Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3388
mod_vvisit_counterDün3688
mod_vvisit_counterBu Hafta21511
mod_vvisit_counterGeçen hafta32787
mod_vvisit_counterBu Ay46501
mod_vvisit_counterGeçen Ay205231
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar15090785

IP'niz: 3.233.215.196
Bugün: 10 Nis 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11544790

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam
Reklam

İslam Öncesi Dünyanın CAHİLİYE DEVRİ VE BUGÜNE BENZERLİKLERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 12
ZayıfMükemmel 


Hz. Muhammed Aleyhisselam Efendimiz, Tarihin tanıdığı en haklı ve hayırlı bir davanın ilahi kaynaklı, en büyük devrim önderidir.

O, insanlığın en yüksek ideali, en gerçek lideri ve en örnek ve son Peygamberidir.

İslam; her bakımdan çürüyüp çirkefleşen, çözülüp can çekişen insanlığın, akıl ve imanla, ilim ve ahlakla yeniden dirilişidir.

Hz. Muhammed Aleyhisselam, saadet medeniyetinin, adalet düzeninin, barış ve bereket sisteminin, hem genel prensiplerinin ve temel projelerinin mühendisidir, hem de en kâmil Mehdiyet devriminin müjdecisidir.

100 (yüz) hanelik bir köye, psikoloji ve eğitim uzmanı 10 (on) tane psikolog tabip ve terbiyeci, dünyaca meşhur fikir ehli ve felsefeci göndersek, oranın sakinlerini sigara gibi basit bir alışkanlıktan kurtarmaları için 23 sene fırsat versek, yine de bunu başaramayacakları halde, sigaradan bin beter, içki, kumar, faiz, fuhuş, ırkçılık, hırsızlık, vurgun, soygun gibi her türlü haksızlık ve ahlaksızlığa alışmış barbar ve bedevi bir toplumu, Hz. Muhammed Aleyhisselam gibi, ümmi (zahiren hiçbir eğitim ve öğretimden geçmemiş) bir şahsiyetin, 23 senede manen en mükemmel şekilde terbiye ve tedavi edip, bütün insanlığa örnek sahabeler yetiştirmesi; kendi kız çocuklarını öldürmekten zevk duyan vahşilerden, haksız yere karıncayı ezmekten sakınan merhamet ve adalet timsali insanlar haline getirmesi, Onun Hak Peygamberliğinin, körlerin bile görebileceği kadar açık bir delilidir ve ilahi bir mucizedir.

Hz. Muhammed (S.A.V.) yalnız Arap milletine ve yalnız bir devre görevli Peygamber olmayıp kıyamete kadar bütün insanlığa gönderilmiş ahir zaman nebisidir. Kur'ân-ı Kerim'de belirtildiği veçhile O, bir Resulüllah olup Cenab-ı Hakk'ın yeryüzüne göndermiş olduğu son peygamberdir. O'ndan sonra artık nebi gelmeyecektir. Bu hakikat göz önüne alındığında Kur'ân-ı Kerimin son mukaddes kitap olmasının ve ilahi kanun ve kurallarının insanlığın bütün ihtiyaçlarına cevap verebileceğini ve her devirde hayatiyetini aynen muhafaza edeceğini anlamak izan sahibi kimseler için zor değildir. Tarihin en büyük inkılâbı olan İslâm dinini bütün insanlığa yaymaya çalışan yüce Peygamber, Hz. Muhammed (S.A.V.) bu görevini yaparken çok çetin sıkıntı, saldırı ve sarsıntılara göğüs germiştir. Zira milâdî yedinci asrın başlarında, yalnız Arap Yarımadasında değil, diğer bütün devlet ve milletlerde ahlaki ve hukuki hayat iflas noktasına gelmiştir. Bu durum, gerçek ve müspet bir dine şiddetle ihtiyacın var olduğunu göstermekteydi. Yozlaşmış Musevîlik ve İsevîlik dinlerinin içtimai, hukuki, ahlaki ve iktisadi hayata etkileri çok sınırlı ve cılız idi. Hz. Musa'nın ve Hz. İsa'nın yaktıkları mukaddes meşaleler, zamanla ve sosyal ilişkilerin çok çelişik durumları karşısında tamamen sönmüş bir durumda idi.

Ülkeler arasında bilhassa Hıristiyan Bizans ile Zerdüşt ve Ateşperest İran arasında meydana gelen ve arkası bir türlü kesilmeyen savaşlar, mezhepler arasındaki kavgalar, sınıflar arasındaki derin uçurumlar; milletlerin kanını kurutmuş ve ruhsuz, insanlıktan nasibini alamayan bir zorbalar gurubu ortaya çıkarmıştı. İnsanlık; sefalet ve sefâhet âlemine dalmış olup bir kurtarıcının gelmesini büyük bir iştiyakla bekliyorlardı. Sefaletin, doğu ile batı devletleri içinde hâkim olduğu, insanların her türlü medenî ve siyasî haktan yoksun bulunduğu bir devir yaşanıyordu. Hukuk ve Adalet, kuvvetlilerin, zenginlerin ve ruhbanlar sınıfının elinde bulunuyordu. Bir fakire, bir zayıfa ve bir küçüğe tatbik edilen hukuk ile kuvvetliye, zengine ve büyüğe tatbik edilen hukuk hiçbir zaman bir ve eşit kabul edilmiyordu. Saray erkânı ile ruhban sınıfı adeta anlaşmış gibi servet ve hâkimiyetlerinin zevkini çıkarıyordu. Halktan tamamen kopuk, sanki onlardan biri değillermiş gibi halka en ağır eziyet ve işkence yapılıyordu. Demir boyunduruklar ve zincir ayaklar, köleliğin bir alâmeti olarak her yerde görülüyordu. Durumu daha iyi anlamak için o devirde yaşayan ülkelere doğudan batıya doğru bir göz atmak gerekiyordu. Böylece bir kurtarıcıya olan büyük ihtiyacı ve Peygamber Efendimizin evrensel mesajı ve cihadını, nasıl büyük bir inkılâp başardığını ve insanlığı nasıl refah ve saadete çıkardığını anlamak mümkün olurdu.

ÇİN VE TÜRKİSTAN

Doğuda en uzak ülke olarak bilinen ve tarihî vesikaları pek az bulunan Tibet ve Çin'de savaşlar birbiri ardınca devam edip dururken her tarafta düşmanlık ve korku âdeta kol geziyordu.

İnsanlar, hayırdan ziyade şerre güvenerek iş yapıyorlardı. Kuvvetliler içinde harbe kim taraftar ise halk onun peşine takılarak ganimet ümidi ile yaşıyordu. Barbarlık, normal bir şeymiş gibi karşılanıyordu.

Türklerin durumuna gelince:

Kuzeyde Sibirya Bölgesi ve Moğolistan Stepleriyle, Batıda Çin ülkesiyle; Doğuda Hazar Denizi Maveraünnehir ve İran sınırı, Güneyde ise Afganistan ve Hindistan iklimiyle çevrili Orta Asya toprakları Türkistan olarak bilinirdi.

Türkler, önceki Peygamberlerin tevhit dininden etkilendiği ve zaman içinde şekil değiştirdiği ve asli özelliğini yitirdiği anlaşılan “Gök tanrı” gibi sade düşüncelere ve saf ahlaki öğretilere sahiplerdi. Şamanizm Türklerin dini değil, bazı hurafelerden ve cahil halk arasında görülen adet ve geleneklerden ibaretti. Kısacası Türkler, Hak bir dine ve hayırlı bir düzen ve disipline oldukça muhtaç ve müsait bir haldeydi.

1. Kıtlık, kuraklık ve geçim darlığı gibi ekonomik mecburiyetler

2. Yerleşik şehir ve site yaşamından ziyade göçebe hayatına alışkın olmanın doğurduğu psikolojik sebepler

3. Çok kalabalık ve barbar bir kavim olan Moğolların sıkça saldırı ve sıkıntılarından kurtulma ve huzura kavuşma amaçlı politik-siyasi gerekçeler gibi nedenlerle, Türkler anayurtlarından İran’a, Kafkaslara, Rusya’ya ve Hindistan’a doğru çeşitli göçlere girişmişlerdi.

Miladi 642 (Hicri: 22) senesinde ve Hz. Ömer döneminde İslam kumandanı Abdurrahman bin Rabia İran Horasanı civarındaki Türklerin reisi Şahibraz ile karşılaşıp, savaşmak yerine uzlaşıp anlaşılınca Ermenistan’a karşı birlikte harekete geçildi. Daha sonra Fars (İran) ülkesinin fethinde Türkler Arap İslam ordularına önemli destekler vermişlerdi. Derken Emeviler döneminde Buhara ve Semerkand’ın fethiyle, Maveraünnehir’deki Türklerin tamamı, kendi rızalarıyla İslam’a girmişlerdi.

Özellikle Abbasiler döneminde Türklerin nüfusu giderek artmış ve Mütasım’ın halifeliğinde askeri yönetim genellikle Türklerin kontrolüne geçmişti.

Nihayet Türk Hakanı Tuğrul Bey, Horasan, Maveraünnehir, Irak, Doğu Anadolu ve Suriye topraklarını içine alan Büyük Selçuklu Devletini kurmuş, İran ve Irak’ta hâkim sapık bir Şii tarikatı olan Büveyhileri yenerek Abbasi halifesinin ve Sünnilerin çok ciddi bir tehdit ve tehlikesini gidermiş güven ortamına eriştirmişti. Zaten halifelik nerdeyse simgesel bir güç haline gelmişti.

Tuğrul Beyin oğlu Sultan Alparslan ise M.1071 (H. 463) yılında Malazgirt civarında Bizans İmparatoru Romen Diyojen’in 200 bin kişilik ordusunu 20 bin Mücahitle bozguna uğratıp, Anadolu kapılarını Müslüman Türklere açıverecekti.

Ve ilahi kaderin cilvesi, Cengiz’in torunu Hülagu komutasındaki zalim Moğol orduları Bağdat’a saldırıp on binlerce Müslüman’ı katlettiği bir süreçte, şanlı Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey dünyaya gelecekti. Osman Bey Ertuğrul Beyin, o da Süleyman Şahın oğluydu. Süleyman Şah, Moğol istilalarından uzaklaşıp Bitlis’in Ahlat ilçesine gelmişti. M. 1220 (H.617) onun vefatından sonra oğlu Ertuğrul Bey 100 (yüz) kadar aile ve aşireti ve 400 (dört yüz) atlı Mücahit’iyle Kuzeybatı Anadolu’ya göç edip, Anadolu Selçuklu komutanının tayin ve tercihiyle Söğüt civarına yerleşmiş ve Bizans hücumlarına karşı direnişe geçmişti.

HİNDİSTAN

Hindistan, âdeta bir esrar perdesi arkasında yaşıyordu. Ülkede pek çok dinîn bulunması, halkı birleşmez bir şekilde dinlere ve mezheplere bölüyordu. Hind mabetlerinde tanrılaştırılan Krişna'nın ne zaman ortaya çıktığına dair bir delil ve başlangıcını tespite imkân yoktu. Krişna'nın öğrettiği yegâne şey, mutlak iman (yani, “Darma” akidesi) idi. Bu akideye göre, bir insan, bir ormanda senelerce oturup gözünü bir noktaya dikecek olursa, bu onu her türlü günahtan kurtaracak bir ibadet sayılıyordu. Malum olduğu veçhile Hind dinlerinde eşyanın rolü büyüktür. Herhangi bir eşyaya tapınmak ve onu kutsallaştırmak, bir ibadet olarak, her sınıf halkın kalbinde âdeta sökülüp atılması mümkün olmayan bir nesne gibi duruyordu. Öyle ki, bu inanış bugün dahi geçerliliğini koruyordu. Tıpkı bir atasözü gibi, nesilden nesile sebebi belli olmayan bir şekilde devam ediyordu. Hindliler arasında çocuklarını öldürmek, cahiliye devri Araplarında olduğu gibi mubah kabul ediliyordu. Dul kalan kadınları yakmak, eski zamanlarda da geçerli bir inanış olarak sürüyordu. Hindli kadınlar ayinlere iştirak ettirilmiyor, kocası öldüğünde onun naşı üzerinde canlı canlı yakılıyordu. Bu durum sadık bir eş olmanın alâmeti sayılıyor, yakılan kadın, halk arasında büyük bir hürmet görüyordu. Diri diri yanarken feryat eden kadının sesi üzerine acımak ve onu bu işkenceden kurtarmak kimsenin aklından geçmiyordu.

Hind dinlerinde ve Hind felsefesinde kadınlar murdar olarak kabul edilmekteydi. Bundan dolayı da daima tahakküm altında bulundurulması gerekirdi. Hindliler tarafından “Südra” olarak adlandırılan paryalar sınıfı, en adî ve en aşağı bir insan kesimiydi. Bu pis ve kirli insanlar esir olarak kabul edilirdi. Bundan dolayı da en zalim ve en çirkin muamelelere maruz bırakılmalarında bir sakınca görülmezdi. Yine Hindlilerce, bir savaşta mağlup edilen kabile veya millet, südralarla eşit ayarda tutulur, bunlar da köle muamelesi görürlerdi. Eski Hind dinlerinde — bilhassa Veda dinlerinde — ilâhların çok ihtiraslı olduklarına ve şehveti sevdiklerine inanılırdı.

İnsanlar, ilâhlardan maddî menfaat temin edebilmek için ilâhlarına kurbanlar ve adaklar vererek onları tatmin etmeye uğraşırdı. Ülkede ruhban sınıfı, asilzadeler ve askerler, sayısız çoğunlukta bulunan halkın varını yoğunu çeşitli bahanelerle âdeta gasp ederek zevk ve safa içinde yaşarlardı. Yoksul halk, karnı aç ve sırtında giyecek olmaksızın yarı çıplak bir vaziyette kendilerini idare edenlere çalışırlardı. Her gün yapılan işkencelerle ölenlerin ve açlığa terk edilenlerin durumuna kimse aldırmazdı.

İRAN

İran'da önceleri ateşperestlik (yani Zerdüştlük) vardı. İskender'in İran'ı almasından ve Ahmenit devletinin ortadan kalkmasından sonra Yunan ve Keldanî medeniyetinin en çirkin gelenekleri İran'a girince, Zerdüştlük yavaş yavaş körelmeye başladı. Mecusîlik İran'da yayılmaya başlayınca, bu kere Zerdüştilik de başını kaldırdı. Sasaniler, Zerdüştîliğe yeni bir kuvvet vererek onu ihyaya çalıştı. Sasanilerin ortadan kalkmak üzere olan Zerdüştlüğe yeniden dönüşleri bile dinî, içtimai hayatı diriltmeğe muvaffak olamamıştı. İş, hükümdarların kuvvet ve kudretlerini de aşmıştı. Zira İran, muasır Roma ile ahlâksızlık ve çöküntüde birbirleriyle âdeta yarışmaktaydı. İran'da şahlar veya kisralar birer ilah olarak kabul edilmekte, tebaanın canına, malına ve ırzına tasallut normal karşılanmaktaydı. Zira tebaanın (yani halk tabakasının) hiçbir sosyal hakkı yoktu. Onlar birer memlûk (yani köle) durumundaydı. Milâdî altıncı asrın başlarında İran'da Müzdek dininin ortaya atmış olduğu telkinat o kadar çabuk yayıldı ve tutuldu ki, yozlaşma son dereceye vardı.

Çünkü Müzdek, insanların ateş, su ve toprak gibi şeyleri kullanmakta nasıl serbest iseler servet ve kadınları da ortak olarak kullanmakta o kadar serbest olduğunu iddia ve ilân ediyordu. Böylece tasarruf hakkı ve mülkiyet fikri ortadan kaldırılmış oluyordu. Mecusîlik ve Zerdüştlük, en yakın akraba ile ve hatta kız kardeşlerle evlenmeyi kabul ettiğinden Müzdek'in fikirleri pek yadırganmıyordu. Aksine, işi kötülük açısından daha da perçinleştiriyordu. Müzdek, işi haddinden fazla aşırı tuttuğundan sonunda idam ediliyordu. Fakat fikirleri İran'dan sökülüp atılmıyor, aksine kökleşip etrafa yayılıyordu. Bu fikirler İslâmiyet’in zuhurundan ve hatta İran'a yayılmasından sonra dahi bazı kabile ve aşiretlerde kendini gösteriyordu. İran'da gerek Zerdüştlük, gerek Mecusîlik ve gerekse Müzdekîlik, Sâbiîlik dinini ihya etmekte gecikmiyordu. Sâbiîliğe göre, “Hürmüz” ve “Ehrimen” adında iki tane ilâh bulunuyordu. Bunlardan Hürmüz iyiliği, Ehrimen de kötülüğü temsil ediyordu. İyilik ve hayır ilâhı olarak kabul edilen Hürmüz'e gereken niyaz yapıldıktan başka, göklere, yere, yıldızlara, ağaçlara ve anasıra dahi perestiş yapılıyordu. Bu tapınmalar esnasında her birine ait dualar, binlerce defa tekrarlanıyor ve insanlar kendi vücutlarına işkence ediyordu. Bütün bunlar, halkın beynindeki hak ve ahlâk mefhumunu tamamen silip süpürüyordu. Bundan da istifade eden ruhanî liderler dinî hayatı istedikleri gibi istismar ediyordu.

İran'ın bu gerek sosyal, gerek ahlâkî ve gerekse insanî açıdan çöküntüsü süratle ülkeyi izmihlale götürüyordu. Sâsânî hükümdarı Nûşirevân, almış olduğu bütün tedbirlere rağmen çöküntüyü geciktirmekten başka bir şey yapamıyordu.

BİZANS (DOĞU ROMA)

Anadolu, Suriye ve Mısır topraklarını elinde tutan Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğunda gerek dinî, gerek siyasî, gerek içtimaî ve gerekse ahlâkî durum diğer ülkelerden daha farklı bir durumda değildi. Bu ülke de doğudakiler gibi çöküntü içinde idi. Çünkü Hazreti İsa'nın tebliğ etmiş olduğu tevhit dinî, telkin ve talim etmiş bulunduğu nezih akide, eski Yunan tanrılarının ve Mısır ilâhlarının halk üzerindeki tesiri dolayısıyla yerini teslis akidesine terk etmişti. Hıristiyan rahipler, Mısır rahiplerinin kılık ve kıyafetlerini aynen benimseyerek saçlarını kökünden kazıtmış bir şekilde halkın karşısına çıkıp, teslisin mahiyeti üzerinde sapık fikirler ileri sürmekteydi. Her rahip kendine göre bir yorum yaptığından, aynı din ile mütedeyyin insanlar arasında korkunç münazaalar ve derin ihtilâflar meydana gelmişti. Taassup ve dalâlet insanların vicdanını ve dimağını kararttıkça, akıtılan kanlar sele dönüşmekteydi. Hiç kimse inancında samimî olmadığı gibi karşısındakinin de samimî olduğunu kabul edemiyordu. Ayrıca herkes, inançları ayrı ayrı olduğu için, birbirlerini düşman gözü ile görüyordu. Hıristiyan âleminde teslis akidesinin getirmiş olduğu pek çok problemlerin başında Hz. İsa'nın mahiyeti ve Hz. Meryem'in mertebesi meselesi yer alıyordu. Bu yüzden pek çok düşman mezhepler ortaya çıkıyordu. Ayrıca ülkede bulunan putperestler de işin içine karışınca Bizans’ta imparatorun bile hâkimiyeti sarsılmaya başlıyordu. Bu durumu gören zamanın hükümdarlarından imparator Kostantin, milâdî 325 yılında İznik şehrinde bir konsil (yani dinî kongre) toplayarak durumun aydınlığa kavuşturulmasına çalışıyordu. Bu konsilde yapılan uzun münakaşa ve münazaalardan sonra Hz. İsa'nın hâşâ, Allah’ın evladı, Hz. Meryem'in de Allah'ın anası olduğuna karar veriliyordu. Mevcut uydurma İncil kitaplarının sayısı da oldukça azaltılıyordu.

MANİ DİNİ

Bizans’ta Hıristiyanlar arasında dinî açıdan kavgalar sürüp giderken bu kere ülkede “Mani” adında yeni bir dinî 'cereyan kendini göstermeye başladı. Mani dinîne göre kâinatta bütün olaylar zıtları ile birlikte yaratılmıştı. Kâinata hâkim olan unsur “kötülük” ve şeytanlıktı. Bu itibarla insanların kötülükten ve zulmetten kurtulması lâzımdı. Bunun için takip edilecek tek yol; evlenmeyi yasaklayıp zinayı serbest bırakarak nüfus çoğalmasını sınırlamaktı. Mezopotamya'dan başlayarak yavaş yavaş Anadolu'ya doğru yayılan Mani dinînin fikirleri, sosyal ve ahlâkî çöküntü içinde olan Bizanslılarca yavaş yavaş benimsenmeye başladı. Bu benimseniş, Hıristiyan din adamlarına da bulaştı. Papazlar, ruhbaniyet ile evlenmeme fikrini birleştirerek kendilerine dinî dokunulmazlık sağladı. Bunun neticesinde rahipler ve münzeviler o kadar çoğaldı ki, dinî mücadelelere bizzat iştirak ederek insan neslini ortadan kaldırmak için kan dökmek mubahlaştı. Önce, bulundukları şehirlerin ayak takımlarını etraflarında toplayarak kendilerine muhalif olanları ortadan kaldırdılar. Sonra, kendi düşüncelerinde olmayan ve kendi fikirlerini benimsemeyen diğer kiliselere saldırdılar. Bunları yaparken barbarlıkta akla hayale gelmeyen hunhar ölüm şekilleri icat etmekten sakınmadılar.

İznik'te toplanan konsil, Hz. İsa'nın Allanın oğlu (hâşâ) olduğuna dair ekseriyetle karar vermediği için, bunu kabul etmeyenler etrafa dağılarak veya dağıtılarak yeni bir memnun olmayanlar sınıfı ortaya çıkmıştı. Bunun sonucu olarak ihtilâf ve birbirleriyle çekişme oldukça sertleşmeye başladı. Neticede, papa'nın dahi “eşkıya kongresi” adını vermiş olduğu yeni bir konsil, M. 448 yılında toplandı. İleri sürdükleri fikirlerini diğerlerine kabul ettirmek için de kongreye silahlı olarak geliyorlardı. Her gün düello eden birkaç piskoposa rastlamak mümkün olmaya başladı. Muhtelif mezheplere mensup rahipler, muhaliflerini ortadan kaldırmak için kanlı oyunlara başvurmaktaydı. İmparatorlar kiliseyi birleştirmek istedikçe, bu istek aksi tesir göstererek tamamen başıbozuk ve söz tesir etmeyen bir rahipler gurubu ortaya çıkarmıştı. Böylece Hıristiyan din adamlarının ne demek istediklerini ve Hz. İsa hakkında ileri sürdükleri karmakarışık itikat şebekelerinden ne kastedildiğini anlamak zorlaşıyordu. Çok şey söyleniyor, fakat hiçbir şey anlaşılmıyordu. İnsanlar bu anlaşılmayan —âdeta birer muamma olan— fikirlere inanmaya, çağrılıyor, inanmak istemeyenler de işkence ve kılıç kuvveti ile ya ortadan kaldırılıyor veya manastırlara götürülerek orada gözü kararmış kişiler tarafından inanmaya sevk ediliyordu. İslâm inkılâbı ortaya çıktığı zaman, Hıristiyan âlemi dinî açıdan yukarıdaki durumda bulunuyordu.

 

ARABİSTAN

Arabistan'a gelince, her ne kadar nüfusu az ve istifade edilmesi gereken arazisi pek yok ise de ticaretle meşguliyet dolayısıyla ülkede kısmen de olsa bir canlılık yaşanıyordu. Ahlâksızlık açısından diğer ülkelerden de daha ileri gitmiş, âdeta sefalet, sefâhet ve dalâlet içinde yüzüyordu. Arabistan yarımadasının en önemli şehri Mekke’de bulunan Kâbe'de, bütün Arap yarımadasındaki kabilelerin putları bulunuyordu. Bunların sayısı 360 tane kadardı. Ayrıca her putu temsil eden ve Kâbe'nin etrafını çevreleyen, üzerinde kurban kesilen, adaklar adanan dikili taşlar göze çarpıyordu. Kâbe'nin içinde bulunan putların en büyüğü Hübel oluyordu. Orta yerde duran ve kırmızı taştan yapılan Hübel’e bütün kabileler saygı duyuyordu. Bu putların yanında, biri altından, diğeri gümüşten iki geyik heykeli ile Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail'in heykel ve resimleri de dikkati çekiyordu.

Mekke şehri ticaret merkezi idi. Maddî durumu oldukça iyi olan insanların sayısı bir hayli kabarıktı. Mekke tüccarları, Hindistan'dan gelen baharatı Yemen limanlarından alıp Suriye, İran ve Bizans'a götürüp satıyorlar; oradan aldıkları ipek gibi eşyayı da kendi ülkelerinde satıyorlardı. Bu iki taraflı ticaret yüzünden oldukça zengin olanlar, sefâhet ve rezalette de diğer ülkelerden daha fazla azıtmıştı. Kervan kafileleri yalnız ticarî mal nakletmekle kalmıyor, gittikleri ülkelerde gördükleri sefih ve rezil hayatı da alıp diğer ülkelere ve kendi ülkelerine taşıyorlardı. Suriye ve Irak'tan alınan cariyeler ve köleler, raksları ve dansları ile sefâhet âlemini daha da kötüye götürüyordu. Böylece zenginlerin süfli zevkleri, şairlerin insanı ahlâksızlığa teşvik eden şiirleri hemen herkese örnek oluyordu. Araplar, bilhassa Mekkeliler, içkiye, kumara, müziğe ve kadına hararetle düşkün idiler. Kimse yarınını düşünmeden yaşıyordu. Muayyen bir kadın sınıfı tarafından icra olunan raks ve işret âlemleri, ahlâksızlığı daha da kötü duruma getiriyordu. Bu kötü kadınlar, şehirde büyük bir hürmet görüp, takdirle karşılanıyordu. Ülkenin zengin kişileri bunlara âdeta dalkavukluk derecesinde önem veriyordu. Mekke şehrinin içinde ve civarında o kadar çok meyhane vardı ve buralar meyhaneden başka müşteriye kadın veren birer fuhuşhane işlevi görüyordu. Bunun yanında, bazı kötü kadınlar, evlerinin kapılarına bayrak asarak burasının umumhane olduğunu rahatlıkla ilân ediyordu. Fuhuş yoluyla yapılan ticaret Ebu Cehil gibi bazı zenginlere servet sağlıyordu. Zenginler, cariyelerini fahişelikte çalıştırıp onların kazançlarını ellerinden alarak servetlerini arttırıyordu.

Araplar, cinsî münasebetlerini ifade etmek için müstehcen kelimeleri kullanmakta âdeta yarışıyorlardı. Aşk ve fuhuş hikâyeleri, en mağrurane bir şekilde ve en ahlâksız bir tarzda etrafa anlatılırdı. Yüksek aileye mensup kadınlara aşk şiirleri söylenerek sarkıntılık yapılırdı. Yine Araplar, içkiye çok düşkün insanlardı. O kadar ki, hemen herkesin evinde birkaç fıçı içki bulunmaktaydı. İçki ve kadının olduğu yerde gayet tabii olarak kumar da vardı. Birçok kişiler, kumarda kaybettikleri zaman kanlarını, çocuklarını ve hatta hürriyetlerini satarak kumara devam ediyorlardı. Kumarın bu kadar çok yaygın oluşu, hırsızlığı da âdeta teşvik ediyordu. Ülkeye gelen yabancı bir zengin, şehirde herhangi bir kimsenin âmânı altında olmadığı takdirde ya soyuluyor ya öldürülüyor veya elindeki bütün malları gasp edilerek çırılçıplak bırakılıp şehirden çıkmaya mecbur ediliyordu. Yarımadada can, mal ve mesken emniyeti kalmamıştı. Herkes yattığı zaman kapılarını birkaç kilitle kilitliyordu. Zira geceleyin bir baskına uğrayıp canından, malından ve ailesinden olmak istemiyordu.

Araplar arasında bir erkek birçok kadın aldığı gibi; bir kadın da birçok erkeklerle evlenebiliyordu. Bu yüzden hür kadınların bu tutumu kabileler için bir yüz karası oluyordu. Birçok erkekle evlenen bir Kadın hâmile kaldığı zaman, “karnımdaki çocuk filânca şahıstandır” dediğinde, o şahıs çaresiz o çocuğu kabulleniyordu. Dul kalan bir kadın, baba mirası olarak kabul edilir ve erkek evlâda intikal ederek istimal olunurdu. Bu durumlar kabileler için büyük bir şerefsizlik sayıldığından, yeni doğan kız çocukları, ileride dert olmasın diye küçük yaşta diri diri toprağa gömülürdü. Kızını diri diri gömmeye karar veren bir baba, yavrusunu alarak Çöle götürür ve onu eliyle kazdığı çukura iterek yavrusunun feryadına aldırış etmeden üzerine yığın yığın kum atardı. Aynı işi bir kadın yapmaya kalktığı zaman, cinayeti seyretmek için birçok kadınlar oraya davet edilirdi. Ve herkesin önünde yavru ölüme terk edilirdi. Arapların vahşiyane hareketleri insanın aklını hayalîni durduracak kadar korkunç idi. İnsanlıklarını unutmuş ve insanlıktan hiç nasip almamış bir vaziyette adeta hayvan gibi yaşarlardı. Araplarda, kabileler arasında yapılan savaşlarda, savaşlara yalnız erkekler gitmezdi. Bütün kabile, karısını, çocuklarını ve hayvanlarını da beraberinde götürürlerdi. Hangi kabile savaşı kaybederse malları ganimet olarak alınır, esirler öldürülür, kadın ve çocuklardan işe yarayanlar ya cariye ve köle olarak kullanılır, ya da gelir sağlamak üzere satılırdı. İşe yaramayanlar ise öldürülür veya yakılırdı.

Arapların geleneksel savaşları, düşmanları uyurken ansızın baskın yapmak şeklinde idi. Alınan esirlerin önce elleri ayakları kesilir, sonra ölüme terk edilirdi. Ölen kişilerden intikam almak için, bazen onların kulakları kesilir, gözleri oyulur, bağırsakları ve ciğerleri, karınları deşilirdi. Küçük çocuklar, galipler arasında eğlence olmak üzere bir ağaca bağlanıp ok atışlarına hedef tahtasına çevrilirdi. Hâmile kadınların rahimleri parçalanır ve bununla iftihar edilirdi. Öldürülen kimse ile arasında kan davası olan, ölünün kafatasım soyar ve içinde şarap içerdi. Böylece intikam hislerini tatmin yoluna giderdi. Hâl böyle olunca, pek tabiî, kabileler arasında kan davası devam ederdi.

Arabistan'da yalnız Araplar yoktu. Romalılar, Yunanlılar ve Asurîler tarafından ülkelerinden kovulan Yahudiler, bilhassa Medine civarına yerleşmişlerdi. Burada birçok Arap kabilesini Yahudileştirmeye de muvaffak olmuşlardı. Diğer taraftan Nasturî ve Yakubî Hıristiyanlar da Arabistan'a yerleşmişti. Güney Arabistan'da Himyerîler arasında Hıristiyanlık oldukça yaygın bir duruma gelmişti. İran kökenli olan Mecusîlik ve Babilîlik de Arabistan'a girmişti. Araplar arasında putperestlik Suriye'den ithal edildi. Suriye'ye giden Arap tüccarları buradaki putları gördüklerinde onlara inanarak ülkelerine geri döndüler ve ülkelerinde de putperestliğin yayılmasına sebep oldular. Bunun neticesinde Arabistan'da pek çok put türedi. Bunların en meşhurları Hübel'den başka, Menât, Uzzâ ve Lât idi. Bazı kabileler, Müşteri yıldızına tapıyordu. Bazıları da Şi'ra'ya tapıyorlardı. Menât, parlak ay görünümünde olup bir kısım Kureyşlinin putu idi. Bütün bu putlara “Benâtullah” (yani Allah'ın kızları) adı veriliyordu. Taif şehrinde, Lât adındaki put pek revaçta idi. Mekke ile Suriye arasında Menât adındaki putun heykeli büyük bir kayaya resmedilmişti. Arapların putları için yaptıkları ibadet, Babillilerin ve Fenikelilerin yaptıkları gibi şehevî bir ibadetti. Beni Mudar kabilesinin hepsi fetişizme inanıyorlardı. Bu yüzden de geyik, at, deve, hurma ağacı, büyük kaya ve taşlara taparak en süflî inanış şeklini gösteriyorlardı. Her Arap, tapınmış olduğu putunun küçük bir modelini eliyle yaparak onu daima yanında taşıyordu. Arzu etmiş olduğu bir iş istediği gibi sonuçlanmayınca bütün kabahati putunda bularak, kızıp onu fırlatıp atıyordu. Ve başka bir putun küçük modelini taştan veya hamurdan yaparak ona tapıyordu. Eğer o da istediği neticeyi vermiyorsa, ya atıyor veya —hamurdansa— yiyordu.

Özetle; yukarıda belirtmeye çalıştığımız altıncı ve yedinci asırdaki Arap yarımadasının ve tüm dünyanın durumu, artık yeni bir peygamberin gelmesini icap ettiriyordu. Zira putperestlik ve dinsizlik her tarafı sarmış, ahlâksızlık gem vurulamayacak kadar başıboş kalmıştı.

Velhasıl Hz. Peygamberin doğup büyüdüğü ülke, dâhilî savaşlar ve kabile mücadeleleri ile tamamen aralarındaki bütün bağları koparılmış kabile yığınları hâlini almıştı. Bu kabileleri birleştirmek neredeyse imkânsızdı. Zira ne riayet ettikleri bir kanun ve nizam, ne siyasetlerini birleştiren bir teşkilât, ne ilim ve irfan, ne ziraat ve sanat ve ne de ahlaki ve vicdani yönden bir bağımlılıkları vardı. Zulüm, rezalet, sefâhet, cehalet ve hurâfât ülkede tek hâkim konumundaydı. Hazreti Peygamberimiz, tasavvuru imkân dâhilinde olmayan bu genel ahlâkî çöküntü karşısında, daha Peygamber olmadan önce, büyük bir ıstırap içinde, neler yapılarak insanlığı kurtarmak lâzım geldiğini düşünüyordu. Muhtelif inanış ve mezhep sahiplerinin birbirlerine saldırılarını, birbirlerinin vücutlarını ortadan kaldırmak için sarf ettikleri çabaları ve din dedikleri dinsizlik namına yapmış oldukları kavgaları önlemenin çarelerini araştırıp duruyordu. Çeşitli din ve mezhepler arasındaki düşmanlıklar, kan davaları, kuvvetlinin zayıfı, zenginin fakiri ezmesinin sebeplerini ve çarelerini Hıra mağarasındaki gecelerde çözümlemeye çalışıyordu. Ayrıca ülke üzerinde, güneyden Yemen vasıtasıyla İranlıların tazyiki, kuzeyden Romalıların müstemlekecilik faaliyetleri, Hicazdaki Yahudilerin sermayeyi ellerinde tutarak Arapları ezmesi de işin daha da zor olduğunu gösteriyordu.

NUR-U İSLAM

Gerek siyasî kargaşayı önlemek, gerek ahlâkî çöküşü engellemek ve gerekse insanlar arasında birlik beraberlik içinde yaşamayı temin etmek için bunlara dur diyecek bir lidere şiddetle ihtiyaç duyuluyordu. Ve nihayet, Cebrail Aleyhisselam, Hz. Muhammed Mustafa Efendimize: “Beklenen Saadet ve hidayet rehberi ve ahir zaman Peygamberi sensin!” diyordu. Ve: “Allah'ın adıyla oku” ayet-i kerimesini getiriyordu. İşte beşeriyet İslâm güneşine bu durumda iken ve böyle kavuşuyordu. Artık Hakla Batılın büyük mücadelesi ve mazlumların mücahadesi başlıyordu. İslâm inkılâbının gerçekleşmesi için büyük cihat yapılıyordu. Resulüllah, insanlığın kurtulması, huzur ve hürriyete kavuşması için çırpınıyordu. Her türlü zorluk ve sıkıntılarla dolu tarihin en büyük dönüm noktası yaşanıyordu. Kureyş'in bütün sapık saltanatını yıkan, bulaştığı ahlaksızlık ve inkârı ortadan kaldıran, atalarından gelen gelenek ve göreneklerinin vermiş olduğu duyarsızlık ve tutarsızlığı yüzlerine karşı haykıran tarihin en büyük inkılâbına zemin hazırlanıyordu. Bu müthiş inkılâbın yeni mürşidinin, tebliğ etmiş olduğu esasların ana hedefleri, bütün eski müesseselerin, eski akidelerin ve eski imtiyazların ilgasını öngörüyordu. Bu İslami inkılâp, beşeriyetin huzuruna, sulha ve sükûna kavuşması için yola çıkıyordu. Adil ve evrensel bir hukuk nizamının ve despotizmin yerine demokratik hayatın temellerini atıyordu. Bunu kendileri için büyük bir tehlike gören müşrikler, daha çok genişlemeden bastırmak ve boğmak için faaliyete geçiyordu. Önce tazyik usulünü (veya metodunu) deniyor, ele geçirdikleri ashabı kirama türlü türlü işkenceler yapmaya, onları hapse atmaya, aç bırakmaya ve sopalarla dövmeye hatta öldürmeye başlanıyordu. Arkası zayıf olanlarını çölün yakıcı hararetinde kavurucu bir hâle gelmiş olan kumlar üzerine, elleri ve ayakları bağlı olarak bırakıp susuzlukla dize getirmeyi, ya tekrar eski hâline dönüp putlarına tapması veya ölümü tercih etmeleri isteniyordu. Bazıları, güneşin en kızgın olduğu öğle vaktinde sürüklenerek çöle götürülüyor, orada soyulup kızgın kuma batırılıyordu. İcabında göğsü üzerine ağır bir taş parçası konup, yüzü, volkan gibi ateş saçan güneşe çevrilir ve kendisine: “Ölünceye veya Müslümanlığı reddedinceye kadar böyle kalacaksın!” deniliyordu. Bütün bu işkenceler sonunda şehit olanların ve yakınlarının feryadı müşrikleri zevkten âdeta sadist yamyamlar haline getiriyordu. Hazreti Peygamber, bu canavarlıkları görüyor, duyuyor, kalbi en derin acılarla kıvranıyor, ama asla ümitsizliğe ve gevşekliğe düşmüyordu. Sabrı en güzel dayanak kabul edip sadık arkadaşlarıyla mücadeleye devam etmekten geri kalmıyordu. İslâm düşmanları, yapmış oldukları maddî işkencelerle umdukları neticeyi elde edemediklerini gördüklerinde, bu kere Hz. Peygambere mal, mülk, şeref ve kadın vaat ederek, Onu ilâhî ve kutsi davasından vazgeçirmeyi deniyor, bu da bir sonuç vermiyordu.

HİCRET VE DEVLET

Bütün bunlar olurken Hz. Muhammed (S.A.V.), inkılâp hareketini teşkilâtlandırmak için Mekke haricînde bir hizmet merkezi araştırıyordu. Bu itibarla iki defa ashabına Habeşistan'a hicret etmeleri için gerekli izni veriyordu. Öbür taraftan Mekkelilerin rakibi olmaya namzet Medinelilerle de temas ederek anlaşma zemini oluşturuyordu. Neticede biatler gerçekleşiyor, böylece İslâm cemiyeti Medine'de kurulmaya başlıyordu. Hz. Peygamberin tavsiyesi üzerine Mekkeli Müslümanlar ikişer üçer Mekke'den çıkıp Medine'ye göçüyor, gidenler, orada kurulan İslâm cemiyeti tarafından büyük bir misafirperverlikle karşılanıyordu. Önce zayıflar, sonra orta sınıflar, ardından en güçlü olanlar Medine’ye hicret edince, Hz. Peygamberimiz, Hz. Ebubekir ve Hz. Ali Efendimiz dışında Mekke'de hemen hemen hiçbir Müslüman kalmıyordu. Bu arada müşrikler bu büyük hicretten endişeye kapılıyordu. Hırslarından ne yapacaklarını şaşırmış vaziyette hemen bir Meclis toplayarak Hz. Peygamberi öldürmeye karar veriyordu. Fakat Hz. Peygamber (A.S) onların tertiplerini akamete uğratıyordu. Tarihte örneği pek görülmeyecek bir teslimiyet ve tevekkül örneği olan ve feda-i can kılan Hz. Ali’yi, düşmanları aldatıp oyalasın ve müşriklerin değerli emanetlerini sahiplerine ulaştırsın diye, kendi cübbesini giydirip döşeğine yatıran Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz gerekli tedbirleri alarak ve muvaffakiyetle uygulayarak Hz. Ebu Bekir’le birlikte 16 Rebîülevvel Milâdî 622 yılında sağ salim Medine'ye varıyordu. Hazreti Muhammed'in (S.A.V.) Medine'ye gelmesi ile Medine'deki kabileler arasında yıllarca sürüp giden ihtilâflar tamamen ortadan kalkıyordu. İslâm cumhuriyetinin temeli atılıyor, İslâm inkılâbının bu safhası tarihin seyrini değiştirecek bir önem taşıyordu. Hicretten itibaren Mekke'den Medine'ye göç edenlere, oturdukları evlerini, işyerlerini ve rızklarını kazandıkları tesisleri terk edip doğup büyüdükleri, havasına ve suyuna alıştıkları yurtlarını ve akrabalarını hiç düşünmeden geride bırakıp her türlü rabıtayı keserek Medine’ye göçenlere: “Muhacirin”; İslam’a yardımcı olan, muhacirleri sinelerinde bastırarak her türlü acılarını unutturmaya çalışan Medinelilere de “Ensar” deniliyordu.. Gerek Ensar ve gerekse muhacirin artık İslâm inkılâbını gerçekleştirmek için bir merkeze kavuşuyordu.. Burada gittikçe kuvvetlenecek ve Arabistan'ı müşriklerden temizleyerek Allah yolunu takip eden adil bir düzen ve bir devlet kuruluyordu. Böylece aynı inanç, aynı ahlâk, aynı kültür ve aynı içtimaî vicdan ile çalışan kimseler, ilâhî adalet üzerine yeni bir medeniyet inşa eden bir inkılâp meydana getiriyordu. Muhacirin ve Ensar arasında kurulan kardeşlik, rabıta ve dayanışma siyasî bir kuvvet oluşturmuş ve bu sayede Medine'deki münafıklara ve Yahudilere karşı durulabilmişti. Hazreti Peygamberin Medine'de en tehlikeli gördüğü kişiler Yahudilerdi. Çünkü bunlar bir taraftan Kureyş ile sıkı ticarî münasebetlerini sürdürmekte, öbür taraftan da Hz. Peygamberin düşmanları ile birlikte hareket etmekteydi. Bunlar, Hz. Peygamberin davet ve tebliğlerini önceleri önemsememiş, Onu hayalperest ve alelade bir vaiz olarak görmüşlerdi. Fakat kısa bir müddet sonra işin ciddiyetini anlayınca hemen tavırlarını değiştirip, açık tecavüzlere ve gizli suikastlara girişmişlerdi. Bunlardan bir netice elde edemeyince bu kere Hz. Peygamberin ilân etmiş olduğu Yahudiler hakkındaki beratın arkasına sığınmış, amma, zaman içinde ihanet, husumet ve çirkin tecavüzlerini yapmaktan da çekinmemişlerdi. Bütün bunlara karşı Resûlüllah ciddî tedbirler almakta gecikmedi. Bir peygamber ve bir devlet reisinin yapacağı her türlü işlemleri yaparak Müslümanları selâmete eriştirdi. Ümmi bir Zat olan Hazreti Peygamberin, hiçbir eğitim almadan, hazırlık ve plânlama yapmadan, ilahi işaretle savunduğu “Allah'ın Birliği” fikri sadece imani bir mesele değildi, sosyal hayatın bütün sistemi bu görüş ve anlayışa göre yeniden şekillenmekteydi.

 

Arap yarımadasının etrafını, zamanın büyük devletlerinden Bizans, İran ve Habeşistan çevirdiği halde, bu devletlerin hiçbiri Hicaz bölgesini hâkimiyetleri altına almayı ya düşünmemişler veya gerek görmemişlerdi. Zira Arap yarımadası, ekonomik bakımdan bu devletlere hiç bir yarar sağlayamayacağı gibi, yaptıkları seferin masrafını dahi çıkaramayacak bir yerdi. Bunun için Hicaz bölgesi her türlü saldırıdan uzak tutularak hür ve muhtar kalabilmişti. Bundan dolayı Mekke şehrine, “her musalladın kafasını ezen” anlamına “Bekke” adı verilmişti. Mekke şehri, büyük bir topluluğun merkezi olması ve ticaret kervanlarının (Yemen ile Şam) yolu üzerinde bulunmasından dolayı medenî bir şehir idi. Amma etrafını çeviren kabileler bedevi bir hayat sürmekteydi. Kureyş'in, esas itibariyle ilk dinî, Hazreti İbrahim'in ortaya koymuş olduğu Hanif dinî idi. Yani, saf ve halis tevhit akidesine mensup bir din idi. Ancak, daha sonraları Suriye'den getirilen ilk put ile Kureyşliler yavaş yavaş putperestliğe meyletmişti. Öyle ki, Hanif dinî üzerinde olanların sayısı parmakla sayılacak kadar azalıvermişti. Kureyşliler ibadet hayatlarına putu soktukları gibi, onunla beraber şarap kullanmayı, kumar oynamayı, zinayı ve ahlâksızlığın akla gelen her çeşidini yapmayı da öğrenmişlerdi. Bütün Arabistan cehalet ve dalâlet içinde yüzerken, Mekke'nin ufkunda parlayan İslâm güneşinin büyük bir tepki ile karşılanmasının sebeplerinden biri de, aslını ve ayarını yitirmiş insanların küfür ve kötülükte direnmeleriydi. Zira İslâm ile müşerref olduklarında zengin-fakir, kuvvetli-zayıf, köle-hür eşit duruma gelecekti. Şeytani dürtüleri, vahşi gelenekleri, nefsaniyet ve enaniyetleri, adil medeniyetten ürken bedevilikleri ve koyu kabilecilik karakterleri İslam’a karşı direnmekteydi.

Hazreti Peygamber Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz İslam (Allah’a teslimiyet barış ve bereket) inancını ve Rahman’ın mesajını getirmeden önceki CAHİLİYE DÜNYASININ iki süper gücünden;

1. Bizans’ta: Faizci, sömürgeci, insanları köleleştirip alın terlerini ve emeklerini gasp edici, yozlaştırıp zulüm düzenleriyle uzlaştırılmış Hıristiyanlık dinini ve kiliseyi bu batıl ve barbar sistemlerine meşruiyet kılıfı gibi geçirici kaba ve katı bir KAPİTALİST ve emperyalist uygulaması

2. İran’da ise: Kabalist Yahudi öğretilerden kaynaklı, “Kadın, mal, evlat, arazi her şey müşterek… Devlete kayıtsız şartsız itaat gerek” felsefesine dayalı, bugünkü KOMÜNİZMİN iptidai şekli olan Madekizm sapıklığı yürürlükte idi.

Daha sonraları Mısır’da Şii-Fatımi yolunun sapık bir kolu olarak ortaya çıkan, ardından Suriye civarına yayılan:

  • Hâşâ, kendi halifelerini ilah sayan
  • Bütün peygamberleri inkâra kalkışan
  • Ruhların tenasuhuna (reenkarnasyona) inanan
  • Kuranı Kerimin uydurulduğunu savunan
  • Kâbe’nin yıkılmasını, bütün Müslüman ve Hıristiyanların ortadan kaldırılmasını amaçlayan DÜRZÎLİK mezhebini de yine Kabalist Yahudilerin uydurduğu bilinmekteydi.

Bunun gibi:

Haçlı dünyasının ve Yahudi odaklarının kışkırtmasıyla: “Yeryüzünde sadece bir tek sultan bulunmalıdır” diyerek Osmanlıya savaş açan ve Ankara Çubuk Ovasında Yıldırım Beyazıt’ı yenip esir alan Timurlenk bozgunundan sonra, Osmanlı’nın ikinci kurucusu sayılan Sultan Çelebi Mehmet Döneminde:

  • Servet ve gelirde herkes ortaktır.
  • Bütün dinler aynıdır, birbirinden farksızdır.
  • İki tarafın istemesi halinde herkes istediği kadından yararlanacaktır.

Şeklinde şeytani sapkın düşünceleri yayan ŞEYH BEDRETTİN de yine kabalist Yahudi kafalıdır ve en büyük müridi Yahudi Torlak Kemal’dir.

Evet, bugünkü barbar Batı mezalimi, İslam öncesi cahiliye dönemiyle aynı sapık ve karanlık özelliklere sahiptir. Ne var ki, bugünkü haksızlık ve ahlaksızlık, cahiliye döneminden bin beter vaziyettedir. Bu nedenle yeni bir İslam Medeniyetine duyulan ihtiyaç çok daha kesin ve acildir. Ya yeni bir Adil Düzen kurulacak veya insanlık iflasa sürüklenecektir.

Necati AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

İRAN MACERASI VE DİYALOGCULARIN MARAZI
  ABD ile İran karşıtı anlaşma: Hakkari Yüksekova'da uçak pisti...
Devami
AB'NİN TÜKENİŞİ VE TÜRKİYE'NİN AVRASYA'DAKİ YERİ
  AB macerası ülkemize çok pahalıya patlamıştır ve şimdi Türkiye...
Devami
İnsani ve Bilimsel Değerlerimiz Açısından; ÇEVRE KORUMACILIĞI VE TOPLUM SAĞLIĞI
  İnsani ve Bilimsel Değerlerimiz Açısından; ÇEVRE KORUMACILIĞI VE TOPLUM SAĞLIĞI Günümüzde ormanları,...
Devami
KELİME-İ ŞEHADET'İN SIRLARI
Kelime-i Şehadet; Allah ve Resulü'nün nurunu bir arada bulunduran bir...
Devami
İsrail ve Barzani İşbirlikçisi Bir İktidar BAĞIMSIZ DIŞ POLİTİKAYI BAŞARIR MI?
 ABD’nin 5 saat gecikmesi PKK’yı nasıl kurtarmıştı? “14 Şubat 2016 tarihiydi. Türkiye,...
Devami
DOSTLUK AHLAKI VE ARKADAŞLIK ADABI
“Allah için sevmek ve yine Allah için buğzetmek” yani insanları...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4601

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR