Get Adobe Flash player
Reklam

PKK (BDP) DİNSİZLİK HAREKETİDİR Bunun Çaresi Ilımlı ve İstismarcı “Dinci”lik değil, İSLAM BİLİNCİ VE DİN KARDEŞLİĞİDİR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

Diyarbakır’da 23 Nisan resmi kutlamalarında, PKK’nın kahramanlık marşı çalınıyor ve onun eşliğinde çocuklara halay çektiriliyordu!?

AKP iktidarı ve yandaşları ise, bunu sineye çekiyor, Fetullahçılar hoşgörü ile karşılıyordu.

Daha önce Nevruz şenliklerinde (daha doğrusu PKK’nın gövde gösterisi şirretliğinde):

“İşgalci Türk Askeri, Kürdistandan defol” pankartları açılıyordu.

Aynı törenlerde resmi devlet yetkilileri PKK temsilcilerine selam çakıp tebrik ediyordu!?

PKK’nın (Pardon BDP’nin) bir kancık milletvekili; “Bu ülkede savaş var!” diyerek:

“TSK’yı düşman güçleri, PKK’yı ise bağımsızlık direnişçileri” gibi gösterme küstahlığı sergiliyor, ama siyasi ve askeri yetkililerden tıs çıkmıyordu!

Bingöl’de: “Türk-Kürt İslam kardeşidir ve her türlü hak ve hürriyetleri de eşittir. Bu kardeşliği bozacak ırkçı ve dayatmacı söylemler terk edilmelidir” anlamında haklı ve yapıcı tenkit ve tavsiyeleri dillendiren Erbakan’a karşı horozlanan ve 28 Şubat şarlatanlıklarını hazırlayan hayâsızlar acaba şimdi kimden tırsıyordu?

PKK; Hıristiyan misyonerliğine başlamıştı

Terör örgütü PKK'nın Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini sıcak tutmak ve Kürtleri İslam’dan uzaklaştırmak amacıyla ''Hıristiyanlık" propagandası yaptığı anlaşılmıştı. PKK'nın siyasi uzantısı olan bir derneğin, Romanya'nın başkenti Bükreş'te düzenlediği toplantıda ücretsiz İncil ve Hıristiyanlık propagandası içeren CD'ler dağıttığı ortaya çıkmıştı.

Toplantıya katılan Kürt kökenli vatandaşların salondan ayrılmak istemesi üzerine tartışma çıktığı, terör örgütü mensuplarının İncil ve CD'leri zorla vermeye çalıştığı saptanmıştı.

Bu arada PKK mensuplarının Avrupa ülkelerindeki kiliseleri ziyaret ederek ''PKK'nın Hıristiyanlığa yakın faaliyetler yürüttüğü'' yönünde Batılı din adamlarıyla görüşmeler yaptığı anlaşılmıştı.

PKK’nın Türkiye'deki siyasi uzantıları aracılığıyla Diyarbakır'da ''Kutlu Doğum Haftası'' nedeniyle mevlit okutulmuş, etkinliğe katılan çocuklara da çikolata, lokum, bisküvi dağıtılmıştı.[1]

AB’de Türkiye’yi PKK ile savaş halinde kabul ediyordu!

Bilindiği gibi Avrupa Konseyi Parlamenter Meclis Başkanlığı koltuğunda AKP’den Mevlüt Çavuşoğlu oturuyordu.

Ceza Muhakemeleri Kanunu (CMK)’nun 250. Maddesi ile görevli “özel mahkemelerin” varlığı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 15. Maddesini ihlal etmekte, bu da biliniyordu.

Ancak, Mevlüt Çavuşoğlu’nun, AKP Milletvekili olması ve Türkiye’de uygulamaların devam etmesi Avrupa Konseyi açısından sorun oluşturuyordu.

Şöyle ki, AİHS’nin 15. Maddesi “Olağanüstü hallerde askıya alma” başlığı ile Türkiye’de kurulu olan “özel mahkemelerin” hangi şartlarda kurulacağını 3 madde ile düzenliyor, ama o maddelerin hiç birine Türkiye uymuyordu.

Türkiye’nin de uymak zorunda olduğu AİHS’nin 15. Maddesinin 3 (üç) fıkrası şöyle sıralanıyor:

1. Savaş veya ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşmeci Taraf, ancak durumun gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla bu Sözleşmede öngörülen yükümlülüklere aykırı tedbirler alabilir,” diyordu.

2. Yukarıdaki hüküm, meşru savaş fiilleri sonucunda meydana gelen ölüm hali dışında, 2. madde ile 3. ve 4. maddeler (fıkra 1) ve 7. maddeyi hiçbir suretle ihlale mezun kılmaz” gibi, sözleşmenin hiç bir surette ihlal edilemeyecek olan maddeleri sıralanıyordu.

3. Bu maddeye göre aykırı tedbirler alma hakkını kullanan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, alınan tedbirler ve bunları gerektiren nedenler hakkında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri'ne tam bilgi verir. Bu Yüksek Sözleşmeci Taraf, sözü geçen tedbirlerin yürürlükten kalktığı tarihi de Avrupa Konseyi Genel Sekreteri'ne bildirir,” gibi çok anlaşır bir hüküm yer alıyordu.

Bu durumda üç madde için de ayrı ayrı sorular akla geliyordu:

1. Bu durumda, Türkiye savaş halinde olduğu için mi “CMK. 250. Maddesi ile görevli” özel mahkemeleri kuruyordu?

2. Türkiye kendi var ettiği ve ismi Ergenekon olan örgütlerle savaş halinde. O zaman sözleşmenin 2. maddesi olan “yaşama hakkı”, 3. Maddesinde “işkence yasağı” ki sözleşmede “hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz” deniyor, ama bu maddeye yeterince niye uyulmuyordu?

3. Türkiye’nin 15. Maddenin, 1 ve 2 fıkralarını ihlal etmediği kabul edilse bile, bu kez de üye ülke AİHS’in 15. maddesi gereği ve çok iyi anlaşıldığı üzere kurmuş olduğu “özel mahkemeyi” Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine bildirme zorunluluğu bulunuyordu.

Oysa Türkiye’nin, yargılama için kurduğu “CMK 250.Maddesi ile görevli “özel mahkemeler” hakkında Avrupa Konseyi’ne bilgi vermediği iddia ediliyordu.

Yani, Türkiye’nin Avrupa Konseyi AK Parlamenterler Meclisi Başkanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun bu konuda bir girişimde bulunması gerekiyordu.

İnsan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü için 1949 yılında aralarında Türkiye’nin de bulunduğu ülkelerce kurulan Avrupa Konseyi AK Parlamenter Meclisi başkanlığında görevli Çavuşoğlu’nun konuyla ilgilenmemesi, başta “Ümraniye” soruşturması kapsamında tutuklu olanlarla, diğer tutuklular için de bir sıkıntı yaratıyordu.

24 Haziran’da başlayan ve 26 Haziran'da Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinde imzalanan bir karar tasarısına göre Türkiye'mizin;

  • Güneydoğu'su Kürdistanmış,
  • Türk Ordusu Güneydoğu'da İşgalci konumundaymış,
  • Türk Ordusu orada Kürtleri katledip soykırım uygulamaktaymış,
  • Kıbrıs'ta Türk Askeri işgal kuvveti sayılırmış,
  • Türk askeri faşizan davranmaktaymış,
  • Ülkemizde Azınlıklar sorunu varmış…

Bu tasarının altına ise kendileri “Yeminli Türk Düşmanı” olarak adlandıran:

David Herütanyan, Rafi Povenesyan, Armen Gustavyan isimli 3 Ermeni,  Andros Kipriyanu denen Kıbrıs Rum’u ile AKP tarafından, güya hakkımızın savunulması için atanan temsilci ve aynı zamanda Türk Grup Başkanı AKP milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu’nun imzaları bulunuyordu.

Ayrıca, Türkiye Cumhuriyetine ait Ege Adalarının Rum İsimleri ile kullanılmasına imza atan Türk Milletvekilleri ise şunlar oluyordu:

Mevlüt Çavuşoğlu (AKP Antalya Milletvekili), Ruhi Açıkgöz (AKP Aksaray Milletvekili), Lokman Ayva (AKP İstanbul Milletvekili), Mesude Nursuna Memecan (AKP İstanbul Milletvekili), Özlem Piltanoğlu Türköne (AKP İstanbul Milletvekili), Mehmet Sayım Tekelioğlu (AKP İzmir Milletvekili), Mustafa Ünal (AKP Karabük Milletvekili), Erol Aslan Cebeci (AKP Sakarya Milletvekili)

Evet, Türkiye; açılımlar bahanesi ve demokratikleşme hevesiyle adım adım çözülüşe ve çöküşe sürükleniyordu.

BDP (PKK) devlete meydan okuyordu!

DTP-BDP'li PKK temsilcisi Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir Devrim Sevimay'a (Milliyet, 11-12 Ocak) şunları söylüyordu:

"Kaygım ve endişem şu ki, duygusal kopuş tehlikesi yaşıyoruz... Özellikle Sayın Başbakan'a çağrımdır... Süreci bu sefer sil baştan yeniden ve birlikte başlatalım. Çünkü şu ana kadar yaptıklarınız buranın algısını, duygusunu yanına almadı (PKK’yı hesaba katmadı), burayı dışladı. Oysa burayı sürece katmazsanız olmaz..."

"Türkiye'de şiddetle sivil siyasete ihtiyaç var ve buna elbette Kürtlerin de ihtiyacı var... Ancak açık söylüyorum, dünyanın neresinde olursa olsun silahların konuştuğu bir yerde, aynı zeminden beslenen ve aynı tabana hitap eden biri silahlı, biri sivil iki tüzel kişiliğin tamamen bağımsız olma şansı yoktur. (PKK-BDP aynıdır, birbirinin devamıdır) Bunu görmemiz ve kabul etmemiz lazım. Bunun psikolojik etkileri var, sosyolojik etkileri var. Dolayısıyla gerçekten sivil ve demokratik bir siyaset arzuluyorsak yapmamız gereken ilk şey önce çatışmasızlığı sağlamaktır."(TSK, PKK ile aynı masaya oturup barış yapmalıdır)

"Evet, sevseniz de sevmesiniz de, kabul etseniz de etmeseniz de, Kürt sorununun tarafları açısından Öcalan bir aktördür. Şimdi bunu reddederseniz çözüme ulaşma şansınız yok. PKK bir aktördür, BDP bir aktördür, Kürt aydınları camiası bir aktördür... Ana aktör AKP, görünen diğer aktör de BDP olduğuna göre, bu görünen aktörler görünmeyen aktörlerle direkt veya dolaylı görüşmek durumundadır... Devlet, AKP ve hatta aydınların bir kısmı BDP'ye hep şunu söylediler: Öcalan'ı reddedin, PKK'yı reddedin, siz ortaya çıkın. Bu, açık söylüyorum gerçekçi değil..."

"BDP'ye şu mesaj verilebilir, 'Tamam Öcalan bir aktördür, tamam PKK bir aktördür, ama bu iş ancak sizin üzerinizden yürüyebilir. Türk halkı ancak sizin muhataplığınızla bunu çözebilir...' Gelin hep beraber PKK'yı silahsızlandıralım... Bunun yegâne bir yolu var: Direkt veya dolaylı, kendisini (Öcalan’ı) ikna etmek. Kendisi rıza göstermeden ve buna ikna olmadan elindeki silahı nasıl alacağız?" diyerek devlete meydan okuyordu!

“Öcalan Ergenekon’u partner olarak istemiyordu![2]

“Öğrencilik yıllarında Öcalan’ı MİT’e bağlı bir ajansta gördüğünü, yıllar sonra onun da bunu doğruladığını söyleyen (Benim annem senin anneni genelevde görmüş cinsinden) koyu AKP’li Avni Özgürel şunları itiraf ediyordu:

“Ben şu anda yaşanan değişim sürecini en fazla Öcalan’ın okuyabildiğini düşünüyorum. Bu işi kimle oynamak gerektiğini çok iyi biliyor. Öcalan Ergenekon yapılanmasının partner olamayacağını görüyor ve Türkiye’nin girdiği yolu iyi fark ediyor. 35 senedir bu mücadele içinde yetişmiş, bu işlerde pişmiş. Kimle pazarlık yapılacağını iyi bilir. Yakalandığında ilk söylediği de “Türkiye Cumhuriyetinin hizmetindeyim” oldu. Şehit ailelerinden özür diledi. Normal bir terör örgütünde bunu söyleyen kişiyi kim olsa, örgüt dışlar, mümkünse öldürür... Bakın hala tüm örgütü kontrol ediyor. Bunu görmek gerekir. Bu nedenle Öcalan’ı yok farz edemezsiniz. Yoksa istediğiniz kadar modern anayasa yapın, Kürtlerin her istediğini verin ama ‘Öcalan orada kalacak’ deyin. Mümkün değil hiçbir şeyi çözemezsiniz. Benim kanaatim şu anda Öcalan’la görüşülüyordur. Devletin istihbarat elemanları oturur konuşur. Konuşmaktan imtina edilecek bir durum yoktur. Niye konuşulmasın?

Ancak, karar alma mekanizmamızın zayıf olması, kararsızlıkların yaşanması nedeniyle çarklar bir türlü denk gelmiyor. Bir karar alınıyor ama ya yargıya takılıyor ya polise ya siyasete ya askere. Bir türlü senkronizasyon sağlanamıyor.

“Amerika net olarak PKK terör örgütüdür diyor, Avrupa Türkiye ile işbirliği halinde hareket ediyor” görüntüleri PKK’nın dış bağlantıları kesilmiş anlamına gelmiyor.”

35 yıldır Türkiye üstünde baskı kuran bir örgütün bağlantıları sürüyordur elbette. Ama gelinen noktada o bağlantılardan PKK’ya ‘Türkiye’ye köstek olmayın, bu işi çözün’ sinyalleri geliyordur. Düne kadar ABD’den Avrupa’dan gördüğü desteği artık bulamaz PKK. Bu kesin. Demokratikleşmeye, zamana ihtiyaç var. 10 yıl sonra istenen noktada olacağız.”

Bu sözlerin açık anlamı şudur:

ABD ve AB’nin desteği ve kontrolünde AKP ve BDP (PKK-Öcalan) anlaşmıştır. Anarşist PKK görevini bitirip kabuk değiştirerek siyasi BDP ile Bağımsız Kürdistan amacına bir hayli yaklaşmıştır.

Şimdi:

Milli birlik ve dirliğimizin korunması ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin ayakta kalması için tek ve gerçek çare, İslami anlayış ve yaklaşımı canlandırmak ve devlet-millet barışını yeniden sağlamaktır. Asla unutulmasın ki, İslam bizim milletimizin asıl mayasıdır, kaynaştırıcı esasıdır. Bu toplumlumdan İslam’ı çıkarırsanız, kimyasını bozarsınız, geriye sadece her an dağılmaya müsait fiziksel ve fitnesel bir mozaik bırakırsınız.

Ve zaten PKK’nın dinsiz, Komünist ve Darwinist bir felsefeye dayanması, Onun siyasi meyvesi ve temsilcisi olan BDP’nin de dinden özellikle uzak durması; İslami şuurlu Kürtleri devletine ve milletine düşman edemeyeceklerinin farkında olduklarındandır.

İşbirlikçi ve yerli taşeron görevli AKP iktidarının, ılımlı, yani emperyalizmle uyumlu İslam safsatası ve demokrasi kılıflı Açılım senaryolarıyla yaptığı da Amerika ve Avrupa’nın güdümündeki PKK’nın amaçlarına zemin oluşturmaktır.

Bu nedenle, tabii gereklilik ve tarihi bir gerçeklik olarak, TÜRK üst kimliği ile meşhur ve mümtaz milletimizi oluşturan Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez, Gürcü, Boşnak, Pomak… Gibi çok farklı kökenleri, aynı manevi kimlik ve kültür potasında, aynı inanç, aynı ihtiyaç ve aynı amaç etrafında kimyevi bir alaşımla kaynaştıran İslam inancını, ahlakını ve hayat tarzını çıkarmaya çalışırsanız, geriye sadece ırkçılık ve ayrımcılık tuzağına kapılmış bir sürü kavim ve kabileler kalacaktır.

Öyle ise, yeni ve milli bir anayasa hazırlanmalı ve bu anayasa, evrensel hukuk kurallarına, temel insan haklarına, halkımızın çağdaş ihtiyaçlarına, uygun olması, farklı din ve kökenden toplumun her kesimini kucaklaması ve herkese eşit mesafede bulunması yanında, mutlaka, “Silm=Barış ve bereket” kökünden gelen İslam’ın genel kurallarını, ilmen ve aklen de gerekli geçerli olan esaslarını hesaba katmalıdır.

Hiç kimse kendini aldatmasın, deve kuşu gibi koca gövdesi ve kıçı dışarıda, sadece kafasını kuma sokmasın... Ya İslam’la barışık ve danışık yeni bir hal... Veya ülkenin dağılması ve izmihlal kaçınılmazdır!..

Unutmayın!

İslami bilgi ve bilinçten uzaklaştırılmış, ırkçılık ve ayrımcılık rüzgârına kapılmış Kürtlere (veya diğer kökenlere) sunduğunuz bütün ekonomik imkânlar ve demokratik fırsatlar, onları azdırmaktan ve devletle daha rahat savaşmaktan başka işe yaramayacaktır.

Meclisteki PKK olan BDP’nin bir kancık milletvekili, askerimize ve polisimize taş attırılan “çocuk” yaftalı şımarık saldırganları Filistinli çocuklara benzetecek kadar azgınlaşmıştı. Hatta PKK’lı milletvekilleri dağa çıkıp askeri operasyonların karşısında canlı kalkan olacaklarını açıklamışlardı. Meclis Başkanının cılız düzeltmesi dışında ne AKP’den ne de diğer partilerden maalesef tıs bile çıkmamıştı.

Böylesi sapık ve saldırgan bölücülerin:

“Türklerin Kürtlerin vatanını işgal ettiğini, Türk asker ve polisinin de Kürt halkına zulmettiğini ve PKK güdümlü BDP ve isyancı Kürtlerin ve taş attırılan veletlerin bağımsızlık mücadelesi verdiğini” TBMM çatısında konuşmalarına ve devlete meydan okumalarına cesaret veren ise, Yahudi Lobilerinden madalyalı ve BOP’un eş başkanı AKP iktidarıydı.

Ve tabi Tunceli Sarıyayla, Hakkâri Dağlıca ve Mardin Dargeçit karakollarıyla ilgili bilgileri PKK militanlarına aktaran Amerika ve İsrail’in desteği ise bu teröristlerin asıl cesaret kaynağıydı.

Dolmabahçe’de filo askerlerini denize dökecek, İncirlik gibi üslerin kapatılmasını isteyecek kadar ABD-Emperyalizm karşıtı ve bağımsızlık yanlısı olarak sosyalist ve Darwinist bir kafa yapısıyla bozuk düzene isyana kalkışan ve sonunda hayatının baharında asılmak suretiyle bu dünyadan ayrılan Deniz Gezmişlerin yoldaşı, arkadaşı ve 68 kuşağı olarak istismar edebiyatı yapan Radikal yazarı Oral Çalışlar gibileri, nasıl oluyorsa bugün, açıkça Amerika’nın uşağı ve BOP eş başkanı AKP’nin çok koyu yandaşları ve şakşakçılarıydı. Ve yine hayret, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmesi için Mecliste Masonik Şövalyelik yapan Süleyman Demirel, bugün yine Deniz Gezmiş istismarı yapan bazı Ergenekoncuların ağabeyi konumundaydı.

Açılım’ın anahtarı İslâm’dır

Açılım sürecinin, askeri, ekonomik, siyasi olarak hep seküler bir zeminde tartışılması tepki topluyor. Bin yıldır din kardeşi olan Müslüman Türklerin ve Kürtlerin soyut bir "halkların kardeşliği" sloganı yerine "inananların kardeşliği" çatısı altında buluşması gerekiyor.

Türkiye, 25 yıldır 40 bin cana ve 500 milyar dolara yakın maddi kayba neden olan terörün son bulması için askeri, ekonomik ve siyasi açılımlar yapma girişimlerine sahne oluyor. Ancak kamuoyu önünde yapılan bütün tartışmalar seküler bir zeminde yapılıyor. Bin yıldır kız alıp veren, halkların kardeşliğinden öte din kardeşi olan Müslüman Türk ve Kürt toplumlarının yarasına merhem olabilecek İslam ortak paydasını ise hiç kimse ağzına almıyor.

Adına "Demokratik Açılım" denilen sürecin başlamasıyla birlikte Türkiye, kaotik bir ortama sokulmak için tahrik ve kışkırtmalara ağırlık verilen karanlık bir sürece sokulmaya çalışıldığı gözleniyor.

Din bağı, kan bağından daha kalıcı ve kucaklayıcıdır

Ortaya çıkan tonla belgeye, cunta ve darbe girişimlerine, provokasyon planlarına göz atıldığında, 1970'li yıllarda sağ-sol ve Alevi-Sünni üzerine oynanan oyunun bu kez sokak eylemleriyle "Türk-Kürt çatışması"na vardırılması isteniyor.

Türkiye'nin istikrarsızlaştırılması, iç ve dış müdahalelere açık bir hale getirilmesi için bir iç savaş tezgâhlanıyor. Oysa tarihin hiçbir döneminde Müslüman toplumlar arasında Batı'da olduğu gibi din ve etnik köken temelinde kitlesel savaşlar yaşandığına rastlanmıyor. Çünkü İslam dini, din kardeşliğinin, kan kardeşliğinden daha önemli olduğunu vurgulayarak inananların ilkel refleksler göstermemesi noktasında büyük motivasyon sağlıyor.

PKK ile resmi ideolojinin dikkat çekici anlaşma zeminlerinden bir tanesi bölgenin sekülerleştirilmesi ve modernizmin bölgede yerleştirilmesi oluyor. Bu kapsamda PKK ve devlet arasında sıkışan, yüzlerce yıldan beri toplumsal vicdanın taşıyıcısı olan medreseler, (özellikle Tillo Medresesi) 90'lı yıllarda kapatılıyor. Medreselerin kapatılmasıyla, aslında toplumsal vicdanın ve tarihsel kardeşlik hafızasının geleceğe taşınması da sona erdirilmiş oluyor. Devlet, kendi seküler-modernist toplum inşasını gerçekleştirmek için Doğu'da İslam'ın üretim merkezlerini teker teker yok ederken aslında kendi ayağına da kurşun sıktığını fark etmiyor. Çünkü bölge halkı ile ülke halkını birbirine bağlayan, birliktelik ve ortak kader hafızasını taşıyan dindarlığın ortadan kaldırılması PKK’nın işine yarıyor.

Bilinçli olarak din faktörü yok sayılmaktadır!

Kürt sorunu konusunda, Batı'da ve Doğu'da daha çok Marksist ve liberal aydınların konuşması, Müslüman aydınların daha geri planda durması isteniyor. "Burada ısrarla üzerinde durulması gereken şey; bu çözümün oluşumunda din faktörünün ve bölgenin dindar halkının ıskalanmasıdır!" amaçlanıyor.

Liberal aydınların ve medyanın bu noktada çözümün tarafları olarak ve çözümün odağı gibi muamele görmesi kasıtlı yapılıyor. "Liberal aydınlar, seküler-din karşıtı bir köken ve kültürden gelmelerinden dolayı, Kürt sorunu çerçevesinde başta Kürtçe eğitim olmak üzere milli birliği parçalama konusunda bir söyleme sahipler ama din faktörü bilinçli bir şekilde dışarıda tutuluyor. Halbuki çatışma zeminini ortadan kaldıran unsurun din faktörü olduğu, kasıtlı olarak gizleniyor.

Bu noktada İslamcı aydınların-istisnalar hariç-iyi bir sınav vermediği, İslamcı aydınların, liberal aydınların etkisinde kalarak ve onlara öykünerek, sorunun çözümünde dini faktörün yeterli olmadığı savı üzerine seküler bir çözüm arayışını dillendirdiğini ve bu yaklaşımın da çok tehlikeli olduğu gözleniyor.

"Müslümanlar bu ülkede çok dağınık duruyor ve temsiliyet sorunu yaşıyor. Aydınları da liberallere eklemlenme sorunu yaşıyor."

Kürtler, "Marksistleri değil bizi muhatap alın" demekte haklıdır!

"Bölge halkı, bölgenin dindar insanları ısrarla şunu söylüyor: "Sol, Marksist gelenekten gelen örgütlenmeleri, dine karşıt görüşlerinden dolayı tek muhatap olarak almayın. Eğer bu Marksist örgütlenmeleri muhatap olarak alırsanız bize, yani dindar halka yaşama hakkı tanımazlar." Bu sözler kaç yerde, kaç kere söyleniyor. "Bu konuda yetkilileri uyarın" deniyor. Tabii ki Marksist söylemlere aldanmış, ama dine daha yumuşak bakan, bugün namaz kılan, oruç tutan kişiler de var, ancak sadece Marksistlerin muhatap alınmasının dindar halka baskı olarak yansıyacağı yönünde!" bir kanaat taşınıyor.

Demokrasi kardeşliği değil din kardeşliği esas alınmalıdır

Demokratikleşmenin, çağdaş anlamda insan haklarını ve bireysel katılımları çözüme kavuşturabileceği, ancak ortak yaşamı geliştirecek bir değer üretemediği gerçeğinin artık kabul edilmesi gerekiyor. "Aksine farklılıkları artırıyor. Demokratikleşme süreçleri, farklılıkların kabulü konusunda önemli, ortak yaşamayı geliştirme konusunda ise ciddi zaaflar taşıyor. Din, kavgalardan sonra birleşmenin ve barışın bir zemini olabiliyor. "Din kardeşiyiz" diyerek bütünleşmenin güçlü bir zeminini inşa edebiliyor. O yüzden bu bölgede çatışmalar, kardeş kavgaları, etnik kalkışmalar bir süreliğine rağbet görüyor. Ancak dini duygular güçlendirilerek bu sorunu kardeşçe çözüme bağlayacak önderlere ihtiyaç duyuluyor.  Ama buna güdümlü demokratik bir sistem içinde izin verilmiyor.  Çünkü buna uyumlu bir ahlaki yapı ve sosyolojik taban gerekiyor. Demokratik kardeşlik diye bir zemin yoktur. O yüzden de ortak bir yaşam oluşturma becerisi zayıf kalıyor. Ortak değerleri, her zaman bir asimilasyon olarak yorumlayanlar da yanılıyor!

Çözüm, İslam birliğinde aranmalıdır

Kürt sorununun çözümünün temelde İslam kardeşliğinden ve İslam birliğinden geçtiği unutuluyor.  "Ancak bu durum; Kürt kimliğini reddetme, asimile etme, yok sayma, ya da baskı altına alma anlamına gelmiyor. İslam Kürt kimliğini ve farklı kavimler gerçeğini dışlamıyor. Eğer böyle olsaydı ta Emevilerden, Abbasilerden bu yana Kürt insanı, Kürt kimliğini yaşamazdı. Kürtçe yaşamazdı." Müslüman Kürt halkının dindar olduğu ve dini talepleri bulunduğu gerçeğinin gizlenmeye çalışıldığını vurgulayan Müfit Yılmaz doğru söylüyor. Ve tabi Türkiye’nin Batısı da, Doğusu da, Milli Görüş’ün kıymetini bilmemenin cezasını çekiyor.

 

 

 

 

 



[1] 12 Mayıs 2010 / Milli Gazete

[2] Fadime Özken-Avni Özgürel- 28 Şubat Tasfiye oluyor. 28 Aralık 2009. iyibilgi.com


Bu yazarin diger makaleleri

RÜYA GERÇEĞİ VE HİKMETLERİ
Siyasi Bir Rüya Örneği   Rüyalar hayatımızın ve imtihanımızın bir parçasıdır. Rahmani...
Devami
DARWINİZMİN YIKILIŞI, HAK DİNİN YÜKSELİŞİ!
  DARWİN'İN DÜDÜKLERİ: Radikal Gazetesi, Harun Yahya eserlerinin bir tanıtım ilanını...
Devami
YA, “HAYAT BİR İMTİHANDIR” VEYA “İNSAN BİR HAYVANDIR”! -1
  Her insanın dünyaya bakış açısı; onun hayat felsefesini, beklenti ve...
Devami
Atatürk’ün de Hayran Kaldığı Peygamberimizin Savaş Taktikleri: UHUD SAVAŞI VE İBRETLİ SONUÇLARI
İstanbul’dan işadamı Yalçın Gözübüyük kardeşimiz telefonla şu rüyasını aktarmıştı: (31.08.2012) Rüyamda...
Devami
YARATILIŞ AMACIMIZ VE SORUMLULUKLARIMIZ
  Evrensel hukuk kurallarına ve temel insan haklarına saygı duyan, gerçek...
Devami
MANEVİ ÇAĞRI VE UYARILARI TAKMAYANLARIN AYARI
  Sadık Boztaş’ın Rüyası / 21.12.2013 - Gebze Cumartesi günü yaptığımız Kur’an’ı...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1356

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR