Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1402
mod_vvisit_counterDün4984
mod_vvisit_counterBu Hafta37240
mod_vvisit_counterGeçen hafta44068
mod_vvisit_counterBu Ay88241
mod_vvisit_counterGeçen Ay215469
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14407670

IP'niz: 3.215.182.36
Bugün: 14 Ara 2019

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11237453

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

VİCDANİ DUYARLILIK LAZIMDIR; DUYGUSALLIK İSE HASTALIKTIR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 19
ZayıfMükemmel 

 

VİCDANİ DUYARLILIK LAZIMDIR;

DUYGUSALLIK İSE HASTALIKTIR!

        

İnsanları yoldan çıkaran ve yozlaştıran ruhi rahatsızlıklardan ve ahlaki bozukluklardan birisi de, “duygusallık”tır. Şuurlu mü’minler; olayları kader penceresinden seyredip, makul ve mantıklı değerlendirmeler yaparak, devamlı bir gönül huzuru içerisinde bulunurken, gafil kimseler ise; her şeyi sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde düşünüp, hissi ve hevai yorumlar getirdiklerinden, sürekli huysuz ve huzursuz durumdadır. Duygusal insanlar doğrulardan ve sorumluluklarından kaçarak, kurgu ve komplekslerinden oluşan hayali bir dünyada yaşamaktadır. Çağımızda giderek çoğalan bu tipler, gerçekleri yaşamak ve çalışıp çabalayarak problemleri aşmak yerine, şeytanların hazırladığı romantik filmlerde başrol oynamayı daha kolay ve daha kahramanca bulmaktadır. Elbette şuurlu mü’minler de “duygulu ve duyarlı” kimselerdir. Hissiz ve sevgisiz birer robot değildir. Ancak duyarlı olmakla, duygusal olmak, birbirinin aynı ve yakın şeyler zannedilse de, aslında çok ayrı ve farklı şeylerdir. Örneğin; bir tanıdığının maddi yönden çok perişan olduğunu öğrenen “duyarlı bir mü’min”, bu duruma üzülmekle beraber, samimiyet ve sorumluluğun gereği hemen harekete geçer ve o kişiye yardımcı olacak ciddi gayretlerde ve özverilerde bulunur. Ama duygusal insan ise böyle bir habere sadece üzülür ve ağlar... Ama hiçbir yardıma yanaşmaz. Beceriyorsa gidip şiir yazar! “Onlar gösteriş yapmaktadırlar. Ve ufacık bir yardım da (yapmadıkları gibi üstelik) mâni olmaktadırlar.”[1] ayetleri bunların halini haber vermektedir.

Evet, şuurlu Müslüman; Kur’an’ın ve aklın emrinde, gafil insan ise arzularının ve heyecanlarının peşindedir.

Duyarlı Müslüman, emir ve yasaklar disiplininde Allah’a ibadet etmekte, duygusal insan ise ibadete ibadet etmekte, yani mistik bir hava içinde psikolojik zevklerini tatmine yönelmektedir. Yani birisi samimi dindardır, diğeri riyakâr ve istismarcıdır. Şuurlu insan, Rahmani ve vicdani ölçülerin; gafil ise şeytani vesveselerin güdümündedir.

Şuurlu insan, her şeyin Allah’ın takdir ettiği bir imtihan şekli olduğunu bilerek sabır ve sükûnet gösterir; gafil ise nefsine zor gelen her şeye önce itiraz ve isyan eder, zamanla tahammüllü (dert hamalı) ve dayanıklı hale gelir. Şuurlu insan, her halde şükredici ve ümitli; gafil ise sürekli şikâyetçi ve ümitsizdir.

Şuurlu insan, Allah’a güvenin verdiği bir istiğna ve izzet sahibidir. Gafil ise, dünyalık nimetlerle şımaran bir kibir ve azamet gösterisindedir. Şuurlu insan cömert, gafil ise müsriftir. Şuurlu insan cesur, gafil saldırgan bir tiptir. Şuurlu insan, iktisat ve kanaat ehlidir. Gafil ise cimri ve pintidir.

Şuurlu insan ve duyarlı Müslüman, gerçek anlamda ancak Allah’ı sever, başka şeyleri ve kimseleri, sadece Allah’ın tecellileri olduğu için ve O’na teslimiyetleri ölçüsünde, yani Allah için sever. Gafil ve duygusal insanlar ise, sadece nefsi ve menfaati için sever, hatta ölçüyü kaçırıp bazı şeyleri Allah gibi sever ve tapınırcasına gönül verir. Şuurlu insan, Müslüman; alçak gönüllü ve hoşgörülü anlamında mütevazıdır. Gafil insan ise dalkavukluk ve zillet içindedir. Şuurlu Müslüman; sadece Allah’tan korkar ve kulluğunun gereği tedbirli ve temkinlidir. Gafil insan ise herkesten ve her şeyden korktuğu için devamlı şüpheci ve endişelidir.

Şuurlu insan; her türlü girişim ve gayretinden sonra teslimiyet ve tevekkül sahibidir. Gafil ise tembellik ve beleşçilik içerisinde hayalcidir. Şuurlu Müslüman; ferasetli ve basiretlidir. Gafil insan kuru zan ve tahmin peşindedir. Şuurlu insan; her işinde planlı, hesaplı, gayretli ve dikkatlidir. Gafil ise, geçici hevesleri için maymun iştahlı ve acelecidir. Şuurlu Müslüman, gücü yettiği halde affedici ve hakkından feragat edicidir. Gafil ve cahil insan ise kin besleyecek ve kavga edecek kadar acizdir. Şuurlu insan; hayırda yarışmak, bilgi ve becerisini artırmak ve başkalarından yararlanmak istemektedir. Gafil ise kıskançlık ve karamsarlık ateşiyle kendini bitirmekte ve hep hile ve hıyanet düşünmektedir. Şuurlu Müslüman, huzur ve hizmete vesile olsun diye rehberlik ve liderlik etmektedir. Gafil insan ise hava atmak ve üstünlük taslamak için “başkanlık” istemektedir.

Velhasıl duyarlı ve dengeli Müslüman, merhametli ve şefkatlidir ve bunların gereği yardımseverdir. Duygusal ve tutarsız insan ise, zayıf kalpli ve zavallı bir tiptir. Sadece üzülmekte, ama hiçbir çare üretmemekte ve sorumluluk üstlenmemektedir. Çünkü aklın ve vicdanın emrinde olmakla, his ve heyecanlarının güdümünde olmak çok farklı şeylerdir. Bu noktada aklın ne olduğunu ve kimlerde bulunduğunu hatırlatmak gerekir... Zannedildiği gibi “zekâ” ile “akıl” aynı değildir. Zekâ, farklı derecelerde bütün insanlarda bulunan ortak ve fiziksel bir özelliktir. Ama akıl, sadece iman edip İslam’ı yaşayanlarda ve her halde Allah’tan korkup günahtan sakınanlarda bulunan yüksek bir yetenektir. Pek çok bilim adamı, filozof, sanat ve siyaset erbabının çok zeki, hatta dahi olmalarına rağmen, iman ve akıl nurundan mahrum oldukları için, nice zulüm ve rezaletleri rahatlıkla işledikleri bilinen tarihi bir gerçektir.

İşte makul ve mantıklı düşünmeyi ve doğru değerlendirmeyi engelleyen “duygusallık”, günümüzde çok yaygın ruhi bir hastalık gibidir.

İnsanları akli ve ahlaki ölçülere göre değil, hislerine, heveslerine, zafiyetlerine, öfkelerine, şehvet ve nefsi beklentilerine göre davranmaya sevk eden bu “duygusallık”, milyonlarca kişiyi etkisi altına almış bir cahiliye geleneği ve şeytanın telkinidir. Siyonist dünya sistemine ve masonik partilerine destek verdiği halde, televizyonda Filistin halkına yapılan vahşeti seyrettiğinde üzülmek ve kızmak... İmkânı olduğu halde muhtaç komşularına ve yakınlarına el atmayıp, çöplükten ekmek toplayanları gördüğünde acıyıp ağlamak... Bir kaza veya kavgada yaralanmış birisini hastaneye taşımak yerine, oradan sıvışıp giden birisinin, bir gazetede trafik faciasında kan kaybından ölenleri okuyunca morali bozulmak ve hayıflanmak... gibi tutarsız ve yararsız tepkiler, duygusallığın tipik örnekleridir. Kendisine çok basit zararlar verildiğinde, olaylar kendi beklentileri istikametinde gelişmediğinde, sıradan ihtiyaç ve istekleri yerine getirilmediğinde veya değersiz ve dünyevi emir ve tavsiyeleri geciktirildiğinde hemen öfkelenip köpüren, kızıp küsen ve ağır şekilde cezalandırmaya yeltenen tipler, duyguları akıllarını örten kimselerdir. Alınganlık, saldırganlık ve içine kapanıklık bunların ortak özellikleridir... İnsanların gerçek hayattan kopup, kendi hayal dünyasında yaşaması şeklinde ortaya çıkan şizofreni hastalığının başlangıcı sayılan bu tür davranış bozuklukları, hep duygusallığın neticeleridir.

Duygusallık; bazen milliyetçilik ve vatanseverlik gibi temiz ve tabii duyguların yozlaşmasıyla ırkçılığa ve barbarlığa dönüşebilir. Faşizm, Nazizm, Siyonizm ve PKK’nın yaptığı terörizm bunların vahşi örnekleridir. Ve yine sosyal adalet kavramı yozlaştırılarak ve beyinler yıkanarak şekillendirilen devrimci komünistliğin ve bu yolda girişilen intihar ve işkencelerin ve ölümle biten açlık grevlerinin tamamı duygusallığın değişik belirtileridir. Duygusal kimseler devamlı üzüntülü ve ümitsizdir. Kader gerçeğini bilmediklerinden ve her şeyin gizli hikmetini sezemediklerinden, en basit şanssızlıklar ve başarısızlıklar bile onları üzmeye ve ezmeye yetmektedir. Bu tipler “Rabbimiz, mutsuzluğumuz bizi yendi”[2] ayetinde haber verilen ve kendi bedbahtlığına esir düşen kimselerdir. Oysa “İyi bilin ki, Allah’ın dostları için, asla korku ve keder yoktur. Onlar, iman edenler ve (Allah’tan) korkup (kötülükten sakınanlar)dır. Her türlü müjde ve mutluluk dünya hayatında ve ahirette onlar içindir.”[3]

Duygusallığın diğer bir belirtisi de, öfke ve sinirliliktir. Yemeğin tuzunu biraz fazla kaçıran eşine, ödevini geciktiren öğrencisine, arabasının tamponuna hafifçe sürten dikkatsiz bir sürücüye hemen hiddetlenen, ağzına geleni söyleyen, hatta dövmeye yeltenen kimseler böyledir. Duygusallığın bir başka tezahürü de, yanlış ve yamuk bir merhamet anlayışıdır. Allah’ın adalet hükümlerini ve temel insan hak ve hürriyetleri çiğneyen kişilere ve hele yakınları ve menfaat kazandığı kimselerse bunları hoş görmek... Ahiretlerine zarar verecek teşebbüs veya tembelliklerine -sözde acıma duygusuyla- yüz vermek... İyilik zannıyla yapılan kötülüklerdir. Ergenlik çağındaki çocuklarını namaza kaldırmamak, oruç tutmalarına engel olmak, kafası karışır diye Kur’an ve dini eserler okutmamak... “Delikanlıdır, gençliğin tadını çıkarmalıdır” diyerek günahlarına göz yummak... gibi şeylerin hepsi şeytani bir merhamettir.

Duygusallık, bazen de aşırı bir “minnet duygusu” ve “menfaat tutkusu” şeklinde kendini göstermektedir. Her türlü nimet ve faziletin Allah’tan geldiğinden ve gerçek teşekkür ve minnetin Allah’a yapılması gerektiğinden gafil kimseler, bazı nimetlerin kendilerine ulaşmasında sadece vesile olan yakınlarına, patronlarına karşı aşırı bir eziklik ve minnet borcu hissederek, manevi bir sıkıntı içerisine girmekte ve hatta bu borçluluk duygusuyla, onların gayrı meşru isteklerini bile yerine getirmektedir. Bize iyilik edenlere, elbette teşekkür edilir ve kıymetleri bilinir. Ancak, bu Allah’ı unutacak kadar ileri gitmemelidir.

Duygusallığın bir diğer şekli de, “hayata küsme”dir. Aciz, çaresiz ve beceriksiz bir ruh haline kapılan kimseler, insanlardan alakayı kesmekte ve kendi içine kapanarak hayata küsmektedir. Sevdiği kızı alamama, girdiği imtihanı kazanamama, özendiği makama ve masaya ulaşamama, gibi sebeplerle bunalıma giren... Ve hatta boyu kısa veya şişman olduğu, babası ve kocası bir tokat vurduğu için aşırı üzülen kimseler, bu şeytani duygusallığın etkisiyle intiharlara bile girişmektedir. Duygusallığın getirdiği stres ve sıkıntılar, bazı kimseleri içki ve sigara gibi kötü alışkanlıklara itmekte... Bazıları da yine duygusallığın etkisiyle girdiği aşağılık kompleksinin ters tezahürü olarak sokak kabadayılıklarına veya cinsi sapıklıklara yönelmektedir. Cahiliye kültürünün etkisiyle ve medyanın sihirli gücünün katkısıyla, akılları esir alıp devreden çıkaran duygusallık ve romantizm hastalığı oldukça çarpık ve sapık bir sevgi ve saygı anlayışını da beraberinde getirmiştir. Akıllı mü’minler; gerçek sevgi ve saygının, her şeyin Rabbi ve sahibi olan Allah’a gösterilmesi gerektiğini bilmekte ve “Yalnızca Rablerine rağbet etmektedirler.”[4] Başka varlıklara ve şahıslara ise, onların Allah’ın tecellileri olmaları ve İslam’a teslimiyetleri ve hizmetleri oranında ve Allah adına ilgi ve sevgi gösterilebilir. Bu durum tabiidir ve caizdir. Ancak “Allah’tan gayrısını, Allah gibi sevmek.”[5] Kur’an’a göre şirktir. Anasını, babasını, evladını, dostlarını, hocasını, üstadını, karısını veya kocasını, Allah’tan bağımsız olarak; yani Allah için değil de “Allah gibi sevmek” ve bunların gayrı meşru da olsa her isteğini yerine getirmek, duygusallığın bir neticesidir. Bunun gibi para, ev, araba ve benzeri maddi şeylere şöhret ve etiket gibi değerlere tapınırcasına bir tutkuyla bağlanmak ve bunların elden çıkmasıyla yıkılmak da duygusallığın ürettiği birer şirk halidir.

Oysa akıllı bir mü’min kendisini ferahlandıran ve rahatlandıran, aile fertlerinin ve yakın çevresinin ve diğer maddi ve manevi nimetlerin hepsinin, ruh ekranına gösterilen İlahi tecelli ve teselliler olduğunun bilincindedir. Ve bunların elden çıkması halinde fıtri bir burukluk dışında itiraz ve isyan derecesinde bir üzüntüye asla düşmeyecektir. Çünkü bütün tecellilerin asıl sahibi olan Allah’ın Baki olduğunu ve kendisine şah damarından daha yakın bulunduğunu bilmektedir. Ve bu tecelli nimetlerinin daha güzelini ve mükemmelini cennet diyarında ve ebediyen kendisine göstereceğine ve sevdireceğine iman etmektedir.

Bu duygusallık illeti ve inanç zafiyeti sadece ruhi (psikolojik) sıkıntılara değil, aynı zamanda bedeni (fizyolojik) yıkıntılara da sebebiyet vermektedir. Bu devamlı ve aşırı üzülme, düşünme, öfkelenme ve her şeyi dert edinmenin getirdiği stres ve bunalımlar, vücudun direncini ve bağışıklık sistemini çökertir. Saç dökülmesi ve ağarması, cildin kırışması ve kuruması, depresyona bağlı uyku bozuklukları, tansiyon, kalp, mide ve bağırsak rahatsızlıkları başlar ve iyileşmesi gecikir. Unutkanlık, hafıza zayıflığı, muhakeme bulanıklığı, mantık çarpıklığı, tiklerin ve kontrolsüz hareketlerin çoğalması da genellikle sürekli streslerden kaynaklanan şeylerdir. Ve bütün bunlar, insanın Kur’an’a ve vicdanına ters düşmesinin acı meyveleridir. “Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar kendi nefislerine zulmediyorlar.”[6] ayetinin de bir tecellisidir.

Oysa iman ve akıl ehli mü’minler kadere inanmanın, Kur’an’ı yaşamanın, kulluk imtihanını başarmanın, her olaya ibret ve hikmet nazarıyla bakmanın ve hep iyi niyetli ve gerçekçi olmanın verdiği bir huzur ve mutluluk ortamını, daha doğrusu bir cennet hayatını, henüz dünyada iken yaşayan bahtiyar kimselerdir. Bu arada duygusallığın en çirkin şekilde girdiği ve insanları etkilediği çok önemli bir saha da din ve ibadetlerdir. Dindeki ihlas kavramının -yani sadece ve yalnız Allah rızası için ve O’nun emrettiği şekilde davranmanın- kaybolmasına, riyakârlık ve sahtekârlığın yaygınlaşmasına yol açan duygusallık, bid’atlar ve bâtıl inançlar şeklinde kendini gösterir. Din, bir geçim kaynağına ve gösteriş ocağına döndürülür. Bu durum, dini asıl amacından ve Allah’ın rızasından saptırıp, insanların kendi duygusal ihtiyaçlarını tatmine yarayan bir “ruhsal rahatlama” aracı haline getirir. Dini; romantik, mistik ve nostaljik bir kurum ve kavram seviyesine indirir. Ve böylece Hak dinler dejenere edilir. Böylesi duygusallıklarla giderek aklı örtülen, dini dejenere edilen insanlar artık şeytanın ve şekavetin kölesidir. Mutsuz, umutsuz, huysuz ve huzursuz birisidir. Yeniden ve ciddiyetle Kur’an’a dönmekten, bütün gücüyle ve samimiyetle Allah’a yönelmekten başka hiçbir şey ve hiçbir kimse onu bu ruhi bunalım ve belalardan kurtarmaya yetmeyecektir. Gerçeği arayanlar için ise, rahmet ve hidayet kapısı her zaman açıktır ama bu konudaki gecikmenin her anı insanın aleyhinedir.

İman, Hak’kı Tutmaktır

İnsanın gerçek kimliği tarafgirliğidir. Tarafını tuttuğu, her yerde savunduğu ve uğruna baş koyduğu şey; Hak mıdır, Bâtıl mıdır? Bu sorunun cevabı, ayarımızın ve değerimizin göstergesidir. İslam ise ayarımızı düzeltme ve bizi Hak’ka yöneltme mektebidir. İnsanoğlu genellikle güçlü gördüklerine taraf olmaya ve kalabalıkların yanında bulunmaya meyillidir. Çoğunluk yanlış ve yarasız bir yol üzerinde de bulunsa, nefsine hoş ve kolay geldiği için, “herkes gibi” olmayı tercih etmektedir. “Alem nasılsa ben de öyle”, “Elle gelen düğün bayram” mantığıyla kendini avutmaya yönelir. Hatta çoğunluğun “haklı” olduğunu, ekseriyet nasıl düşünüyor ve nasıl yaşıyorsa onun “doğru” sayılacağını savunmaya yeltenir. Hâlbuki Cenab-ı Hak En’am Suresi 116. ayetinde: “Eğer yeryüzündeki insanların ekserisine uyarsan, onlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Çünkü onlar ancak zan ardında yürürler ve sadece yalan uydururlar.” buyurmaktadır. Bu Ayet-i Kerimeden şunları anlıyoruz:

1- Her asırda yeryüzündeki insanların büyük ekseriyeti maalesef cehalet ve gaflet üzerinde olacaktır.

2- Çoğunluğa değil, Hak’ka ve İslam’a uyulacaktır.

3- Çoğunluk; “Hak’tan” ve “mutlak doğrudan” ziyade, kuru zan ve tahminlerin peşinde koşacaktır.

4- Bâtıl üzere olan kesimler bilerek yalan uydururlar ve yanlışı savunurlar, kalabalıklar ise bunlara aldanır.

5- Ayette herhangi bir din ve mezhep mensubu belirtilmeyip, genel bir ifade ile “yeryüzündekilerin ekserisi” buyurularak, bu çoğunluğun daha önce Hak iken, sonradan bozulan ve yozlaşan Yahudi ve Hristiyanlık dini mensupları olabileceği gibi, sözde şeklen Müslüman görünen ve dindar geçinen, ama İslam’ın hayat programını ve adalet kurallarını istemeyen, (Yahudi gibi düşünüp Hristiyan gibi yaşadığı halde) yine de Müslüman bilinen birçok kimselere de uyulmaması ve aldanılmaması gerektiği de ikaz edilmektedir.

“İnandığınız gibi yaşayamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız” hikmetince yaşayageldiği bozuk hayat tarzını, giderek sevmeye ve savunmaya başlayan topluluklar, “Her ümmete yaptıkları (yanlış) işleri böylece süslemişizdir.[7] ayetlerinin anlattığı kesimlerdir.

“Her parti kendi yolunun doğru olduğu kanaatiyle avunup övünmektedir.”[8]

“Şu gerçektir ki, geçmiş ümmetlerin çoğunu (iman ve itaatten çıkan) fasık ve fâcir kimseler bulduk”[9] ayetlerinde her zaman ve her yerde, asla çoğunluğun değil, Hak’kı savunan ve Hak’ka çağrılanların safında olmamız gereğine işaret edilmektedir.

İnsanların ve özellikle Müslümanların bir kısmı da; gerçeği görüp kalben tasdik etmekte, ama ne var ki başkalarının kınaması ve çoğunluğun ayıplaması korkusuyla, Hak’kın safına geçememektedir. Hâlbuki Cenab-ı Hak mü’minleri, “onlar gafil ve cahil kimselerin kınayıp ayıplamasından korkmazlar” şeklinde tarif etmekte ve övmektedir.

Her yerde ve her halde nefsi çıkarlarının değil Hak’kın rızasını ve halkın hatırını esas alanlar, rahatını ve menfaatini mukaddesleri için feda edenler kazanacaktır... Bugün Hindistan’da bir milyara yakın insanın ineğe tapıyor olması, inekperestliğin “Hak” olduğunu gösteremeyeceği gibi, bu kadar hürmet edeninin bulunması da ineği “muhterem” kılmaz. Ey iman ve vicdan sahipleri! Güçlüden ve çoğunluktan değil, Hak’tan ve haklıdan taraf olmak herkesten önce bize lazımdır ve bize layıktır.

Çünkü;

1- Hem kâinat düzeninde,

2- Hem dünya sisteminde,

3- Hem devlet idaresinde,

4- Hem partiler düzeyinde,

5- Hem de teşkilat içerisinde

Yani bu beş mertebenin hepsinde, Hak’ka ve haklıya taraf olmadıkça, ne iman olgunluğuna ve ne de vicdan huzuruna erişilemeyecektir.

1- Kâinat düzeninde Hak’ka taraftarlık: Yerde ve göklerde bulunan, atom zerrelerinden güneş sistemine ve galaksi kütlelerine kadar her şeyi yapan, yaratan ve yaşatan, her an sahip çıkan ve varlıkta tutan, her şeyi takdir, tanzim ve taksim buyurup düzene koyan, bizzat Cenab-ı Hak olduğuna iman etmek...

Her şeyde ve her yerde O’nun güzelliklerini ve yüceliklerini görmek, kudret ve rahmet eserlerini seyretmek...

Olanları ve olayları kör ve şuursuz tesadüflere veya tabiat güçlerine havale edip, inkâra ve isyana düşmemek... Zira tabiat dedikleri bizatihi kuvvet ve kudretin kaynağı değil, Allah’ın tayin ve takdir buyurduğu kanunlardan ibarettir.

2- Dünya sisteminde Hak’ka taraftarlık: Yeryüzünde inkârcı ve sömürücü zalimlerin değil, inançlı ve adaletli kimselerin hükümran olmasını savunmak ve bunun için çalışmak gerekir.

Askeri, siyasi, ekonomik ve teknolojik gücün ve üstünlüğün inançlı ve vicdanlı kimselerin elinde olmasını istemek ve bu amaçla İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı, İslam Askeri Savunma Paktı, İslam Dinarı, İslam İlim ve Kültür İşbirliği gibi teşkilatların, bir an evvel kurulmasını arzu etmek, imanın ve insanlığın gereğidir. Tam tersine dünya hâkimiyetinin, Siyonist çevrelerin ve barbar Batılı güçlerin elinde olmasına razı olmak ve onların kurduğu zulüm ve sömürü teşkilatlarını beğenmek ve sahip çıkmak ise, şeytana tarafgirliktir ve kalbi bir rahatsızlığın ifadesidir.

Artık Dünya küçülmüş, bütün ülkeler hemen her yönden birbirlerine bağlı ve bağımlı büyük bir aile haline gelmiştir. Öyle ise dünyamız haklı ve hayırlı merkezlerin güdümünde olmalıdır. Ya Siyonizm’in zulüm ve sömürü saltanatı devam edecek, veya İslam medeniyeti gelecek, bütün yeryüzünde Hak ve adalet düzenini yürütecektir.

3- Devlet idaresinde ve ülke siyasetinde Hak’ka taraftarlık: İslam hem Hak ve hakikat dinidir, hem de halkın adalet ve saadet düzenidir.

Devlet işlerinin ve ülke yönetiminin halkın inanç ve ihtiyacından kopuk olması, vücuttan ruhun ve aklın çıkarılması gibidir.

İlahi dinden, aklıselimden, müspet ilimden, vicdani tatminden, tarihi tecrübe ve birikimden ve hazır medeniyet verilerinden uzak ve aykırı olarak şeytani amaçlar ve nefsani arzularla hazırlanan bozuk ideolojileri, barış ve bereket esasına dayanan İslami medeniyetlere tercih edenler, Kur’an diliyle kınanmış ve münafıklardan sayılmıştır.

4- Partiler düzeyinde Hak’ka taraftarlık: Ülke yönetimine talip olan partilere, kişisel makam ve çıkar açısından değil, hizmet ve zihniyet bakımından yaklaşmak imanın ve insanlığın icabıdır.

Müslüman her konuda ve her konumda, hayırdan ve mazlumdan yanadır. Zira:

“(İnsanları) Allah’a (dinine ve adalet düzenine) davet eden ve (her hususta hayırlı ve yararlı) salih ameller işleyen ve ‘ben (hem Müslüman’ım hem de) Müslümanlardan yanayım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır.”[10]

Bu konuda başımızdan geçen çarpıcı bir olayı anlatmak istiyorum. Demokrat Parti’nin devamı olduğu gerekçesiyle Adalet Partisi’ni destekleyen ve aşırı taraftarlık gösteren ibadet ve hizmet ehli bir yakınıma sormuştum: Bu millete ve memlekete zerre kadar hayrı ve hizmeti geçen herkesi biz de sever ve sayarız. Ancak sizin Menderes’e ve onun devamıdır diye Demirel’e karşı bu aşırı muhabbetinizin özel bir sebebi var mı?

Bana “Evet” dedi. “Demokrat Parti hiçbir şey yapmadı ise, en az otuz tane İmam-Hatip Okulu açtı” şeklinde cevap verince kendisine:

“Bak dostum, senin ya aklın karışık ya da vicdanın...” deyince bana darılmış ve niçin böyle bir kanaate vardığımı öğrenmek istemişti. Kendisine sordum:

“Söyle bakalım “otuz” mu çok, yoksa “üç yüz” mü?” “Ben çocuk muyum, elbette üç yüz daha fazladır”, karşılığını verdi. Biz de kendisine:

-Tamam anlaşılan aklın yerinde... O zaman vicdani ayarını düzeltmen lazım. Çünkü 400 milletvekili ile 10 yıl iktidarda kalıp, sadece 30 tane İmam Hatip okulu açan bir partiyi bu kadar seviyorsun da, 50 milletvekili ile 3-4 yıl hükümetlere ortak olup tam 300 tane İmam Hatip okulu açan Milli girişimleri sevmiyorsan ve üstelik aleyhinde konuşuyorsan, bu senin yanlış düşündüğünü göstermez mi? deyince yüzü kızarmış ve susakalmıştı.

5- Ülke genelinde haklı ve hayırlı bir partiyi desteklediği halde, o parti ve teşkilat içerisinde her türlü görevlendirme hususunda en layık olanı değil de, kendi işine geleni tercih edenler de imtihanı kaybederler. Aklına ve vicdanına göre, herhangi bir göreve “en uygun” bulduğu kimseleri bırakıp, sadece kendisine yarayacak kişileri över ve ileri sürerse, vicdani ayarını bozmuş ve eninde sonunda belasını bulmuş olurlar. İslam’ın ve insanlığın geleceğini şahsi menfaatlerinin üstünde görmeyenler, Allah davasını dünyalık heveslerine alet ve istismar edenler, bazı basit ve geçici neticeler elde etseler de, Allah’ın rızasından ve iman huzurundan mahrum kalırlar.

“Onlar (bulundukları) yer içinde (siyasi ve iktisadi nüfuz ve üstünlük sağlayarak böbürlenip) büyüklük taslamak, (arkadaşlarına ve başkalarına) kötü tuzaklar kurmak (istiyorlar). Hâlbuki kötü tuzakların ancak sahibinin başına dolanacağını (bilmiyorlar). Onlar (kendileri gibi hile ve tuzak kuran) önceki kavimlerin kanunundan (ve onların çarptırıldığı cezadan) başkasını mı bekliyorlar (veya hile ve hıyanetleri yanlarına mı kalacak zannediyorlar? Oysa) Allah’ın sünnetinde (ezeli adalet ve hikmet takdirinde) ne bir değişme bulabilirsin ne de bir sapma görebilirsin!”[11]

 

 


 [1] Ma’un: 6-7

[2] Mü’minun: 106

[3] Yunus: 62-64

[4] İnşirah: 8

[5] Bakara: 165

[6] Yunus: 44

[7] En’am: 108

[8] Rum: 32

[9] A’raf: 102

[10] Fussilet: 33

[11] Fatır: 43


Bu yazarin diger makaleleri

ERBAKAN'I ANARKEN (ŞİİR)
  ERBAKAN'I ANARKEN      Emri Hak gelip de, gittin gideli Halimiz perişan, hep...
Devami
BAHAR GELDİ, ERBAKAN GEÇTİ!
Karakış gibi, Kara bir devir, dondurdu yüreklerimizi… Tufana tutulmuştuk. Gözlerimiz dondu, kulaklarımız dondu Ve...
Devami
MÜ’MİN TEVHİDE GELSİN!
  Âlem O’na muhtaçtır, Halık Allahussamed[1] Şekten ve şirkten kaçan, Hakka tevhide...
Devami
YAKINDA DÜŞERSİN!
Kimi eşekten düşer, perişan olur Allah rüsvay ederse, attan düşersin!... İbreti alem...
Devami
EY UCUZ KAHRAMAN VE UYUZ SAHTEKÂR!
Beşaret İsa’sı doğsun istiyorsan Hazreti Meryem misali Mihnet ve musibet yasasına katlanacaksın… Çünkü...
Devami
KITMİRİNİM EY SEVGİLİ!
  Görenler sevdalanmaz mı Benim Sende Gördüğümü! Duyanlar duygulanmaz mı Ah çekip üfürdüğümü!   Yolunda can...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 244

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR