ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1344
mod_vvisit_counterDün3047
mod_vvisit_counterBu Hafta4391
mod_vvisit_counterGeçen hafta37453
mod_vvisit_counterBu Ay158539
mod_vvisit_counterGeçen Ay157874
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18073260

IP'niz: 18.207.132.116
Bugün: 27 Tem 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12677955

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

SP Tarihi Rolünü Oynamalıydı ve OĞUZHAN EKİBİNİN SON GOLÜNE FIRSAT TANIMAMALIYDI!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

SP Tarihi Rolünü Oynamalıydı

ve

OĞUZHAN EKİBİNİN SON GOLÜNE FIRSAT TANIMAMALIYDI!

        

Erdoğan’ın SP Kancası!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Oğuzhan Asiltürk’ün evine gitmesinin ardından İstanbul’da kameralardan uzak bir ziyarette daha bulunmuşlardı. Erdoğan’ın ziyaret ettiği ismin Milli Görüş içerisinde saygınlığı vardı. Milli Nizam Partisi’nin kuruluşundan bu yana Erbakan Hocamızın yanında yer almış ve hâlâ Saadet Partisi çizgisinde devam eden Doç. Dr. Nedim Urhan, Dar’ul Erkam Derneği’nin onursal başkanıydı. 2002 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden emekli olmuşlar, siyasetten ziyade İslami ilimlerin öğretilmesi üzerine yoğunlaşmıştı.

Erdoğan’ın bu ziyaretinde güya İslam dünyasının içinde bulunduğu durumu konuşmuşlardı. Ayrıca, İslami hizmetlerin önemi üzerinde durmuşlardı. Ama bu ziyaretin asıl siyasi yönü vardı. Erdoğan, Saadet Partisi’nin CHP ile Millet İttifakı içinde olması yerine AKP ile Cumhur İttifakında yer almasını istiyorlardı. Yüzde 50+1’i yakalamak için buna ihtiyacı vardı. Yoksa Din, İman, İslam onun sadece istismar aracıydı. Ziyaretlerini de bu amaca dönük olarak yapmaktaydı. 8 Ocak’ta SP uyduruk GİK başkanı Oğuzhan Asiltürk’ün evinde buluşmuşlardı. Erdoğan, Asiltürk’le görüşmede ittifak konusunun gündeme geldiğini açıklamıştı. Erdoğan, bu ziyaretten sonra da merhum Erbakan’ın kabrini ziyaret ederek yeni bir istismarcılığa ve çiğ bir riyakârlığa kalkışmışlardı. Erdoğan’ın geç olmayan bir süre zarfında Saadet Partisi ve AKP tabanında ismi sevgiyle anılan eski bakanlardan Recai Kutan’ı da ziyaret edeceği konuşulmaktaydı.

Evet tekraren vurguluyoruz ve sadık Milli Görüş camiasını uyarıyoruz ki, Sn. Erdoğan’ın SP’ye yanaşması %50’nin çok altında kalma telaşıydı ve samimiyetten uzaktı.

Oğuzhan Asiltürk’ün AKP’ye yaklaşması ise:

Türkiye’nin çıkarlarını korumanın değil…

Milletin sorunlarını aşmanın değil…

SP’nin ve Milli Görüş Hareketinin yeniden canlanmasının değil…

Sadece kendisinin ve ekibinin şahsi menfaat hesaplarının sağlanması amaçlıydı…

Davutoğlu’nun davultozu çıkışları:

Gelecek Partisi Genel Başkanı Davutoğlu, Erdoğan'ın Milli Görüş camiasının içerisine yönelik düzenlediği ziyaretlerini değerlendirerek, “Erdoğan'ın Milli Görüş gömleğini tekrar giydiğini” savunmuşlardı. Ahmet Davutoğlu, gazeteci Orhan Uğuroğlu'nun sorularını cevaplarken Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son günlerde Milli Görüş camiası içerisindeki isimlere ziyaretlerde bulunmasına ilişkin soruyu; "Milli Görüş gömleğini tekrar giydi" şeklinde yanıtlayarak, acaba Erdoğan’ı aklayıp SP tabanına sevdirmeye mi çalışmıştı, yoksa kendi aklınca ve ayarınca Milli Görüş’ü küçümsemeye mi kalkışmıştı? Ahmet Davutoğlu, AKP ve MHP’nin yol ayrımında olduğunu belirterek, “Erdoğan, MHP'yle bile Cumhurbaşkanı seçilemeyeceği anda MHP yükünden kurtulmaya çalışacak.” yorumlarını yapmıştı. 

Değerli Ekrem Şama çok önemli tespitler yapmışlardı:

Dindar kahraman Sn. Erdoğan iktidarındaki son 19 yıla baktığımızda ABD’de her gelen Başkan, her fırsatta Türkiye’ye karşı küstahlaşmış, Bush, Obama, Trump bizi sürekli sıkıştırıp istedikleri tavizleri koparmışlardı.

Hatırlayınız, askerimizin kafasına çuval geçirirken bunlar tırsmışlardı. Irak tezkeresindeki hakaretlerine susmuşlardı. Kürecik’teki dayatmalarına pusmuşlardı. PKK ve terör desteklerine sadece sızlanmışlardı. Süleyman Şah Türbesi olayında şaşırıp kalmışlardı.

Libya olayında, Suriye konusunda, Fırat’ın doğusunda ve batısında, Erdoğan ve ailesine şahsi mal varlığı konusunda tehditler yağdırmalarında, 15 Temmuz’a destek çıkmalarında bile yine hep kurusıkı laflara sığınmışlardı.

Şimdi de Biden, ayağının tozu silinmeden sınırımızda terör devleti kurmaya başlamıştı. Şu Avrupa Birliği’ne bakın! Bildik bileli hep bize yukarıdan bakmışlardı. Son 20 yılda daha da çok bastırmışlardı. Bu acemi iktidar başa geldikten sonra AB ve ABD iyice azıtmıştı.

Bu dindar kahramanlar, Kıbrıs konusunda hep tavizkâr davranmışlardı. Papa heykelli imza töreninde el bağlamışlardı. Su havzalarımız konusunda alttan almışlardı.

Akdeniz’deki haklarımız konusunda, gemimize korsanlık yapmalarında, ailemizi tahrip etmek için İstanbul Sözleşmesi’ni dayatmalarında, ETCEP konusunda, zina, eşcinsellik, domuz konularını dayatmalarına hep Haçlı Batı'nın talimatlarına uymuşlardı.

Şimdi de, Yunanistan’la Akdeniz ve Ege konularında uzlaşın öyle gelin alçak tehdidi ile aynı AB yine talimat buyurmuşlardı. Bu vesile ile AB’yi arkasına alan Yunanistan bile, “Uluslararası hukuka giderim ha!” tehdidi ile bize şah çekmeye kalkışmıştı.

Şu Rusya’ya bakın; Erdoğan’ı ve iktidarını sürekli zora koşmuşlardı. Uçakları ile sınırlarımızı ihlal olayı ve şu İdlib katliamı hâlâ unutulmamıştı. İçeride bizi gururlandıran yeni, lazerli, güdümlü ve modern şekilde yaptığımız, düşman saldırılarını caydırıcı silahlarımızı hiçe sayan Ruslar, 100 civarında cana mal olan uçak bombardımanını, hem de saatlerce devam ettirerek düşmanlıklarını açığa vurmuşlardı. Yetmez, Putin Cumhurbaşkanımızı ayağına çağırıp ayakta bekletmekten sakınmamıştı. Rusya şimdi de Libya’da Hafter kartı ile karşımızdaydı.

Ve yine ÇİN, “Borç vermem ha!” diyerek Uygurlu, Türkistanlı kardeşlerimize olmadık zulümleri yapmakta ve iktidarın güya Türkçü ortağından bile tıs çıkmamıştı.

Bütün bu dayatma ve küstahlıklara karşı, bizim yetkililerimiz, “Ey Amerika”, “Ey Avrupa”, “Ey Rusya” gibi içi boş hitaplar dâhil, hep piyon hareketleri ile karşılık vermeye kalkışmışlardı. Yani Sn. Erdoğan, kurmayları ve yandaşları kof çıkışlarla halkımızı avutup oyalarken ve oy avcılığı yaparken, aslında Türkiye’mizin bağrı oyulmaktaydı. Cumhurbaşkanı hâlâ: “Türkiye’yi küreselleşen dünyada hak ettiği yere taşımaya kararlıyız!” “AB bizim medeniyet projemizdir, vazgeçmeyeceğiz!” “ABD ile beraber çalışmaya mecburuz!” gibi boş laflarla ayarını ortaya koymaktaydı.

“Piyondan başka oyun taşlarımız var da kullanmıyor muyuz?” diye soranlara ise hatırlatalım:

Elbette vardı. Erbakan Hocamızın D-8 kalesini neden canlandırmıyorlardı? Topraklarımızda bulunan yabancı üsler ve tesisler kozunu neden kullanmıyorlardı? Komşu İslam devletleri ile bir barış masası kurulması atını neden sahaya sürmüyorlardı? İslam Birliği vezirinden neden yararlanmıyorlardı? Sn. Erdoğan bunları kullanmayacağına dair birilerine söz vermiş de mecbur ve mahkûm durumda mıydı? Yoksa kullanmak mı istemiyorlardı? 18 yılın sonunda Erbakan Hoca’mızın kabrini ziyaretle mesaj vermek kolaydı! Erbakan Hoca’mızın partisinin içini karıştırıp dizayn etmeye kalkmak için medya gücünü kullanarak Milli Görüş’ten yararlanmak kolaydı. Ama Erbakan Hoca’mızın miras bıraktığı “stratejik ve tarihi satranç taşlarını” küresel güçlere karşı harekete geçirmek zordu, gerçek bir kahramanlıktı… Ama ucuz kabadayılıklarla bu ciddi ve cesaretli adımlar atılamazdı.

Siyonist İsrail’le “Normalleşme” alenen ve resmen yapılmaya mı başlanmıştı?

Türkiye ile İsrail rejimi arasındaki ikinci “normalleşme” sürecine dair önemli bir gelişme daha yaşanmıştı. Yabancı bir yayın organına konuşan İsrail rejimi Enerji Bakanı Steinitz, Türkiye ile görüşmelerde bulunmaya hazır olduklarını belirterek, “Türkiye’yi Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nda görmekten mutluluk duyarız” açıklamasını yapmıştı. Türkiye ile İsrail rejimi arasındaki “normalleşme” görüşmelerinin söz konusu açıklamalar ile birlikte artık perde önüne taşınabileceği konuşulmaktaydı.

Türkiye ile işgalci İsrail rejimi arasındaki ikinci “normalleşme” görüşmelerinde bulunulması gündemdeki yerini korurken İsrail rejimi Enerji Bakanı Yuval Steinitz’den önemli bir açıklama yapılmıştı. CNBC kanalında kendisine yöneltilen soruları cevaplandıran Steinitz, Türkiye ile görüşmelerde bulunmaya hazır olduklarını vurgulamıştı.

“Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nda görmekten mutluluk duyacaklarmış!?”

Siyonist İsrail rejimi Enerji Bakanı Steinitz, yapmış olduğu açıklamalarda, “Türkiye’yi Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nda görmekten mutluluk duyarız” demekten sakınmamıştı. Steinitz, böylesi bir durumun ticari ilişkiler noktasında da iyi olacağını hatırlatmıştı. Dikkat çeken açıklamalarda bulunan Steinitz, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile beş yıl önce yaşadığı bir diyaloğu da aktarmıştı. Steinitz, konuya ilişkin olarak, “5 yıl önce Erdoğan ile Beyaz Saray’da bir araya gelmiştik. Orada Cumhurbaşkanı Erdoğan’la tanıştım ve İsrail gazını (Müslümanlardan gasp ettiği) bir boru hattıyla Türkiye’ye ihraç etme olasılığını tartıştık. Enerji Bakanlığı uzmanlarıyla da görüşmelerimiz oldu” ifadelerini kullanmıştı.

Siyonist İsrail rejiminin sinsi hesapları:

İşgalci İsrail rejiminin Doğu Akdeniz’de gasp ettiği Müslümanlara ait olan enerji kaynaklarını daha maliyetsiz ve güvenli olması(!) nedeniyle Türkiye üzerinden Avrupa’ya satma seçeneğini düşündüğü biliniyor. Türkiye ile İsrail rejiminin 2016 yılında “normalleşme” anlaşması imzalamasının sebeplerinden birini de bu durum oluşturmuştu. Bu doğrultuda Türkiye ve İsrail yetkilileri arasında görüşmelerde bulunulmuş ve doğalgazın Türkiye’ye taşınmasını sağlayacak boru hattı için prensipte anlaşmaya varılmıştı.

Türkiye ile İsrail rejimi arasındaki görüşmelerin perde arkası:

Steinitz’in Doğu Akdeniz konusunda Türkiye’ye dair açıklamaları Ankara ile Tel Aviv rejimi arasındaki görüşmelerin önümüzdeki günlerde sıklaşabileceği yönünde yorumlanmıştı. Öte yandan Türkiye ile İsrail rejimi arasındaki “normalleşme” görüşmelerinin söz konusu açıklamalar ile birlikte artık perde önüne taşınabileceği konuşulmaktaydı. Ayrıca; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da 25 Aralık 2020 Cuma günü yapmış olduğu açıklamada, “İsrail ile istihbari noktada iletişimde bulunulduğunu” kaydetmiş ve gönüllerinin “İsrail ile münasebetleri daha iyi bir noktaya taşımayı arzu ettiğini” vurgulamıştı.

Yunanistan’ı Kışkırtanların Şeytani Hesapları!

Yunanistan Ege ve Akdeniz’de bu zamana kadar hiç olmadık derecede cesur numaralı ve küstah tavırlı söylemler kullanmaya başlamıştı. Aslında bunun nedeni Başbakan Kiryakos Miçotakis’in, “Türkiye ile yaşadığımız anlaşmazlıkları, Türkiye-Avrupa Birliği (AB) anlaşmazlığına çevirmeyi başardık” cümlesinden net olarak anlaşılmaktaydı. Son olarak Atina, İyon Denizi’ndeki kara sularının 12 mile çıkartılmasını öngören tasarıyı mecliste onaylamıştı. Bu adım doğrudan Türkiye’yi ilgilendirmiyor görünse de aslında istikşafi (birbirlerini tanıma, niyetlerini keşfedip anlama) görüşmelerin yapıldığı bu günlerde, bu kararla mesaj; bir açıdan Türkiye’ye de verilmiş olmaktaydı. Kendisine 580 km uzaklıkta olan, Türkiye’ye ise sadece 2 km mesafede olan Meis Adası’nın bile ana kara gibi kıta sahanlığı hakkının olduğunu iddia eden Yunanistan, İyon Denizi’nde attığı bu adımla bir taşla birkaç kuş vurmanın hesaplarını yapmıştı.

Diğer taraftan Yunanistan 2021 yılında savunma bütçesini geçen yıla göre 5 kat artırmıştı. Yani bütçeden savunma harcamalarına ayrılan pay yaklaşık 5,5 milyar dolara çıkmıştı. Bunun gerekçesi olarak da Türkiye ile Doğu Akdeniz’de yaşanan gerginliği göstermekten sakınmamıştı. Ayrıca Yunanistan, Türkiye ile yaşanan sorunlarda AB içindeki en büyük destekçisi olan Fransa’nın her türlü desteğini almaktaydı. 18 adet Rafale tipi uçak alımı için süreç başlatıldı. Peki, Atina ne yapmaya çalışmaktaydı? Cevap aslında çok net; Yunanistan hem kendisinin hem de Güney Kıbrıs’ın Kıbrıs Cumhuriyeti olarak AB’ye üye olmasının verdiği aşırı özgüvenle Ege ve Akdeniz’in tek sahibi gibi davranmaktaydı. Öylesine pervasızdı ki, başta da ifade ettiğimiz gibi AB korumasının her şey olduğuna inanmıştı. Bütün bunlar olurken içimizi sızlatan şey ise, Yunanistan’ın bu yaklaşımlarının altyapısını oluşturan gerekçelerin Türkiye’nin süreç içinde attığı yanlış adımlar sonucu oluşmasıydı. 2004 Annan Planı ile kurulan tuzak bugün hedefine onlar açısından ulaşmıştı. Ne Amerika Birleşik Devletleri (ABD), ne de AB Türkiye’ye verdikleri hiçbir sözü tutmadıkları gibi bir de Güney Kıbrıs’ı ödüllere boğmuşlardı. Hep beraber Rum Kıbrıs’ı ve Yunanistan’ı taltif etme yarışına başlamışlardı.

Bununla birlikte Yunanistan, Güney Kıbrıs üzerinden Lübnan, Mısır ve İsrail ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşmaları yaparak bugünleri sistemli bir şekilde hazırlamış ve Erdoğan iktidarı sadece izlemek ve üzülmekle kalmıştı. Hele de Rodos ve Girit adaları üzerinden belirlediği sınırla Mısır ile doğrudan yaptığı MEB anlaşması Akdeniz’i neredeyse tamamen ele geçirme girişimi olarak ortaya çıkmıştı. Bütün bunların Yunanistan’ın kendi iradesiyle oluştuğunu söylemek eşyanın tabiatına aykırıydı. Türkiye ve Yunanistan arasında yapılacak askeri, siyasi, ekonomik, sosyal yani her türlü kıyastan kimin üstünlük sağlayacağını değerlendirmek bile doğru olmazdı. Ancak Yunanistan’a şunu net olarak hatırlatmak lazımdı: Akdeniz’de Ege’de barış rüzgârları estirmek öyle çok zor sanılmasındı. Yapılması gereken tek şey taleplerde ölçüyü aşmamak, makul olan neyse ona yaklaşmaya çalışmaktı. Hakkı olana razı olmak, bencil davranmamaktı. Konuyu doğru zeminde konuşmaktı. Çünkü konuya bu açılardan yaklaşmak herkesin faydasına olacaktı. Aksi halde Yunanistan’ı ne AB ne de ABD asla koruyamayacaktı. Ama bu gerçeği anlaması için Erdoğan iktidarının ciddiyet ve cesaretini ortaya koyması şarttı.

Sonuçta; Akdeniz’de en uzun sınıra sahip ülke olan Türkiye’ye, “Sen burnunu dışarı çıkarma!” tehditlerinin bir faturası olacaktı. Çatışmayı sürekli destekler mahiyette adımlar atmanın, arkadaki güçlerin gölgesine güvenerek şımarmanın, realitedeki karşılığını tarihe sormalıydı. Malum bizde “Takma akıl para etmez” diye bir söz vardır. Yunanistan için doğru olan da başkalarının aklıyla hareket edip kendisini ateşe atmamaktır. Bu kadar ortak yanlarımız varken, bu coğrafyada savaş tamtamlarının yeniden çalınmasına zemin hazırlamanın kimseye bir faydası olmayacaktır. Başbakan Miçotakis kendi anlaşmazlıklarını Türkiye ile AB’nin sorunları haline getirmeyi önemli bir başarı olarak görüyor ama yüz yıl önce kendileri üzerinden bu ülkeyle hesap görmeye çalışanların akıbetlerini de unutmamalıdır. Yunanistan’ın bir tuzağa çekildiği açıktır. Her şeye rağmen Atina’da bu gerçeği görenlerin olmasını da umut verici olarak okumalıdır.[1]

İttifaklar ve ihtimali sonuçları

Cumhurbaşkanı tespitinde; mevcut seçim sisteminde başarı elli üzeri olarak belirlenmiş durumdadır. Bu yüzden seçimler öncesinde ittifaklar olması bu sistemin bir zarureti olarak karşımızdadır. Son seçimlerde herkesin malumu olduğu üzere Millet ve Cumhur İttifakı’yla bu durum uygulama alanı bulmuş durumdadır. Bundan sonraki seçimler içinse son günlerde üçüncü bir ittifak üzerinden farklı senaryolar tartışılmaktadır. Bu konuda muhtemel senaryoların nasıl sonuçlar doğurabileceğine bakılmalıdır.

İlk göze çarpan senaryo Millet İttifakı’nın bölünmesi ve Cumhur İttifakı’ndan kopmalarla ortaya çıkan üçüncü bir ittifak senaryolarıdır. İyi Parti ve Saadet ile AKP’den kopan DEVA ve Gelecek Partisi’nden müteşekkil bir üçüncü ittifak senaryosu tartışılmaktadır. Diğer tarafta Cumhur İttifakı kurumsal bütünlüğünü korurken CHP ve HDP’nin parçalanan Millet İttifakı’na alternatif bir ittifak bloğu oluşturması üzerinde durulmaktadır. Bu son ittifak kurumsal olarak sağlanamasa bile CHP adayının ikinci turda desteklenmesi noktasında olacağı konuşulmaktadır.

Böyle bir durumda bu ittifakların nasıl bir sonuç doğuracağı tahminleri yapılmaktadır. Bu süreçte üç adaylı bir yarışa şahitlik etme ihtimalimiz yüksek bulunmaktadır. Bu durumda adayların profili ittifakın ideolojik çerçevesini aşmayacaktır. Uzlaşmaya dayalı adayın yerini her kesimin kendi adayı alacaktır. Yani CHP-HDP bloğu SOL, İyi Parti, Saadet, Gelecek ve DEVA’nın adayı ise SAĞ kesimi temsil eden bir aday çıkaracaktır.

Seçimlerin ikinci tura kalması durumunda bu iki adaydan birisi elenmiş olacaktır. Muhtemel kazanacak aday şu anki partilerin oy oranına göre CHP-HDP’nin adayıdır. Bu durumda diğer bloğun çoğunluğunun ikinci turda hangi adayı tercih edeceği önem taşımaktadır. Diğer bloğun adayının kazanması durumunda bile CHP-HDP seçmeninin ikinci turda sandığa gitmesi zordur. Görüldüğü gibi bu üçlü ittifak ihtimali her halükârda Cumhur İttifakı’nın faydasına olacaktır.

Diğer bir ihtimal Saadet Partisi’nin Cumhur İttifakı içerisine dâhil edilme çabasında ortaya çıkmaktadır. Mevcut siyasi atmosfer, partiler üzerinde yürüyen bir kutuplaşmayı derinleştirdiği açıktır. Bunun partiler düzeyinde kalabilmesi Saadet Partisi’nin Millet İttifakı içerisinde yer almasıyla mümkün olacaktır. Çünkü Saadet Partisi aynı tabanla (bu yanlış ve yanıltıcı bir saptama ve saptırmadır; AKP ile SP’yi aynı gösterme çabasıdır) farklı bir blok içerisinde yer alarak kutuplaşmayı toplumsal tabandan alıp partiler düzeyine çıkarmıştır. Saadet Partisi de Cumhur İttifakı’yla hareket ettiği andan itibaren toplumsal tabanların kutuplaşması kaçınılmaz olacaktır.

Asıl soru mevcut ittifaklar üzerinde olacak gelişmelerin nasıl bir sonuca varacağı olmaktadır. Millet İttifakı küskün partilerle desteklendiğinde ilk seçimde önemli bir oy potansiyeline sahip durumdadır. Burada dikkat edilmesi gereken husus ortak adayın uzlaşmayla saptanmasıdır. Tüm farklı toplumsal tabanların mutmain olacağı bir isim ve ilkeler üzerine yapılacak uzlaşının Millet İttifakı açısından olumlu olacağı açıktır. Yoksa kâğıt üzerinde oluşacak birlikteliklerin toplumsal tabana yansıması pek mümkün olmamaktadır.

Bu ihtimallerin hangi partiye yarayacağının bir önemi kalmamıştır. Çünkü artık partiler değil ittifaklar yarışmaktadır. İlk iki ihtimalin Cumhur İttifakı açısından üçüncü ihtimalin ise Millet İttifakı açısından daha olumlu olduğunu söylemek imkânı vardır.

Partilerin şu sorunun cevabına göre tavır takınması lazımdır: “Mevcudun devamı mı, yoksa ilkeler üzerinde uzlaşılmış bir değişim amacı mı?”[2] tespitleri önemli ve anlamlıdır. Özellikle SP yönetimi bu gerçekleri dikkate almalıdır.

Milli Gazetemizden; bu şuurlu, sorumlu ve onurlu alıntıları niye yaptık? Çünkü, bütün bu uyarılara rağmen, üstelik AKP maddi ve manevi tahribatlarına, hem İslam’a hem ülke çıkarlarımıza aykırı icraatlarına son vereceğini söylemediği halde, SP yetkilileri tutar da bir sürü laf salatası safsatalarla, AKP ile ittifaka yanaşırsa, elbette bu değerli ve duyarlı yazarlarımız ve diğer Milli Görüşçü gönüldaşlarımız onlara karşı çıkacak ve tavır takınacaklardır.


[1] 24 Ocak 2021 / Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[2] 24 Ocak 2021 / Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 


Bu yazarin diger makaleleri

BOP'un İki Kanadı: 1- DİNCİ AYAĞI, 2- SİYASİ AYAĞI
   “İslam Süfyanı” (Deccal’ın Müslüman kılıklı yardımcısı); dindarlık ve halka hizmetkârlık...
Devami
Yurt Gazetesi Başyazarı İsmet Orhan’ın İSLAM GICIKLIĞI VE KIŞKIRTICILIĞI
  Yurt Gazetesi Başyazarı İsmet Orhan’ın İSLAM GICIKLIĞI VE KIŞKIRTICILIĞI        Yurt Gazetesi...
Devami
USANDIM
  Şeyhin sahtesinden, yarım hocadan, Hakka erdirmeyen, posttan usandım! Münafık medyadan, mason...
Devami
Şecere-i Hürriyet'ten Ahmet Hakan'a: KAHPELİK VAR, KAHPELİKTEN İÇERİ
Kur'an bize: "Kitap ehliyle (Hıristiyan ve Yahudilerle) -içlerinden zulmedenleri hariç olmak üzere-...
Devami
SİNSİ BİR PROJENİN PERDE GERİSİ VE DİN ADINA MASUM BİR HİZMETİN HIYANETE DÖNÜŞMESİ
Milli Çözüm Dergisi: Siz F.Gülen ekibinden ayrılmadan önce altı yedi...
Devami
AKP SATIYOR YENİ ŞAFAK SAVUNUYOR
  Toprak satışı, özgürlüğün batışıdır! Son aylarda hızla tırmanan yabancılara toprak...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 292

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR