Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün9174
mod_vvisit_counterDün8370
mod_vvisit_counterBu Hafta36620
mod_vvisit_counterGeçen hafta42824
mod_vvisit_counterBu Ay142215
mod_vvisit_counterGeçen Ay133233
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14246175

IP'niz: 3.93.74.227
Bugün: 22 Kas 2019

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11159740

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

PALAVRA POLİTİKALARI TIKANMIŞTI Pansuman Tedbirler de İşe Yaramayacaktı!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 27
ZayıfMükemmel 

 

PALAVRA POLİTİKALARI TIKANMIŞTI

Pansuman Tedbirler de İşe Yaramayacaktı!

      

Bir taraftan Türkiye ile devriyeye çıkan ABD, diğer taraftan bölgeye askeri mühimmat yığıyordu. Son haberlere göre ise ABD bölgeye asker de gönderiyordu!

ABD Savunma Bakanlığının (Pentagon), Suriye’nin kuzeydoğusuna 250 asker daha sevk etmeye başladığı konuşuluyordu. Amerikan New York Times gazetesinin ABD’li yetkililere dayandırdığı haberinde, söz konusu askerlerin intikaline yönelik onayın, Türkiye ile yapılan faaliyetlerin ilk aşamalarının başarılı olmasına bağlı olduğuna dikkat çekiliyordu. Gönderilecek askerlerin tam olarak ne görev icra edecekleri belirtilmezken, Pentagon ve Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTOM) bu konuya ilişkin AA’nın sorularına henüz yanıt vermiyordu. ABD askerleri, daha önce YPG/PKK ile de Suriye’nin kuzeyinde devriye gerçekleştirirken görüntüleniyordu. Ayrıca SDG adını kullanan YPG/PKK ile de Suriye’nin kuzeydoğusunda yapılan devriye faaliyetlerine asker görevlendirilmesinin ardından, yeterince askeri destek alamadıkları ve ABD’nin bölgeye asker takviyesi yapması talebinde bulunmuştu. ABD Başkanı Donald Trump’ın, Kasım ayında Suriye’den aşamalı olarak çekilme kararından sonra, ülkede bin civarında ABD askeri kaldığı biliniyordu. Şimdi kademeli olarak bu sayının arttırılması, ABD’nin Kuzey Suriye’yi işgali olarak yorumlanıyordu.

Siyonist Evangelist Senatör Lindsey’le Sn. Erdoğan ne görüşüyordu?

Erdoğan, 2019 Eylül’ünde BM Genel Kurul toplantıları için gittiği New York’ta yaptığı konuşmada; “Birileri istemese de gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın ve Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin hakkını aramaya devam edeceğiz” gibi havalar atıyordu. Ancak, hayret bu kurusıkı çıkışların hemen ardından, Erdoğan’ın ilk görüşmeyi ABD’li Senatör Yahudi Siyonist Lindsey Graham ile yapmasını nasıl değerlendirmek gerekiyordu? Bu adam, ABD Senatosu Yargı Komitesi Başkanlığı yapıyordu. 22 Senatörün bulunduğu bu komitenin görevi; Adalet Bakanlığı’nı (DOJ) denetlemek, insan hakları hukuku, göçmenlik, fikri mülkiyet, anti-tröst yasası, internet gizliliğiyle ilgili önerilen yasa tekliflerini gözden geçirmek diye sıralanıyordu. Yani Fetullah Gülen’i resmen ve hukuken koruyan Senatörlerin başında bulunuyordu ve Erdoğan bu adama, Fetullah Gülen’in verilmesiyle ilgili tek kelime etmiyordu. Bu Lindsey Graham, Güneyli Korint Baptist Kilisesi üyesi oluyordu. Yani, Evangelist geçiniyordu ve Siyonistliğini gizliyordu.

Lindsey Graham: “Erdoğan-Trump görüşmesi basına yansıdığı gibi geçmemiş olabilir!” diyordu.

ABD Başkanı Trump'a yakınlığı ile tanınan Cumhuriyetçi Senatör Yahudi Lindsey Graham, “Erdoğan-Trump görüşmesinin Türkiye'de basına yansıdığı gibi geçmemiş olabileceğini” belirtiyordu. S-400 krizi için de yeni çözümler öneriyordu. Lindsey Graham, CBS ile yaptığı söyleşide; "Cumhurbaşkanı Erdoğan; Trump’ın görüşme sırasında Türkiye’ye, ‘S-400’leri aktive ederseniz yaptırımların etrafından bir yol buluruz’ dediğini savunuyordu.” Lindsey; “Bu konuşmanın gerçekleştiğinden şüpheliyim" ifadesini kullanıyordu. Graham, Ankara-Washington hattında Rus yapımı S-400 füzeleri nedeniyle yaşanan krizde yeni bir ‘çıkış yolu’ öneriyordu. “Türkiye’nin S-400’leri aktive etmemesi ve Amerikan yapımı Patriot hava savunma sistemlerini ısrarla istemesi karşılığında, Washington’un da yaptırımlardan kaçınılabileceğini” söylüyordu. Lindsey Graham’ın Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasında G-20 zirvesinde yapılan görüşmenin, “Türkiye basınında yansıtıldığı gibi geçmemiş olabileceğini” belirtmesi de dikkat çekiyordu.

Lindsey Olin Graham, Yahudi asıllı Amerikalı siyasetçi oluyordu. Cumhuriyetçi Parti’de, 2003'ten beri Güney Carolina Senatörlüğü yapıyordu. 1995-2003 yılları arasında Güney Carolina 3. bölge Temsilcisi olarak görev alıyordu. 2016 Amerika Birleşik Devletleri Başkanlık Seçimlerinde Başkan adaylığını duyuruyor; ancak sonradan yarıştan çekiliyordu. Doğum tarihi ve yeri: 9 Temmuz 1955 (64 yaşında), Central, Güney Carolina oluyordu. Türkiye’yi IŞİD’e ve İsrail karşıtı silahlı örgütlere karşı savaştırmayı düşünen Yahudilerin başını çekiyordu. ABD Savunma Bakanına ve GKB’ye Suriye’de çuvalladıklarını söyleyebiliyor ve İsrail’le birlikte hareket etmeleri konusunda uyarıyordu.

Maalesef “Dış politikamız artık emme basma tulumba gibi çalışıyordu!”

Kamuoyuna hep bir şeyler söyleniyor, dünyaya kafa tutuluyormuş gibi yapılıyor, Amerika'ya ikide bir haddi bildiriliyor, Trump'a ayar çekiliyor, Pentagon uyarılıyor, deniyordu. Ama her şey her gün daha da kötüye gidiyordu. Aslında hiçbir şey değişmiyor, AKP iktidarı yine Amerika ne derse onu yapıyordu. Başta Amerika olmak üzere NATO ve Avrupa'nın çıkarları gözetiliyordu. Tabi her zamanki gibi iktidarın iç kamuoyunu tatmin edebilmesi için Amerika bazı konularda yardımcı da oluyordu. Erdoğan esiyor gürlüyor, “Gireceğiz” diyor, “Bunu kabul edemeyiz” diye haykırıyor, “Hesabını sormasını biliriz” diye öfke gösterisinde bulunuyor, ama her seferinde tüm bunlar bir kenara bırakılıyor ve sonuçta Amerika'nın istediğimizi verdiği söyleniyordu.

“Münbiç'e gireceğiz!” palavraları da kof çıkıyordu!

Sonra ne oldu, Amerika bir anda “Güvenli Bölge” konusunu ortaya atıyordu. Bir de baktık ki iktidarımız ağzı kulaklarında “İşte” diyor, “Biz ne zamandır söylüyoruz, Amerika sonunda yola geldi.” diye seviniyordu. Ama maalesef PYD-YPG'ye yardım sürdüğü gibi Güvenli Bölge ile ilgili bir adım atılmıyordu.”[1] tespitleri gerçekleri yansıtıyordu.

Sn. Erdoğan’ın ABD ziyaretleri sonrası görüştüğü ABD'nin önde gelen siyasetçilerinden Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, Başkan Donald Trump'a: “Suriye'den erken çekilirsen, Türkiye'yle Kürtler arasındaki savaş kontrolden çıkar.” uyarısında bulunuyordu.

ABD Başkanı Donald Trump’ın; “Çok yakında Suriye’den çekileceğiz, bırakalım başkaları ilgilensin!” sözleri Washington’da tartışmaya yol açıyordu. Amerikan siyasetinin önde gelen isimlerinden olan Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, Suriye’den çekilmenin “verilecek en kötü karar” olduğunu savunuyor; ABD’nin çekilmesinin “Türkiye’yle Kürtler arasındaki gerilimi artıracağı” yorumunu yapıyordu. Fox News’a konuşan Graham, “Bu, Başkanın verebileceği en kötü karar olur. Bu filmi daha önce gördüm, Obama Irak’ta aynısını yaptı, başımıza yeni sorunlar açtı” diye uyarıyordu. “DAEŞ biraz köşeye sıkıştı. Eğer onları rahatlatmak istiyorsanız, Amerikan askerlerini çekersiniz” diye konuşan Graham sözlerine şöyle devam ediyordu: “Bu bir faciaya yol açar. Suriye’de hâlâ 3 binden fazla DAEŞ militanı var. Eğer askerlerimizi yakın zamanda çekersek DAEŞ geri döner, Türkiye’yle Kürtler arasındaki savaş kontrolden çıkar ve Şam’ı, hiçbir Amerikan varlığı olmadan İranlılara vermiş olursunuz.”

Trump Ohio’da destekçilerine hitap ederken: “Çok yakında Suriye’den çekileceğiz, bırakalım başkaları ilgilensin!” diyordu. ABD Başkanı’nın sözlerinden kısa süre sonra Dışişleri’nden: “Böyle bir plandan haberimiz yok” açıklaması geliyor, Reuters’a konuşan üst düzey bir yetkili de Trump’ın danışmanlarının; Suriye’de en az iki yıl daha yeterli sayıda asker bulundurmaktan yana olduğunu söylüyordu.

İşte Sn. Erdoğan, Suriye konusunda Trump’tan daha etkili ve tehlikeli bu Siyonist Evangelist Senatör Lindsey Graham’dan akıl alıyordu!

Palavrayla Dış Politika Başarılır mıydı?

ABD’ye giden Cumhurbaşkanı Erdoğan, New York’taki BM Genel Kurulu’nda, Ankara’nın gündemindeki “Güvenli Bölge” planının ayrıntılarını ilk kez paylaşıyordu. Üç milyon Suriyeli mültecinin ülkelerine dönmelerini sağlayacak bu plan için Erdoğan, Batı’dan da destek istiyordu. Ankara’nın kurmayı planladığı “Güvenli Bölge” Türkiye sınırı boyunca 480 km’lik hattı kapsıyordu. 32 km derinliğinde olması öngörülen alan; Kamışlı, Kobani, Resulayn, Amude, Münbiç ve Tel Abyad gibi stratejik yerleri içine alıyordu. Suriye’nin doğusunu batısına bağlayan M4 karayolu da “Güvenli Bölge”nin sınırları içinde kalıyordu. Türkiye’nin amacı; güney sınırı boyunca uzanan hattı, terör örgütü PKK/YPG’den temizlemek ve Suriyeli mültecilerin eve dönüşünü sağlamak oluyordu. Hâlihazırda ABD ile -uzunluğu ve derinliği Türkiye’nin istediği şekilde- bir Güvenli Bölge planı üzerinde henüz mutabakata varılmış görünmüyordu. Çünkü ABD’nin kafasındaki Güvenli Bölge planı ile Türkiye’ninki birbirinden özde büyük bir farklılık gösteriyordu. Bu nedenledir ki Türkiye, kendi planını kendi başına uygulamanın hesaplarını yapıyordu. Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda söz konusu planla ilgili sunum yapması, Batı’ya da -en azından- mülteciler için lojistik destek çağrısı, uluslararası medyada da Ankara’nın kısa sürede harekete geçeceği şeklinde yorumlanıyordu. Endişemiz, Sn. Erdoğan’ın yine bu konuyu bir şov malzemesi yapması oluyordu.

Evet, Sn. Erdoğan da Eylül’ün son haftasını işaret ederek, ABD’nin oyalama taktiklerine daha fazla tahammül gösterilmeyeceğini açıklıyordu. Ama Cumhurbaşkanı’nın, ABD Başkanı Trump’la zirvede yaptığı görüşmelerin ayrıntıları henüz medyaya yansımıyordu. “Güvenli Bölge”yle ilgili neler konuşulduğu da henüz bilinmiyordu. Ama içerik ne yönde olursa olsun Ankara’nın -ABD’yle ya da ABD’siz- bu planı uygulamaya kararlı olduğu anlaşılıyordu. Ve bu geleceğimiz ve güvenliğimiz açısından tarihi önem taşıyordu.

Türkiye’nin ABD’ye verdiği sürenin sonuna yaklaşılırken -Eylül’ün son haftası- Pentagon da boş durmuyordu. Irak üzerinden terör örgütü PKK/YPG’ye silah, mühimmat ve lojistik sevk etmeyi sürdürüyordu. Münbiç’te olduğu gibi Pentagon, Ankara’yı oyalamaya ve bu arada da terör örgütünü takviye etmeye devam ediyordu. Kuzey Suriye’de Türkiye’nin 32 km’lik derinlik şartını hiçe sayan ve sadece 10 km kadar bir bölgede, o da kendi inisiyatifinde bir alan oluşturmaya yanaşan ABD, bu coğrafyadaki zengin petrol yataklarını çoktan işletmeye başlamış bulunuyordu ve Ürdün-İsrail üzerinden tanker gemilerle ham petrolü Amerika’ya gönderiyordu.

ABD Başkanı Donald Trump, temyiz soruşturmasına neden olan Ukrayna krizinin ardından Demokratları eleştirerek, "Ülkemiz daha önce hiç olmadığı kadar tehlikede. Hepsi çok basit, beni durdurmaya çalışıyorlar, çünkü sizin için savaşıyorum ve bunun olmasına asla izin vermeyeceğim" ifadelerini kullanıyor ve Sn. Erdoğan’la aynı dili konuştuğu dikkat çekiyordu. Her ikisi de “ülkelerinin bekası için” çırpınıyordu!?

Trump, Twitter hesabından paylaştığı videoda, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ile yaptığı telefon görüşmesinin ardından, azil soruşturması başlatan Demokratların kontrolündeki Temsilciler Meclisine sert eleştiriler yöneltiyordu. Trump, ''(Ey ABD’liler!) Demokratlar; silahlarınızı, sağlık hizmetlerinizi, oylarınızı, özgürlüğünüzü, yargıçlarınızı ve her şeyi almak istiyorlar. Bunun olmasına asla izin veremeyiz, çünkü ülkemiz daha önce hiç olmadığı kadar tehlikede. Hepsi çok basit, beni durdurmaya çalışıyorlar, çünkü sizin için savaşıyorum ve bunun olmasına asla izin vermeyeceğim.'' mesajını paylaşıyordu.

Wall Street Journal gazetesi, Trump'ın Zelenskiy ile Temmuz’da yaptığı telefon görüşmesinde, Demokrat Başkan aday adayı Joe Biden'ın oğlunun, Ukrayna'daki faaliyetleri hakkında soruşturma yürütülmesini istediğini yazıyordu. Trump, söz konusu iddialar üzerine Zelenskiy ile yaptığı görüşmenin tamamen usullere uygun olduğunu savunuyor, Beyaz Saray ise görüşmenin dökümünü yayımlıyordu. ABD basını, Trump'ın Ukrayna liderine ancak Biden ve ailesini soruşturması durumunda yardım edeceğini söylediğini yazıyor, Demokratlar bu iddianın ortaya çıkması üzerine azil soruşturması başlatıyordu. Trump ile Erdoğan’ın, kendilerini savunmak için “Ülkelerinin bekası için çırpındıklarını, kendilerine karşı planların ülkeyi tehlikeye attıklarını” vurgulamaları dikkatten kaçmıyordu.

Türkiye; Akdeniz ve Suriye’den Kuşatılmıştı!

“Denizaltında yapılan araştırmalar hem gözle görülmüyor hem de çok masraflı oluyordu. Yabancı bir sondaj gemisinin günlük maliyeti bir milyon dolardan başlıyordu. Gemi bizim olursa, günlük maliyet 300 bin dolara kadar düşüyordu. Zira sondajın mekanik ve kimyasal malzemeleri çok pahalıya geliyordu. Fiyatın yüksek olmasında bir etken de satıcıların tekel oluşuydu. Ana merkez ABD ve ona bağlı olarak yürüyen İngiliz ve Fransız firmaları bu malzemeleri ellerinde tutuyordu. Türkiye başlangıçta yabancı gemilerle Akdeniz’de varlığını sürdürmeye çalışıyordu. Şükür daha sonra Fatih sondaj gemisine sahip olduk, onu Yavuz izliyordu. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) bu gemilerimizle Akdeniz açıklarında çalışmalarını sürdürürken, malzeme tedariki konusunda sorun yoktu. Ancak Türkiye Kıbrıs açıklarına yaklaşınca durum değişiyordu.

Değişen bu durum vahâmet arz ediyordu; ABD, İngiltere ve Fransa Türkiye’ye ambargo uygulamaya başlıyordu. Yaklaşık iki aydan beri sondaj için gerekli olan kimyasallar ve türevleri ile mühendislik hizmetleri Türkiye’ye verilmiyordu. Üstelik paramızla alacağımız halde bize “Yok!” deniyordu. Çünkü bu ürünleri satan ve tekel oluşturan şirketler, Siyonist sermayenin tekelinde bulunuyordu. Ve tabi ABD yönetiminin kararına uyarak, Türkiye’ye satışlar durduruluyordu. ABD’den gelen karara İngiliz, Fransız ve İtalyan şirketleri hemen uyuyordu. Karar metni Türk yetkililere de gösterilince, Türkiye alternatif aramaya koyuldu. Çin bu ürünlerin benzerlerini üretiyordu. Ancak Akdeniz gibi daha hassas çalışılması gereken yerlerde istenen sonuç alınamıyordu.

Bunun üzerine yeniden ABD, İngiltere kaynaklı ürünlerin sağlanması için harekete geçiliyor, ama henüz bir sonuç alınamıyordu. Uluslararası piyasalardan geçici çözümler bulunmaya çalışılıyor, ama bu durum önümüzü görerek çalışma yapılmasını engelliyordu. Kıbrıs yakınlarındaki Finike-1 ve Karpaz- 1 kuyularında servis, ekipman ve kimyasal aldığımız Schlumberger, Baker Hughes, Weatherford (ABD), Geo-log (İtalyan) antlaşmaları iptal ederek bu kuyular ve ada civarındaki kazılar için servis, mühendis, ekipman, malzeme sağlamayacaklarını bildiriyordu.”[2] Evet, 18 yıldır iktidarda olmalarına rağmen, Milli Sanayi ve Teknoloji konusunda ciddi, gerçekçi ve yeterli adımları atmayan Erdoğan iktidarlarının göstermelik ve günübirlik girişimleri de böylece tıkanıyordu.

ABD’nin Suriye’deki tavrı da mide bulandırıyordu ve Türkiye’nin ulusal faydalarını gözetmeyen Washington, yaptığı düşmanca planlardan vazgeçmiyordu. Suriye’nin kuzeyinde, iç savaş sonrası başlayan karanlık süreç devam ediyordu. Şanlıurfa merkezli güvenlikli bölge sondaj çalışmaları şüpheli seyrediyordu. ABD için çıkarlarını bölgede koruyacak silahlı güç gerekiyordu, bu da PKK-PYD oluyordu. ABD’nin bölgede İsrail’den başka stratejik ortaklık yaptığı ülke de yoktu. Benzer durumun Doğu Akdeniz’de de uygulandığı görülüyordu. 1982’de Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi yayımlanıyordu. O tarihten itibaren deniz kıyısı olan ülkeler, Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan edebiliyordu. ABD, çevre denizlerdeki paylaşımını hemen yapıyordu. Türkiye de Karadeniz’deki bölüşümü sorunsuz yapıyordu. Ama Erdoğan iktidarı Akdeniz’de MEB’i hâlâ ilan etmiyordu. Akdeniz’de petrol ve doğalgaz kaynakları tartışması 2003’te başlıyordu. ABD, 2010’da Doğu Akdeniz’de 2 milyar varile yakın petrol, 4 trilyon metreküpe yakın doğalgaz rezervi olduğunu resmen açıklıyordu. O tarihten bu yana Türkiye, en hafif anlatımla resmen uyuyordu. Sondaj gemisini alanlar, uluslararası konsorsiyumunu kuranlar, Akdeniz’de hâkimiyet kuruyordu.

ABD’nin Exxon, Noble, İngiltere’nin BG, Fransa’nın Total, İtalya’nın Eni, Güney Kore’nin Kogas, İsrail’in Delek Drilling Group şirketleri; Mısır, İsrail, Ürdün, Filistin, Lübnan, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la anlaşıyordu. Hepsi bir oluyor, Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nu kuruyordu. Akdeniz’de en uzun sınırı olan Türkiye ise resmen dışlanıyordu. Rusya ise, Suriye’nin MEB’de yakın gelecekte var olacağını açıklıyordu. Türkiye ise yine yoktu. Karadan sonra denizde de yalnız olan, çok çok geç kalmış olan Türkiye, tek başına varım demeye çalışıyordu. Buna bile izin verilmiyordu. Hiç değilse bu aşamadan sonra sağlam bir “Mavi Vatan” stratejisi çizmemiz gerekiyordu” yorumlarına her nedense kulak tıkanıyordu.

Orduya ilişkin rahatsız edici duyumlar alınmaktaydı.

Bu arada Türk Silahlı Kuvvetlerinin durumuna ilişkin rahatsız edici girişimler ve ordudaki emir-komuta zincirini bozacak gelişmeler olduğunu söyleyenler artmaktaydı. 15 Temmuz darbe girişimine yol açan FETÖ olayından ders alınmadığını, hataların “bilerek tekrarlandığını” öne süren muhalefet Başkanları, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın AKP hükümetine, Orduyu günlük siyasetin dışında tutma çağrısı yapmışlardı. Kılıçdaroğlu, YetkinReport’a şu açıklamaları yapmıştı: “Ordunun durumuna ilişkin rahatsız edici duyumlar alınıyor; hükümetin parti devleti kurma gayretinde, sıranın ordunun partileştirilmesine mi geldiği endişesi yaşanıyor. Burada ordunun siyasi otoritenin emrinde olması gereğinden söz etmiyorum, çünkü demokrasilerde zaten öyle olması gerekiyor. Ben, ordunun içine günlük sıcak siyasetin sokulmasından ve artık atama ve terfilerde de liyakat yerine, parti tercihleri kullanılmasından söz ediyorum. Bu söylemlerden ciddi rahatsızlık duyuyorum.

Ben 15 Temmuz’dan sonra Yenikapı mitinginde şunu söylemiştim: “Camiye, kışlaya, adliyeye siyaseti sokmayalım. Camiye sokarsak, toplumu parçalarız. Adliyeye sokarsak, adaleti bulamayız. Kışlaya sokarsak, darbeye davetiye çıkarırız. Camiye siyaset soktular, seçim sürecinde yaşadık. Adliyeye siyaset soktular. Partili avukatları yargıç ya da savcı olarak atadılar. O kadar ki yargıya doğrudan talimat verilir noktaya vardı. Son Yüksek Askeri Şûra kararlarından, emeklilik, atama ve terfilerden ve istifalardan görüyoruz ki, şimdi orduya da siyaseti sokmaya başladılar.”

Komutan terfilerinde AKP’li akraba iddiaları

“Komutan terfilerinde liyakatten çok siyasal sadakate, yani AKP’den bulunan tanıdıklara, akrabalık bağlarına göre atamalar yapıldığını görüyoruz. Bir süre sonra orduda terfi etmek isteyen her askerin, siyasetçi peşinde koşmasından endişe ediyoruz. Bu durum, ordudaki emir-komuta zincirini bozacaktır. Terfisini falanca siyasinin etkisiyle alan bir subay, ya da astsubay artık komutanını dinlemez konuma taşınır. FETÖ olayında bunlar yaşandı… Yaşandı ama ders alınmıyor. Hatalar bilinerek tekrarlanıyor.”

15 Temmuz’a direnenler, Balyoz mağdurları…

“Dahası, 15 Temmuz’dan sonra FETÖ’cülerin tasfiye edildiği söylendi, ama şimdi 15 Temmuz’a direnen; Fetullahçıların Ergenekon, Balyoz ve benzeri kumpaslarıyla mağdur edilmiş subaylar, çeşitli bahanelerle tasfiye ediliyor. Yerine parti referansı olanlar, tanıdığı, akrabası olanlar getiriliyor. Zamanında FETÖ’cü yapının yaptığını, şimdi AKP yapıyor… Bizim ordumuz Orta Doğu’nun, bölgesinin en güçlü ordusu. Ama maalesef orduya sıcak siyaset girerse, düşmanlarımızın yapmadığını bizler yapacağız… İktidara şunu söylemek istiyorum: Orduyu günlük siyasetten uzak tutun, günlük siyaseti ve parti etkisini ordudan uzak tutun. Ordumuz bölgenin en güçlü ordusu olarak partinin değil, Anayasal demokrasinin emrinde kalmaya devam etsin. Anayasal demokrasinin kalbi de şüphesiz Türkiye Büyük Millet Meclisidir.”

Kılıçdaroğlu’nun uyarısını nasıl okumak lazımdı?

CHP liderinin, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın AKP hükümetine; “Orduyu günlük siyasetten uzak tutma” çağrısı ilginç bir zamanda yapılıyordu. Bir yandan Yüksek Askeri Şûra’da kamuoyunda tartışılan atama ve terfilerin yapıldığı ve bazı istifaların yaşandığı, diğer yandan Türk Silahlı Kuvvetlerinin Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar koordinasyonunda, tarihinin önemli yapısal dönüşümlerinden birine hazırlandığı haberlerinin alındığı bir zamanda yapılması kafaları karıştırıyordu. Orduda bile partizanlık yapıldığı iddialarının yanında, yargı içinde de garip olaylar yaşanıyordu. Genç bir kadın hâkim; yandaki mahkemeye sanık olarak gelmiş bir aktörle fotoğraf çektiriyor, yine hâkimliği taşıyamadığını gösteren çekimler yaparak sosyal medyada paylaşıyordu! Daha da vahimi; Atabeyler davası kapsamında halen yargılanan Yüzbaşı Murat Eren'in, bir an önce hakkında karar verilmesini talep etmesi üzerine hâkim, hüküm vermiş gibi; "Seni zaten geri almazlar" diyerek, "ihsası rey"de bulunmuş oluyordu! Üstelik "gizlilik kararı" veriyor; Eren'i gözaltına aldıran FETÖ'cü hâkimlerin meslekten atıldığını gösteren belgeyi alıyor, incelemeden dosyaya koyuyor ve duruşmayı erteliyordu... Bu tutum, hâkimin reddini gerektiriyordu. Nitekim Eren'in avukatı da öyle yapıyordu.

Türkiye'de parlamento, fiilen etkisiz bırakılıyor; İngiltere'de ise parlamentoyu beş hafta askıya alma kararı veren Başbakan'a yüksek mahkeme "dur" diyor ve kararın hukuk dışı olduğuna hükmediyordu. Böylece, maalesef yasama, yürütme ve yargı alarm veriyordu. Medya zaten Erdoğan iktidarının yarı resmi sözcülüğünü yapıyordu. AKP iktidarı, bütün devlet kurumlarını önce FETÖ'ye teslim ediyor, sonra FETÖ'yü tasfiye etmeye çalışırken de başka cemaatlere veriyordu. FETÖ'den boşalan hâkim-savcı kadrolarına, cemaat mensupları veya AKP'de il veya ilçe başkanlığı yapmakta olan avukatlar atanıyordu. Oysa bir kişinin hâkim veya savcı olarak atanabilmesi için, varsa siyasetle ilgisini en az iki yıl öncesinden kesmiş olması gerekiyordu. Şimdi, böyle hassas yasa maddeleri rafa kaldırılıyor ve ciddiye alınmıyordu.

Osmanlı devletinin çöküş sebeplerinden biri de devlet kurumlarının bu şekilde tarumar edilmesi, ehliyet ve liyakata önem verilmemesi sayılıyordu. Öyle ki Kâtip Çelebi, 17'nci yüzyıldaki Osmanlı medreselerini şöyle anlatıyordu:

"Öğrenme ve öğretme hususunda ilim kurumlarında büyük karışıklıklar baş gösterip; talebe, ders kitaplarından ancak bir-iki faslı yalan yanlış okumakla yetinip, bütün gayretlerini bir an evvel mevkii kapmaya sarf ederek ilim ve irfanın seviyesi düşmüştür" diyordu.

Yine dönemin sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa, Kanuni'nin hedeflediği, İkinci Selim'in başlatılması için emir verdiği, Don Nehri ile Volga Nehri’ni birleştirerek Karadeniz ile Hazar Denizi’ni birbirine bağlayacak 950 kilometrelik kanal projesinin başına, bu işlerden hiç anlamayan askerlikle de bir ilişkisi olmayan maliyeci Kasım Bey'i getiriyordu. Kâtip Çelebi, bu durumu belirttikten sonra "Kıssadan hisse budur ki, küçük adamla büyük işe mübaşeret (girişmek) caiz değildir. Maslahatın münasib serkârı (ustabaşı ve mimarı) gerek. Zikrolunan hususa bir Padişah varıp zamanıyla mübaşeret etse (işi bizzat yürütse), ancak uhdesinden gelebilir ve bu çeşit işler sahib-himmet Padişah işidir, vüzera ve serdarlar kârı değildir." diye yazmıştı. "Mübaşeret", bir işi araya başkasını sokmadan bizzat yapmak anlamındadır.

Ve tabi bu tarihi kanal girişimi başarılamadı ve Türkiye ile Türkistan'ın bağlantısı da kurulamadı. Böylece, Türkiye, kendisini büyük yapan bir kaynağından mahrum kaldı. Don-Volga Kanalı, Ruslar tarafından 383 yıl sonra, 1952'de açıldı ama artık Demirperde vardı. Demirperde kalktıktan sonra da Türkiye, bağımsız Türk Cumhuriyetleri'nin ortaya çıkmasına ise hazırlıksız yakalandı!”[3] Şimdi ise maalesef sadece partizanlık yapılmamakta; devletin laçkalaştırıldığı, kurumların ve kavramların birbirine karıştığı ve geleceğimizin karartıldığı bir süreç yaşanmaktaydı.

Yargının yaralanması ve yandaşların yamuklaşması!

Sağlık Bakanlığı, çevre kirliliğinin bazı hastalıklarla ilintisini tespit etmek amacıyla bir proje başlatmış ve bununla bir üniversitenin ilgili bölümünü görevlendirmiş. Üniversite adına araştırmayı yürüten grup, Kocaeli, Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ve Antalya’da yaptığı kapsamlı çalışmalar sonucunda ‘analiz edilen örneklerin yüzde 17.3’ünün mevzuatın verdiği oranların üzerinde pestisit katıntısı içerdiğini’ tespit etmişti. Bu durum; kanser yanında kısırlık ve üreme bozuklukları dahil, pek çok başka rahatsızlıkların altında da bu konunun etkisi bulunması demekti… Sağlık Bakanlığı, yapılalı hayli zaman olmasına rağmen bu araştırmanın üzerini örtmüş, herhangi bir tedbir ve girişime gerek görmemişti! O araştırma grubu içerisinde yer alanlardan biri siz olsanız, bulgularınızın yetişkinlerle birlikte çocukların sağlığını da tehdit eden sonuçlara yol açtığı bilgisini kendinize mi saklarsınız, yoksa bunun daha geniş kitleler tarafından bilinmesini sağlayacak biçimde mi davranırsınız? İşte grup üyesi ve üniversite görevlisi Bülent Şık, aylar geçtiği halde Bakanlığın sessiz kaldığını görünce; bir gazeteye, çalışmalarından ve vardıkları bulgulardan söz etmişti… 28.09.2019 tarihinde bir mahkeme “göreviyle ilgili belgeleri açıkladığı için” Bülent Şık’a 15 ay hapis cezası vermişti. Şaka değil, bu bir gerçekti. Oysa “millet adına” karar veren mahkeme, önüne gelen davayı reddettiği gibi, halkın sağlığını tehdit eden bulguların kamuoyundan gizlenmesi konusunu “suç duyurusu” yapabilirdi, yapması gerekirdi.

Türkiye’de “gizli bilgileri açıklama” ciddi bir suç olarak nitelendirilmekte; bununla ilgili yasalar en sıkı biçimde tatbik edilmekteydi. Oysa, bu olayda olduğu gibi, “gizli bilgi” kanuni gerekçesi arkasına sığınılan konuların çoğu, herkesi çok yakından ilgilendiren “bilinmesinde kamu yararı bulunan” bir bilgi özelliğindeydi. O halde; kamunun görevi hastalığa yol açan şartları saklamak değil, tam aksine açıklamak, halkı aydınlatmak ve gerekli tedbirleri almak değil miydi?[4]

Sn. Erdoğan’ın anayasaya göre ettiği Cumhurbaşkanı yemini hükmüne göre "tarafsız", ancak anayasanın başka maddesine göre "parti üyesi-taraflı" Cumhurbaşkanıydı.

Son 7 yılda "Cumhurbaşkanı'na hakaret" suçlamasıyla Recep T. Erdoğan (ve avukatları) tarafından 12 bin 305 dava açılmıştı. Bu konuyla alâkalı sadece 2017 yılında 20 bin 539 savcılık soruşturması başlatılmıştı. Meslek hayatını ceza mahkemelerinde tamamlayan, Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı da yapan, 43 yıllık hukukçu olan İYİ Parti Antalya Milletvekilli Feridun Bahşi bu tabloya haklı olarak karşı çıkmıştı.

Milletvekili Feridun Bahşi'nin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verdiği yazılı soru önergesi vardı:

"Cumhurbaşkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Sayın Recep T. Erdoğan yaptığı konuşmaların bir kısmında Cumhurbaşkanlığı sıfatını, bir kısmında ise AKP Genel Başkanlığı sıfatını kullanmaktadır. Birçok vatandaşımız sosyal medya paylaşımlarında AKP Genel Başkanını mı, yoksa Cumhurbaşkanı'nı mı eleştirdiğini bilmediğinden, bu paylaşımları gerekçe gösterilerek “Cumhurbaşkanına” hakaret suçlamasıyla gözaltına alınmakta ve haklarında mahkûmiyet kararı verilmektedir.

Buna göre;

1- Sayın Recep T. Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı görevine başladığı 2014 yılından bu yana, Cumhurbaşkanı sıfatıyla hakaret fiilinden kaç kamu davası açılmıştır?

2- Söz konusu davaların kaç tanesinde mahkûmiyet, kaçında beraat kararı alınmıştır?

3- Sayın Recep T. Erdoğan'a hakaret fiilinden AKP Genel Başkanı sıfatıyla kaç soruşturma açılmıştır? Ve soruşturmaların kaçı sonuçlandırılarak mahkûmiyet ve beraat kararı çıkmıştır?"[5]

Sn. Orhan Uğurlu Antalya Milletvekili Feridun Bahşi'yi arayarak sormuştu:

-Vatandaşlar, AKP Genel Başkanına mı yoksa Cumhurbaşkanına kızarak mı hakaret ediyor?

Bahşi: Mevcut Anayasa, maalesef böyle bir sonucun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Çünkü partili Cumhurbaşkanı iktidarın da başı konumundadır... (Oysa önceden) Başbakan icraatın başındaydı, Cumhurbaşkanı tarafsızdı ve bu nedenle devletin zirvesindeki tarafsız Cumhurbaşkanı yasa ile koruma altına alınmıştı.

16 Nisan anayasası ile Cumhurbaşkanı iktidarın da, icraatın da başı olmuştu. Vatandaş işsiz, geçim sıkıntısı çekiyor, eğitim, sağlık gibi birçok sorun yaşıyor ve haklı olarak icraatın başında olan kişiye kızıyor ve eleştiriyordu. (Bu nedenle) AKP Genel Başkanı Erdoğan'ı eleştirmek için sosyal medyada mesaj yayınlayan vatandaşlara ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ davaları açılması haksızlıktır, yanlıştır.”

ABD; Suriye’de YPG/PKK’dan 700 teröristi özel eğitime almıştı!

Türkiye, ısrarla ABD için “müttefik” ifadesini kullansa da ABD, asıl “müttefiki” YPG/PKK lehine çalışmaktaydı. ABD, Suriye’de büyük kısmı Arap, 700 kişiyi daha eğiterek terör örgütü YPG/PKK’nın saflarına katmıştı. Türkiye sınırından uzak bölgelerde kurulan kamplarda, ABD’li danışmanlar askeri, YPG/PKK’lılar ise ideolojik bilgiler aktarmışlardı.

ABD, DAEŞ ile mücadele bahanesiyle destek çıktığı YPG/PKK’ya lojistik ve eğitim yardımlarını artırmıştı. Suriye’nin kuzeydoğusunu işgal eden YPG/PKK, ABD’nin desteğiyle son birkaç ayda 700 teröristi özel olarak hazırlamıştı. Daha önce Türkiye sınırındaki Ayn İsa ve Tel Abyad’da verilen eğitimler, ABD ve Türkiye arasında başlayan Güvenli Bölge görüşmelerinden sonra güney ve doğu kesimlerdeki kamplara taşınmıştı. Haseke iline bağlı Şeddadi beldesi, Rakka il merkezinin kuzeyi ve Tabka’da ABD’li askeri danışmanların eğittiği yaklaşık 700 terörist, YPG/PKK saflarına katılmıştı. Büyük kısmı Arap kökenli bu kişilere ideolojik eğitimi ise YPG/PKK aktarmıştı. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığından (CENTCOM) alınan bilgiye göre, söz konusu eğitimde iç güvenlik, el yapımı patlayıcı tespit ve imha eğitimi, kontra-terör konularında danışmanlık sağlanmıştı.

Türkiye; ABD’yi “stratejik ortak” sayarken, ABD; PKK’nın Suriye kolu YPG/PYD’yi, “yetenekli ve güvenilir” ortak olarak tanıtmaktaydı!

Türkiye ABD ile Suriye’nin kuzeyinde tartışmaların göbeğinde “Güvenli Bölge” kurmak için birbirini oyalarken, bölgede görev yapan üst düzey Amerikalı askerler, YPG/PYD’yi yere göğe sığdıramıyorlardı. Ortadoğu’da kendileri için “vazgeçilmez ortak” olarak gördükleri YPG/PYD’yi parlatmaya devam ediyorlardı. Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı ABD öncülüğünde kurulan Ortak Görev Kuvveti, Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın, Special Ops Joint Task Force-OIR (Operation Inherent Resolve) resmi twitter hesabından paylaşılan fotoğrafta, alenen YPG/PYD’nin vazgeçilmezliği vurgulanmıştı. Daha da ilginci, Türkiye de bu koalisyonun içinde bulunmaktaydı.

ABD ile 100 Milyarlık Ticaret Palavrası!

Anlaşılan Türkiye’yi yönetenler, ABD’nin yaptıklarından bizim kadar rahatsız olmuyorlardı ki ülkemize yönelik faaliyetlerde bulunan terör örgütlerine sürekli silah gönderen ABD ile Suriye sorununa çözüm bulmaya çalışıyorlardı. Bir yandan her gün her seviyeden yönetici; ABD’nin bu ikiyüzlü tavrından şikâyet ediyor, ardından da ticaretimizi 100 milyar dolara çıkarmak için serbest ticaret anlaşması görüşmelerinin başlayacağını açıklıyor ve bununla övünüyorlardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu durumu, “Dostum Trump ile konuyu gündeme aldık” sözleri ile aktarmıştı. Bir yandan, “YPG mevzilerine ABD’den zırhlı kulübe” gönderildiği açıklanırken, aynı zamanda özellikle de Suriye’de oluşturulması düşünülen Güvenli Bölge konusunda, ABD’nin böyle bir bölgeyi Türkiye istediği için değil, terör örgütünü korumak için oluşturmaya çalıştığı ortadaydı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, ABD’nin Güvenli Bölge konusunda Türkiye’yi oyalamaya kalkıştığını, şimdiye kadar attığı adımların da “kozmetik” olduğunu ifade ederken, yani ABD’nin müttefikliğinden söz etmenin mümkün olmadığı yetkili ağızlarca ifade edilirken, aynı anda ABD ile ticaret hacmimizi 100 milyar dolara çıkarmak için iki ülke arasında serbest ticaret görüşmelerinin başladığının açıklanması, hatta bu hususta ‘dost Trump’ ile görüşüldüğünün vurgulanması nasıl bir psikolojiyi yansıtmaktaydı? Türkiye’nin Suriye konusundaki talebi kabul görmezken, ekonomik ilişkileri artırma kararları alan Trump’ın, bundan sonra aynı oyalama yoluna müracaat etmeyeceğinin garantisi var mıydı?

Emekli Kurmay Albay Ümit Yalım; Ege’deki Yunan işgallerine sessiz kalan AKP hükümetini uyardı: Vatan topraklarımızda Bizans bayrağı dalgalanmaktaydı!

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri ve emekli Kurmay Albay Ümit Yalım, Saadet Partisi Bahçelievler Gençlik Kolları’nın organize ettiği konferansta, Kıbrıs ve Ege Denizi’ndeki milli sorunlarımıza değinerek; “Ege’de egemenlik hakları tamamen bize ait olan adalarımızı ağır silahlarıyla işgal eden Yunanistan, Türkiye’ye resmen meydan okuyor. Vatan topraklarımıza Bizans bayrağı diken işgalcilere AKP hükümeti neden sessiz?” diye sormuşlardı.

Yunanistan adalarımızı işgal ederken, AKP hükümeti sessiz ve tepkisiz kalmaktaydı!

Emekli Kurmay Albay Yalım, konuşmasında; Yunanistan’ın Ege adalarındaki işgal hareketlerine yoğunlaşmıştı. Ege Denizi’nde Türkiye’nin egemenliğindeki 18 ada ve 1 kayalığın, Yunanistan tarafından göz göre göre işgal edildiğini hatırlatan Yalım şunları söyledi: “2004 yılından beri Yunanistan adalarımızı işgal altında tutuyor. Adalarımızda Yunan bayrağı, hatta Bizans bayrağı dalgalanıyor ve Yunan askerleri cirit atıyor. Yunanistan, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği altındaki adaları toplarıyla, ağır silahlarıyla tek kurşun atmadan işgal ediyor. Meclis’te verilen soru önergeleri AKP hükümeti tarafından 15 yıldır cevapsız bırakıldı. Aydın’ın Eşek Adası’na Yunan Cumhurbaşkanı geldi. Buraya bizim tarihe gömdüğümüz Bizans’ın bayrağı dikildi. Aydın ilimize bağlı Eşek Adası’nda Yunanlılar sözde Belediye Başkanı seçiyor. Tabelada Eşek Adası’nın Yunanistan’a bağlandığı görülüyor. AKP hükümeti bu işgallere sessiz kalmaya ne kadar daha devam edecekti?”

“Kendi vatan toprağıma pasaportla girdim!” çıkışı

Yalım, “Emekli olduktan sonra 2011 yılında yanıma gazetecileri aldım, Eşek Adası’na gittim. Yunan askerleri tarafından pasaport sorgusuna uğradım ve kendi toprağıma pasaportla girdim. Rezalete bakın. Fotoğraflarla belgeledik, peki topraklarımızdaki bu işgale karşı savcılar nerede? Hiç kimse umursamadı. Birçok ulusal gazetede haber oldum, hiçbir siyasiden ses çıkmadı. 2017’de Yunan Cumhurbaşkanı bizim adaya çıktı. Yunan Savunma Bakanı adaya çıkarak bize meydan okudu.”

Devleti HDP’nin kapısına oturtmuşlardı!

AKP iktidarının bir elemanı ve devletin bir Bakanı olan Zehra Zümrüt Selçuk’un, Diyarbakır’da HDP’nin önünde bekleyen annelerin arasında boynu bükük şekilde oturduğunu görmek, tam bir acziyet ve teslimiyet fotoğrafıydı. Devletin bir Bakanı ve Erdoğan iktidarının bir kurmayı, annelerin direnişine tabi ki destek çıkardı, annelerin taleplerinin haklılığını tabi ki haykırırdı. Hatta Diyarbakır’a gidip anneleri ziyarete katılırdı ve hatta annelere çiçek de dağıtırdı. Ama bir tek şeyi yapamazdı; HDP’nin önünde oturamaz, boynu bükük bir acziyet içinde HDP’den medet umamazdı!..

Çünkü; anneler talep etme makamındadır, ama Bakan Hanım öyle bir makamda değildir. Anneler mağduriyetlerini arz etme makamındadır, ama Bakan Hanım öyle bir makamda değildir. Anneler isyan etme makamındadır, ama Bakan Hanım öyle bir makamda değildir. Orada herkes oturur ama devlet oturmazdı. Bakan oturamazdı. İki dakikalığına bile oturmazdı. Sembolik olarak bile oturmazdı. Çünkü bu tavır, devleti HDP’den medet umar konuma sokardı. Bu talihsiz tavır, HDP’ye meşruiyet kazandırırdı. Bakan Hanım, keşke annelerin arasına oturmadan önce; “Ben koca devletin koca Bakanıyım... Çocukları zorla ya da gönüllü olarak dağa götürdüğü iddia edilen bir siyasi partinin il binasının önünde boynu bükük oturmam hiç yakışık almaz... Ayaküstü desteğimi bildirip gitmem en doğrusu” diye düşünebilseydi daha tutarlı olacaktı.”[6] tespit ve tenkitleri havada kalmıştı!..

Erdoğan, Seçimden Korkmakta Haklıydı!

“3 Kasım’da iktidardaki 17 yılını dolduran Sn. Erdoğan, bu on yedi yıl boyunca her dara düştüğünde sandığa başvurmuş, kim ağzını seçim diye açacak olsa, hodri meydan diyerek meydan okumuşlardı. Ama artık bu güce sahip görünmüyorlardı. Bunun bir nedeni; Ekrem İmamoğlu’nun 31 Mart’ta İstanbul’u almasını kabul edemeyen Erdoğan’ın, 23 Haziran’da ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli’nin tam desteğine rağmen aldığı yenilgide yatmaktaydı. On yedi yıldır ilk defa Erdoğan kendi kitlesi gözünde de “yenilmez”, ya da “dokunulamaz” olma özelliğini kaybetmiş durumdaydı. Üstelik bu yenilgi sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin büyük şehirlerinde Ankara, İzmir, Adana, Antalya’da da yenilgiyi tatmıştı. Dolayısıyla asıl oy deposu olan büyük şehirlerde rüzgâr şu anda Erdoğan’ın aleyhine esmeye başlamıştı. Bütün bunlar, Erdoğan’ın siyasi hayatında ilk defa seçime gitmekten korkmasına yol açmışlardı.

Erdoğan’ın “yenilmez” görüntüsünün hasar almasının ikinci nedeni de; AKP içindeki huzursuzluğun, hem de yüksek sesle açığa vurulmaya başlamasıydı. Burada bir üslup farkı ortaya çıkmıştı. Ali Babacan baştan istifasını verip sessiz ve derinden kendi hedefine yoğunlaşırken, Ahmet Davutoğlu AKP’deki Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yönetimine, Batı demokrasilerinde de görülebilecek şekilde bayrak açmıştı. Artık partiden ihraç süreci başlatılmış, ama istifalar da yoğunlaşmıştı. Yolları Erdoğan ile ayrılanlar arasında Milletvekillerinin yanı sıra, önceki İstanbul İl Başkanı Selim Temürci gibi kitle bağı güçlü isimler de bulunmaktaydı. Karar gazetesinde İbrahim Kiras, devlet ve parti yönetiminde aile etkisinden söz etmeye dahi korkulduğunu yazmıştı. Öte yandan Davutoğlu dahil bazı isimler, “giderse gitsin” denemeyecek kitle bağlarına sahip insanlardı. Erdoğan’ın ise kendisini MHP lideri Bahçeli’ye prangalarla bağımlı kalmasına neden olan yüzde 50 artı bir oyu alıp, yeniden seçilmek için yüzde 2-3 oy kaybına dahi tahammülü kalmamıştı. Bu da Erdoğan’ın neden şu anda seçime gitmek istemeyeceğinin ikinci ana nedenini oluşturmaktaydı.

Üçüncüsü; Erdoğan’ın Bahçeli ile Cumhur İttifakına, bir nevi gizli koalisyona mecbur kalmasının da etkisiyle, Kürt seçmen ile mesafesinin açılmaya başlamasıydı. Özellikle HDP’li Diyarbakır, Van ve Mardin Belediye Başkanlarının görevden alınması, yerlerine kayyım atanması, Erdoğan’ın işini daha da zorlaştırmıştı. Ve tabi ekonomi son üç çeyrektir, 9 aydır sürekli küçülmeye başlamıştı. Hazine ve Maliye Bakanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın başarılı gidişten söz etmesinin ise, hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısını ceplerinde hisseden geniş kesim için ne ifade ettiğini bir seçimle sınamaya kalkışması Erdoğan’ın işine yaramazdı. Erdoğan 2002’de kendisini iktidara getiren asıl etkenin ekonomik kriz olduğunu unutmamıştı. Dış politika, genellikle oy kullanımında etkili bir unsur olmadığı için, Suriye siyasetinin artık çökme işaretleri verdiği bir süreç yaşanmaktaydı. Ama Cumhurbaşkanı, 3 Eylül 2019’da “Artık İdlib yavaş yavaş yok oluyor” sözleriyle bunu açıklamıştı.”[7] yorumları haklıydı ve Sn. Erdoğan artık iktidarının sallandığının farkındaydı. Bu kuşku ve korkularını bastırmak için attığı yanlış adımlar ise kendi işini daha da zorlaştırmaktaydı. Evet, artık yolun sonuna yaklaşılmıştı ve tarih boyunca hiç kimse, Allah’ın intikamından kurtulamamıştı!..

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 


[1] https://www.gazeteoku.com/yazar/can-atakli/belli-ki-amerika-yeni-bir-soz-verdi/643291

[2] Akdeniz’de ABD ambargosu – M. Balbay – 25 09 2019

[3] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/partili-ordu-ve-yargi-sizi-nereye-goturur-53346yy.htm

[4] https://fehmikoru.com/kamu-yararina-olan-bilgi-gizli-tutulamaz

[5] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/agir-ceza-hakimi-isyan-etti-53392yy.htm

[6] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/bakan-hanim-ne-yapiyorsunuz-41330140

[7] https://yetkinreport.com/2019/09/04/bazen-boyle-baslar-2023-hedefi-tutmuyor-erdogan-erken-secim-istemiyor/

Ahmet AKGÜL -

 

AHMET AKGÜL KİMDİR?

2004 Ocağında, arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da aylık olarak yayınlanan “Milli Çözüm” Dergisini çıkarmaya başlamıştır.

Uzun süreli, ciddi ve çileli bir mücadele dönemi yaşamış ve bu duyarlı, tutarlı ve kararlı tavrını hiç bırakmamıştır. Bu yüzden pek çok sıkıntı ve saldırılara uğramış, defalarca mahkeme açılıp tutuklanmış ve hapis yatmıştır.

İnancımız ve ihtiyacımız olan evrensel hukuk kurallarının; bütün insanlığın ortak değeri ve hayat düzeni haline getirilmesi, “Demokrasi, Laiklik ve özgürlükler” gibi çağdaş kurum ve kavramların; ilmi ve insani temellere göre yeniden şekillenmesi… Ve Türkiye’nin yeni bir barış ve bereket medeniyetine öncülük etmesi konularında yoğunlaşmıştır.

Üstadımızın, başta “İnsanın Yozlaşması”, ardından “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” ve yine “Barış ve Bereket Nizamı “İslam Davası” ve Yozlaştırılan “Cihat Kavramı” gibi birçok kitapları İngilizceye çevrilip merkezi Londra’daki Cagalogu Yayıncılık organizesiyle; Amazon ve Bornes&Noble (bn.com) gibi dünya genelinde dağıtım yapan yüzlerce online sitesinde ve dijital (e-kitap) sayesinde 120 kadar ülkede yayınlanıp okunmaktadır. Ayrıca Üstadımızın “Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı” başlıklı Meali Kerim yorumları İngilizce ve Rusça tercümeleri ile “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitaplarının Rusça, Arapça, Çince, Japonca ve İspanyolca tercümeleri tamamlanıp basılmış olup; Almanca, Fransızca, Kırgızca ve Farsça tercümelerinde de sona yaklaşılmıştır.

Milli siyaset ve sorumluluk düşüncesini farklı bir boyutta ele alan ve yorumlayan Hocamız; yaklaşık 40 yıldır Türkiye’mizin her yerinde, Avrupa’da ve İslam ülkelerinde, önemli seminer ve konferanslara katılmaktadır.

Mili Görüş’e çöreklenmiş bazı şaibeli kişilerin gizli niyet ve tertiplerini haber vermesi, uzun vadeli hedefler ve stratejik tavizler sonucu Partiye girdiklerini sezmesi ve söylemesi nedeniyle, Ahmet Akgül’ün teşkilatlarda ve Milli Görüşçü kuruluşlarda hizmet vermesi engellenmeye çalışılmış; Erbakan Hoca ise, kendisinin daha bağımsız davranabilmesi ve nifak çarkı içinde körletilip kirletilmemesi için bu girişimlere karşı çıkmamış, ama kendisini uzaktan destekleyip yönlendirmekten de geri durmamıştır. Erbakan’ın “Adil Düzen” projeleri, AKP’nin siyasi hileleri ve karanlık ilişkileri, Fetullahçı Cemaatin gizli mahiyeti konularında sayılı uzmanlardandır.

1949 Elazığ doğumlu olan, çeşitli konularda yayınlanmış ve hazırlanmış 70 (yetmiş) eseri bulunan yazarımız, evli ve beş çocuk babasıdır.

Hocamız’ın Başlıca Kitapları:

● Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı (Türkçe Meali Kerim. Abdullah Akgül Yayına Hazırladı) (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Milli Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız (2 Cilt)

Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi

Refah-Yol’la Rantiye Savaşı

Cemaatin Cılkı, Erdoğan’ın Çarkı, Erbakan’ın Farkı

Türkiye Kuşatılırken, Kuklaların Kapışması

Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya (İngilizce, Rusça, Çince, Japonca, Arapça ve İspanyolca’ya çevrildi.)

Bizim Atatürk

Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık

Dış Politikamız (Cilt-1) Bop’un Temelleri (1988-1998)

Dış Politikamız (Cilt-2) Tarihin En Talihli Dönüşüm Süreci

Siyaset ve Strateji Bilgeliği

Osmanlı Sistemi ve Abdülhamit Siyaseti

İslam Davası ve Cihat Kavramı (İngilizceye çevrildi.)

● “İnsan”ın Yozlaşması (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Ah-u Figan’ım (Şiir)

Başörtüsü İnkârı ve İstismarı

AKP Tahribatının Fotoğrafı: İslamcı Münafıklar

Yeni İstiklal Savaşında Milli Şuur ve Ordu

Bir Dış Proje Olarak AKP Gerçeği ve Akıbeti

Bilge(!) Erdoğan’dan, İlkeli(!) Numan’a

Cezaevinde Yazdıklarım

Siyonizm-Deccalizm Ortaklığı

Devrim Simsarları ve Din İstismarcıları

Dilin Düğümü Çözüldü (Şiir)

Din Dengedir İslam İlericiliktir

Din – Devlet ve Demokrasi

Ergenekon Senaryosu “At Değiştirme” Operasyonu muydu?

Gönül Seması ve Tasavvuf Kapısı

Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi

Teşkilatçılık Mesaj ve Metod (İletişim ve İşbirliği Sanatı)

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-1 Milli Görüş’ün Marazlıları

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-2 Sonradan Yamuklaşanlar

ABD’li Siyonistlerin, AKP’li Piyonistleri Bir Devrin Bitişi ve Bir Devrimin Gelişi

İdlib-Amik Ovası ve Yaklaşan Armegeddon Savaşı

BDP’nin Özerklik Ezanı, TC’nin Cenaze Namazı Olacaktı

Bir Devrim Yaşanıyordu!

Dünya Dönüşüme Hazırlanıyor

Hidayet Kıvılcımı ve Hikmet Kılıcı (Şiir)

Katı Ulusalcıların ve Ilımlı İslamcıların Din Tahribatı

Osmanlı’dan Cumhuriyete Kripto Yahudiler ve Pakraduniler

Yetmiş Kur'ani Kavram ve Yorumları (2 Cilt)

Bizden Söylemesi-1 AKP İntihara Gidiyor(du…) (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Bizden Söylemesi-2 Türkiye Uçuruma Sürükleniyor(du…) (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Terör-Masonluk ve Mafia Medeniyeti

Cumhuriyet Türkiye’sinde Nifak Hareketleri

Ruhlar-Sırlar ve Uzaydaki Yaratıklar

Sabah Yakın Değil miydi?

Tarikatların Hizmet Sahası ve Islahı

Tuz Kokarsa…

Türkiye Büyüyor muydu, Bölünüyor muydu?

Türkiye Dağılacak mıydı, Doğrulacak mıydı? (Ahmaklar Okumasındı!)

Türkiye Tarihi Dönemeçte, Ya Yıkılacak Ya Şahlanacaktı!

Yakın Tarihimizde Yüceler ve Cüceler (2 Cilt)

Zafer Müjdeleri ve Fetih Hazırlıkları

Erbakan’dan İntikam Alanlar

Suriye’de Yaklaşan Hilal-Haç Kapışması

Başkanlık Muamması ve Çarkların Tıkanması

15 Temmuz Hıyanetinin Gizemi: Bir Darbe Analizi ve Sistem Krizi

Pazarlık Partisi ve Palavra İktidarı

Kemalizm-Tayyibizm Kavramları ve Çelişkili Kurguları

Asker Darbesi Değil Devlet Müdahalesi Lazımdı

İslam’dan Uzaklaştıkça, İnsanlıktan Çıkılması

Dert Söyletir Aşk İnletir (Şiir)

● Hainleri Haşlama, Zalimleri Taşlama (Şiir-Yeni Hazırlanıyor)

Hocamızın Önsözünü Yazdığı Milli Çözüm Yayınları:

● Üstad Ahmet Akgül’ün Özgeçmişi ve Öğretileri (Yakup Gözübüyük)

● Haykırış (Şiir - Ali Çağıl)

AKP Yönetimi ve Tahribat Yöntemi Sistem Tahlili ve Siyaset Tenkidi (Nevzat Gündüz)

● Sözün Çözüme Dönüşmesi (Siyasi Fıkralar) (Osman Eraydın)

● Ayar Aynası ve Nokta Atışı (Sosyal ve Siyasi Fıkralar) (Erdoğan Bişkin)

Milli Çözüm Ekibinden: İlginç Rüyalar ve Manevi Uyarılar (2 Cilt - Hazırlayanlar: Fatma Betül Erişkin – Nail Kızılkan – Neslihan Bayraktar)

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Paylaşım Sayısı: 228

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR