ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün787
mod_vvisit_counterDün3040
mod_vvisit_counterBu Hafta8979
mod_vvisit_counterGeçen hafta20243
mod_vvisit_counterBu Ay113609
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18330596

IP'niz: 3.227.235.216
Bugün: 23 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12769471

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

Recep Beyin’ki, İran’la Amerika arasında ARACILIK MI, ÖZEL AJANLIK MI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

Ya Allah Dostunun ayağı, ya Gâvur Domuzunun ayağı!

Şöyle bir menkıbe anlatılır; Seyit Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerine Gavsı Azamlık ve Kutbuzzamanlık verilince, bu mübarek Zat, ruhaniyet aleminde ve manevi televizyon kanalıyla, dönemin bütün evliyasına şöyle seslenir:

“Şu andan itibaren manevi hükümet reisliğine tayin olunmam nedeniyle, cümle velayet ehli, kırklar, yediler, ve üçler, hepsi bana tabi kılınmıştır ve ayaklarım onların omuzlarındadır!..”

Manevi irtibat kanalları açık her zat, bu çağrıyı duyup kabul ettiği halde Yemen ülkesindeki Sana şehrinin şeyhi kibirlenip:

“O Bağdat ikliminin ben ise Sana bölgesinin mürşidiyim. Ben kimseye tabi değilim!” diyerek itiraza kalkışır. Bunu fark eden Gavsı Geylani Hazretleri:

“Yazık, İblis te Hz. Adem’e tabi olmayı içine sindiremeyip azıtmış ve lanete uğramıştı… Oysa benim davetim nefsim hesabına değil, Rabbim adınaydı... Madem öyle, Hak dostunun ayağına razı olmayan, domuz yavrusunun ayağını omuzlayacaktır!”

Bunun ardından Sana Şeyhi, içine düşen servet ve şehvet hırsıyla, şehrindeki zengin bir papazın kızına gönlünü kaptırmış, ama dininden dönüp Hıristiyan olmadıkça o kıza ve papazın malına sahip olamayacağı cevabını almıştır.

Şeytanın ve nefsi duygularının “Şimdilik dinini ve davanı geçici olarak bırak... Papazın kızına, malına ve makamına sahip olduktan sonra tekrar dönüp Müslüman olur ve kurtulursun. Böylece hem dünya rantına hem de ahiret hayatına kavuşursun...” dürtülerine aldanıp, Hıristiyan olmaya karar kılmıştır.

Derken papazın kızı ile evlenip onun çiftliğine taşınan Sana Şeyhi, bir gün yeni doğan bir domuz yavrusunu omuzlarına atıp ahıra taşırken, Gavsi Geylani Hazretlerinin o sesi yine kulaklarında çınlamaya başlamıştır:

“Allah dostunun Hak davasına ve davetine razı olmayanlar, gavur domuzunu omuzlamaya mecbur kalacaktır!..”

Başbakan Recep Erdoğan’ın Meksika ziyaretinde, önünde saygıyla eğilip rükû ettiği Yahudi Hahamına: “Allah’a emanet ol Hocam” dediğini okuyunca bunları hatırladık. Makam ve menfaat hırsıyla Erbakan Hoca’ya hıyanet edenlerin, sonunda Yahudi Hahamlarına yalvarması ve duacı olması kaçınılmazdır.

“Recep Bey için, Hahamla Hoca artık aynıydı!”

Türkiye'deki Musevilerin haftalık gazetesi Şalom'da dikkatimizi çeken bir haber vardı.

Lizet Afya kaleme almış yazıyı. Başlık ise, "Erdoğan'ın Meksika açılımı". Zaten bizim de dikkatimizi celbeden bu 'açılım' başlığıydı. Acaba bu neyin açılımıydı?! Okuduk anlayacağınız baştan sona yazıyı.

Sizi de daha fazla merakta koymayalım. Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiği ABD seyahatinden sonra Meksika'ya geçen Tayyip Bey, Meksikalı yerleşik Yahudiler ile Türkiye'den bu ülkeye göç etmiş Yahudilerle buluşmuşlardı. Bakın nasıl anlatıyor Lizet Afya bu buluşmayı...

"... İçeri girdikleri andan itibaren gerek Başbakan Erdoğan, gerek değerli eşi son derece sıcak, samimi ve doğal tavırlarıyla hepimizin elini sıkıp tek tek ilgilendiler.

Konferansın ardından Büyükelçilik Konutu'nda Meksika Metropoliti Athena Gores, Meksika Hahambaşısı Abraham Palti ve hazanların da bulunduğu gecede ilginç enstantaneler yaşandı, akıcı ve doğal sohbetlere ev sahipliği yapıldı.

Daha önce İstanbul'da nerede yaşadığımızdan, Meksika'da kaç senedir ve hangi görevle bulunduğumuza kadar birçok soru yönelten Erdoğan, Hazan Hayim Viktor Afya ile sohbetinin bir bölümünde elini sıkarak "Allah'a emanet ol hocam" ibaresini de kullandı."

"Allah'a emanet ol hocam!"... Evet, biz de bu ifadeye taktık. Başbakan'ın Hazan Viktor Afya'ya 'hocam' diyerek onu Allah'a emanet etmesi sanırım 'Meksika Açılımı'nın bir nevi şifresini taşımaktaydı. Hemen hatırlatalım, hazan bir din adamı. Musevilerin ayinlerini yöneten din adamına 'hazan' deniyor. Başbakan'ın, 'Allah'a emanet ol hocam' dediği hazan bize; 'Ezan, çan ve hazan' söylemini anımsatmıştı. 'Ezan, çan ve hazan'da dinlerarası diyalog çalışmalarının sloganıydı! Ezanı, çan ve hazanla bir tutan şaşkınlar sonunda hahamlarla hocaları da karıştırması kaçınılmazdı.[1] İşte bu bir hidayet kararmasıydı!

Recep Erdoğan, ABD’nin İran planına taşeronluk mu yapmaktaydı?

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) eşbaşkanı R. T. Erdoğan, İran'ı nükleer yakıtın saklanması konusunda ABD ve AB’nin kabul, edeceği bir noktaya getirmeyi başaramamıştı. Davutoğlu ve Erdoğan, 7 Aralık 2009'daki Başkan Obama görüşmesinde, İran'la görüşmelerin süreceğini, kendilerine verilen desteğin devam etmesini isteyip bunun karşılığı olarak yeni tavizlerde bulunmuşlardı.

Bunlar arasında ABD'nin AB için oluşturduğu füze kalkanı ve İran füzeleri vardı.

ABD, İran’ı Türkiye üzerinden vurmaya çalışmaktaydı

ABD Savunma Bakanı Robert Gates, Eylül 2009 sonuna doğru Pentagon'da gazetecilere yaptığı açıklamada "İran'ın henüz uzun menzilli füze tehdidi oluşturmadığı yolundaki istihbarat yanlış çıkarsa, ABD'nin Avrupa için füze savunma planlarının değiştirilebileceğini” açıklamıştı. Gates, "Obama'nın önerdiği sistem, İran'ın stratejik tutumuyla yakından ilgili. Ayarlama ona göre olacak. Kullanılacak yeni teknolojilerde daha çok esneklik sağlayacak" derken "esneklik getirecek yeni teknolojiler" ifadesiyle kastettiği, gerçekte ABD Başkanı Bush'un Doğu füze kalkanı projesini Türkiye üzerine kaydırma planıydı. İran ve Rusya'yı kuşatmaya alacak, Türkiye'yi de büyük riske sokacak hazırlıklar yapılmaktaydı.

Savunma stratejisini Türkiye üzerinden devreye sokmak, Washington'un uzun süredir üzerinde çalıştığı bir proje olmaktaydı

Sürece Türkiye niye katıldı?

Doğu Avrupa'ya kurmayı planladığı füze kalkanı projesinden vazgeçiyor gibi gözüken Obama, Güney Avrupa ile birlikte Türkiye'nin de müdahil olacağı esnek alanda daha aktif konuşlandırmalar yapacağına ilişkin açıklamalar yapmıştı. Türk Dışişleri de “ABD'den alınacak füzelerin İran'ı hedef almayacağını” söyleyerek aslında tezgâhı açığa vurmaktaydı.

ABD, bölgede daha güçlü bir orduyu ayakta tutuyor imajı vermek adına Türkiye'ye 7,8 milyar dolarlık silah satarak Ankara'yı rahatlatmayı ve özellikle İran’a karşı kullanmayı hesaplamıştı.

Projenin mimarlarından Stanford Üniversitesinden füze savunma uzmanı, fizikçi Dean Wilkening, Obama'nın söz konusu projede kararını verdiğini ve sürece Türkiye'yi dahil ettiğini açıklamıştı. Wilkening, projeye Türkiye'nin de dahil edilmesi gerektiğini, Ortadoğu'ya coğrafi yakınlığının Türkiye'yi özel kıldığını Obama'ya anlatmıştı. Wilkening, Türkiye'nin bölgesel şartları ve çekinceleri nedeniyle bu tür bir projede yer almama kararı alması halinde uygulanacak planı ise şöyle ayarlanmıştı: "Bu durumda diğer NATO üyesi ülkelerin üzerine yoğunlaşabileceğimi ifade ettim ve balistik füze savunma yapılanması için Romanya, Bulgaristan, Türkiye, Çek Cumhuriyeti ve Polonya gibi ülkeleri inceledim. Türkiye'nin çok özel bir rol oynayabileceğini ek not olarak aktardım."

Füze kalkanı sözde; “Türkiye'nin güneyini, İsrail'i, Filistin ve Mısır'ı koruyacak”tı!

Washington Post ve New York Times, Türkiye'nin füze kalkanında önemli rol oynayacağına dair yaptıkları haberde Obama'nın Ankara ile yaptığı kulise dikkat çekmişti. İngiliz Reuters Ajansı'nın yayımladığı haberde de, Akdeniz'e yerleştirilecek bir AEGİS'in (ABD donanmasının balistik füze sistemleri) Türkiye'nin güneyini, İsrail'i, Filistin ve Mısır'ı koruyacağı belirtilmişti.

Oysa Türkiye’nin planda yer alması bölge için büyük riskler içermekteydi.

ABD'nin önerisi sadece Akdeniz için değil, Karadeniz için de geçerliydi. Ve Eşbaşkan Recep Erdoğan buna karşı gelemezdi, ama Genelkurmay izin vermeyebilirdi.

Uzmanlık alanı "Atlantik ötesi ilişkiler, NATO, AB, Türkiye, Güney Avrupa, Akdeniz, Ortadoğu, Kuzey-Güney ilişkileri, terörizm, nükleer yayılma, uluslararası güvenlik ve enerji" olan, halen ABD Think-Tank'ı, Alman Marshall Fund adına çalışan Ian Lesser, Türkiye-ABD ilişkileri konusunda şunların altını önemle çizmişti:                                       .  ,

"Türkiye-Washirıgton arasında henüz bir kriz görünmüyor. Ancak bir kriz yaşanırsa, bu yıllar sonra değil, önümüzdeki aylarda ortaya çıkan bir kriz olacak ve İran’ın nükleer sorunu buna sebep olacak, çünkü zaman çok hızlanıyor ve saatin tik takı fazlasıyla çabuk atıyor. Önümüzdeki aylar bölge ve dünya dengelerini değiştirecek olaylara gebe bulunuyor.”

Ekim 2009 sonunda Washington'dan Türkiye'ye ziyarete gelip bu tehditvari açıklamaları yapan Lesser; Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyaretleri öncesinde de kendisine uyarıda bulunmuş ve ABD'nin beklentilerini iletmişti.

Lesser "İran'ın giderek artan stratejik erişimi en başta Akdeniz, Güney Avrupa ve Körfez bölgesinde hissediliyor. NATO'nun güney müttefikleri, özellikle de Türkiye korumasız durumda. Yeni füze mimarisi, bu kısa menzilli riskler üzerinde durmayı hesaplıyor" demişti. Yeni düzenlemenin başta Türkiye olmak üzere NATO'nun güney müttefiklerine daha gelişmiş bir koruma ve stratejik güvence sağlayacağını söylemişti. ABD’nin füze Kalkanı projesinde yeni düzenlemeye gittiği bir dönemde, ABD'den Patriot sistemleri satın almayı planlayan Türkiye'nin ABD ve NATO'nun füze kalkanı projesine, ilişkin yeni sistemin bazı birimlerinin Türkiye'de kurulması gerektiğini önermişti.

Lesser, ABD'nin yeni planları çerçevesinde Akdeniz'e kalkan teçhizatlı gemilerin konuşlandırılmasını ve bu adımı "kıyıda konuşlanacak" ilave bir ağın takip etmesini tasarladığını kaydederek: "Türkiye gerek erken uyarı radarları gerekse interseptörlerin (özel savunma füzeleri) yerleştirilmesi açısından bu yeni mimarinin bir parçası olmaya iyi bir aday konumunda” olduğunu belirtmişti. Oysa böyle bir proje Türkiye’yi İran, hatta Afganistan ve Pakistan’la düşman hale getirecekti.

Lesser, Türkiye'nin İncirlik ya da başka bir yerde Amerikan radarları ve özel savunma füzelerine ev sahipliği yapması için "NATO şapkasının gerekli olabileceğini dile getirmişti. Bunun "siyasi kabul edilebilirliğine ilişkin ortaya çıkması kaçınılmaz zorlukların giderilmesine ve NATO'nun Türk kamuoyunda lekelenen güvenilirliğinin artırılmasına katkıda bulunulacağını” ifade etmişti.

Lesser, "Özellikle AKP hükümeti Ortadoğu'da önemli bir aktör olarak sivrildi. Türkiye, NATO ve ABD'ye bağlı bir ülke olarak bölgede önemli bir rol üstlendi. Örneğin AKP hükümeti ABD'nin İran'a yönelik sert mesajlarını iletmede aracılık etmekteydi. Türkiye, Avrupa Birliği-NATO ilişkileri açısından da önemli bir rol üstlenebilir" diyerek AKP’nin ABD ve İsrail’e taşeronluk yaptığını belgelemişti.

"Füze kalkanı" konusu ve çevrecilik sahtekârlığı

Nükleer savaş çıkmasını önleyen başlıca etkenlerden biri nükleer silahlardır. Yeryüzünde 1945'ten beri nükleer silahlar var. O tarihten bu yana, ABD'nin Irak işgali sırasında düşük oranlı uranyum sürülmüş top mermileri vb. kullanması sayılmazsa, sadece bir kez nükleer silah kullanıldı: ABD, İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda teslim olma işaretleri veren Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombaları attı. Japonya'nın da Irak'ın da nükleer silahı yoktu.

60 yıllı aşkın nükleer silah tarihi boyunca, nükleer silah sahibi bir ülkeye nükleer silahla saldırılmadı. Aynı silahlarla misilleme tehdidi nükleer silah kullanmayı önledi. ABD'nin "füze kalkanı" işte bu misilleme tehdidini ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Bu durumda ABD, nükleer silah sahibi bir ülkeye de nükleer silahlarla saldırabilecek, ama nükleer bir misillemeyle karşı karşıya kalmayacak.

Anlaşılacağı gibi, "füze kalkanı" Rusya gibi, Çin gibi nükleer silahları bulunan ülkelere karşı geliştirilen bir silah. Bu da "füze kalkanı "m ABD'nin Orta Asya'yı ele geçirerek dünyaya hâkim olma planlarının en önemli aracı yapıyor.

Rusya, ABD'nin "füze kalkanını Polonya ile Çek Cumhuriyeti'ne konuşlandırma girişimlerine şiddetle karşı çıktı. Bu direnç ABD'ye geri adım attırdı ve Obama, yaz başlarında kalkanı bu iki ülkeye konuşlandırmaktan vazgeçebileceğini açıkladı. Şimdi "füze kalkanı"na yer aranıyor.

Bu arayış sırasında birdenbire Türkiye'nin adı geçmeye başladı. Gerçi ilk kez Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev Türkiye adını seslendirdi, ama bu konuda da "yeşil ışığın" AKP kaynaklı olduğu izlenimi yaygın. AKP'nin gizli diplomasi manevraları sicili bu yargıyı güçlendiriyor.

"Tüze kalkanı' Türkiye'ye konuşlandırılsın" önerisi ister AKP kaynaklı olsun ister olmasın, Medvedev'in açıklamasından, bu konuda en azından kimi fikir alışverişleri yapıldığı anlaşılıyor. Erdoğan'ın ülkesinde hızla itibar kaybına uğrayan Obama'ya yardım eli uzatması muhtemeldir. Topraklarımız insanlık tarihinin en insanlık dışı silahının konuşlanma alanı olması tehlikesiyle karşı karşıya.

Türkiye'nin kendi milli nükleer teknolojisini geliştirmesi söz konusu olunca yeri göğü inleten çevrecilerimiz nerde?

İran kime kötü örnek olmaktaydı?

ABD'nin askeri saldırı seçeneğinin "masa"da olduğunu açıkladığı İran ise, 70 milyona varan nüfusa, bölgede üçüncü büyüklükte enerji kaynaklarına, güçlü ulusal orduya, gelişkin ekonomiye, tarihi birikimi ve devlet tecrübesine sahip bir ülke. İran; ABD ve AB'nin tüm baskılarına rağmen İsrail'i tanımıyor ve uygulanan ambargolara direniyor. BOAP'ın, öngörüldüğü şekilde hayata geçirilmesi karşısında en büyük engel İran. Rusya, Türkiye, Çin, Venezüela ve Küba ile çok yönlü ilişkiler kurarak ABD hegemonyasına karşı bir blok oluşturmaya çalışan bir ülke. Bu nedenlerle İran'ın bu tür ilişkilerinin önünün kesilmesi, ABD için hayati önemde. ABD açısından bakılınca sorun, İran'ın nükleer yakıtının Türkiye'de saklanması değil ABD'ye bağımlı hale getirilip getirilmemesi. İran, ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve Almanya'ya garantiler verildiği taktirde uranyumu Türkiye'ye verse ve Atom Enerjisi Kurumu'nun denetimini (sağlam şartlarla) kabul ettiğini ilan etse bile, BOAP'ın uygulanması açısından ABD'nin "masa"daki saldırı tehdidinden kurtulamayacaktır.

Çünkü İran, ABD'nin küresel hegemonyası için dünyanın diğer ülkelerine kötü örnektir. Başkan Obama'nın temel amacı, bölgedeki enerji kaynaklarının denetim altına alınması ve bunun kalıcı kılınması, İsrail'in bölgede tek oyuncu olması ve Büyük İsrail’in kurulmasıdır.

Obama da, Bush gibi açıkça "nükleer İran'a hayır" diyor ve Dünyanın da hayır demesini ısrarla istiyor. Türkiye'nin de mutlak şekilde kendisiyle birlikte hareket etmesini dayatıyor. Erdoğan zaten BOAP Eşbaşkanı olarak bu taşeronluğu kararlılıkla yürütüyor.

Nükleer programı nedeniyle ABD ve İsrail'in tehditleriyle karşı karşıya bulunan İran ise bu tehditlere sonuna kadar karşı çıkacağını, daha önce de başvurduğu gibi ülkesinin batı-güney yarısındaki bir büyük alanda hayali düşman uçak ve füzelerine karşı başlattığı 5 gün süreli bir savunma tatbikatı başlatarak göstermiş bulunuyor.

ABD’nin üç seçeneği ve Recep Bey’in tercihi uyuşmaktaydı!

Bu durumda Başbakan Erdoğan'ın, Obama yönetiminin "masa"da tuttuğu şu seçenekleri gündeme taşıması öngörülebilir.

1.  ABD, İran'ı, İran Körfezi'nden denizden ablukaya alacak, bu sürecin olgunlaşmasıyla ekonomik izolasyon tamamlanacak. Bu aşamada İran'ın kesin olarak belirlenmiş nükleer hedeflerine karşı hava harekâtı başlatacak.

2. Obama yönetiminden gizlice ve danışıklı dövüş şeklinde de olsa, İsrail'in söz konusu hedeflere hava saldırısına izin çıkacak.

3.   Obama yönetimi, bugüne kadar İran'a sızdırdığı ABD politikalarına karşı çıkan isyancı güçlere karşı uzmanlaşmış Special Forces 3rd Group (Özel Kuvvetler 3. Grup) adlı özel harekât güçleriyle Ahmedinecat yönetimini devirmeye çalışacak.

Ama bu üç olasılıktan hiçbiri gerçekleşme şansı bulamayacak. BOP Eşbaşkanı eliyle yürütülen taşeronluk girişimleri sonuçsuz kalacak. Diğer açılım politikaları da kesinlikle çöküp çöpe atılacak ve bu Siyonist-emperyalist güçler de, işbirlikçi hainler de yıkılıp yok olacak.[2]

Kuzey Irak’ta düzenli Kürdistan ordusu için ilk adım atıldı

Siyasi partilere bağlı milis güçlerinin yasal çerçeve içinde faaliyet göstermesi ve birleştirilmesi için karar alındı.

Kuzey Irak bölgesel yönetimi yetkilisi Dr. Berham Salih bölgedeki siyasi partilere bağlı milis güçlerinin yasal çerçeve içinde faaliyet göstermesi ve birleştirilmesi için karar alındığını söyledi.

AA muhabirinin sorusu üzerine Salih, "Biz bir karar aldık Peşmerge güçlerini birleştirip yasal bir çerçeveye getireceğiz, artık parti güçlerinden çıkıp yasal bir Peşmerge ordusu haline getireceğiz" dedi.

Salih, bu silahlı gücün Irak anayasasına uygun olarak faaliyet göstereceğini vurguladı.

İngiltere bile, Irak savaşını soruşturmaya başladı

İngiltere’de Irak savaşına yönelik soruşturma başladı. Oluşturulan soruşturma komisyonu, Irak savaşına gitme kararının nasıl alındığı ve savaş sonrasında ülkenin izlediği politikaları masaya yatıracak. 2001-2009 arası 8 yıllık bir süreyi kapsayacak soruşturma çerçevesinde, dönemin ve hala görevde bulunan bazı istihbarat ve savunma bakanlığı yetkilileri, askeri yetkililer, diplomatlar ve siyasetçiler komisyonun önüne çıkarak, soruları cevaplayacak.

Mahmud Ahmedinejad’ın: “İsrail ve ABD'nin İran'a saldıracak cesareti yok” açıklaması

Ahmedinejad, ülkesine İsrail ya da ABD tarafından saldırı düzenlenme ihtimali bulunmadığını belirterek, "Silahlar ve tehditler geçmişte kaldı" demişti.

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, ülkesine İsrail ya da ABD tarafından saldırı düzenlenme ihtimali bulunmadığını belirterek, "Silahlar ve tehditler geçmişte kaldı" dedi. Brezilya'ya resmi ziyarette bulunan Ahmedinejad, düzenlediği basın toplantısında, İran'a İsrail ya da ABD'nin saldırı düzenleme ihtimalini değerlendirmişti.

Ahmedinejad’ın: "Askeri saldırı devri artık tamamlandı. Diyalog ve anlaşma devrindeyiz. Silahlar ve tehditler geçmişte kaldı" diye konuştu. "Bunun akıl sağlığı bozuk kişiler için bile açık olduğunu" ifade eden Ahmedinejad, "Bahsettiğiniz ülkelerin (İsrail ve ABD) İran'a saldıracak cesaretleri yok, bunu akıllarından bile geçiremezler" sözleri dikkat çekiciydi.

Tayyip Erdoğan'ın Washington gezisine dikkat: Türkiye nükleer gerginliğin merkezine taşınmaktaydı!

İran’dan uranyumunu Rusya ya veya Fransa'ya göndermesi istenmişti. Ama İran bunu reddetmişti. Ondan sonradır ki ABD yönetimiyle AKP arasında yapılan paslaşmaların arkasından Türkiye öne sürülmekteydi. Obama'nın Erdoğan'dan bu konuda Türkiye ile İran arasında gerginliğe yol açacak daha ileri adımlar atmasını istediği bildirilmişti.

"Küçük Amerika" süreci Türkiye'yi Sovyetler Birliği'ni hedef alan Amerikan nükleer başlıklı füzelerinin rampası haline getirilmişti, şimdi “ılımlı İslamcılık” ve "yeni Osmanlıcılık" ise, İran-ABD nükleer gerginliğine ABD safında müdahil olmanın yanında, topraklarımıza ABD'nin saldırgan "füze kalkanı" sistemini konuşlandırmaya itmekteydi.

Sadece son birkaç aydır cereyan eden nükleer eksenli olaylar, "yeni Osmanlıcılık"ın ve Fetullahçılığın gerçekte ABD'ye bağımlılığın üst perdeye sıçradığını göstermeye yeterliydi.

Kısa bir hatırlatma

"Küçük Amerika" sürecinin kritik aşaması, 1952 yılında NATO'ya girmekti. O dönemde ABD ile bir dizi gizli anlaşmalar gerçekleşti. Gerçek kapsamını bugün bile hâlâ tam olarak bilmediğimiz bu gizli anlaşmalar uyarınca, 1959'da Karadeniz Bölgemize, Sovyetler Birliği'ni vuracak şekilde Türk milletinden gizli nükleer başlıklı Jüpiter füzeleri yerleştirildi. Füzelerin varlığı, 1962 sonbaharında Sovyetler'in benzer şekilde Küba'ya ABD'yi hedef alan nükleer başlıklı füzeler yerleştirmesi üzerine deşifre edilmişti.

"Küba füze krizi" adıyla tarihe geçen olay, ABD ile Sovyetler Birliği'ni ve NATO ile Varşova Paktı'nı savaşın eşiğine getirdi. "Soğuk Savaş" denilen dönem boyunca üçüncü dünya savaşı tehlikesinin en üst noktaya çıktığı süreçti. Savaş önlenmemiş olsaydı ilk elde zarar görecek ülkeler, ABD'nin işgal etmeye hazırlandığı Küba ile Sovyetler'in saldıracağı Türkiye idi.

"Füze krizi" atlatıldı, ama Türk milleti kendi vatanındaki ABD'nin nükleer füze varlığına ilişkin gerçekleri hala öğrenemedi. "Füze krizi"ne, o da yarım yamalak, ancak 40 yıl sonra resmen açıklık getirildi. 2006 yazında İncirlik üssündeki Amerikan nükleer başlıklarının nakledildiği yolunda çıkan haberler, ABD'nin topraklarımızdaki gizli nükleer silahlarının, söküldüğü açıklanan Jüpiterlerle sınırlı olmadığını göstermişti

Recep Bey Amerika’da…

Tayyip Erdoğan 10 Aralık'ta ABD'ye gitmişti. Erdoğan'ın ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama ile yapacağı resmi görüşmelerin gündemine ilişkin bilgiler netleşmişti. Bu bilgilere göre, ağırlıklı olarak Irak'ın kuzeyindeki kukla devletin güvenliği ve himayesi ile nükleer ve diğer stratejik konular gündeme gelmişti. Görüşmede, Türkiye'yi "Küçük Amerika" sürecindeki gibi nükleer çatışmayla burun buruna getirecek gizli anlaşmalar yapılacağı belirlenmişti.

Bu kaygıları güçlendiren birçok ipucu elimizdeydi. En başta AKP iktidarının ikinci Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ile iki sayfa dokuz maddelik gizli anlaşma yaptığını, Vatan gazetesi yazarı Sedat Sertoğlu'na bizzat kendisi söylemişti.

İkinci olarak, AKP iktidarının başındaki Erdoğan, "Ben her şeyi açıklamak zorunda değilim" tavrını siyasi hareket tarzı olarak sürdürmekteydi.

Üçüncü olarak, son "açılımlar" olaylarında da görüldüğü gibi, AKP gizli kapaklı bir diplomasi yürütmekte hayli mahirdir.

Dördüncü olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri, "yaş-kuru" imzalarla, sahte belge ve bulgularla ve Seferberlik kuşatmasıyla, hayati konularda bile görüş belirtemeyecek derecede felç edilmiş ve kenara itilmiştir.

Beşinci olarak, muhalefetin ve milletin kafası, Ergenekon dalgaları, "açılımlar," Kandil karşılamaları, Silopi şarlatanlıkları ve telekulak bombardımanıyla önemli ölçüde körletilmiştir.

“ Kurdun sevdiği dumanlı hava!” bu olsa gerektir..

Davutoğlu Arabuluculuk mu, yoksa arabozuculuk mu yapmaktaydı?

Washington görüşmesinde ele alınacak önemli konulardan biri, İran'ın uranyum zenginleştirme programı olacağı açıktı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun 15 Kasım'da yaptığı "10 gündür bütün nükleer pazarlık bizim üzerimizden yürüyor" şeklindeki açıklama, AKP'nin bu konuda oldukça ileri gittiğini ortaya koymaktaydı.

Birleşmiş Milletler Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) Başkanı Muhammed El Baradey, 6 Kasım'da, İran'ın "elindeki 1200 kilogram yüzde 3,5 oranında zenginleştirilmiş uranyumu depolanmak üzere Türkiye'ye teslim etmesini" dayatmıştı. Davutoğlu'nun açıklamasıyla, kendi başına böyle bir öneri yapması mümkün olmayan El Baradey'e "yeşil ışığı" kimin yaktığı şimdi anlaşılmıştı. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü lan Kelly de El Baradey'in önerisini desteklediklerini vurgulamıştı.

Davutoğlu, konumunu "iyi niyet arabuluculuğu" gibi göstermeye çalışsa da öyle olmadığı bizatihi kendi sözlerinden anlaşılmaktaydı. Davutoğlu’nun: "(İranlılar) 'Mesele Türkiye değil, uranyumun yurtdışına çıkarılacak olması' diyorlar." Diplomaside arabuluculuk, karşıt tarafların ikisi arabuluculuğa soyunan üçüncü tarafın arabuluculuğunu kabul ederlerse geçerlidir. İran, defalarca uranyumunu üçüncü bir ülkeye göndermeyeceğini her düzlemde açıkladı. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, İSEDAK toplantısı için geldiği İstanbul'da 10 Kasım'da yaptığı basın toplantısında, "İran'ın kendi bilim adamlarının uranyumu zenginleştirdiğini" belirterek, ülkesinin tutumunu teyit etti. Buna karşın, AKP, ABD istediği için müdahil olmakta ısrarlıdır” sözleri, kirli niyetlerini ortaya koymaktadır.

İran'ın uranyumunu üçüncü bir ülkede depolaması fikri, İran ile BM Güvenlik Konseyi üyeleri ve Almanya'nın Ekim başında Viyana'da yaptığı görüşmelerde ortaya atılmış; İran'a uranyumunu Rusya'ya veya Fransa'ya göndermesi dayatılmıştı. İran öneriyi duraksamadan reddettikten sonradır ki ABD yönetimiyle AKP arasında yapılan paslaşmaların arkasından Türkiye'nin adı ortaya çıkmıştı. Bunun Erdoğan'ın Tahran gezisiyle aynı günlere rastlaması acaba sadece bir rastlantı mıydı? Obama'nın Erdoğan'dan bu konuda Türkiye ile İran arasında gerginliğe yol açacak daha ileri adımlar atmasını istemesi doğaldı.

Türkiye’ye atom santralini yaptıracaklar mı?

Batılı ülkeler çevre kirliliği yapan kömür santrallerinin yerine nükleer santraller kurarken Doğu ülkelerinde sürekli termik santrallerinin kurulmasını teşvik ediyordu. Türkiye'nin hidrolik santrallerinin yapımına değişik engeller çıkaran, kredi sağlamayan Batı ülkeleri, termik santralleri teşvik ediyor, kolaylıkla kredi sağlıyordu.

Feleğin çemberinden geçmiş, enerji uzmanı bir dostumuz "Atom santralini bize yaptırmazlar abicim" diyor ve anlatıyordu: "Boşuna uğraşıp vakit kaybediyoruz. Türkiye Müslüman ülke. Dünyada atom santrali kuran ilk Müslüman ülke Pakistan, santralden sonra hemen atom bombası yaptı. İkinci bir Müslüman ülke olarak İran atom santrali kurarken atom bombası işine girdi. Ortadoğu'nun kilit ülkesi Türkiye'ye atom santrali kurdururlarsa, Türkiye'nin de atom bombası yapmaya kalkmayacağı ne malum? İran ve Pakistan ile uğraşırlarken, hiç kimse bunlara ek olarak bir Türkiye sorunu yaratmayı istemez." Acaba dostumun değerlemesi ne ölçüde gerçekçi idi? Rakamlara baktım. Dünyada 31 ülkede 439 adet atom santrali/nükleer enerji tesisi (NPP) var. Bu 31 ülkenin sadece ikisinin nüfus çoğunluğu Müslüman. Onlar da NPP kurar kurmaz atom bombası yapmaya kalkmış. Dünyada toplam elektrik üretiminin yüzde 17'si NPP'lerden elde ediliyor. Fransa ve Japonya'da NPP'lerden üretilen elektriğin toplamdaki payı yüzde 75'i aşmış. ABD'de 103 NPP var. Biz 1968 yılından bu yana NPP (atom santrali) konusunu tartışıyoruz. Önceki hükümetler 4 defa NPP yatırımı için yola çıktı. Değişik nedenlerle yatırım yapılamadı.

1968-1969 yıllarında ABD - İspanyol firmaları "yapılabilirlik" (fizibilite) çalışması yaptı. 400 MW'lik (fakir - doğal uranyum kullanımlı) santral önerdi. 1975-1976 yıllarında, Ecevit - Erbakan döneminde nükleer santral konusu gündeme geldi. Dış baskılarla ve Ecevit’in soğuk bakmasıyla bu konu ertelendi. 1982-1985 yıllarında, Özal döneminde, yap - işlet - devret modeliyle nükleer santrale heveslenildi, gene dış baskılarla vazgeçildi. 1998-2000 yıllarında, Ecevit - Yılmaz döneminde nükleer santral işi gündeme geldi. Almanların baskıları, 90 milyon dolarlık rüşvet iddialarıyla dosya geri çekildi. AKP hükümetinin 24 Mart 2008'de açtığı ihalede 13 grup şartname aldı. 24 Eylül 2008 tarihinde tek bir grup teklif verdi. Teklif incelendi, pazarlık yapıldı. Kilowat saat başına 21.16 cent'lik fiyat 15.35 cent'e indirildi. 20 Kasım 2009 tarihinde teklif beğenilmediğinden değil, ihale esastan iptal edildiğinden dosya güme gitti. AKP Hükümetinin "sil baştan" Akkuyu ve Sinop'ta 2 NPP için ihale açmak için hazırlıklara başlayacağı belirtilmişti. Ama tekrarda yarar var "Boş yere ümitlenmeyin, elin gavuru bize nükleer santral müsaadesi vermezdi. Bunun için önce Erbakan gibi Milli, haysiyetli ve cesaretli bir Başbakan gerekirdi.

Fizik Mühendisleri Odası'ndan nükleer enerji uzmanı Adil Bünyan diyor ki; "Artan elektrik enerjisi talebinin, hidrolik (baraj) ve termik (kömür, doğalgaz, petrol) santrallerle karşılanmasının imkânsız olduğu açıktı.  Özellikle termik santrallerin hem pahalı, hem de çevreyi kirleten tesisler olduğu ortaya çıktı. Bu nedenle sanayileşmiş ülkeler 1950 yılından sonra nükleer enerjiye geçiş yaptı. Nükleer teknoloji ve enerji alanında emperyalist bir tekel oluşturmuşlardı. 1960 yılından sonra bu tekel, nükleer teknolojinin Müslüman ülkelere verilmemesi için ciddi kararlar aldı. Batılı ülkeler çevre kirliliği yapan kömür santrallerinin yerine nükleer santraller kurarken Doğu ülkelerinde termik santrallerinin kurulmasını dayattı.   Hidrolik santrallerine bile engel çıkardı. Türkiye'nin hidrolik santrallerinin yapımına çeşitli zorluklar çıkaran, kredi aktarmayan Batı ülkeleri, termik santralleri teşvik ediyor, kolaylıkla kredi sağlıyor olması iyi okunmalıydı.[3]

İran ya Siyonizme teslim olacak veya saldıracaktı!

İran konusunda, Obama idaresine tavsiyede bulunanlardan birisi de Newsweek dergisinin editörü Ferid Zekeriya oldu ve Kissinger'in 1971 yılında ansızın Çin'e gitmesi ve en azından komunist bloktan birisini ayartarak nötr ve tarafsız hale getirmesi gibi dünyayı şaşırtma pahasına Obama'nın da ilk gezisini İran'a yapmasını ve kopuk ilişkilere bir son vermesini teklif etmişti. Lakin rüzgârlar geminin istediği rotada esmedi. İran'la ilişkiler yatışma trendi yerine gerilim trendine girdi. İran'ın nükleer program konusunda yoluna devam etmesi ve pazarlığa açık olmadığını ilan etmesi veya yapılan dolaylı pazarlıklarda da tarafların uzlaşmaması gerilimi daha da tırmandırıvermişti. Bu bağlamda, İran'ın son sıralarda Kum yakınlarında gizli bir tesisisin ortaya çıkması ve ardından alenen yeni 10 tesis yapacağını duyurması ve İsrail'i ve Orta Avrupa'yı vurabilecek kapasitede füzeler denemesi gerilimin öteki ara ve kademe unsurlarını teşkil etti ve sonunda ABD yılbaşından itibaren uygulamayı düşündüğü yeni ve 'kurutucu yaptırımların'  geri dönülmez bir biçimde artık uygulama aşamasına geldiğini ve beklemeyeceklerini' duyurması ilişkilerin geri dönülmez bir ufukta seyrettiğini göstermişti. İşte tam bu noktada eski başkan adaylarından John Kerry'nin devreye girmesi sönen umutları yeniden yeşertti. İşte bu kritik eşikte ABD eski başkan adayı ve Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı John Kerry, 1979'daki İslam Devrimi'nden beri İran'ı ziyaret eden en üst düzey ABD'li temsilci olmak istediğini ilan etti. İran'ın tartışmalı nükleer programı konusunda bir anlaşmaya varılması için son bir hamle niteliği taşıyan bu ziyarete Beyaz Saray'ın da karşı olmadığı öğrenildi.

Esasında, Çin'le Detante yani yumuşama politikasının mimarı olan Kissinger aynı şekilde İran'la benzeri bir politikanın yürürlüğe konulmasını savunanlardandı. Sonunda, Beyaz Saray'ın da buna daha düşük ve dolaylı tonda (kendini riske atmadan) razı olduğu anlaşıldı. Beyaz Saray'dan bu konuda yapılan açıklamada şöyle deniliyor: "Bu, Dış İlişkiler Komitesi başkanı tarafından gerçekleştirilen bir seyahat olarak algılanmalıdır. Ziyaret düşüncesi tamamen Kerry'nin kendi inisiyatifinin bir ürünüdür..." Böylece Beyaz Saray'ın da en azından bu ziyarete karşı çıkmadığı aksine desteklediği anlaşılmıştı.

Öte yandan Obama yönetimi, bu ziyareti gerçekleştirmesi halinde Kerry'yi resmi temsilci yapıp yapmama konusunda ise henüz kararsızdı. Kerry, geçtiğimiz aylarda da ABD Başkanı Obama ile koordineli olarak birtakım diplomatik girişimlerde bulunan insandı. ABD'li senatör, özellikle Afganistan'daki tartışmalı başkanlık seçimleri sonrasında bu ülkeye bir ziyaret gerçekleştirerek Devlet Başkanı Hamid Karzai ile görüşmüş ve yaşanan siyasi krizin çözümüne dönük çabalarda önemli rol oynamıştı.

İran'ın BM sözcüsü bu konuda henüz bir yorum yapmazken, medyaya açıklama yapan bazı milletvekilleri Kerry'nin teklifini ciddiye almadıklarını hatırlatmıştı. Geçmişte de ABD'li yetkililerin Tahran'ı ziyaret etmek istediklerini söyleyen milletvekili Alaattin Borucerdi, bu bakımdan ABD'nin İran'a yönelik politikalarında Obama yönetimi döneminde de bir değişiklik olmadığını vurgulamıştı. ABD Başkanı Obama, nükleer programını durdurmayı reddeden İran'a doğrudan müzakerelere başlaması konusundaki uluslararası çağrılara cevap vermesi için yılsonuna kadar zaman vermiş, aksi takdirde Tahran'ın uygulanan yaptırımların artırılacağı uyarısını yapmıştı.

Kerry Tahran ziyaretini gerçekleştirmesi halinde son 30 yılda İran'a giden en üst düzey ABD'li yetkili unvanını kazanacaktı. Bu girişim aslında, İran’a bir müdahale durumunda ABD ve İsrail’in çok ciddi sıkıntılara uğrayacağı endişesinden kaynaklanmaktaydı.

Kulislere yansıyan bilgilere göre Kerry’nin bir amacı da, İran’la arabuluculuk rolündeki Recep Erdoğan’ın işini kolaylaştırmaktı.[4]



[1] Kulis Ankara / Milli Gazete

[2] Aydınlık Türkiye 20 Aralık 2009 Erol Bilbilig

[3] Güngör Uras / Milliyet

[4] Mustafa Özcan / Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

BAŞÖRTÜSÜ TAKINTISI VE ŞEYTANLIK MANTIĞI
  Erbakan Hoca'nın 17 Ağustos 2007 Cuma sohbetindeki tespitiyle: "Cumhurbaşkanı Sn....
Devami
DÜNYA HAYATININ HAKİKATİ, MADDE VE ENERJİ
Dünya, Gerçek mi, Rüya mı? Canlı ve cansız bütün varlıklar... Yerler,...
Devami
ONSUZ OLUR MU? (ŞİİR)
  ONSUZ OLUR MU?          Allah’sız düşünme, hiçbir olayı Sebepler vasıta, Yaratan O’dur… Sen...
Devami
KUR'ANDA HZ. MUSA İLE HIZIR HİKÂYESİ
  Kehf Suresi 60-82. ayetleri) 60=Hani, bir vakitler Hz. Musa...
Devami
İSLAM HAYAT DİSİPLİNİ Mİ, YOKSA BAYAT TAKLİTÇİLİK Mİ?
  Şeytanın, batıl ve bozuk ta olsa, yeni ve orijinal bir...
Devami
BALGAT’TAKİ BULUT SEFASI VE HAYRETTİN KARAMAN’IN SAFSATASI
Aziz Hocamızın haklı tespitiyle: (Malum sabataist ve masonik) çetelerce yönlendirilen… Hak davayı...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1299

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR