısını ve C) İttifakların ortak oy sayısı ile D) Ortak oylardan gelen payı tespit ederek tutanağa geçirilecektir.

Kilit kavram: “ittifak payı” olmaktaydı!

Burada karşımızda beliren ilk mesele, salt ittifaklar için kullanılmış ve ayrı bir haneye yazılmış olan oyların milletvekili dağılımında nasıl bir işleme tabi tutulacağıdır. Bu işlem, geçen Mart ayında 2839 sayılı Milletvekili Seçim Kanunu’nun 29. maddesinde yapılan değişiklikte düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, her partinin oyu A) Kendi oyu ile B) İttifakın ortak oyundan kendisine gelecek paydan oluşuyordu. Yasaya göre, bu payı hesaplayabilmek için şöyle bir yöntem kullanıyoruz: A) İttifaktaki partinin tek başına aldığı oyu ittifak partilerinin toplam oyuna bölüyoruz B) Elde ettiğimiz katsayıyı ittifakın ortak oyu ile çarpıyoruz. Çıkan miktar bize partinin payını veriyordu. İlçe seçim kurulu, sonuçları bu payları ekleyerek il seçim kuruluna gönderiyor. Ancak il seçim kurulu aşamasına geldiğimizde hesaba katmamız gereken bir oy kategorisi daha bulunuyordu. O da yurtdışında ve gümrük kapılarında kullanılan oyların toplamından o ilde partilerin payına düşen miktarı oluyordu. İl seçim kurulu, ilçe seçim kurullarından gelen sonuçları, o ile gelen yurtdışı ve gümrük kapıları oylarıyla birleştirerek toplam sonuca ulaşıyordu.

Sonuçta ilçelerden gelen oyların ve yurtdışı oylarının toplamının çıplak olarak, yani ittifak payları eklenmemiş haliyle il bazında şöyle olduğunu varsayalım:

AKP: 250.000, CHP: 160.000, MHP: 50.000, İYİ Parti: 50.000, HDP: 50.000, SP: 30.000, Cumhur İttifakı: 10.000, Millet İttifakı: 10.000, Vatan Partisi: 5.000, HÜDA PAR: 2.500 İttifak oylarının payları eklendiğinde bu dağılımda artışlar meydana geliyordu. Örneğin, ‘Millet İttifakı’na kullanılan 10 bin oyun yaklaşık 6.700’ü CHP’ye, 2.100’ü İYİ Parti’ye, 1.200’ü SP‘ye gidiyordu. Keza ‘Cumhur İttifakı’na verilen oylar da daha çok AKP, daha az MHP olmak üzere iki parti arasında paylaşılıyordu.

O zaman (A) ili genelinde sandıktan çıkan ‘ittifak payları dâhil edilmiş’ seçim tablosu şöyle şekilleniyordu:

AKP: 258.300, CHP: 166.700, MHP: 51.700, İYİ Parti: 52.100, HDP: 50.000, SP: 31.200, Vatan Partisi: 5.000, HÜDA PAR: 2.500...

D’Hondt sistemi iki aşamalı işliyordu!

Şimdi sandalye dağıtımına başlayabiliriz. Aynı yasanın değiştirilmiş 34. maddesi, “İttifakın elde edeceği milletvekili sayısının hesaplanmasında, ittifak yapan siyasi partilerin toplam oyu esas alınır” diyor. Bir başka anlatımla, sistem, tasnif aşamasında ittifak içindeki partileri diğer partiler ve bağımsızlar karşısında blok, tek bir parti gibi denkleme sokuyordu. O zaman il bazındaki yeni sıralama şöyle oluyordu: Cumhur İttifakı: 310.000, Millet İttifakı: 250.000, HDP: 50.000, Vatan Partisi: 5.000, HÜDA PAR: 2.500

Bundan sonra D’Hondt sistemi iki aşamalı olarak işlemeye başlıyordu. Önce ittifaklar ve partilerin arasında D’Hondt işletiliyordu. Bu sistemde her bir ittifak ve partinin aldığı oy önce bire, sonra ikiye, sonra üçe, sonra dörde, beşe doğru artarak bölünüyordu:

Bunu yaptığımızda, Cumhur İttifakı’nın bölünmeleri şu sıralamayı gösteriyor: 310.000, 155.000, 103.000, 77.500, 62.000, 51.600, 44.285... Millet İttifakı’nın ilk beş bölünmesi de şöyle bir sıra izliyor: 250.000, 125.000, 83.300, 62.500, 50.000... Şimdi yapmamız gereken hepsini aynı denklem içine koyup rakamların büyüklük sırasına göre 12 milletvekilliğini paylaştırmaktı. Bu arada, HDP’nin de 50 bin oy aldığını unutmayalım. Bu sıralamada Cumhur İttifakı 6, Millet İttifakı 5 ve HDP 1 milletvekili çıkartacaktır.

İttifak içinde sandalye paylaşımı nasıl olacaktı?

Bitmedi. Şimdi sıra geldi ittifakın alacağı toplam milletvekili sayısının ittifak partileri arasında nasıl bölüşüleceği meselesine. Bu noktada D’Hondt sistemi ikinci kez ve sadece ittifak kümesi içinde devreye giriyor. AKP ve MHP’nin aldıkları (ittifak payları dâhil edilmiş ) oyları önce bire, sonra ikiye, sonra üçe, dörde, beşe şeklinde bölünüyor. Ardından rakam sıralamasında büyükten küçüğe doğru paylaşmayı ittifak içinde yapıyoruz. AKP şöyle bölünüyor: 258.300, 129.150, 86.100, 64.575, 51.660, 43.50... MHP: 51.700, 25.850... Bu durumda Cumhur İttifakı 6 milletvekili çıkartacağından, bu durumda sıralamada 5 milletvekilini AKP, 1 milletvekilini ise MHP alacaktır. Aynı yöntemi Millet İttifakı’na uyguladığımızda, 5 milletvekilinden 4’ü CHP’ye, 1’i İYİ Parti’ye gidecek ancak SP milletvekili çıkaramayacaktır. Sonuçta bu senaryoda (A) ili seçim bölgesinde AKP 5, CHP 4, MHP 1, İYİ Parti 1 ve HDP 1 milletvekilini TBMM’ye göndermiş olacaktır.

Sistem büyük partiyi gözetmek üzere kurgulanmıştı.

Burada verdiğimiz örnekte sistemin işleyişini mümkün olduğunca yalın bir şekilde anlatabilecek bir varsayım esas alınmıştır. Bu sistemin yol açacağı sonuçlar her ilin özel durumu ve özellikle ittifak için kullanılacak oyların büyüklüğüne bağlıdır. İttifak oylarının çok yüksek oranlara çıktığı durumlarda sistemin ittifak içindeki büyük partiye yarayacağı açıktır. Çünkü büyük partinin ortak oydan alacağı pay daha yüksek olacaktır. İttifak düzenlemesi küçük partiyi baraj sorunundan kurtarırken, büyük partiye de ek bir teşvik sağlamak üzere kurgulanmıştır.[1] Ve her türlü film ve fırıldağa açıktır.

İşte bu sakıncaları içlerine sindiremediklerinden Saadet Partisi Kars Milletvekili Adayı Sezgin Yıldız, Kağızman İlçe Başkanı Mehmet Karataş ve 24 kişi partilerinden istifa ederek AKP'ye kaymıştı!

Sezgin Yıldız ve Mehmet Karataş ile birlikte istifa ederek AKP'ye geçen toplam 24 partilinin rozetlerini Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan takmıştı. Daha önce Millî Görüş hareketinin defalarca CHP'nin zulmüne uğradığını söyleyen Sezgin Yıldız, "İlk başından beri sindiremediğim ancak sahada da fark etmiş olduğum bir şeyler vardı. Bugün muhafazakâr kesimin Milli Görüş’e, şahsımıza oy vermesi ve alacağımız oyların, ittifakta en çok alan CHP'ye geçecek olmasını ben sindiremedim. İstifa gerekçelerimden biri budur. Ülkemiz gerçekten çok sıkıntılı bir süreçten geçiyor, memleketimizde her zaman böyle onurlu, dik duran lider nasip olmaz. Recep Tayyip Erdoğan'ın yanında bir nefer olarak, şer odaklarına karşı tüm ekip arkadaşlarımla Kağızman İlçe Başkanımız ve teşkilatımız olarak Cumhurbaşkanımızın yanında olduğumuzu ifade ediyoruz. Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan, bölgemiz için, Kars için Kağızman için bir değerdir bunu biliyorum. Sayın bakanımıza bir oy bile zarar vermemek için bugün onun saflarına geçiyorum ve destek olacağımızı ifade ediyoruz. Sahada bize söz veren vatandaşlarımızı, AKP saflarına, bakanımıza destek olmaya bekliyorum" diye konuşmuş ve tabi yılandan kaçarken çıyanın ağzına sığınmıştı.

Millet İttifakı’nın, güya muhalefet yaparken, PKK gibi milli sorunlar karşısındaki duyarsızlığı ve tutarsızlığı mide bulandırıcıydı!

Oysa Çözüm Süreci’nde AKP tarafından Kandil’le mektuplaşma hattı kurulurken haklı olarak: “Terörle müzakere edilmez, terörle ancak mücadele edilir” diye karşı çıkmışlardı. Ve yine “Silahlı teröristler artık dağdan şehirlere kadar inip yerleşiyorlar, çadır mahkemeler bile kuruyorlar, ellerini kollarını sallayarak bölgede cirit atıyorlar, niye hala tepelerine binilmiyor? Dağdakilerle nasıl masaya oturuluyor, pazarlık yürütülüyor? Vatan savunmasında askerin eli kolu niçin bağlanıyor?” diye feryat ediyorlardı. Ama bunların seçim sürecinde “Kandil’e operasyon düzenlenecekse buna ihtiyaç vardır ve elbette destek çıkmamız lazımdır!” demekten neden sakınmışlardı. O halde millet bunlara niye inansındı?

ABD ile AKP’nin danışıklı dövüş içinde olduğu sırıtmaktaydı. ABD bölge çıkarlarını en iyi Erdoğan'la koruyacağına inanmaktaydı.

ABD derin yapısının oyun kurucularından Alan Makovsky ikinci turda Tayyip Erdoğan'ın Meral Akşener'e veya onun partisinden bir kişiye başkan yardımcılığı teklifi yapacağını ve böylece seçimi kazanacağını ortaya atmıştı. Kısacası, ABD'nin Türkiye politikasını oluşturan adamlar işi gücü bırakmış, "Tayyip Erdoğan nasıl Başkan yapılır ve AKP nasıl Meclis'te çoğunluğu elde tutar, olmazsa açılımı yeni iktidara nasıl yaptırırız?" diye yeni oyunlar kurmaya başlamıştı. Zaten AKP'nin ve Sn. Erdoğan’ın Amerikan yörüngesinden hiç çıkmadığı halde, Türkiye dahil 22 İslam ülkesinin haritasını değiştireceği söylenen Büyük Orta Doğu Projesi'nin eş başkanlığını, Türkiye'de Yeni Osmanlıcılık diye tanıtmaya uğraştığı unutulmamalıdır. AKP, ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak, bunun için Ege'deki Türk adalarında Yunan egemenliğini, Kıbrıs'ın tamamında Rum egemenliğini kabule yanaşmak dahil, her türlü tavizi vermeye hazır durumdadır. Kendi ülkesinde, CIA'ya hizmet eden FETÖ'cüleri kozmik odasına sokan, kendi Genelkurmay Başkanı’nı hapse attıran ve AB’ye katılıp kurtulmakla övünç duyan bir iktidarın, ABD, İngiltere ve Rusya karşısında dik durması, güçlü olması imkânsızdır. Tek adamlık, işte bu teslimiyeti devam ettirmek için kurgulanmıştı. Ve bunların bekâ deyip durdukları, Amerikan bekâsı olmasındı!?

Ayrıca 15-16 Temmuz 2016 tarihinde Büyükada Splendid Otel’de yapılan toplantıda darbe girişimini organize edip koordine ettiği anlaşılan, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hakkında yakalama kararı çıkarılan CIA uzmanı Henri Barkey, ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR) tarafından düzenlenen ‘Kuzey Suriye: ABD, Türkiye ve Kürtler’ başlıklı panelde, Türkiye ile ABD arasında yapılan Menbiç görüşmelerini yorumlamıştı. Barkey, Menbiç konusunda anlaşma sağlanmasının Erdoğan için önemli olduğunu vurgulamış ve “Her şeyden önce, Menbiç meselesi Erdoğan için seçimler yüzünden önemliydi, bir açıdan, ABD ona bir hediye verdi. Bu, Erdoğan’ın istediği bir şeydi ve sonunda istediğini aldı” ifadelerini kullanmıştı. Aynı panelde YPG için “YPG bir araç olarak ortaya çıktı ve o yalnızca ABD’nin kullanabileceği bir araçtı” şeklinde konuşmuşlardı. “Eğer Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun gerçekleşen buluşmanın ardından yaptığı yorumlara bakacak olursanız, onun basitçe ‘Şimdi Menbiç’i aldık ve daha doğuya doğru ilerleyeceğiz’ dediğini görürsünüz” diyen Barkey, Çavuşoğlu’nun Kandil mesajıyla ilgili olarak “Bunun anlaşmanın bir parçası olduğunu düşünmüyorum” ifadelerini kullanmıştı.

Barkey, katılımcılara yöneltilen “Türkiye ve PKK arasında yeniden bir barış süreci oluşması için ne gerekiyor?” sorusunu ise, Erdoğan’ın siyasetteki başarısıyla ilişkilendirerek “Erdoğan müthiş bir politikacı. Aynı anda bir sürü farklı şeyi idare edebilmesinden ötürü, eskiden onun bir beyni olmadığını, bir süper bilgisayarı olduğunu düşünürdüm. Ancak Erdoğan bunu kaybediyor” saptamalarını yapmıştı. Buna ek olarak Barkey, AKP ile PKK arasındaki barış sürecinin yeniden kurulup kurulmayacağına dair “Bu konuyla ilgili olarak, eğer seçimlerden zaferle ayrılırsa Erdoğan’ın ‘affedici’ bir politikacı olabileceğini ve barış sürecine geri dönülebileceğini düşünmüştüm. Ancak, artan bir şekilde gözlemlediğim iki şey var. Bunlardan birincisi, Erdoğan’ın git gide düzensizleşmesi” (Yani Milli Devlet’in güdümüne girmesi) yorumunda bulunmuşlardı.

“İkinci turda Erdoğan kazanacak” diyen Siyonist Barkey, dolaylı reklamını yapmaktaydı!?

Erdoğan’ın 24 Haziran seçimlerine giden süreçte muhalefet tarafından öne çıkarılan yeni yüzler sebebiyle hata yapmaya başladığını belirten Barkey “İkinci olarak, ana muhalefetin aday olarak karşısına çıkardığı yeni yüz, Erdoğan’ın oyununu bozdu ve Erdoğan hata yapıyor. Bu yüzden Erdoğan, daha da savunmacı bir hale geliyor. Erdoğan her zaman ‘intikamcı’ bir insandı, ancak bu sefer meseleyi çok daha aşırı bir duruma doğru ilerletiyorifadelerini kullandı ve seçimlerden galip ayrılsa dahi Erdoğan’ın bu tutumunu değiştirmeyeceğini vurgulayarak “Bu yüzden Erdoğan’ın, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda kazansa bile -ki kazanmasını bekliyorum- bu meselede ‘affedici’ bir tutum alacağını düşünmüyorum” ifadelerini kullanmıştı. Barkey, seçim sonrası Türkiye’sinde PKK ile olan ilişkiler konusunda barış sürecini hatırlatarak, “Barış sürecinde önemli olan şey, Türk devletinin PKK ve onun liderliğiyle doğrudan görüşmesiydi ve bu yapıldı. Yani bu eşik bir kere aşıldıktan sonra ‘Artık ben teröristlerle konuşmam’ diyemezsiniz. Çünkü teröristlerle konuştunuz, onlarla anlaşmalar yaptınız ve aslında bu anlaşmaları uyguladınız da. Bu yüzden barış sürecine benzer girişimler yaşanacaktır!” yorumunu yapmıştı. Seçim sonrası Türkiye’sinde Kürt meselesinin akıbetine ilişkin de ‘huzursuzluk’ uyarısı yapan Barkey, PKK’nın Hükümeti masaya oturtma konusunda zorlayacağını da vurgulamıştı.

Zaten “Amerika ile arayı düzeltmek” AKP’nin seçim vaatleri arasına bile alınmıştı!

Siyasi iktidar, miting meydanlarında ve kamuoyu önünde AB ve ABD’yi “üst akıl” ve “darbe planlayıcısı” olarak suçlarken, gerçekte ise tam aksini yapmaktaydı. YPG terör örgütünü dünyanın gözü önünde 5000 Tır’la tahkim eden, Büyük İsrail için BOP’u işleten ABD ile “buzları eritmek” için seçim beyannamesine madde konmakta, ilişkileri düzeltme vaadinde bulunulmaktaydı. Millet, meydanlarda “öyle”, beyannamede “böyle” diyen iktidarın hangi söylediğine inanacağını şaşırmıştı!

AKP’ye göre: “ABD ile yakın işbirliğinin korunması esastır”!?

24 Haziran seçimleri yaklaşırken oldukça enteresan gelişmeler yaşanmıştı. Bir yandan iftar sofralarında, sahnelerde, meydanlarda “yerlilik ve millilik” vurgusu yapan siyasi iktidar, öte yandan ise “kınadığını yapıyor”. Halka açık konuşmalarda ABD’ye “darbe planlayıcısı”, “üst akıl” gibi suçlamalar yönelten AKP, gerçekte ise “ilişkilerin yeniden ısınması” için çalışıyordu. Seçim beyannamesindeki dış politika bölümünde Amerika ile ilişkilerin daha güçlü bir yapıya bürünmesi için lobicilik yapılacağı deklare edilirken, işbirliğinin yeniden tesisi için çalışılacağı vurgulanıyordu. Beyannamede işbirliği sözü ise şu cümlelerle veriliyordu: “ABD ile yaşanan sorunları aşmak istiyoruz. ABD ile yakın işbirliğinin korunması esastır.”

“Güvenilmez müttefike”(!) Menbiç’te nasıl güven duyacaktık?

Suriye’yi ateş tarlasına çeviren ABD, Kuzey Suriye’de oluşan terör oluşumuna da tüm varlığı ile destek veriyordu. ABD, YPG’ye her gün yüzlerce Tır’lık silah desteği vererek, toplamda da 5 bin Tır’ın üzerinde silah yardımı yapıyordu. Hatta ABD’nin verdiği silahların bir bölümü, YPG tarafından Zeytin Dalı Harekâtı sırasında askerlerimize karşı kullanılmış ve bu gerçekler medyaya da yansımıştı. Tüm bu gerçeklere ve Türkiye’yi yıllarca eğit-donat gibi projelerle oyalamasına rağmen, hâlâ ABD ile işbirliğinin yolları aranıyordu. Siyasi iktidar, şimdi de YPG’nin üssü olarak bilinen Menbiç konusunda Amerika ile aynı masaya oturmuştu. Bakan Çavuşoğlu, Menbiç’in güvenliği için ABD ve Türkiye’nin işbirliği yapacağını söylüyordu.

Bu süreçte Çin'den 24 Haziran seçimleriyle ilgili dikkat çeken bir mesaj alınmıştı. Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi, ''Çin, Türkiye’nin ülkesinin birlik ve istikrarını korumasını destekliyor'' açıklamasını yapmıştı. Zaten İsrailli bir yetkili de “İsrail'in çıkarlarına en yakın iktidarın AKP iktidarı ve Erdoğan olduğunu” açıklamıştı. Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi, 24 Haziran 2018 seçimlerine ilişkin değerlendirmeler yapmıştı. Çin Dışişleri Bakanı Yi, Türkiye'de istikrarın korunmasının önemli olduğunu vurgulamıştı. Türkiye ile Çin arasındaki ekonomik ilişkilere dikkat çeken Çinli bakan, ülkesinin Türkiye'deki istikrarı desteklediğini hatırlatmıştı. Bakan Vang Yi, "Çin, Türk halkının seçimine saygı duyuyor. Çin, Türkiye’nin ülkesinin birlik ve istikrarını korumasını destekliyor. Çin tarafı Türk tarafının, Türkiye’de Çin’in güvenliğine zarar verecek olaylar yaşanmasına izin vermemesini takdir ediyor." ifadelerini kullanmıştı.

Zaten İsrailli bir Bakan da, seçim öncesinde; “İsrail’in geleceği ve güvenliği bakımından Türkiye’deki en uygun seçeneğin Erdoğan iktidarı olduğunu” açıklamıştı.

Bol keseden “Millilik-yerlilik” edebiyatı yapan AKP’nin AB Bakanı Ömer Çelik’in: "Türkiye ile Avrupa ilişkileri herhangi bir şekilde kopmayacak yapısal ilişkilerdir ve Türkiye ile AB'nin iç içe geçmesi gerekiyor" sözleri nasıl yorumlanmalıydı?

Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Ömer Çelik, katıldığı bir TV kanalında AB ilişkileri ve vize serbestisi konusuyla ilgili açıklamalar yapmıştı. AB’nin şu dönemde Türkiye ile beraber hareket etmesi gerektiğini dile getiren Çelik, “AB, dünyanın türbülansa girdiği bu dönemde dünyanın istikrar ve refahını hırpalanmadan çıkarmak için Türkiye ile beraber hareket etmelidir. Avrupa artık bir fanus içerisinde yaşamıyor. Suriye, Irak, Afganistan doğrudan Avrupa’yı etkiliyor. Enerjiyle ilgili gelişmeler, siyasal gelişmeler, DEAŞ’la mücadele, aşırı sağın yükselişi. Bunları ortaya koyduğumuzda Türkiye ile AB’nin iç içe geçmesi gerekiyor. Varna zirvesinde Türkiye-AB ilişkileriyle ilgili bir resetleme yapıldı. Türkiye ile Avrupa ilişkileri herhangi bir şekilde kopmayacak yapısal ilişkilerdir. İmtiyazlı ortaklık gibi tekliflere yüz vermeyeceğimizi söyledik” ifadelerini kullanmıştı. Ömer Çelik, Habertürk TV ve Bloomberg HT ortak yayınında gündeme ilişkin soruları yanıtlarken: “Geriye kalan 7 kriterle ilgili olarak kapsamlı bir toplantı gerçekleştirerek bir yol haritası hazırlamıştık. Başbakan ve Cumhurbaşkanımızın onayı sonrasında bunu karşı tarafa ulaştırdık. Şu anki haliyle bunun kabul edilmemesi için bir sebep kalmamıştır. Ama tabi son zamanlarda en teknik meseleler bile siyasi parantezlere alınmaya çalışılıyor. Bunu yaparlarsa süreç uzar. Dünya değişik bir yere gidiyor. Şimdi Çin Devlet Başkanı serbest ticaret ve küreselleşmeden bahsediyor, ABD Başkanı ise korumacılıktan bahsediyor. Kutupların yer değiştirdiği bir dönemden geçiyoruz” diyerek AB aşıklığının artık bağımlılığa evrildiğini göstermiş olmaktaydı.

Seçim manifestosunu AKP İstanbul 6. Olağan İl Kongresinde açıklayan Cumhurbaşkanı Erdoğan "İnşaallah önümüzdeki dönemde, erdem, irade ve cesaretle Türkiye şahlanacaktır. Ahdim olsun ki; yeni dönemde Türkiye muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkacak, faizler, enflasyon ve cari açık düşmeye başlayacaktır!'' havaları atmaktaydı. Tam 16 yıldır faizsiz düzen için bir adım atamayan Erdoğan, şimdi de faizi düşüreceği vaadiyle toplumu oyalamaktaydı. Çünkü o Haçlı AB’nin kopmaz bir parçasıydı!

“Toprağı sıksan şühedamızın fışkırdığı, destanımızın yazıldığı, türkümüzün okunduğu Türkiye'mizi aziz bildik!” diyen Erdoğan'a “İyi de Çanakkale savunmamızı ve Şanlı Kurtuluş Savaşı'mızı yapmaya mecbur kaldığımız bu Haçlı AB kuyruğunda, olumlu ve onurlu bir kalkınmayı ve gerçek bağımsızlığı nasıl kazanacağız?” diye soran çıkmamıştı. Sözlerini: “Son zamanlarda muhataplarımızda aynı kararlılığı ve isteği görmesek de Avrupa Birliği'ne tam üyelik hedefinden asla vazgeçmedik, bu konuda kararlıyız!” diye bağlayan Erdoğan'ı hala hararetle alkışlayanlar, derin bir gaflet uykusundaydı. Sn. Erdoğan ve kurmaylarınca bir yandan, “Batı’yı iyi tanıyın” çağrıları tekrarlanmakta, Batı’nın İslam coğrafyasındaki zulümleri hatırlatılıp, “Bunların cibilliyeti budur” nutukları atılmaktaydı. Ama öte tarafta AB’ye tam üyelik hedefinden asla vazgeçmediklerini ilan ediyorlardı. O Batı âlemi ki, Medine’de kilise yapılması için kolları sıvamış durumdaydı. O Batı âlemi ki, Kur’an’da bulunan Yahudi karşıtı ayetlerin çıkarılması için bastırıp durmaktaydı. O Batı âlemi ki, Müslüman görünce kıvranmakta ve olmadık hakaretlerde bulunmayı marifet saymaktaydı. İyi de bunların arasında bizim ne işimiz vardı? Bu kadar barbar ve bu kadar gaddar bir toplumu gözümüzde lüzumundan fazla büyütmek ne anlam taşırdı?

AKP’li Abdurrahman Dilipak bir değerlendirmesinde şunları hatırlatmıştı:

“FETÖ’cüler ve ÇETE’ciler ile kumar ve fuhuş zaafı olanlar, AKP’den uzaklaştırılmalıdır!” Demek ki iktidar partisi içinde FETÖ’cüler varmış. Dahası ÇETE’ciler varmış. Bir de kumar ve fuhuş zaafı olanlar bulunmaktaymış. Bunları yakinen bilen Abdurrahman Dilipak, hepsinin partiden uzaklaştırılmaları gerektiğini vurgulamıştı. Peki bu Dilipak AKP’nin AB sevdasına niye hiç dokunmazdı?

Artık ülkenin batmasına seyirci kalınamazdı ve asla göz yumulamazdı!

İktidar sözcüleri 24 Haziran seçimleri öncesinde “büyük(!) projelerden” söz ediyorlar ve milletin karşısına geçip, “146 büyük projemiz var” diye hava atıyorlardı. Acaba, “Fabrikalar, sanayi kuruluşları falan mı planlamışlardı?” diyenler yanılmaktaydı. Bunların vaatleri sadece hava alanları ve hızlı tren raylarıydı. Bir de büyük proje olarak “millet bahçeleri” vaatleri vardı. “Millet kahvehaneleri” vardı. “Fuar alanları” vardı!? İstanbul’a beş tane millet bahçesi yapacaklarmış! Altı şehirde de eski statlar millet bahçesi olarak hizmete sunulacakmış. Adına “büyük proje” dedikleri şeyler işte bunlardı.

Ekonomideki “öngörüsüzlük”, küresel riskler taşımaktaydı. Döviz kuru hepten sarpa sarmıştı!

Velhasıl hesap fena şaşmıştı. Evdeki hesap çarşıya hiç ama hiç uymamıştı! 2018’in başında 3.79 lira olan dolar, 4 ayda 5 liraya yaklaşmış, devalüasyon oranı da yüzde 10’u geçmişti. Beş yıllık dönemde 1.97’lik dolar tahmini hedefinden sapma ise yüzde 120’ye ulaşmıştı. Hükümet yetkilileri, dolardaki artışı yine, “operasyon” ve “saldırı” olarak nitelese de, kocaman bir öngörüsüzlük tablosu gün yüzüne çıkmıştı.

Din ulemasının, tarikat ve takva erbabının ve dindar odakların dikkatine sunmak lazımdı: 17 yılda 708 milyar faiz ödemek zorunda kalınmıştı!

Prof. Hayrettin Karaman Yeni Şafak'taki 21.06.2018 tarihli yazısında, 24.06.2018 pazar günü yapılan seçimler öncesi yaptığı son uyarısında: "Bizim insanımız oyunu kullanırken bu defa da gaflete düşmeyecek, Recep Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı, partisini de iktidar yapacaktır; bu ümit ve dua ile yolumuza devam edelim" buyurmuşlardı.

“Hizmet ve kazanım bakımından bu milletin en hayırlı evladı Erdoğan” mış!

“İçimizde makbul dualı kullar da var ki, Allah Teâlâ 1950’lerden bu yana birkaç hayırlı kuluna iktidar nasip etti, halkın geçici uyanış ve sahipleniş yıllarında bu hayırlı kullar, kaybettiklerimizin bir kısmını geri kazanmamıza vesile oldular. Kanaatim ve inancıma göre bu kulların, hizmet ve kazanım bakımından en hayırlısı Recep Tayyip Erdoğan olmuştur. Onu dünya bilirken, bilen dostlar takdir ve dua, bilen düşmanlar da imhası için ellerinden geleni sarf ederken içimizdeki gafillerin küçük hesaplar veya manevi miyopluk yüzünden yanlış yollara saptıkları, pire için yorganı yakma, ölümü tecrübeye kalkışma gibi yanlışlara düştükleri görülüyor.” diyen Hayrettin Karaman “hasenât seyyiatı, sevaplar bir kısım günahları siler” fetvasına göre, bu iktidarın ve Erdoğan'ın: Yahudi ve Hristiyanları veli, dost ve idareci edinmek, faiz, fuhuş, kumar, vurgun ve soygun gibi ufak tefek(!) günahlarının, işlediği sevaplarla bağışlanacağı kehanetinde bulunmuşlardı.

Türk şirketleri yabancılara aktarılmaktaydı!

Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı Himmet Karadağ, “2018 yılına çok nitelikli, büyük şirketlerimizin halka arzıyla başladık. Bazıları yerli yatırımcıya gerçekleşti, 7-8 kat talep geldi. Diğerlerinde genelde yabancı yatırımcı ilgisi yoğundu. Türk şirketlerinin halka arz edilen paylarının yüzde 80’den fazlasını yabancı yatırımcı satın aldı” itirafında bulunmuşlardı.

Yıllık cari açık 57 milyar dolardan fazlaydı

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından Nisan 2018 dönemine ilişkin ödemeler dengesi verileri açıklanmıştı. Buna göre, cari işlemler açığı, Nisan’da geçen yılın aynı ayına kıyasla 1 milyar 706 milyon dolar artarak 5 milyar 426 milyon dolara ulaşmıştı. Bunun sonucunda, 12 aylık cari işlemler açığı 57 milyar 73 milyon dolara çıkmıştı. Söz konusu gelişmede, Nisan'da bir önceki yılın aynı ayına göre hizmetler dengesinden kaynaklanan net girişlerin 375 milyon dolar artarak 1 milyar 474 milyon dolara ulaşmasına rağmen ödemeler dengesi tablosundaki dış ticaret açığının 1 milyar 817 milyon dolar yükselişle 5 milyar 462 milyon doları aşması ve birincil gelir dengesi açığının 279 milyon dolar artışla 1 milyar 489 milyon dolara çıkması bütün hesapları şaşırtmıştı.

Dolardaki artışla ilgili tartışmalar sürerken Fehmi Koru kendi internet sitesinde "Canınız sıkılacak ama..." başlıklı bir yazı yazmış ve doların yakın zamanda ne kadar olacağıyla ilgili tahminleri ve New York Times gazetesinde çıkan Türkiye ile ilgili bir haberden alıntılar yapmıştı.

5 yıllık kalkınma planında doların 2018 yılında 1.97 TL olarak belirlendiğini hatırlatan Fehmi Koru, "Türkiye seçim arifesinde ve bu konular sadece Dolar-TL dengesi olarak gündeme geliyor. Şu sıralarda 1.97 TL olması beklenmiş Doların 4.5 TL üzerindeki seyri, biraz da 'Ne zaman 5 TL olacak' merakıyla izleniyor" ifadelerini kullanmıştı. New York Times'taki “Milyonerler kaçıyor. Sizler de o kervana katılsanız iyi olur” başlıklı haberden alıntı yapan Fehmi Koru, "Milyonerlerin en hızlı kaçış halinde bulunduğu ülkeler, o yazıya göre, Türkiye ile Venezuela imiş… 1 milyon Dolar’dan fazla parası olanların yüzde 12’sini teşkil eden 6 bin Türk, 2017 yılında, parasını -muhtemelen kendisini de- yurtdışına çıkarmış" diye yazmıştı. Güney Afrika’da yerleşik bağımsız bir kurum 2013 yılından beri her yıl rapor hazırlayan ‘New World Wealth’in (NWW) sadece ülkeleri değil dünyanın belli başlı kentlerini de sermaye kaçışı yönünden mercek altına almıştı. "2017’de en fazla para kaçışının olduğu kentler arasında ilk sırada hangisi bulunuyor dersiniz?" diye soran Koru, "Evet, İstanbul… İstanbul’u, Cakarta (Endonezya), Lagos (Nijerya), Londra, Moskova, Paris ve Sao Paola (Brezilya) takip ediyor" uyarısında bulunmuşlardı.

 


[1] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sedat-ergin/24-haziran-sorulari-

Ahmet AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Okunma Sayısı: 234

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR