Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün6540
mod_vvisit_counterDün10387
mod_vvisit_counterBu Hafta26055
mod_vvisit_counterGeçen hafta87723
mod_vvisit_counterBu Ay135126
mod_vvisit_counterGeçen Ay254358
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16030115

IP'niz: 3.235.107.209
Bugün: 12 Ağu 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11906531

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

Ey MHP Destekli, AKP İktidarı! ÇİN'İN MÜSLÜMAN UYGURLARA UYGULADIĞI SOYSUZLUKLARDAN HABERİNİZ VAR MIYDI? TEPKİNİZ VE TEDBİRİNİZ NE OLACAKTI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 25
ZayıfMükemmel 

 

Ey MHP Destekli, AKP İktidarı!

ÇİN'İN MÜSLÜMAN UYGURLARA UYGULADIĞI

SOYSUZLUKLARDAN HABERİNİZ VAR MIYDI?

TEPKİNİZ VE TEDBİRİNİZ NE OLACAKTI?

        

Türkistanlı kadınlar, komünist Çinli erkeklerle yatmaya, yetmez; “Din”lerinden ve “Dil”lerinden koparılmaya zorlanmaktaydı!

Eşleri toplama kamplarına ya da Çin zindanlarına gönderilen Doğu Türkistanlı kadınların, evlerini kontrole gelen Çinli “özel görevli” erkeklerle düzenli olarak aynı yatağı paylaşmaya zorlandıkları ortaya çıkmıştı. Çin yönetiminin “kültürel değişim” ve “kardeş aile” uygulaması kapsamında Çin Komünist Partisi üyesi görevliler, Uygurların ve diğer Müslüman azınlıkların evlerini sözde denetlemeye gidiyorlardı. Çoğunluğu Han Çinli erkeklerden oluşan, sayıları 1 milyonu aşan bu “azgın ve sapkın görevliler” düzenli olarak aileleri ziyaret ederek ayda en az 8 gün bu evlerde sabahlıyorlardı.

Dünyadaki en saygın insan hakları örgütleri, “Müslüman Türk ailelerin bu ziyaretlere rıza gösterip göstermediğine asla bakılmadığını” vurgulamışlardı. Hatta ÇKP Sincan Uygur Özerk Bölgesi Komitesi’nin resmi yayın organı “Sincan Günlüğü” gazetesinin haberine göre, geçen yılın 11 ayında toplam 1 milyon 120 bin resmi görevli, bölgedeki her etnik kökenden 1 milyon 690 bin Müslüman ailenin evlerinde geceleyip kalmıştı. Söz konusu özel ve azgın görevlilerin kaldıkları evlerdeki ailelerle “yemeklerini birlikte yedikleri, bayramları birlikte geçirdikleri, güya çocukların ev ödevlerine yardım ettikleri, dostlukları geliştirdikleri, böylece ‘Ulusal Birlik ve Aile’ duygusunu teşvik ettikleri, hatta aileleri başkent Urumçi’ye eğlenmeye götürdükleri” açıklanmıştı. Program kapsamında Uygur aileler evlerine gelen görevlilere hayat hikâyeleri, günlük faaliyetleri ve siyasi görüşleri hakkında bilgi aktarmaya ve kendilerine empoze edilen Komünist Parti ilkelerine uymaya zorlanmışlardı. Görgü tanıklarının beyanlarına ve çeşitli kaynaklara dayandırılan bir haberde, mecburi yatıya gelen ÇKP üyeleri evdeki kadınlarla aynı yatağı zorla paylaşmakta ve ev sahibi kadınların da bu duruma asla itiraz hakkı bulunmamaktaydı.

Çinli yetkililerin: “Yatakta iki kişi kalıyor, ama zorla ilişki kurulmuyor!” küstahlığı…

Bir ÇKP yetkilisi, bu görevlilerin, gözetim altında tutulan ailelerin ‘akrabası’ sayıldığını belirterek, bu kişilerin ev sahipleriyle birlikte ortak aktiviteler düzenlediğini söylemişti. Adının açıklanmasını istemeyen ve Doğu Türkistan’ın Yengisar kentindeki 80 ailenin izlenmesinden sorumlu aynı yetkili, “Onlar (görevliler) gittikleri (yeni ve sözde) akrabalarının evinde gece ve gündüz kalıyorlar” demişti. ÇKP’li yetkili, “Normalde bir yatakta iki kişi kalıyor, ama hava soğuksa üç kişi birlikte yatıyor” ifadesini kullanarak, vazifeleri gittikleri evlerden istihbarat toplamak olan bu kişilerin Müslüman Uygur ailelere “yardımcı olduğunu” iddia etmişti. “Birlikte kaldıkları süre içerisinde görevliler onlara yeni fikirler sunuyorlar, hayat hakkında konuşuyorlar ve bu zaman zarfında birbirlerine karşı dostane duygular besliyorlar” demekten çekinmemişti. Ayrıca ÇKP’li aynı yetkili, birlikte geçirilen süre içerisinde Çinli görevlilerin herhangi bir kimseden zorla yararlanmaya çalışmadığını ya da cinsel taciz şikâyeti almadığını söyleyerek “kadınların eşleştirildikleri erkek akrabalarıyla aynı yatakta uyumasının da gayet normal olduğunu” iddia etmişti. İnsan Hakları İzleme Örgütü Genel Direktörü Kenneth Roth ise, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Çin hükümeti, yeniden eğitim adı altında tutukladığı Uygur Müslümanların eşlerini devlet yetkilileriyle yatmaya zorluyor. Bunu da tecavüz etmemek daha ziyade ‘birbirlerine karşı duygu geliştirmek’ olarak açıklıyor.” ifadeleriyle tepkisini dile getirmişti.

Doğu Türkistanlı kadınların zorla Çinlilerle nikâhlanması…

Doğu Türkistanlı Müslümanlara sosyal hayatta birbirinden ağır şartlar dayatan Çin güçlerinin, Doğu Türkistanlı Müslüman kadınları Çinlilerle evlenmeye zorladığı belirtilmişti. Doğu Türkistanlılara akıl almaz zulümlerde bulunan Çin Komünist güçlerinin imza attığı bu skandal gizlenmekteydi. Yerel kaynakların aktardığına göre; Doğu Türkistanlıların dinini ve kültürel değerlerini yok etme amacıyla çeşitli çalışmalarda bulunan Çin yönetiminin, Doğu Türkistanlı kadınları Çinli erkeklerle nikâhlanmaya, en azından birlikte olmaya zorladığı öğrenilmişti. Hak ihlallerinin adeta zirve yaptığı Doğu Türkistan’da geçtiğimiz aylarda başka bir skandal daha ortaya çıkmış ve Doğu Türkistan’a Çinli göçmenler gönderilerek, buradaki Uygur Müslümanların asimile edilmeye çalışıldığı bildirilmişti. Çin yönetiminin “Kardeş Aile Projesi” adı altında her Doğu Türkistanlının evine bir Çinli erkek yerleştirdiği haber verilmişti. Çin güçlerinin Doğu Türkistanlı Müslümanlara sosyal hayatta birbirinden ağır şartlar dayattığı zaten biliniyordu. Çünkü Çin, Uygur Türklerine karşı yıllardır planlı bir asimilasyon uyguluyordu. Bu asimilasyonun ilk ayağında ise İslam Dini bulunuyordu. Çinliler, Uygur Türklerini asimile etmenin birinci ayağının dini duyguları yok etmek olduğunu tespit ederek ilk olarak âlimleri hedef alıyordu. Çünkü Din eğitimi ve bilinci beraberinde imanı ve İslam’ı inşa ediyordu. Din ve iman ile şahsiyet kazanmış yüreklerin; vatan ve millet duygusu ve dava şuuru gelişmiş oluyordu. Çin bunları bildiğinden dolayı önce imandan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Bu girişimler ise çoğunlukla mütemadiyen işkence ve zulümle gerçekleşiyordu. Ama her şeye rağmen imanın eksilmediğini, aksine arttığını ve beraberinde millet bilincinin de inşa olduğunu gördükçe zalimliklerini artırıyor ve (yazmakla yansıtılmayacak derecede) vahim işkenceler ve zulümler yapılıyordu. Uygurlu bir genç kız “Analarımızı, ablalarımızı, hocalarımızı hapishaneye attıktan sonra, zorla başörtülerimizi çıkarıp bize her türlü zulmü yaparak (körpecik kızlara edilen bu zulümler acabalarla dolu!) dinimizi ve milletimizi inkâr etmemizi istiyorlar” diye ağlayarak anlatıyordu.

Doğu Türkistan’da yaşayan bir din âlimi bulmak artık neredeyse imkânsızdı...

Tek tük kalan âlimler din eğitimini yeraltına kazılmış hücrelerde veriyordu. Normal şartlarda 10 kişinin alabileceği hücrelerde 30 kişi Kur’an ve İlmihal eğitimi almaya çalışıyordu. Bazen 1 ay boyunca hücrelerde kalan çocuklar ve gençler temel dini bilgileri burada öğrenmek zorunda kalıyordu. Aileleri ise “çocuklarının başka bir şehre ziyarete gittiğini” söyleyerek zaman kazanmaya çalışıyordu. Uygurlu genç kız “yer altında camı yok, penceresi yok, iki büklüm eğilerek girmek zorunda olduğumuz küçücük kapıları olan hücrelerde gizli gizli eğitim aldık. Bu anlattıklarım belki hikâye belki de tarihin tozlu sayfalarından olaylar gibi gelebilir ama ben henüz 18 yaşında genç bir kızım. Modern çağ olarak nitelendirilen bu zamanda yaşadığım bir eğitim şeklinden ve gizlilikten bahsediyorum” şeklinde feryat ediyordu. Daracık hücrelerde, adeta sırt sırta yatmak zorunda kalan çocukların bu şekilde dini eğitim aldığını tespit eden Çinliler ders veren âlimleri tek tek öldürüyordu. Şu anda Doğu Türkistan’da dini eğitim verecek hoca ve âlimler yok denecek kadar azalmış bulunuyordu. Ayrıca Çin Doğu Türkistan’a İslam isimlerinin sokulmasını da yasaklıyordu. Tabi ki amaç dini ve dini değerleri hatırlatacak her şeyi gündelik hayattan söküp atmak oluyordu. Çinliler dini eğitim aldığını tespit ettikleri insanları kadın-erkek, yaşlı-çocuk ayırt etmeden yakalayıp zindanlara atarak büyük işkencelere uğratıyordu.

Çinlilerin yaptıkları diğer bir zulüm ise aileleri parçalamaktı!

Zorla birbirinden ayrılan aile bireyleri değişik şehirlerde yaşamaya zorlanıyorlardı. Bu zulümleri de güya “eğitim desteği ve uyum projesi” altında yapıyorlardı. Müslüman çocukları götürdükleri yerde ise isimlerini değiştirip, dinlerini terk etmeye mecbur tutuyorlardı. Bu şekilde birbirinden koparılarak götürülen çocuklardan, aileleri bir daha haber alamıyorlardı. Uygurlu genç kız; “Bizler şimdi buradayız, ama benim küçük kız ve erkek kardeşlerimi bizden kopardılar. Oradalar derken nerede olduklarını bilmiyorum. Onları zorla küçücük-çocuk yaşta elimizden-ailemizden alarak ‘eğitim vereceğiz’ diye zulüm altında tuttukları sözde kamp yerlerine götürdüler. Küçük yaştan itibaren kardeşlerimi birbirinden ve bizden ayırarak Çinli çocukların arasında Çinli kültürü ile yetiştirip İslam’dan uzaklaştırmak için çaldılar. Kim bilir büyüyünce benim kardeşlerim nasıl insanlar olacak? Belki de zalimler içerisinde onlar gibi yaşayanlardan olacaklar! Çünkü her şeylerini değiştirecekler. Dinlerini, isimlerini, ailelerini.” sözleriyle acı gerçekleri haykırıyordu.

Çinlilerin uyguladığı bir diğer asimilasyon yöntemi ise Doğu Türkistanlı kızları, Çinli erkeklerle evlenmeye mecbur tutmaktı!

Doğu Türkistan günlerini anlatan Uygur Türkü genç kız, bu zoraki evlendirilmeyle ilgili bir dipnot düşüyordu. Uygur Türklerinin kültüründe farklı bir millet ile evlilik yapılması örf gereği ayıp karşılanıyordu. Özellikle Çin hükümeti Uygur Türklerinin bu hassasiyetini biliyor olduğundan, öncelikle bunu bir örf işkencesi olarak, sonrasında ise din ve kültür işkencesi olarak yapıyordu. Kızını Çinli bir erkekle evlendirmek istemeyen aileler, ya da evlenmek istemeyen kızlar-gelinler sorgusuz sualsiz hapishaneye atılıyor ve işkencelere maruz kalıyordu. Çinli erkeklerin tecavüzüne maruz kalan Türkistanlı kadınlar hamile kaldıkları durumda ise, kürtaj yöntemi ile çocuk aldırdıkları takdirde; “Soykırım suçlaması” ile toplama kamplarına götürülerek cezalandırılıyordu.[1]

Samimiyetsiz Yeni Akit’in, seviyesiz sızlanışları!

Güya, ahlâki ve ailevi tahribat yapan İstanbul Sözleşmesi’ni tenkit ederken;

“‘Balyoz davası’ idi, zincirleme şekilde aylık periyoda bağlanarak birbirine eklenen ‘Ergenekon davaları’ idi... Ardından kafayı yavaştan yavaştan çıkarmaya başlayan FETÖ’nün AKP iktidarına yönelik operasyonları idi... Biz bunlarla meşgul olurken… Bir anlamda, cambaza bakarken... Birileri, tereyağından kıl çeker gibi... İstanbul Sözleşmesi’ni AKP’ye kabul ettiriyor, ardından da 6284 sayılı Kadına Karşı Şiddeti Önleme Kanununu yürürlüğe sokuyordu... Daha biz, ‘Hooop... ne oluyoruz?’ diyemeden, AKP-CHP ittifakı hayata geçiriliyor, 100 konuda birbirine tam zıt tezleri savunan bu iki parti, nasıl oluyorsa bu konuda aynı yönde oy kullanıyor ve (malum ve melun) sözleşme ile kanun, hayata geçiriliyordu.. Kabul edelim, itiraf edelim ki; o tarihte hiçbirimiz diyemedik… Atladık... Sorgulamadık... Şimdi toplum olarak ceremesini çekiyoruz. Daha çok muhafazakâr aileler olarak, bu sözleşme ve kanunun vebalini üstlenmek zorunda kalıyoruz... İlaveten, sözleşme ve sözleşme gereği çıkarılan kanunun toplumdaki tahribatı giderek artmaktadır... Şimdiden ‘şiddeti önleme’ adı altında, bir anlamda tahrik ettiğimiz ‘şiddet’ sonucu kaybettiğimiz binlerce kadın var... Çocuklar var… Erkekler var... Bütünü ile dinamitlenmiş aile yapımız var…. Gaylik, lezbiyenlik, homoseksüelliği normal bir tercih gibi algılayan, nasıl ki ‘insanlar erkek ve kız diye dünyaya geliyor’sa, onun kadar normal bir vaka gibi sanan ve homoseksüellik, lezbiyenlik akımlarına kapılan gençlerimiz var…”[2] diyen yazar, hâlâ utanmadan CHP’yi suçlayıp AKP’yi ve Erdoğan’ı aklamaya çalışıyordu. Biz “CHP ile AKP’nin ve Meclis’teki diğer partilerin aynı Siyonist ve emperyalist odakların güdümünde olduklarını” söyleyince de zorlarına gidiyordu.

Sahtekârlığın, istismarcılığın bu kadarına da az rastlanırdı. Yandaş Yeni Akit yazarı Ali Karahasanoğlu, ahlâki ve ailevi tahribata resmiyet ve aleniyet kazandıran İstanbul Sözleşmesi’nden güya rahatsız olduklarını söylüyor, AB’nin dayatmasıyla AKP’nin CHP’yle birlikte bu korkunç tuzağa kapıldığını ima ediyor; ama hâlâ, tam yetkili ve etkili dindar kahraman Sn. Erdoğan'a “Bu rezalete son verin!” çağrısı bile yapamıyordu.

Komünist ÇİN gâvurlarının zorbalıkla uyguladığı ahlâki tahribatı, bizde AKP iktidarı, AB dayatması kanunlarla, reklamla ve kolaylıkla yaptırmaktaydı!

Sn. Erdoğan'ın kızı Sümeyye Hanım’ın da yönetiminde bulunduğu KADEM (Kadın ve Demokrasi Derneği) Başkanı Saliha Gümrükçüoğlu, İstanbul Sözleşmesi’ni hararetle savunanlar arasındaydı.

Bu Saliha Hanım: “İstanbul Sözleşmesi kanun değildir. Birçok ülkenin imzaladığı şiddeti önlemeye yönelik hazırlanmış uluslararası bir üst sözleşmedir.” buyurmuşlardı. Evet, “Kanun değil” “Üst sözleşme” konumundaymış… Yahu daha kötü ya... Çünkü kanun çıkarırsanız, onu Anayasa Mahkemesi inceliyor. Ama uluslararası sözleşmeye imza attığınızda, artık o inceleme şansınız da kalmıyor… Oysa kanun da olsa, sözleşme de olsa, bu rezaletin sorumluluğu AKP’nin sırtından kalkmıyor. Kaldı ki bu tür sözleşmeler de yine bir kanunla onaylanıp yürürlüğe giriyor. Dolayısıyla hem sözleşme hem de kanun oluyor. Tayyip Erdoğan’ın dahi, “Nas değildir” dediği bir sözleşmeyi, muhkemleştirmek için KADEM Başkanı niye çırpınıyor? Aynı röportajda Saliha Hanım: “Bu sözleşme çerçeve bir metin hüviyetindedir” buyuruyor. Yani ‘Aman bu sözleşmeye dokunmayın, yanarsınız ha’ tehdidinde bulunuyor...” tespitlerini de yine bu Karahasanoğlu yapmıştı…

Oysa İstanbul Sözleşmesi rezaletin resmiyet kazanmasıydı!

İstanbul Sözleşmesi’nin Meclis’ten geçiş hikâyesi tam bir skandaldı!

11 Kasım 2011’de KEFEK (Türkiye Büyük Millet Meclisi Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu) heyeti, TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Volkan Bozkır başkanlığında dönemin Başbakanı Recep T. Erdoğan’ın önüne bir rapor sunmuşlardı. “Bu sözleşmenin hem de hiçbir şerh konulmadan Meclis’ten geçmesi lazım” diyorlardı ve Erdoğan’ı ikna ediyorlardı. Erdoğan’ın onayının ardından Meclis'e havale ediyorlardı. Sözleşme maddesi 24 Kasım’ın geç saatlerinde güya Meclis’te görüşülüyor, saat 22:50’de Meclis Başkan Vekili Sadık Yakut, ailevi ve ahlâki yapımızı dinamitleyecek tuzak detaylarla dolu bu 80 maddeden ilk üç maddeyi okutup toplu oylamaya sunuyor ve İstanbul Sözleşmesi’ni bu şekilde Meclis'ten 26 dakikada müzakeresiz geçiriyorlardı. İşgal devletlerinde mandacılıkla yönetilen bir mecliste bile bu duruma rastlanmazdı. Bu sözleşmenin geçmesinde Meclis’teki 4 partinin de ağır vebali vardı. Her konuda güya ihtilaf eden 4 parti AKP-CHP-MHP-HDP bu sözleşmenin Meclis'ten geçmesi için hemen fikir birliği yapmışlardı. Çünkü talimat, Siyonist odaklardan ve AB’li kodamanlardan alınmıştı. Şerh koyulmadan ve toplumun önünde tartışmaya açılmadan bu rezalet hep birlikte onaylanmıştı.

“Toplumsal cinsiyet eşitliği”, eşcinsel sapkınlığı meşrulaştırmıştı!

Toplumsal cinsiyet eşitliği açıkça eşcinselliği meşrulaştırıyordu. Balın içinde sunulan zehir oluyordu. Kadın erkek eşitliği kılıfına sokularak yapılan bu düzenleme, aslında cinsiyetsizleştirme, ailesizleştirme ve ahlâkı dejenere etme operasyonuydu. Eşcinsel organizasyonlardan birinin resmi sayfasında toplumsal cinsiyet eşitliği “Doğal cinsel yönelim, meşru cinsel tercih” olarak tanımlanıyordu. Kızıl feministlere karşı mütedeyyin camiaya hitap eden AKP’li yeşil feministler de, bu toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı tepki çekince “toplumsal cinsiyet adaleti” kelimesini kullanıyordu. Ailesiz, cinsiyetsiz, edepsiz ve erdemsiz bir toplum oluşturulmak isteniyordu. Bu küresel Siyonist şirketler tarafından desteklenen bir örtülü savaş oluyordu. Birçok televizyon programında eşcinsellere verilen iyilik rolünde bu projenin uygulandığı görülüyordu.

Birçok Hristiyan Avrupa ülkesi bile İstanbul Sözleşmesi’ni kabule yanaşmamıştı!

Bu ahlâksız Sözleşme şu an 37 ülkede uygulanıyordu. Hristiyan olmalarına rağmen; Bulgaristan, Macaristan, Çekya, Ukrayna, Litvanya ve Moldova gibi ülkeler bu sözleşmeye “şerh koyuyor” ve ülkelerinde yürürlüğe girmesini kabul etmiyordu. Rusya devleti, ülke genelinde LGBT ve cinsiyetsiz toplum taleplerini 100 yıl süreyle yasaklıyordu. Rusya, Kanada, Vatikan, Japonya, Azerbaycan, Meksika ve İngiltere, İstanbul ifsat sözleşmesini ülkesine sokmuyordu. Ermenistan ise hâlâ direniyordu. Ama güya Dindar Kahraman(!) Erdoğan iktidarı, bu gâvurlar kadar bile duyarlılık göstermiyordu.

Sn. Erdoğan’ın; “İstanbul Sözleşmesi nas değildir, feshedilebilir” ifadelerini kullanmasına rağmen hâlâ İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmemesi bile bazı gafil yandaşları hâlâ uyandırmıyordu. Aileyi yıkan, ahlâkı bozan bu yasa ve sözleşmeler konusunda da halkımız aldatılıyordu. Şimdi kardeşane uyarıyoruz, ailevi ve ahlâki yapımızı hedef alan bu yasalar kaldırılmazsa ve sözleşmeler askıya alınmazsa, ortada aile diye bir şey kalmayacaktı. Ailesini koruyamayanlar, bu devleti nasıl koruyacaklardı?

Allah’ın yaratışına, yani ‘fıtrat’a karşı savaş açılmıştı

1979’da çıkarılan Birleşmiş Milletler sözleşmesi olan CEDAW Türkiye dahil 193 ülke tarafından imzalanmıştı. “Kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın tasfiye edilmesine” dair sözleşme anlamına gelen CEDAW, Türkiye’de 13 Ekim 1985’te yasalaşmıştı. Yasalaştıktan sonra başta “boşanan kadına süresiz nafaka” olmak üzere madde madde kanunlarımız yeniden uyarlanmıştı. Bu tarihten sonra aile reisi olan baba artık reis olmaktan çıkmıştı. Asıl fitnenin başı İstanbul Sözleşmesi kadar işte bu kanunlardı. CEDAW da bir aileyi yok etme projesi olarak dayatılmıştı. Çünkü CEDAW, “serbest cinsel yönelimi ve sınırsız cinsel tercihi” bir insan hakkı olarak sunmaktaydı. Daha öncesinde 1954’te imzaladığımız Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de aynı maddeler vardı. Aileyi yıkan saldırılarının temel amacı fıtrata karşı savaştır, yani Allah’ın yaratışına karşı çıkmaktır. Bu nedenlerle Müslümanlar uyanık olmalıdır, vicdani ve ahlâki bir tavır koymalıdır.”[3]

Erdoğan iktidarı, dindarlık edebiyatı yaparken, ahlâki ve ailevi tahribatı azdırmaktaydı!

Meclis’te AB sevdasına maneviyatımıza darbe vuran onlarca yasa çıkartılmış, ama hiçbiri 26 Eylül 2004’te çıkartılan “Zinanın serbest bırakılması” kadar toplumsal çöküntüye neden olmamıştı. Öyle ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan, “zinanın suç olmaktan çıkartılması konusunda hata yaptıklarını” itiraf edip ahlâki çöküntüye vurgu yapmıştı. Cumhurbaşkanı son olarak “dindar bir nesil” yetiştirmekteki eksiklikleri hatırlatmıştı. Devletin en üst makamının iki yıldır yaptığı çağrılara rağmen, maneviyatımızı mahveden AB dayatması zinanın suç olmaktan çıkarılmasıyla ilgili Meclis’te ne bir kanun teklifi hazırlanmış ne de ahlâki bir düzenlemeye imza atılmıştı!

Erdoğan iktidarı, AB sevdası uğruna milli manevi değerlerinden taviz vermekten sakınmamaktaydı. AB’nin “fasıllar ve müzakereler” başlığıyla dayattığı ifsat projelerinden en yıkıcı olanı ise hiç kuşkusuz zinanın serbest bırakılmasıydı. 3 Kasım 2002 tarihinde hükümeti devralan AKP, Avrupa Birliği’nin “Müzakereleri başlatmayız” tehdidine boyun eğerek, 26 Eylül 2004’te Meclis’te kabul edilen yasayla zinayı serbest bırakmıştı. Tıkanan görüşmeleri aşmak için AB’nin dayatmasına boyun eğen hükümet, Cumhuriyet tarihinde ilk kez zinayı suç olmaktan çıkarma şerefine(!) ulaşmıştı. O dönem AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen ise konuyu, “Başbakan zina cezasının kaldırılması konusunda bize güvence aktardı. Türkiye’nin önünde artık hiçbir engel kalmadı” sözleriyle açıklamıştı. Her ne kadar iktidar çevresi ve medyası “zinayı serbest bırakan yasa mevcut iktidar döneminde çıkartılmadı” dese de Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep T. Erdoğan, Şubat 2018’de partisinin TBMM’deki grup toplantısında, “AB üyelik sürecinde zinayı serbest bırakmada yanlış yaptıkları” itirafında bulunmuşlardı. Bu itiraf niteliğindeki açıklamanın ardından Erdoğan, 2 Mayıs 2019’da da zinanın serbest bırakılması sonucu ortaya çıkan toplumsal ifsada vurgu yapmıştı. Erdoğan son olarak “dindar nesil yetiştiremezsek yazık olacağını” açıklamıştı; daha doğrusu hâlâ riyakârlık ve istismarcılık yapmaktaydı. Yetmez, Diyanet İşleri Başkanlığından yandaş tarikatlara kadar, resmi ve sivil kuruluşlar da, hutbelerden fetvalara kadar çeşitli kılıflar altında bu İstanbul Sözleşmesi’nin ahlâki ve ailevi tahribatına alet olunmaktaydı.

Zinanın serbest bırakılması toplumu temelden sarsmıştı

Aile yapımızı temelinden sarsan ve Allah’ın (C.C.) emrine karşı açıkça muhalefet olan zinanın serbest bırakılmasıyla birlikte ahlâksızlığın önü açılmıştı. Geçen 15 yılda zinanın serbest olması, üstelik ahlâk ve maneviyata yönelik olumlu hiçbir düzenlemeye imza atılamaması, milli ve manevi değerlerimizden hızla uzaklaşılmasıyla toplumsal yozlaşmayı azdırmıştı.

Erdoğan’ın: “Zina konusunda yanlışımız oldu” itirafı

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep T. Erdoğan, 20 Şubat 2018 Salı günü partisinin TBMM’deki grup toplantısında tarihi bir itirafta bulunmuş ve bir gazetecinin, çocuk istismarına dair düzenlemelerle ilgili sorusunu: “Çocuk tacizleri, bunlar tabi asla bağışlanabilir, görmezden gelinebilir konular değil. Şu anda 6 arkadaşımız bu konuyla ilgili çalışmalarını başlattılar. Zina konusunun da yeniden ele alınmasının çok çok isabetli olacağı düşüncesindeyim, çünkü bu toplumun manevi değerler noktasında farklı bir konumu var. Biz AB sürecinde; bu bir özeleştiridir, onu söylemek zorundayım, bu konuda bir yanlışımız oldu ki zina ile ilgili düzenlemeyi de yapmak suretiyle tacizler, vesaireler, bunları belki de aynı kapsam içerisinde değerlendirmemiz lazım.” şeklinde yanıtlamıştı. Ama maalesef Erdoğan’ın sözlerinin ardından geçen bir yılda ne Meclis’e bir kanun teklifi sunulmuş, ne de ahlâki bir düzenlemeye imza atılmıştı.

Çekirdek ailenin çözülmesine iktidar seyirci kalmaktaydı!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu tarihi itiraftan bir yıl sonra 2 Mayıs 2019’da Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi’nde “Aileye Değer, Türkiye’ye Değer” ana temasıyla düzenlenen 7. Aile Şûrası’na gelinen ahlâki ve manevi çöküntüyü bir kez daha diline dolamıştı ve maalesef yine sözleri samimiyetten uzaktı. “Mahremiyet algısı yozlaşırken maalesef mahrem alan kavramının gün geçtikçe anlamını yitirdiğini” dile getiren Erdoğan: “Önceki dönem nasıl geniş aileyi adeta ortadan kaldırmışsa, şimdi bu yeni dönem de çekirdek aileyi çözüyor, yıkıyor” ifadelerini kullanmış, yani suç itirafında bulunmuşlardı.

“Evlilik dışı ilişkilerin normal sayıldığı sancılı bir süreçle karşı karşıyayız” itirafı!

Bu Aile Şûrası’nda, insan fıtratına aykırı sapkın ilişkilerin belli çevreler tarafından kasıtlı şekilde meşrulaştırılmaya çalışılmasının da aile kurumuna yönelik ana tehditler arasında yer aldığını vurgulayan Erdoğan: “Nikâh akdinin değersizleştirildiği, evlilik dışı ilişkilerin normal sayıldığı, boşanmanın adeta teşvik edildiği sancılı bir süreçle karşı karşıyayız. Sürekli haz peşinde koşan hedonist ve egoist bir insan tipinin yüceltildiği bu gayrı ahlâki hayat tarzı maalesef etkisini ülkemizde her geçen yıl daha fazla gösteriyor.” diyerek kendi tahribatlarına tercümanlık yapıyordu. Devletin en üst makamının tespit ettiği bu acı gerçeklerin ortaya çıkmasının en büyük nedeni hiç kuşkusuz zinanın yasak olmaktan çıkartılmasıydı ve bu da kendi suçları oluyordu. Yani maalesef Sn. Erdoğan iktidarı, hem sorunların kaynağı olan kanunları çıkarıyor, anlaşmaları imzalıyor; hem de dönüp “bunlara karşı çıkıyor” havasıyla boş edebiyat yapıyor ve istismarcılık kaymağını yiyordu. Halk ise, koyu bir gaflet içinde ve kof ümitlerle avunadursun, bakalım Cenab-ı Hak, nasıl bir intikam hazırlıyordu.

Milli Çözüm Dergisi’nden arkadaşlarımız titiz araştırmalar sonucunda Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği Genel Merkezi’ne ulaşmıştı. Derneğin Genel Merkezi Kayseri’de bulunmaktaydı. 62 yaşında olan Abdülhekim Selçuk Bey telefona çıkmıştı. Derneğin Genel Sekreterliğini yapmaktaydı. Kendisi Doğu Türkistanlıydı ve 55 yıldır Türkiye’de yaşamaktaydı.

Abdülhekim Selçuk Beyefendi, Doğu Türkistan’la alâkalı medyada çıkan haberlerle ilgili soruları şöyle yanıtlamıştı:

“Doğu Türkistan’da yapılan işkenceler, medyaya yansıyanlarla sınırlı değil maalesef, daha çok daha vahim zulümler işleniyor. 2016 yılının ortalarından itibaren (yaklaşık 3 yıldır) Doğu Türkistan ile iletişim çok sağlıklı kurulamıyor, Çin ise bunu özellikle engelliyor. Orada yapılan zulümlerle ilgili haberler, Birleşik Arap Emirlikleri, Arabistan vesaire gibi Doğu Türkistan’a yakın olan bölgelerdeki insanların birbirlerine aktarmaları yoluyla, kulaktan kulağa bize ulaşıyor. Çünkü 2018 yılından itibaren Çin’in koymuş olduğu yasaklar ve baskıcı tutumundan dolayı iletişim sağlanamıyor. Ayrıca biz de Doğu Türkistan’daki akraba ve yakınlarımızdan da bilgi alamıyoruz. Bu tür olayları bağımsız İnsan Hakları dernekleri vasıtasıyla ve gizlice gidip gelen dostlarımızdan öğreniyoruz!”

Bizim; “Medyada yer alan zulümlerin daha fazlasının yapıldığını belirttiniz. Peki, geçenlerde, 19 Kasım 2019’da bazı sitelerde, Doğu Türkistanlı hanımların Çinli erkeklerle zorla evlendirildiği yönündeki haberlerle alâkalı ne söyleyebilirsiniz?” sorumuzu ise şöyle cevaplandırmıştı:

“Evet, bu haberler doğru ama bununla da sınırlı sanılmasındı. Çin, ‘Kardeş Aile Projesi’ diye bir uygulama başlattı. Bu projenin amacı güya Çinlilerle Doğu Türkistanlı Müslümanların adaptasyonunu sağlamaktı. Ama bunun asıl amacı farklıydı. Asıl amaç, Müslümanları asimile olmaya mecbur tutmak, zulüm ve tecavüzlerde bulunmaktır. Bu kapsamda birçok evden Doğu Türkistanlı erkekler uzaklaştırılmış ve o evlere Çinli erkek memurlar sokulmuşlardı. Doğu Türkistanlı hanımlara o erkekler tarafından zorla tecavüzler ediliyor ve çeşitli zulümler yapılıyordu.

Ayrıca, yaklaşık bir ay önce Doğu Türkistanlı bir din âlimini bu zorbalıklara karşı çıktığı için şehit etmekten sakınmamışlardı. 78 yaşında ve Diyanet İşleri Başkanı seviyesindeki bu âlimin cenazesine öz çocukları bile katılamamıştı. Çinliler tarafından kurulmuş kamplarda tutulan bu âlimin çocuklarından sadece bir tanesine cenaze için izin çıkmıştı. Bu kamplar Doğu Türkistan’da birçok yerde vardı. BM’nin raporuna göre bu kamplarda kalanların sayısı 1 milyon civarındaydı ama gerçek rakam 4 milyonu bulmaktaydı ve kamplarda ciddi tecavüz ve zulümler yapılmaktaydı. Hatta bu kamplara toplanan insanlar ciddi bir rahatsızlığa yakalandıkları zaman onları kamptan atıyorlar ve o kişiyi birkaç ay içinde ölüme terk ediyorlardı. Zaten kampta ölen Doğu Türkistanlıların cenazelerini genelde aile veya yakınlarına teslim etmiyorlar, cesetleri yakıyorlardı. Tabi ki bunlar da yapılan zulümlerin sadece bir kısmıydı!”

Kayseri - Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği Genel Sekreteri olan Abdülhekim Selçuk Bey, bu arada Aziz Erbakan Hocamızın, sadece Müslümanların değil, yeryüzündeki bütün ezilen ve zulüm gören insanların huzura ve refaha kavuşacakları Yeni ve Adil Bir Dünya kurması için çabaladığını belirtip: “Çok kıymetli büyük bir insandı. Bu millet rahmetlinin kıymetini maalesef vefatından sonra anladı. Rahmetlinin bütün söyledikleri tek tek çıkmıştır!” diyerek hayıflanmıştı.

Çin’in inkâr ettiği işkence ve asimilasyon kampları kanıtlanmıştı!

Bir Müslüman toplum dünyanın gözü önünde yok edilmeye çalışılmaktaydı!

Sessizliğin kurbanı Doğu Türkistan’da Çin’in ‘Eğitim kampı’ olarak tanıttığı asimilasyon hapishanelerinde soykırım faaliyetleri artarak devam ediyordu. Çin yönetiminin inkâr ettiği kamplara ilişkin yeni gizli belgeler ortaya çıkıyordu. Esirlerin kaçmaması için katı kurallarla hapishanelerde Müslümanlara zulüm ediliyordu.

Çin’in sözde ‘eğitim merkezi’ olarak dünyaya lanse ettiği Doğu Türkistan’daki toplama kamplarının nasıl ve ne amaçla kullanıldığını gösteren gizli belgeler ortaya çıkıyordu. Sızan belgelerde asıl amacın ideolojik dönüştürme” olduğu belirtilirken, firarlara karşı dikkatli olunması için vurgu yapılıyordu. 2017 tarihli belgede, “Firarların önlenmesi, gözetleme kuleleri, rutin kontrol, kapıların iki kez kilitlenmesi zorunluluğu” vurgulanıyordu. Ayrıca “yurtların ve sınıfların” kör nokta olmayacak şekilde güvenlik kameralarıyla izlenmesi gerekliliğine dikkat çekiliyordu.

Komünist Çin’in 24 Sayfalık Belgesi Dünya Basınına Sızmıştı!

Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu tarafından ele geçirilen belgelerde hükümetin ana amacının; etnik azınlıkları ve özellikle Müslüman Uygurları kamplara alıp dinlerini, düşüncelerini ve dillerini zorla değiştirme olduğu belirtiliyordu. Sızan 24 sayfadan oluşan belgelerde, ülkenin batısında Müslüman Uygur Türklerinin tutulduğu toplama kamplarına ışık tutan önemli bilgiler yer alıyordu. Bu belgelerde kampların nasıl yönetildiğinin yanı sıra, Uygur Türklerine verilen cezaların sözde mahkeme kayıtları da bulunuyordu. Bir mahkeme kaydında iş arkadaşına daha iyi bir Müslüman olması için temiz bir dil kullanmasını öğütleyen Uygur Türküne verilen hapis cezası da yer alıyordu. Belgelerde ayrıca Pekin’in üst düzey teknolojiyle kamplardaki kişileri izlediğine dair bilgiler de yazıyordu.

Doğu Türkistan Yeni Nesil Hareketi Başkanı Abdusalam Teklimakan Çin zulmüne ilişkin, “Kur’an-ı Kerim’i okuduğu için hapislerde yatan arkadaşlarımız oldu” ifadelerini kullanıyordu. Teklimakan, Çin’in Doğu Türkistanlıların kimliklerinden uzaklaşmasını istediğini belirtip; “Çinliler bizden Çinli olmamızı istiyorlar. Dinden, dilden, milli kimlikten, kimlik adına ne varsa arınıp Dinsiz-Komünist olmamızı dayatıyorlar. ‘Ya Çinli vardır ya Çin’in düşmanı vardır’ diyerek; üçüncü bir seçenek bırakmıyorlar” diye haykırıyordu.[4] Abdusalam Teklimakan; “‘Sosyal Projeler’ kılıfı altında, Müslüman Uygurların aile ve namus gibi kutsalları dejenere ediliyor. İslam dünyası ve insanlık feryadımızı duymuyor” diyordu.


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 

 

 


[1] https://sinirotesigazetesi.org/turkistanli-kadinlar-cinli-erkeklerle- 19.Kasım.2019

[2] Ali Karahasanoğlu, “Hayvan hakları”, ikinci İstanbul Sözleşmesi olmasın! Yeni Akit, 16.11.2019

[3] Röportaj, Milli Gazete, 7 Kasım 2019, Abdussamet Karataş - Adem Çevik

[4] Milli Gazete – 26 11 2019


Bu yazarin diger makaleleri

“HIZBULLAH” MI, “FETULLAH” MI?
Devletin ve AKP Hükümetinin resmen olmasa da fikren ve fiilen...
Devami
BİR NUMAN VAR, BU NUMAN’DAN İÇERİ
Milli Görüş Lideri ve 54. T.C. Hükümeti Başbakanı Prof.Dr. Necmettin Erbakan,...
Devami
AKP ACI AKIBETİNE KOŞUYORDU!
  Milli Çözüm Dergisi, tam 14 sene önce AKP’nin içyüzünü ortaya...
Devami
Siyonist Senaryoda; DİNDARLIK ROLÜ OYNANMASI
  Maalesef bütün dünya bir Siyonist tiyatrosuna çevrilmiş durumdadır. Bu zulüm...
Devami
SİYONİST, AHTAPOT'UN KOLLARI TBMM'Yİ KUŞATTI!..
  TBMM; NDI ve TDV "TBMM Başkanlığı sivil toplum örgütleri...
Devami
AKP ve Cemaat’in TARAFI aynı; SADECE TARZLARI VE TAVIRLARI FARKLIYDI!
  Hükümetle Cemaat arasındaki seviyesiz ve saygısız çatışmayı bir hayır ve...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 354

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR