Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1491
mod_vvisit_counterDün4907
mod_vvisit_counterBu Hafta18173
mod_vvisit_counterGeçen hafta31377
mod_vvisit_counterBu Ay72282
mod_vvisit_counterGeçen Ay110938
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14043009

IP'niz: 3.85.245.126
Bugün: 17 Eki 2019

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11058649

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

İNANCIMIZDA VE İNSANLIK ANAYASAMIZDA “HAK” ANLAYIŞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 29
ZayıfMükemmel 

 

İNANCIMIZDA VE İNSANLIK ANAYASAMIZDA

“HAK” ANLAYIŞI

      

Bize göre şu 4 şey Hak sebebidir:

1- Doğuştan bütün insanlara Eşit olarak verilen haklar.

A- Yaşama hakkı (can emniyeti),

B- Nesil garantisi (namus emniyeti),

C- Akıl emniyeti (düşünce serbestisi),

D- İnanç ve vicdan hürriyeti,

E- MüIkiyet hakkı ve meşru yollarla çalışıp kazanma güvencesi.

2- Emek ve hizmet karşılığı elde edilen haklar.

3- Karşılıklı ticari, siyasi veya sosyal anlaşmalar sonucu doğan haklar.

4- Eşit işe eşit ücret, aynı şartlardaki suça aynı ceza, yaralama ve cana kıyma neticesinde ödenecek tazminat gibi adalet gereği doğan haklardır.

ZALİM sistemlere ve BÂTIL düşüncelere göre ise şu 4 şey Hak sebebidir:

1- Kuvvet: Yani ekonomik ve askeri yönden güçlü olan; zayıf ve korumasız olanı ezebilir, sömürebilir.

2- Çoğunluk: Bir ülkede çoğunluğu ele geçirenlerin, azınlıkta kalanlara üstünlük kurmaları ve onları 2. ve 3. sınıf vatandaş saymaları Batılılara göre gayet tabiidir.

3- İmtiyaz: Zalim ve bâtıl kafalılara göre Yahudi olmak, Avrupalı veya Amerikalı olmak, beyaz ırka mensup olmak, maddi servet veya dini bir etiket sahibi olmak... Başkalarını aşağılamak ve temel haklarına tecavüze kalkışmak için bir hak sebebidir.

4- Çıkar: Bir yerde ekonomik veya stratejik menfaatleri söz konusu olursa, oraya zorla müdahale etmeyi ve sadece çıkarlarını düşünmeyi, Batılılar maalesef şeytani bir prensip edinmiştir.

Oysa Hak’ka inanan ve bu uğurda çırpınan Mustafa Kemal; 1919 yılının çok soğuk bir 27 Aralık gününde Ankara’ya varırken, hatta tekeri patlayan otomobilinin lastikleri içine eski çuval parçaları yerleştirip yoluna devam ederken, kendisini karşılayanlara hitap edip şu tarihi ve tabii gerçekleri dile getirmiştir:

“Her halde âlemde bir HAKK vardır ve Hakk elbette kuvvetin fevkinde (üstünde)dir.”[1]

Medeniyetlerin ve hukuk sistemlerinin birbirlerinden etkilenmesi, tarihi ve tabii bir gerçektir.

Medeniyetlerin birbirinden etkilenmesi gayet tabiidir. Ancak bâtıl medeniyetlerin Hak dinlerden kopya ettikleri bazı değerleri, zamanla dejenere ettikleri de tarihi bir gerçektir. Bakınız İslam dini ve medeniyeti, doğru ve doğal hukuk sistemini getirip yerleştirmiştir. En kâmil ve en adil manada insan haklarıyla ilgili temel kural ve kurumlar koymuş ve geliştirmiş; bugünkü Batı medeniyeti ise bunlardan etkilenerek Birleşmiş Milletler Teşkilatını kurmuş, ancak adalet ve insaniyet kılıfı geçirilen bu teşkilat; 5 güçlü ülkenin veto yetkisiyle yozlaştırılmış, Siyonizm’in ve Emperyalizmin bir zulüm ve sömürü aracı haline getirilmiştir.

Doğal Hukuk Sistemi; refahın yaygınlaştırılması, her türlü sömürünün, faizin ve tekelleşmenin kaldırılması için tedbirler getirmiş, Batı bundan etkilenerek Sosyalizmi geliştirmiş, ancak Komünist parti diktatörlüğüne geçerek halkı ezmiştir.

Doğal Hukuk Sistemi; Serbest Piyasa Ekonomisini ve ferdi teşebbüs (girişimcilik) hürriyetini teşvik etmiş; Batı bundan esinlenerek Kapitalizmi sistemleştirmiş, ancak faizi, israf ekonomisini ve gayrı meşru kazanç şekillerini serbest bırakması sonucu, Siyonist tekeller ve sermaye diktatörlüğü ile hayatı ve insanlığı berbat etmiştir.

Doğal Hukuk Sistemi; fertler, şirketler veya cemiyetler planında ve meşru platformda karşılıklı anlaşma serbestiyetini getirmiş; Batı bundan etkilenerek tapu ve mülkiyet hakkı, evlenme ve nikâh akdi gibi kurumları öğrenmiş ve geliştirmiş ama sonunda sınırsız ve sorumsuz bir hürriyet anlayışını yerleştirmekle, ahlâksızlığın yaygınlaşmasına ve toplumların yozlaşmasına sebebiyet vermiştir.

Doğal Hukuk Sistemi; sosyal ve siyasal yapıda uzlaşmaya dayanan ve toplumun her kesiminin katılımını amaçlayan bir konsensüsü sağlamış; Batı bundan yararlanarak hükümetlerde koalisyon sistemini geliştirmiş ama bu durum çoğunluğun azınlığa, hatta bazen azınlığın çoğunluğa tahakkümünü getirmiştir.

Örneğin, %30 oy alan bir parti hükümet olmakta ve geri kalan %70'i ezebilmektedir.

Doğal Hukuk Sistemi; ilimde sembollerle düşünmeyi, deneme metodunu, parçadan tüme varım prensibini, araştırma tartışma ve içtihat sistemini getirmiş; Batı bunlardan yararlanarak müspet ilimleri ve teknolojiyi geliştirmiş, ancak hukukta, sosyal hayatta ve manevi sahada bunları uygulayamadığından, sonunda teknolojiyi tanrılaştırıp, ahlâkı ve adaleti mahvetmiş ve insan diye etten ve kemikten robotlar üretmiştir.

Doğal Hukuk Sistemi; Hak ve adaletin ve ilmi neticelerin insanlığın ortak malı olması sebebiyle, bunların evrenselleşmesini istemiş; Batı bundan etkilenerek kısmi ve şekli bir "küreselleşme” göstermiş ancak bununla sömürü düzenini yaymış ve yerleştirmiştir.

Gerçek Hukuk Düzeni, Denge Düzeni Olmalıdır

Adil Bir Hukuk Düzeni; her dinden her kavimden, her görüşten ve her sınıf ve seviyeden bütün insanların, birlikte barış ve bereket içinde yaşama düzeni ve herkesin temel insan haklarıyla, kişisel hürriyetlerini, başkalarına zarar vermeden kullanma disiplinidir. Zaten İslam da, “silm” kökünden, barış demektir.

Evet, İslam; hayatın ve hakikatin kendisidir. Huzur ve hürriyetin reçetesidir. İslam, medeniyetin ve insaniyetin İlahi rehberi ve tarifesidir. Çünkü; İslam hem Hak ve İlahi dinlerin ortak ismidir hem her asırda kâmil ve Adil bir Hukuk Düzeni öngörmektedir, hem de birbirine zıt ve karşıt gibi görünen durumlar arasında, gerçek bir denge ve yüksek bir âhenk oluşturan ve her türlü dışlamayı ve düşmanlığı barıştıran bir mutluluk ve sonsuzluk müjdesidir. Bu bakımdan Adil Düzen:

1- Maneviyatçılıkla akılcılık arasında,

2- Sabitlikle değişkenlik arasında,

3- Madde ile mana arasında,

4- Fert ile cemiyet arasında,

5- Adalet ile hürriyet arasında,

Yani bireylerin hürriyetleriyle başkalarının hakları ve haysiyetleri” ortasında uyum ve denge kurmuş, asla barışmaz ve bir arada olmaz zannedilen kavram ve kurumları uyuşturmuş... Dünya’ya huzur ve emniyet, ölüme ise hayat ve ebediyet kazandırmayı amaçlamış ve bunlardan bir bütün oluşturmuştur.

Adil Bir Hukuk Düzeni; “maneviyatçılık”la “akılcılık” arasındaki dengedir.

Zaten dinimizin temel kaynağı ve asıl dayanağı Kur’an da dengeyi esas alır. Sünnet ise Kur’an’ın ilk yorumu ve örnek tatbikatıdır.

Ancak bu temel ve genel esaslar hem aklıselime hem ahlâki ve vicdani ölçülere hem müspet ilme hem de tarihi deneyim ve birikimlere bütünüyle uygun bulunmaktadır.

Bu bakımdan Adil Düzen’de din-devlet çatışmasına, iman-ilim zıtlaşmasına, ahlâkla hukuk farklılığına asla yer yoktur. İslam’ın son ve mükemmel din olmasının sırrı ve hikmeti de zaten burada yatmaktadır.

İmam-ı Gazali’nin dediği gibi: “İslam’ın en önemli gayesi: Dini, hayatı, aklı, nesli ve mülkiyeti korumaktır.”[2] Bu nedenle Adil Düzen’de İlahi prensiplerle ilmi ve akli neticeler uyuşmaktadır.

Adil Bir Hukuk Düzeni; “sabit”likle “değişken”lik arasında dengedir:

İslam; bütün hayatı kuşatan ve her konuda sağlam ve sabit esaslar koyan bir din olmakla beraber, değişen ve gelişen şartlara göre bu temel ve genel esaslara uygun olarak içtihat ve ruhsat kapısını da açık bırakmıştır.

Bu bakımdan İslami hayat; kaynağı Kur’an, konusu insan, prensipleri ideal, tatbikatı kolay ve pratik, metotları ilmi, ruhu demokratik (katılımcı), modeli toplumcu, sahası şümullü ve evrensel, tabiatı enerjik ve canlı olan bir yapıya sahiptir.

Ve zaten insan; yeryüzünde Allah’ın halifesi ve temsilcisidir. Allah’ın (C.C.) temel ve genel kanunlar koyması, ilim ve ehliyet sahibi insanların da bunlara dayanarak gerekli ve yeterli kurallar yapması da hilafetin; yani Allah’ı temsil ve hükümlerini tatbik görevinin başka bir ifadesidir.

Adil Bir Hukuk Düzeni; “madde” ile “mana” arasında dengedir:

Adil Düzen’in en önemli özellik ve üstünlüklerinden birisi de madde ile mana arasında köprü kurması ve bunların bir bütün halinde ele alınmasıdır.

Mü’minin duası ve davası: “Hem bu dünyada en iyiye ve en mükemmele ulaşmak hem de ahirette en güzele kavuşmaktır.”[3]

Adil Düzen; insanın fıtratındaki (yaradılışındaki) şehvet, lezzet, ünsiyet (sevgi) gibi duygu ve değerlerini körletmeyi ve kirletmeyi değil, bunları mübah ve meşru yollarla tatmin etmeyi ve geliştirip güzelleştirmeyi amaçlar.

Ve zaten İslam’ın koyduğu kanun ve kurallar da hayatı disiplinize etmek, başıboşluğu ve sorumsuzluğu önlemek ve her türlü zorluğu gidermek içindir.

Zira: Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez.”[4]

Allah yükünüzü hafifletmeyi ister, çünkü insan zayıf yaratılmıştır.”[5] Akıllı insan dünyası için ahiretini, ahireti için de dünyasını terk etmeyen yani her ikisine de hakkını veren insandır...

Dünyadan nasibini unutmamak ve Allah’ın kulları için yarattığı helâl ve güzel nimetleri haram kılmamak” da Kur’an’ın emridir.

Bu bakımdan, ilimden cehalete, refahtan sefalete, adaletten zulmete, hürriyetten esarete, izzet ve şereften horluk ve zillete meyleden hiçbir şeyin İslamiyet’te yeri ve değeri yoktur.”[6]

İman, istikamet ve iyi niyetle beraber; kişinin okuması, çalışması, kazanması, dinlenmesi, eğlenmesi, uyuması hatta ailesiyle oynaşması bile bir nevi ibadet hükmüne geçmektedir...

İnsanın ibadet yapması çalışıp kazanmasına, takva sahibi olması siyasetle uğraşmasına, zikir ve tarikat ehli bulunması cihat ve teşkilat hizmetlerine katılmasına, manevi ilimlerle uğraşması müspet bilimler sahasında çalışmasına, samimi ve dindar biri olması sanat ve sporla meşgul olmasına asla mâni değildir.

Bu dünya aslında her yönden bir olgunlaşma evi, ahireti ve ebedi saadeti kazanma yeridir. Namaz, oruç, zekât, zikir gibi müsbet ibadetler ise iman akülerini dolduran ve insana kuvvet ve gayret kazandıran manevi güç kaynaklarıdır.

Adil Bir Hukuk Düzeni; “Fert” ile “Cemiyet” arasında bir dengedir:

Adil Düzen; fertlerin hakkını ve hürriyetini cemiyet adına gasp eden Sosyalizm ile toplumun menfaatlerini fertlere feda eden Kapitalizme nazaran orta bir yol izlemektedir.

Bu bakımdan Kur’an; Müslümanlarıvasat (orta) bir ümmet, adil ve mutedil bir millet” olarak tarif etmektedir.

Barış toplumunda birileri çoban, diğerleri koyun sürüsü değildir. Tam tersine herkes kendi çapında bir yöneticidir. Hepiniz birer çobansınız ve raiyetinizden sorulacaksınız” Hadisi de bu gerçeği belirtmektedir.

Toplumun her üyesi, bir vücudun azaları gibidir. Birisinin sorunu ve sıkıntısı diğerlerine de sirayet edecektir. O halde hepsinin birbirine ihtiyacı var demektir.

Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz (SAV): Cemiyetin içine karışan, insanlara faydalı olan ve onlardan gelen sıkıntılara katlanan kimselerin, toplumdan uzaklaşıp kendi başına ibadetle uğraşan kişilerden daha hayırlı olduğunu” söylemiştir.

Adil Düzen; kişisel hürriyetlerin, devlet otoritesi adına engellenmesine karşı çıktığı gibi, özgürlük ve demokrasi hatırına, anarşi ve başıboşluğa da fırsat vermemiştir.

Adil Bir Hukuk Düzeni; “Adalet” ile “Hürriyet” arasında dengedir:

Adil Düzen; insanlara gerekli olan her türlü hürriyet ve serbestiyeti tanımakla beraber; bu hakların başkalarının zararına kullanılmasını önleyecek ve toplumu disiplinize edecek kurallar getirmiştir. Yani bireysel özgürlüklerle toplumsal güvenceyi dengelemiştir.

Herkesin yaşama hürriyetini ve can emniyetini korumak için kürtaj ve katliam yasaklanmış,

Çalışıp kazanma hürriyetini ve mal emniyetini korumak için faiz, kumar ve rüşvet kaldırılmış,

Namus emniyetini, aile saadetini ve nesil garantisini korumak için fuhuş ve cinsi sapıklıkların önü tıkanmış,

Akıl emniyetini ve fikir hürriyetini korumak için içki ve uyuşturucu yasaklanmış,

İnanma ve inancını yaşama hürriyetini korumak için de Dinde zorlama”ya fırsat tanınmamıştır. Ve bu hususlara uymayanlar, en ciddi ve caydırıcı tedbirlerle engellenmiş ve uyarılmıştır. İşte bütün bu gerçekler ışığında diyoruz ki; Adil Düzen, insanlığın saadet ve selamet projesidir.

Tarihin hiçbir döneminde insanlık “barış” düzenine bu denli ihtiyaç göstermemiştir. Üzülerek görüyoruz ki, yeryüzündeki zulüm ve sömürü düzeni, insanlığı korkunç bir vahşet ve sefalet cehennemine sürüklemiştir.

İslam’ın yeniden anlaşılması, çağımızın ihtiyaçlarından kaynaklanan ve ilmi temeller üzerine kurulan adil bir düzenin, bir an evvel hâkim kılınması yolunda yapılacak girişim ve gayretler ise hizmetlerin en yararlısı ve ibadetlerin en hayırlısı bilinmelidir.

Yeni Anayasa Hazırlıkları ve Gerçek Değişimin Temel Kuralları

Anayasalar; bir ülkedeki toplumla devlet arasında ortak konsensüsle oluşan ve her kesimi bağlayıcılık özelliği taşıyan hukuki metinlerdir. Anayasaların; adil, milli, gerçekçi ve yeterli olması beklenir. Elbette bir ülkede hukukun ve huzurun hâkim olması için sadece anayasaların doğru ve doyurucu olması yetmeyecektir, ilgili kanunların ve bunları uygulayanların da vicdani dürüstlüğe ulaşması gerekir. Yani sadece metrenin ve terazinin düzgün olması yetmez, onu kullanan elin de sahtekârlık yapmaması lazım gelir.

Hazırlanan yeni anayasa şu özellikleri taşımayacaksa, ondan hayırlı sonuçlar beklemek yersizdir:

1- Bu anayasa, temel insan haklarına, evrensel hukuk kurallarına ve çağdaş yaşam standartlarına uygun hazırlanmalıdır.

2- Ancak; “Küreselleşme, dünya ile bütünleşme, demokratik ve laik çıtaları yükseltme” gibi jelatinli kılıfların arkasına sığınarak, ülkemizi Emperyalist ve Siyonist Gizli Dünya Devletinin güdümüne sokacak, Milli hâkimiyet ve hürriyet düşüncesinden koparacak “tuzak kavramlardan” mutlaka sakınılmalıdır.

3- Yeni anayasa her türlü peşin önyargılardan ve ideolojik saplantılardan uzak, ilmi ve insani değerlere uygun yazılmalıdır.

4- Toplumun; farklı din ve düşünceden her kesimin özgürlük ve beklentilerini karşılamak, herkesin özgüvenini ve onurlu yaşam garantisini sağlayacak olmakla birlikte, Milletimizin kâhir ekseriyetini oluşturan insanlarımızın inancına, ihtiyacına ve ortak amacına uygun bir anayasa olması esastır; aksi halde Milli bünyeye uyum sağlayamadığından, eğreti bir elbise gibi kalacaktır.

5- Anayasa mutlaka “Milli” olmalıdır. Yani toplumun dini ve ahlâki yapısına, tarihi ve tabii dokusuna ve Lider Ülke olma arzusuna olumlu yanıt verecek, yani doğal ve sosyal kanunlara münasip düşecek bir içerikte tasarlanmalıdır.

6- Ülkemiz ve Milletimiz üzerindeki sinsi emelleri öteden beri bilinen Haçlı zihniyetiyle şekillenen; “AB’ye uyum sürecine” ve Siyonist sömürü sermayesinin dünyayı ele geçirme projesi olan; “Küreselleşme serüvenine” kolaylık sağlamak ve meşruiyet kazandırmak niyetiyle yapılacak bir anayasa, peşinen bir “ana-tasa” yani huzursuzluk kaynağı olacaktır.

7- Hazırlanacak yeni anayasa, hassas dengeleri ve Cumhuriyet değerlerini gözetip kollayacak bir duyarlılık ve tutarlılık taşımalıdır.

8- Anayasa metninde çok farklı ve aykırı biçimlerde yorumlanmaya müsait, güç ve iktidar çevrelerince kendilerine göre yozlaştırmaya münasip bulunan kapalı ve karmaşık ifadelerden uzak durulmalı; açık ve anlaşılır bir dil kullanılmalıdır.

9- Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası tapusu konumundaki Lozan Anlaşması’nın kazanımlarını geri alacak, ertelenmiş Sevr’in dayatmalarını hortlatacak ve Lozan’ın gizli maddelerine resmiyet kazandıracak terim ve tavizlere yanaşmamalıdır.

Değişim Anayasası ve Genel Esasları

Adil ve çağdaş bir anayasanın en önemli özelliği: Temel hak ve hürriyetleri değil, özel görevleri ve genel sorumlulukları saymasıdır. Çünkü hak ve hürriyetler sınırsızdır ve doğaldır, yani doğuştan kazanılmıştır. Bu nedenle ayrıca ve kanunla sayılmaları anlamsızdır. Yasalar sadece vatandaşların görev taksimatını, yükümlülük ve sorumluluk şartlarını ortaya koymalı, çok açık ve net ifadeler kullanılmalıdır.

Milli Görüş ve Milli Çözüm istikametinde Akevler ekibince hazırlanan "Yeni Anayasa Tasarılarının Temel Esaslarıyla" ilgili öneri ve örnekleri; Ciddi ve cesaretli, İlmi ve asri, İnsani ve İslami olmakla beraber; yanlış anlaşılmalara, haksız hücumlara ve kasıtlı çarpıtılmalara müsait ifadeler içermekte, hatta bazen yersiz ve gereksiz teklifler getirmektedir. Bunları tek tek ele alıp tenkit ve tahlil etmek çok zaman alacağından ve uzun yer kaplayacağından, biz sadece önemli gördüğümüz bazı düzeltme ve eklemelerle ve özet halinde bir düzenlemeyi okurlarımıza, ilgili kurum ve şahıslara aktarmakla yetineceğiz.

A- Türk Ulusu Tanımlanmalıdır.

Ulussuz devlet olmaz. Türkiye devleti Türk ulusunundur. Bu da tartışılamaz. Yapacağımız tek şey Türk ulusunun kimlerden oluştuğunu belirtmektir. Mustafa Kemal bunu dört umdeye bağlamıştır.

a- Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak.

b- Resmiyette ve genelde Türkçe konuşmak ve yazmak.

c- Ülkeyi düşman taarruz ve tasallutundan koruyucu ve devletimizi kurucu en önemli unsur olan halkımızın iman ve maneviyat esaslarına; farklı köken ve kültürleri aynı potada kaynaştırıp millet vasfını oluşturmakta en büyük rolü oynayan Müslümanlığa sahip çıkmak ve tabii bütün inançlara saygı duymak ve özgürlük sağlamak.

d- Türkiye Cumhuriyetine mensubiyet olarak "Ben Türküm" diyerek; ülkesine, devletine ve milletine bağlı kalmak…

Biz bunların biraz değiştirilmesini ve şunların eklenmesini uygun buluyoruz.

a- Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, başka ülkenin vatandaşı olmamak.

b- Resmi dil olarak Türkçe’yi bilmek ve konuşmak, genel eğitimi Türkçe yapmak, merkezi ve yerel bütün kurumlarda resmi yazışma, konuşma, soruşturma ve yargılamada Türkçe’yi kullanmak kaydıyla; ama başka dilleri de bilip konuşma, yerel ve özel ortamlarda kullanma hakkına sahip bulunmak.

c- Normal vatandaşlara da azınlık haklarından yararlanma imkânı tanımak. (Azınlıklar özel statülü vatandaştır.)

d- Genel aidiyet ve mensubiyet olarak, Türküm demekten onur duymak. Ama bu durum özelde, örneğin "ben Kürdüm" demeye engel sayılmamak. Çünkü ırkın değil, ulusun alt kimlikleri olabilir; olacaktır da.

B- Laiklik tanımlanmalı ve herkesin anlayacağı bir Türkçe ile yazılmalıdır.

Anayasamızın 24. maddesi laikliğin temel esaslarını ortaya koymaktadır. Ama "muğlâk-kapalı"dır ve istismara müsait durumdadır. Oysa Anayasa hükümlerinin, okuyan herkesin aynı şeyleri anlayacağı biçimde; açık, net ve kesin bir dille ve Türkçe yazılması esastır. Bu nedenle “Laiklik”in 24. maddedeki temel esaslara uygun olarak yeniden ve Türkçe yazılması, farklı kesim ve görüşlerden uzmanların ortak bir konsensüsle ortaya koyacağı bir tanımın hazırlanması, artık zorunlu bir ihtiyaçtır.

a- Çünkü 24. Madde; kamunun değil, devletin,

b- Düzenin değil, temel düzenin,

c- Dini fikriyatı değil, dini hissiyatı,

d- "İstismar edemez ve kötüye kullanamaz" denilmiştir. Burada; "veya" yerine "ve" kullanılarak, “istismarın, açıkça kötüye kullanmak” olduğu belirtilmiştir. Oysa bugün Laiklik tamamen farklı yorumlanmaktadır. Ve her türlü istismar ve suistimale açık bulunmaktadır. Hem din istismarcıları hem devrim simsarları, bu kapalı laiklik maddesini, kendilerine uydurmaya ve baskı unsuru olarak uygulamaya çalışmaktadır.

C- Hâkimlik sistemi yanında, “Hakemlik sistemi” de oluşturulmalıdır.

Yeterli hukuk tahsili yapmış, kendi sahasında uzmanlaşmış kimselere, devlet tarafından, bugünkü avukatlık ve hâkimlik karşılığı HAKEM’lik yetkisi verilecek ve maaşları bütçeden ödenecektir. Hakemlerden birini bir taraf, ötekini diğer taraf seçmelidir. Başhakemi ise hakemler kendileri seçmelidir. Geçiş sürecinde başhakemliği bugünkü atanmış hâkimlerden birisi üstlenmelidir. Hakemlerin kararları temyiz edilebilmelidir. Hakemler aleyhine dava açılabilmelidir. “Yüce Divan” milletvekillerinden oluşmuş hakemlerden meydana gelmelidir. O zaman tüm dokunulmazlıklar kaldırılabilir. Kasıtlı, yanlı ve hukuka aykırı karar veren hakemlerin yetkilerine son verilmeli, her türlü devlet görevlerinden ve şahitlikten men edilmelidir.

Ç- Şu maddeler Anayasada yer almalıdır.

1- Faizin her türlüsü kaldırılmıştır. Devlet faizsiz kredi kurumları oluşturacaktır. Geçiş sürecinde, faizli bankacılığa ruhsat verilecek, ancak banka ve faiz batıklarına resmi teminat sağlanmayacaktır ve faiz giderleri masrafa yazılmayacaktır.

2- Vergi sadece servet ve üretimden alınacak, isteyenden üretilen mal cinsinden de vergi toplanacak, ücretten vergi alınmayacaktır.

3- Her türlü sarhoş edici içki ve uyuşturucu, bunların alım satımı ve reklamı yasaklanmıştır.

4- Ahlâki ve ailevi hayatın yozlaşmasına ve her çeşit fuhşun yaygınlaşmasına sebep olacak hiçbir yola ve yayına fırsat tanınmayacaktır.

5- Her türlü kumarın; loto, toto, piyango, kazı kazan, at yarışı gibi şans oyunlarının ve hele devlet eliyle ve garantisiyle oynanması son bulacaktır.

6- Ceza hukukunda caydırıcılık esas olacak, bu nedenle kısas (misliyle karşılık ve idam) uygulanacak, tutuklamalar dışında hapis yerine genellikle maddi külfet ve müeyyide ve ağır kamu hizmetlerinde mecburi görevlendirilme yapılacaktır.

D- “Ekseriyet sistemi yerine, ortak vekillik sistemi” getirilip uygulanmalıdır.

Temsilciler oluşmalıdır. Temsilciler konuyu tartışmalıdır. Anlaşamadıkları hususlarda ortak vekil atayıp, ortak vekil istişareden sonra karar almalıdır. Bu karar herkesi bağlamalıdır. Çünkü ortak vekillerin kararıdır. Ortak vekiller sıralama usulü ile atanmalıdır.

E- Merkez Bankası'nın parayı nasıl çıkaracağı kanunla saptanmalıdır.

TCMB hem dış bağlantılardan hem de siyasi baskılardan arındırılmalıdır. Karşılıksız para asla çıkmamalıdır. Para, sadece arz edilen emeğe avans olarak aktarılmalı ve krediler stok edilen mala tanınmalıdır. Yapılara, binalara kredilendirilme imkânı sağlanmalıdır. Altınla değiştirilebilen bir para çıkarılmalıdır. Devlet, taşınmazlar alıp satarak, para arzını dengeleyebilir olmalıdır. Devlet faiz vermemeli ve almamalıdır, özel bankaların faizli hesaplarına garanti sağlanmamalıdır.

F- Tek karar merciinin bürokrasi olduğu yerlerde, barolara, odalara ve sendikalara; sermaye odaklarına değil, vatandaşa hizmet vereni seçtirme ve hizmetliye ona göre maaş verme sistemi uygun bulunmaktadır.

Odalar Birliği, Tabipler Odası, Avukatlar Barosunun yöneticileri şeffaf ve demokratik seçimlerle belirlenmeli ve çoklu sistem getirilmelidir. Antidemokratik kuruluşlar artık tarih olmalıdır.

G- Seçim barajı %5'e indirilmeli ve partilere oylarını birbirine kullandırabilme fırsatı tanınmalıdır.

Denge nispi sistemde aranmalıdır. Partilere aldıkları oylar nispetinde Bakanlık verilmeli ve hiçbir vatandaşın oyu boşa çıkarılmamalıdır.

H- Türkiye dengeli olarak 100'e yakın İL’e bölünmeli ve yeniden yapılandırılmalıdır.

Bir ilin nüfusu bir milyondan fazla olmamalıdır. Bölge merkezlerine Valiler, merkezden atanmalıdır. Diğer illerin Valilerini halk seçmeli ve çift başlılık ortadan kaldırılmalıdır. Meclisleri de bağımsız çalışmalıdır. Cumhuriyet kanunları bütün ülkede geçerli olmalıdır. Ancak, tarihi ve turistik sebepler ve yöresel gerekliliklerle ve tabii anayasal sistemin temel esaslarına aykırı düşmemek, milli birlik ve dirliğe zarar vermemek şartıyla, İl Meclislerine Özel Kurallar getirme hakkı tanınmalıdır.

İ-  Her türlü eğitim ve öğretim serbest olmalı, ancak bütün imtihanlar devletçe yapılıp, resmi ve geçerli diplomayı devlet vermiş olmalıdır.

Halkın ne öğreneceğine değil, istediği şeyleri bilip bilmediğine bakılmalıdır. Devlet halka; “sen bunu öğren” diyebilir ama hiç kimseye “şunu öğrenmeyeceksin” diyemez.

J- Farklı din ve mezheplere bağlı bütün meşrep ve cemaatlere resmiyet kazandırılıp, mesuliyet yüklenmeli, partiler ve mesleki kuruluşlar gibi onları da yönetime katmalıdır.

Evet, bir yönetim ya “demokrasi” ya da “dikta rejimi” olacaktır. İkisinin arası sadece karmaşadır. Devleti ayakta tutmak istiyorsanız; Kuvvetler ayrımına dayalı, Meclis etkinliğine ve denetimine saygılı bir Başkanlık Sistemi uygulanmalı ve demokrasiyi tam olarak uygulamalıdır.

K- Mason Locaları ve yan kuruluşları ve bazı tarikat ve cemaat yapılanmaları gibi, dış bağlantılı ve hıyanet maksatlı tüm dernek ve oluşumlar kapatılmalı; bunların, sivil ve asker bürokratları ve siyasi kadroları etki altına alarak devleti ve milleti yönetmesine fırsat tanınmamalıdır. Böylesi karanlık odaklarla ilişkilerini sürdürenlerin ehliyetleri geri alınmalı, resmi veya devlet hizmetlerinden atılmalıdır.

Şimdi mevcut anayasaların varsayımlarını ele alalım ve neden bizzat kendilerinin sorun olduğunu sıralayalım:

a) Mevcut anayasalar ekseriyet kararlarına dayanır. Oysa ekseriyet kararı sadece azınlıkta kalanların haklarına zulüm değil, aynı zamanda istikrarsızlık kaynağıdır.

b) Mevcut anayasalar ekseriyet seçimine dayanır. Bu da yalnız çoğunluğun azınlığa hâkimiyeti ile sonuçlanmaz, çelişkiler doğurur. Laiklikle demokrasi bir arada yürümez hale gelir ve tıkanır.

c) Mevcut anayasalarda "hâkim devlet" vardır. Ekseriyetin oyu ile de gelse, iktidarda olanlar halka hükümrandır. Onlar ne kadar hak tanırlarsa, insanlar o kadar hürriyetini kullanır. Beş senede bir yapılan seçimlerle sadece efendilerini değiştirirler, kölelik devamlıdır.

d) Mevcut anayasalar merkezî yönetimi esas alır. Bu sakat yaklaşım, yalnız taşranın sömürülmesini doğurmaz, aynı zamanda işlerin sürüncemede kalmasını ve sistemin tıkanmasını sağlamaktadır.

e) Mevcut anayasalar merkezden atanmış hâkimler sistemiyle yargıyı dağıtmaktadır. Böylece Yargı bağımsızlığı lafta kalmaktadır. Savcı hâkimin yanında oturur, maaşları merkez verir, terfileri onlar yapar, ayrıca beğenilmeyen kararları da bu sefer Yargıtay'da bozulmaktadır. Yargıtay da bazen, kuvvetler ayrılığı dengesini kendi lehine bozmakta ve böylece "yargı devleti" oluşmaktadır.

f) Mevcut Anayasa bürokratik anayasadır, dokunulmazlıklar anayasasıdır, sınıflı anayasadır. Bürokrat, halkın üstünde ve sanki hata etmez sayılır. Yetkileri polisten alıp hâkime vermekle sorunların çözüleceği kanaati yaygındır ama bu da yanlıştır.

g) Mevcut Anayasa sadece hakları sayan bir anayasadır. Yani, insanlar köle sayılır, hakları sınırlıdır, sadece devlet onlara istediği hakları ihsan buyurmaktadır. Hakların nerelerden tahsil edileceği de belirsiz bırakılmıştır. "Devlet şunu yapar, bunu yapar" der ama kimin yapacağı yanıtsızdır, nasıl yapılacağı karanlıktır.

h) Mevcut Anayasa ekonomide faizli sistemi esas almıştır. Faiz enflasyonu, enflasyon işsizliği, işsizlik açlığı, açlık borcu, borç yolsuzluğu, yolsuzluk rüşveti, rüşvet baskıyı, baskı anarşiyi doğurmakta ve insanlar birbirini boğmaktadır.

i) Mevcut Anayasa "gelir vergisine" dayanan anayasadır. Bu da sömürü sermayesini güçlendiren ve tekele götüren, ekonomik ve siyasi krizler üreten bozuk bir yapılanmadır.

j) Mevcut Anayasa fuhuş serbestliğine dayanmaktadır. Her türlü cinsi ilişki, bir nevi serbest bırakılmıştır. Bu da aile müessesesini yıkmakta, genel ahlâkı yozlaştırmaktadır. Oysa bu varsayımların bizzat kendileri çözülmesi gereken sorunlardır. Yani bozuk sistem, sorunların bizzat kaynağını ve sömürü çarkının dayanağını oluşturmaktadır.

k) NATO ve AB gibi uluslararası kuruluşlara, gizli teslimiyet ve mahkûmiyet anlamına gelecek uygulamalar kaldırılarak, karşılıklı çıkar dengesine ve tam bağımsızlık ilkesine dayalı anlaşmalar yapılmalı ve buna göre yasalar konulmalıdır.

Adil ve Yeni Anayasada Yargı Nasıl Olmalıdır?

Hiçbir müessesede başka bir sisteme, aniden ve birden geçilemez; dolayısıyla "hâkimlik sistemi"nden hemen “hakemlik sistemi”ne geçilemez. Öyle bir anayasa yapmalıyız ki “hakemlik sistemi”ne kendiliğinden kolayca geçilebilsin. Bunun için çok basit yollar vardır. Şöyle ki: Bugünkü hâkimlik sistemi devam edecek, 30 bin ile 50 bin arasında nüfusa sahip olan ilçelerimizde belirli ihtisas dallarında birer hâkim bulunacaktır. İstenirse idari, hukuk, ceza hâkimleri ayrı ayrı atanır. Bunların görevleri şunlar olacaktır.

a) Duruşmaları bunlar yönetecek, mahkemeye Başkanlık yapacak.

b) Bütün kayıtlar bunlar tarafından tutulacak; sekretaryaları bulunacak.

c) Hakemlerin verdiği kararları bunlar usulden ve esastan inceleyerek kabul veya reddetme yetkisi tanınacak. Ama kendileri davaya bakmayacak.

d) Verilen kararların infazı hâkimlere ait olacaktır.

e) İlçe hâkimlerinin onayladığı davalar geciktirilmeksizin uygulanacaktır. Bugünkü yüksek mahkemeler de elbette lazımdır ve kalacaktır. Kararların bozulması hâlinde tazminat söz konusu olacaktır.

Bu işlemlerin dışında dört yüksek kurul oluşturulmalıdır:

a) Savunma Yüksek Kurulu kurulmalıdır. Avukatların ve savcıların yer aldığı bu yüksek kurulda, özel ve kamu davalarına bunlar bakacaklardır. Savcılık avukatlık hâline getirilecektir. Resmi avukatlar olacak, bunlar maaşlarını devletten alacaklar. Avukatı olmayanların avukatlığını karşılıksız yapacaklar; bunu özel hukukta da yapacaklardır. Bunlar hakem de olabileceklerdir. Diğer avukatlar eskisi gibi avukatlık mesleklerine devam edeceklerdir.

b) Soruşturma Yüksek Kurulu oluşmalıdır. Soruşturma ve kovuşturma polisleri Adalet Bakanlığına bağlanacak, bunlara müdahale etme ve operasyon yürütme yetkisi tanınmayacaktır. Müdahale yetkisi özel eğitimli uzman polis teşkilatının ve jandarmanın olacaktır. Bu polisler sadece soruşturmacı olacaktır. Resmi ve özel davaların soruşturmasını bunlar yapacaklardır. Maaşlarını devletten alacaklardır. Ayrıca Özel Soruşturma Timleri oluşturulacaktır. Bunlar dışarıdan sözlü ve yazılı soruşturma yapacaklardır. Duruşmalı soruşturma ile karakol soruşturması polis tarafından yapılacaktır.

c) Bilirkişilik Yüksek Kurulu hazırlanmalıdır. Bilirkişileri hakemler atayacaktır. Birini bir hakem, diğerini diğer hakem ve baş bilirkişiyi de başhakem atayacaktır. Bu husus ceza davalarında da böyle olacaktır. Bilirkişileri hâkim atamayacaktır.

d) Hakemlik Yüksek Kurulu lazımdır. Hukuk tahsili almış, belirli alanlarda ihtisas yapıp uzmanlaşmış, devlet tarafından bu işi yapabilir diye yeterli ve yetkili sayılmış ehliyetli ve dayanışmalı Hakemler Kurulu oluşturulacaktır. Muhakeme usulü kanununda küçük değişiklikler yapılacaktır. "Sözleşmelerde aksi belirtilmemişse taraflar hakemlere gitmek zorundadırlar. Ayrıca ceza kanununda da dâhil olmak üzere bilirkişileri ehliyetliler arasından taraflar seçerler. Baş bilirkişiyi seçilen bilirkişiler tayin ederler. Hâkim onaylamazsa yüksek mahkemeye gidilebilir."

Böylece oluşan yargı, eski sistemi bozmadan yoluna devam edecektir. Önce isteyenler hâkimlere giderler, isteyenler hakemlere giderler. Nitekim bu bugün de böyledir. Sadece taraflar belirtmemişlerse hâkimlere giderler. Değişecek yeni sistemde belirtmemişlerse hakemlere giderler. Bilirkişiler taraflarca atanmıyordu. Yeni durumda taraflar atıyor, hâkim onaylıyor. Bilirkişilere ara itiraz yapılamıyordu, şimdi yapılacaktır.

Resmi avukat ve bilirkişilerin ücretleri devletçe ödenmelidir. Bunun için bütçeden paylar ayrılmalıdır. Bilirkişiler bu payları davaların büyüklüğüne göre bölüşüp dağıtmalıdır. Kazanan ve kaybeden avukat hakemler, aynı meblağı almalıdır. Çünkü avukat ve hakem adilane karar vermek durumundadır. Sömürü sisteminden kaynaklanan ve büyük kısmı devleti hortumlamaya dayanan davaların bugünkü şekliyle devamına ama en kısa zamanda sonuçlandırılıp, devletin ve milletin hakkının geri alınmasına çalışılmalıdır. Adil Düzen’e geçildiğinde faiz, karaborsa, kumar gibi haksız ve ahlâksız davalar kendiliğinden sona erecek ve avukatlık da yeniden düzenlenip Hakemlik Sistemi ile bütünleşecektir. Çünkü hakemler aynı zamanda avukat yerindedir. Hakemlerin maaşları artık devletçe ödenmektedir. Böylece; rüşvet alma, hile yapma, adam kayırma, delilleri karartma, devleti zarara uğratma gibi haksızlık ve yanlışlıkları yapan hakemlerin ehliyetine son verilecek ve devlet hizmetinden men edilecektir.

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 


[1] (Bak: Afet İnan. Atatürk Hakkında Hatıralar – İş Bankası yy 2018 - Sh: 26)

[2] El - Mustasfa sh. 140

[3] Bakara: 201

[4] Bakara: 185

[5] Nisa: 28

[6] İbnil Kayyum - El Mukavakkin C.3 Sh. 1

Makale Paylaşım Sayısı: 233

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR