D-8’in 7. kuruluş yıldönümü toplantısının; Siyonist ve emperyalist mihrakların, ABD’de ve ülkemizde yaptıkları çok sinsi ve tehlikeli toplantıların arkasına ertelenmesi, oldukça anlamlıydı…
Çünkü insanlığın ve İslam dünyasının barbar batıya mahkum ve mecbur olmadığının… Bugünkü zalim dünya sistemine alternatif ve adil projelerin ve bunları sahiplenen güçlü bir cephenin de varlığının ortaya konması lazımdı…
İşte D-8 lerin İstanbul zirvesi, bunun cevabıydı…
Hakka ve hayra inanmış, huzura ve refaha susamış milyarların manevi temsilcisi olarak Erbakan Hoca’nın haykırışıydı…
Hatırlanacağı üzere, önce ABD’de G-8’ler toplandı… Bölgemizdeki bazı taşeronları ve ülkemizdeki garsonları da çağrıldı…
BOP kapsamında Afrika’dan Asya’ya tüm İslam coğrafyasını, emperyalizmin emrine sokma kararı alındı. Arkasından İKÖ ve NATO zirvelerinin hepsinden de, “Dayatma ve düşmanlığa, sömürü ve saldırıya devam!” fermanları çıktı. Afganistan ve Irak gibi bütün bölge kuşatılacak ve işgale uğrayacaktı!…
İşte Malum ve Mel’un güçlerin ve köleliğe meftun işbirlikçilerin, bütün dünyaya meydan okudukları böyle bir ortamda, Erbakan Hoca’nın büyük bir ciddiyet ve cesaretle, D-8 ler zirvesini toplaması, tüm insanlığın kurtuluş reçetelerini ve huzur projelerini ortaya koyması, siyonizmin rakipsiz ve dünyanın sahipsiz olmadığını göstermek amacıylaydı…
Erbakan Hoca:
- 1- Önce D-8 leri oluşturan çekirdek ülkeler, kabuklarını kıracak, çok yönlü kucaklaşacak, ağırlığını ve saygınlığını ortaya koyacak…
- 2- Sonra tüm mazlum ve Müslüman ülkeler bu hayırlı halkaya katılacak
- 3- Ardından; Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilyanın da ittifakıyla, olumlu ve onurlu bir denge kurulacak.
- 4- Ve arkasından G-7 lerle oturup II. bir Yalta konferansı yapılacak… Asil ve adil biçimde Yeni bir Dünya düzeni oluşturulacak ve böylece insanlık özlenen barış ve bereket medeniyetine kavuşacak… Diyordu…
Bunun ilk adımı olarak:
a-Refah-Yol döneminde Türkiye de TAİ’nin yaptığı zirai ilaçlama uçaklarının, artık seri üretim ve satışının başlatılması
b-Endonezya’da Habibi’nin gayret ve girişimiyle gerçekleşen 70 kişilik “N-250” yolcu uçaklarının üretilerek piyasaya çıkarılıp pazarlanması
c- Ortak helikopter yapım projelerinin süratle tamamlanması
d- Petrol kuyuları için sondaj makinelerinin ortak projelerle D-8 ülkelerinde yapılması
e-Petrol arama ve taşıma gemilerinin de yine D-8 ülkelerinde yerli ve milli imkanlarla yapılıp, dışarıya milyarlarca dolar kaynak aktarımından kurtulması öngörülüyordu…
Bütün bunların başlaması ve başarılması için de, her şeyden önce D-8 ülkelerinin ve tabi en başta Türkiye’nin Milli görüşe dönmesi, yani kendi iç siyaset ve stratejilerini düzeltmesi gereğini vurguluyordu.
Erbakan Hoca şöyle diyordu:
Ekonomik ve teknolojik gücü, üstünlük sebebi sayan zalimlere, nasihat kar etmemektedir. Onlar sadece, kuvveti görünce hizaya gelmektedir. Bizim bütün barış çağrılarımızı terslemiş ve küçümsemiştir. Bakınız, bugüne kadar, D-8 lerin bütün deklarasyonları dikkatle incelenirse şu görülecektir. Bu iyi niyetli uyarı ve çağrılarımızı, G-8 ülkeleri ve Siyonist merkezleri bir nevi yakarış gibi zannetmişlerdir. Bu 7 yıl böyle rica, minnet, yalvarışlarla geçmiştir… Halbuki 100 sene kadar önce, o dönemde Fransa’da ve İngiltere’de İslam aleyhine oynatılan bir tiyatronun kaldırılması için Sultan Abdulhamit Hanın: “Ya bu saldırı ve soytarılığa son verirsiniz. Yoksa sizin İslam düşmanı olduğunuza karar verir ve gereğini yerine getiririz! Yani size Cihadı Ekber ilan ederiz” dediği cinsinden bir ciddiyet ve cesarete ihtiyaç görülmektedir. Batılı barbarlar, öyle barış ve adalet çağrısından anlayacak değildir.
D-8 ler ABD’de yaşayan ve temel haklarından ve insanca yaşama şartlarından mahrum, bırakılan milyonların da, İsrail’de yaşayan ve siyonist safsataların ve saldırganlıkların oluşturduğu korku ve karamsarlık altında hayatı cehenneme dönmüş Musevi halkın da huzur ve hürriyet programıdır.
Bugün yeryüzünde, bu Siyonist ve emperyalist sömürü ve sindirme düzeni yüzünden açlık, hastalık, haksızlık ve ahlaksızlık altında kıvranan milyarların da kurtuluş davasıdır.
İşte bu kutlu amaca ve mutlu sonuca ulaşmak için:
1- Önce D-8 ülkelerinde diyalog enstitüleri kurulup “ülkelerinde siyasi iradenin ve Kuvayi Milliyenin” işbaşına geçmesi ve güçlenmesi gerçekleşecektir. İşbirlikçi ve taklitçi kafalarla bu zulüm ve zilletten kurtulmak imkansızdır!..
2- Ortak ekonomik kalkınma işbirliği ve bağımsız hareket ve hizmet birlikteliği sağlanmalı ve Siyonist-emperyalist kıskacından kurtulmalıdır. D-8 ülkeleri, siyasetinden ticaretine, teknolojisinden turizmine dış güçlerin ve mevcut dünya düzeninin dışında bir özgürlük ve özgüvene ihtiyaç vardır. Çünkü Hakkı ve hayrı yerleştirmek ve yürütmek için, mutlaka güçlü olmamız ve zalimlerin tuzaklarını ve dayatmalarını boşa çıkaracak teknolojiyi hazırlamanız ve araştırmanız lazımdır.
Çünkü güçlü olmayanın, haklı olması hiç bir işe yaramamaktadır. Ne var ki biz, her türlü ekonomik ve teknolojik gücü elbette bütün insanlığın hizmetinde kullanmak üzere hazırlamaktayız.
ABD, İKÖ’yü de kuşatıyor…
İKÖ, mevcut küresel düzende neredeyse “tek aykırı ses” denilebilecek bir konumda bulunmasına… Bu nedenle İKÖ’nün aldığı kararlar, gelişmeler karşısında koyduğu tavırlar büyük önem taşımasına rağmen maalesef kuşatılmış ve kısırlaştırılmış olduğundan bu toplantılar amacından saptırılmıştır.
İKÖ’nün önemini bilen ABD, bu kuruluşu kuşatma altına alma harekatı başlatmıştır. Aykırı ses istemeyen ve yaptığı haksızlıkların yüzüne vurulmasından hoşlanmayan Bush yönetimi, İslam Konferansı Örgütü’nü Türkiye eliyle pasivize etmek istemiş ve başarmıştır.
ABD’nin planı şu: İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreterliğine Türkiye’nin adayını seçtirip, bu kurumu AKP iktidarı vasıtasıyla denetimi altına almaktır… Zaten Ortadoğu’nun etkin gazetelerinden “As Safir” de, ABD’nin bu planına dikkat çektiği yorumunda “Bush yönetimi, İslam ülkelerinin Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki değişikliklere uyum sağlayabilmeleri için İKÖ’nün başına uyumlu bir genel sekreter gelmesini istiyor” diye yazmıştır…
ABD, Türkiye’nin genel sekreter adayı için açıktan lobi yapıyor, İKÖ’nün başına AKP iktidarının önerdiği adayın gelmesini istiyor.
Peki neden?
Büyük Ortadoğu Projesi’nin İKÖ vasıtasıyla “daha kolay ve uyum içinde” yürütülmesini sağlamak için…
Daha önce AKP iktidarına “taşeronluk” görevi veren Bush yönetimi, şimdi de Türkiye eliyle İslam Konferansı Örgütü’ne taşeronluk görevi yüklemeye hazırlanıyor…
AKP iktidarı, ABD’nin açık tezgahına alet olarak İslam Konferansı Örgütü’nün gücünü kırıyor, zulme ve haksızlığa karşı çıkan bu örgütü Bush yönetiminin güdümüne sokmaya çalışıyor…
Bu tarihi bir vebaldir ve AKP iktidarı alet olduğu hain planı görmek zorundadır…
Irak’ı bombalayan uçakların Türkiye’deki İncirlik üssünden kalkmasının acısını hâlâ yüreklerinde hisseden müslüman kardeşlerimiz, İslam Konferansı Örgütü’nün Bush’un güdümüne sokulmak istenmesini asla affetmeyeceklerdir…[1]
İKÖ ve Türkiye
Türkiye 1969 yılında kurulan İslâm Konferansı Teşkilâtı’nın Ana Sözleşmesini henüz onaylamamış olmasına rağmen üye devlet konumunu muhafaza etmekte, üyelikten kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmekte, bu bağlamda Teşkilat ve üyesi bulunduğu yan kuruluş bütçelerine katılım paylarını muntazaman ödemektedir.
Türkiye ilk kez; Erbakan Hoca’nın gayretiyle 1975 yılında yapılan 6. Dışişleri Bakanları Konferansı’nda, Dışişleri Bakanı düzeyinde temsil edilmiştir. Türkiye’nin devlet başkanı düzeyinde katıldığı ilk İslâm Zirvesi ise, 1984 yılı Şubat ayında Kazablanka’da yapılan 4. İslâm Zirve Konferansı olmuştur. 4. İslâm Zirve Konferansı, İSEDAK başkanlığının 7. Cumhurbaşkanımız Kenan EVREN tarafından üstlenilmiş olması nedeniyle, Türkiye ile Teşkilat ilişkileri açısından bir dönüm noktası olarak görülebilir.
Türkiye Cumhurbaşkanı K. Evren 1984 yılında Kazablanka’da yapılan 4. İslâm Zirve Konferansı’nda İSEDAK başkanlığına seçilmiş, böylece, Türkiye, İslâm Ülkeleri arasındaki çok taraflı ekonomik işbirliği faaliyetleri alanında etkin bir konuma da gelmiştir.
Türkiye üzerine aldığı İSEDAK başkanlığı görevini, disiplinli ve düzenli yıllık toplantılarla sürdürmüş ve proje bazında somut gelişmeler kaydedilmesini sağlamıştır. İSEDAK bu çalışmalarıyla kısa zamanda temayüz etmiş ve üye ülkeler nezdinde saygınlık kazanmıştır.
İKÖ çerçevesinde ekonomik işbirliğinin tarihçesi
1- İKÖ Ekonomik İşbirliğinin Başlangıcı Ve İlk Yıllar
Temelinde Arap-İsrail anlaşmazlığının yer aldığı siyasi olaylara bir tepki sonucu kurulan İslâm Konferansı Örgütü (İKÖ), doğal olarak faaliyetlerine politik bir forum olarak başlamıştır. Bununla birlikte, bu politik hareketin etkinliğinin, ortak ekonomik eylemle bütünleşerek sağlanabileceği fikri de daha ilk yıllarda kabul görmüştür. Nitekim Şubat 1972’de Üçüncü İslâm Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda kabul edilen İKÖ Anayasası’nda, İslâm âleminin ekonomik gelişimi ve üye ülkelerin üretim kapasite ve imkânlarının arttırılması gibi konulara yer verilmiştir. Böylece, İslâm Ülkelerinin karşı karşıya bulundukları ekonomik ve sosyal sorunların, İKÖ çerçevesinde ele alınması ve üye ülkeleri birbirlerine yakınlaştırmaya yönelik muhtemel işbirliği alanlarının ortaya çıkarılması için zemin oluşmaya başlamıştır.
Bu oluşum, o dönemlerde dünyada meydana gelen eğilimlerle paralellik arz etmektedir. Nitekim, iki kutuplu dünya düzeninin hüküm sürdüğü soğuk savaş döneminde, gelişme yolundaki ülkelerin acil ekonomik ve sosyal kalkınma sorunları, 1968 yılında Yeni Delhi’de yapılan İkinci UNCTAD Konferansında “Gelişme Yolundaki Ülkeler Arasında Ekonomik İşbirliği” adı altında gündeme alınmıştır. Ancak, konunun uluslararası boyutlarda önem kazanması ve uluslararası politikaların öncelikli alanlarına girmesi 1970’li yıllarda mümkün olabilmiştir. 77’ler Grubu, Afrika Birliği Örgütü ve BM Afrika Ekonomik Komisyonu gibi bölgelerarası ve bölgesel oluşum ve kuruluşlar çerçevesinde yapılan bakanlar düzeyindeki toplantılarda “Güney-Kuzey İşbirliği” olarak adlandırılan bu yeni temayül ve oluşumların temel yaklaşım ve hedefleri ortaya çıkmıştır.
1976 yılında Mexico City’de yapılan, Gelişme Yolundaki Ülkeler Arasında Ekonomik İşbirliği Konferansı’nda formüle edilen, yeni ekonomik işbirliğinin temel yaklaşım ve hedeflerinin merkezinde “kollektif kendi kendine yeterlilik” kavramı yer almaktadır.
Meydana gelen bu uluslararası süreç içinde İKÖ, o günün önemli ekonomik sorunlarının, her yıl yapılmakta olan İslâm Dışişleri Bakanları Konferansı toplantılarının gündemine alınması ve İKÖ ölçeğinde ekonomik ve teknik işbirliği faaliyetlerinin başlatılması yönünde girişimlerde bulunmaya başlamıştır. Böylece İKÖ, bir anlamda, ekonomik alanda İslâm Ülkeleri arasında ” Güney-Kuzey İşbirliği” hareketini başlatmıştır.
2- Lahor Zirvesi Ve Takip Eden Gelişmeler
1974 yılında Lahor’da yapılan İkinci İslâm Zirve Konferansı, İKÖ ekonomik işbirliği açısından önemli bir gelişmeye sahne olmuştur. Zirve Bildirisinde, dünya ekonomisindeki gelişmeler ve üye ülkelerin güncel ekonomik sorunlarına işaret edilerek, İKÖ üyeleri arasında ekonomik işbirliğine duyulan ihtiyaç vurgulanmıştır. Bu niyet beyanı, üye ülkeler arasında ekonomik işbirliği faaliyetlerinin başlatılması ve geliştirilmesi yönünde İKÖ’nin harekete geçmesi için bir işaret olmuştur. Böylece, müteakip Dışişleri Bakanları Konferanslarında çeşitli ekonomik konuları içeren yeni kararlar alınmış ve ekonomik alanda faaliyet gösterecek İKT ihtisas kuruluşları ve organlarının kurulması için girişimler başlatılmıştır.
Bu çerçevede, 1974 yılında, İslâm dünyasında çeşitli kültür, eğitim, teknik ve ekonomik çabalara mali destek sağlamak amacıyla, İKÖ Genel Sekreterliği bünyesinde İslâm Dayanışma Fonu kurulması kararı alınmıştır. Bu gelişmeyi, aynı yılda, üye ülkelerin kalkınma çabalarına destek sağlamak amacıyla, İslâm Kalkınma Bankası (İKB)’nın kuruluşu izlemiştir.
Mayıs 1976’da üye ülkelerin uzmanlar düzeyinde temsil edildiği İslâm Ekonomik, Kültürel ve Sosyal İşler Komisyonu kurulmuştur. Komisyon, İKÖ çerçevesinde ekonomik ve kültürel işbirliği faaliyetlerini teknik düzeyde gözden geçirerek, Dışişleri Bakanlarının yıllık toplantılarına tavsiyelerde bulunmakla yükümlü kılınmıştır.
1977 yılında yapılan Sekizinci Dışişleri Konferansında, “Üye Ülkeler Arasında Ekonomik, Teknik ve Ticari İşbirliği Genel Anlaşması” onaylanmış; Ankara’da İslâm Ülkeleri İstatistik, Ekonomik ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi’nin kurulması kararlaştırılmıştır. Bu gelişmeyi, İslâm Mesleki ve Teknik Eğitim ve Araştırma Merkezi (Dakka Merkezi)’nin Dakka’da kurulması izlemiştir. Bu kuruluşun adı daha sonra “İslâm Teknoloji Enstitüsü” olarak değiştirilmiş, son olarak da “İslâm Teknoloji Üniversitesi” adını almıştır. Özel sektör işbirliği alanında ise, ilk olarak Uluslararası İslâm Bankalar Birliği (IAIB) Kahire’de, bilahare de, İslâm Ticaret ve Sanayi Odası (ICCI) Karaçi’de, İKÖ’nün ilgili kuruluşları olarak faaliyete başlamışlardır.
Merkez Bankaları Guvernörleri ve Para Otoritelerinin ilk toplantısı Mart 1978’de Kuala Lumpur’da yapılmış ve muhtemel işbirliği modalitelerinin geliştirilmesi üzerinde durulmuştur. 1978 yılı ikinci yarısına gelindiğinde, İKÖ ekonomik işbirliği gündeminin bir hayli genişlediği ve çalışma şekil ve modalitelerin belirli bir şekil almaya başladığı görülmektedir. Bu bağlamda, işbirliği alanlarında öncelikli konuların belirlenmesi, uygulama mekanizmaları, yasal ve kurumsal altyapının oluşturulması, çok taraflı işbirliği anlaşmaları gibi konular gündemde yer almaya başlamıştır.
1981 yılında yapılan Üçüncü İslâm Zirve Konferansı öncesinde, Birleşmiş Milletler Üçüncü Kalkınma Yılı hazırlıkları son aşamasına gelmiş bulunmakta idi. Bu stratejiden esinlenilerek, İKÖ çerçevesinde ortak yatırımlar ve ticari konulara ilişkin detaylı bir eylem raporu hazırlanmıştır. Müteakiben, İslâm Armatörler Birliği (ISOA)’nın Cidde’de, İslâm Ticareti Geliştirme Merkezi (ICDT)’nin Kazablanka’da kurulması, İslâm Ülkeleri Arasındaki Ekonomik İşbirliğini Güçlendirmek için Eylem Planı ile birlikte Ocak 1981’deki Zirve’de onaylanmıştır.
Haziran 1981’de yapılan Onikinci İslâm Dışişleri Bakanları Konferansı’nda, İslâm Sivil Havacılık Konseyi’nin kuruluşu ve Yatırımların Teşviki, Korunması ve Garantisi Anlaşması onaylanmıştır.
Ocak 1981’de yapılan Birinci Gıda Güvenliği ve Tarımsal Kalkınma Bakanlar Toplantısı’nda, gıda güvenliği ve tarımsal kalkınma alanında işbirliği konularının eyleme dönüştürülmesine yönelik ayrıntılı bir program kabul edilmiştir. Aynı yılın Kasım ayında, FAO Konferansı münasebetiyle, İKÖ Gıda ve Tarım Bakanları Birinci Koordinasyon Toplantısı’nda bir araya gelmişlerdir.
3- Üçüncü İslâm Zirvesi Ve Mekke Deklarasyonu
1981 yılı Ocak ayında Mekke ve Taif’te yapılan Üçüncü İslâm Zirve Konferansı, özellikle, “Üye Ülkeler Arasında Ekonomik İşbirliğinin Güçlendirilmesine Yönelik Eylem Planı”nın kabulü bakımından önemli bir toplantı olmuştur. Eylem Planı’nın temel amacı, çeşitli alanlara yayılmış olan İKÖ ekonomik işbirliği faaliyetlerinin “Ortak Eylem” kavramı çerçevesinde bir araya getirilmesidir.
1980 yılı sonlarına doğru Ankara’da yapılan Ekonomik İşbirliği Konferansı’nda nihaileştirilen Eylem Planı, ekonomik işbirliği için 10 sektörü kapsamına almıştır. Eylem Planı, bir bakıma, İKÖ ekonomik işbirliği alanında o zamana kadar sürdürülen ortak çabaların zirvesini teşkil etmektedir.
Diğer taraftan Yine Üçüncü Zirve’de Bilimsel ve Teknolojik İşbirliği ile Enformasyon ve Kültürel İşler alanında çalışan diğer iki Daimi Komite ve ekonomik ve ticari işbirliği alanında faaliyet gösterecek olan İKÖ Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi (İSEDAK)’nin kurulmasının kararlaştırılması da, yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.[2]
NATO, Şeytanın Kışlasıdır.
İsrailoğulları bin yıldır Müslümanlarla Hıristiyanları savaştırmakta ve bu sayede dünyada kendi planlarına göre bir sömürü dengesi kurmuş bulunmaktadır. Siyonist Yahudiler, az olan nüfuslarına rağmen, şeytani siyasetleriyle kendileri zenginleşip bugünkü ateist uygarlığı kurmuşlardır. 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde akdettikleri I. Yahudi Kongresi‘nde, dünyayı artık tamamen köleleştirdiklerini zannederek kararlarını değiştirmişler, ülkeleri sadece rejimlerle yönetmeye karar kılmışlardır.
Roosevelt, Churchill ve Stalin‘in bir araya geldiği Yalta Konferansı toplantısında (4-11 Şubat 1945), zamanın güçlü devlet başkanları dünyayı ikiye ayırmışlar; yarısını sosyalist, yarısını kapitalist ülke yaparak; Doğu’da “Varşova Paktı”nı, Batı’da “NATO orduları” nı oluşturmuşlardır.
Bu güçler güya birbirine karşı kurulmuş olacak; “Varşova” sosyalistlerin jandarmalığını, “NATO” da kapitalist ülkelerin korumacılığını yapacaklardı. Yalta Konferansı kararlarına uymayıp diğer tarafa katılmak isteyen olursa, bu jandarmalar kapıştırılacaktı. Sömürü sermayesi dünya ülkelerine sürekli silah satabilmek ve sömürebilmek için de, devamlı olarak savaşlar çıkarılacaktı..
Bu arada Müslümanlar da bu Varşova ve NATO ordularının baskısı altında sindirilmeye ve köleleştirilmeye çalışılmıştır. Arap ülkelerindeki Baas partileri işte bu genel programın bir uygulamasıdır. Aslında siyonizmin güdümündeki ülke yöneticilerine, her türlü haksızlık ve ahlaksızlık yaptırılmıştır. Irak‘taki Saddam’ da bunlardandır. Türkiye‘deki inanç ve ahlak tahribatları ile lâiklik dayatmaları de hep bu planın bir parçasıdır.
Varşova Paktı askerleri de, NATO askerleri de aynı sömürü sermayesi ile destekleniyor, ABD’deki sömürücü tekel sermayesi tarafından besleniyordu. Bunlar birbirine karşı güçlendirilip dengeleniyordu. Sahnede oynayan sadece iki takımdı. Böylece dinsizlik yani ateizm dünyaya tamamen yerleştirilecekti. Ve insanlık demokrat köleler haline getirilecekti.
Sonra, Sömürü sermayesinin beklemediği çok önemli bir olay oldu. SSCB Lideri Mihail Gorbaçov bu oyunu bozdu. Gorbaçov’un devrimi, tarihte bir dönüm noktası olarak anılacaktır. Çünkü Sovyetler bu değişiklik sayesinde “savaşma felsefesi“ni bıraktı. Artık Sovyetler demokratikleşecek, Sovyetler liberal olacaktı. Dünyada yeni bir dönem ve yeni bir uygarlık doğacaktı. Gerçek sosyalizm olacak; din düşmanı, aile düşmanı, mülkiyet düşmanı, ulus düşmanı sosyalizm ortadan kalkacaktı.
Siyonizmin sömürücü tekel sermayesi bu durumdan son derece rahatsızdı. Yeni bir plan kurulup yeni bir oyun başlatılmıştı:
Rusya‘da sarhoş Boris Yeltsin yönetimi eline geçirdi. Gorbaçov devre dışı bırakıldı. Yeltsin, Sovyet ülkelerini topladı ve dağıttı. Yeltsin’i şöyle kandırdılar; “İslâm nüfusu giderek çoğalmakta ve tehdit oluşturmaktadır. Bu gidişle 15-20 yıl sonra Sovyetlerde Müslümanlar hakim olacaklardır. Bundan korunmak için tek yol vardır. Bu devletleri dağıt. Ama askeri birliği koru. Böylece Sovyetler fiilen devam eder. Moskova Parlamentosu’nda Müslümanlar çok az kalır.”
Bu sayede Müslümanların devre dışı bırakılması hedeflenmiştir. Şu anda, gizli anlaşmalarda Ruslar eski Sovyetlerin devamıdır. Eski Sovyetler tek devlettir. Ama diğer devletler müstemleke ülkelerdir. Onların ülke yönetimdeki yetkileri göstermeliktir. Orta Asya ve Kafkasya ülkeleri kendilerini devlet sansa da, gerçek böyle değildir. Ancak bu arada Rusya beklenmedik derecede sarsıntı geçirdi. Bu müstemlekelerine hakim olamadı. ABD, Ruslarla anlaştı ve oralara kendi askerlerini yerleştirdi, hâlen de yerleştiriyor… Gaye, oralardaki siyonist hakimiyetini korumak ve İslâm’i şuurun oluşmasını önlemektir.
Gorbaçov‘un devrimi sonunda Varşova Paktı dağılınca, NATO açıkta kaldı. NATO’ya yeni bir düşman arandı. Önce “Afganistan“, sonra “Irak” düşman olarak öne çıkarıldı… Ama başarılamadı…
İstanbul’daki “NATO Zirvesi” bunun için toplandı; NATO’ya yeni düşman olarak “terör” ortaya atıldı. Daha önce terör’le İslam aynıymış gibi propaganda yapıldı. Kısaca NATO’nun yeni düşmanı artık, İSLAM’dır
NATO ve Varşova paktlarından oluşan göstermelik iki ordu, zaten tek ordu idi. Şimdi resmen “tek ordu” yapıldı.
NATO‘ya karşı en büyük düşman adayı “İslâm”dır, İslâm dünyasıdır.
Şimdilik “İslâm ülkeleri” NATO’nun karşısına düşman olarak konacaktır. İslâm âlemini ıslah etmek için Ortadoğu ülkelerine savaş açılacaktır. Bu saldırılara Müslümanlar karşı çıkacaklardır. Ateist Sovyetler yerine NATO‘nun karşısında İslâm dünyası boğuşacaktır. Yeni düşman bulununcaya kadar İslâm ülkeleri yedek düşman olarak kullanılacaktır. Çünkü, kimi Yahudi inanış ve anlayışına göre, buralar kurulacak olan İsrail imparatorluğunun bir parçasıdır. Ortadoğu ülkeleri, muharref Tevrat’ta İsrail oğullarına vaadedilen topraklar içinde bulunmaktadır.
“Evet NATO, insanlığı tehdit eden en büyük tehlike ve tuzaktır. Şimdi NATO yeniden düzenlenecek, yeniden yapılandırılacaktır. Karşısına güçlü silahları ve ordusu olan bir düşman oluşturulacaktır. Sonra NATO ikiye bölünecek ve Avrupa ordusu kurulacaktır… Daha sonra bunlara karşı Sovyetler birlik kuracak… Hintliler birlik kuracak… Afrikalılar birlik kuracak… Güney Amerikalılar birlik kuracak… Dünyadaki bu birlikler birbirleriyle savaşacak ve yüzlerce yıl kan akacaktır. Sömürücü sermaye de silah ve para ile bu orduları istediği gibi kullanacaktır.[3]
İşte siyonizmin asıl hedefi ve projesi budur. Ancak, elbette bu projeye karşı Allah’ın da projesi vardır ve Allah’ın takdiri asla şamayacaktır: “Onlar plan kurdular; Allah da plan kurdu. Allah, plan kuranların hayırlısıdır.”[4]
İşte “Dünyayı değiştirecek Adam!” Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’nın D-8 ler oluşumuyla başlattığı ve İnşallah başarıya yaklaştığı tarihi ve talihli projeler, bu ilahi müjdelerin bir zuhuratıdır.
İnsanlık tarihi boyunca ilk uygarlık Mezopotamya’daki Nuh Uygarlığı’dır. Onu 500 sene sonradan Mısır Uygarlığı takip etmiştir. Bu iki uygarlığın ömürleri 2000 sene olmuştur. Sümer ve Babil uygarlıkları ile Eski Mısır ve Yeni Mısır uygarlıkları oluşmuştur. Bu uygarlıklara ait bulunan kitabelerin okunması henüz tamamlanamadığı için bunların gelişmeleri hakkında şimdilik yeteri kadar bilgimiz yoktur.
İkinci büyük uygarlık İbrani Uygarlığı’dır. Bu uygarlığın ömrü de 2000 yıl sürmüştür; Yahudilik ve Hıristiyanlık (MÖ 1000 – MS 1000). Yine bunların 500 yıl arkasından Batı Uygarlığı izlemiştir. Onun ömrü de 2000 yıl olmuştur; Yunan ve Roma/Bizans (MÖ 500 – MS 1500).
Bunlardan sonra son büyük doğu medeniyeti olarak Kur’an Uygarlığı ortaya çıkmıştır. (Din olarak MS 600, uygarlık olarak MS 1000). 500 sene sonra I. Kur’an Uygarlığı’nı batı uygarlığı olarak Avrupa Uygarlığı takip etmiştir (MS 1500). Bu uygarlık bugün en yüksek seviyededir ve çökmeye başlamıştır. Şimdi yaşadığımız dönemde (MS 2000) yeni II. Kur’an Uygarlığı başlıyor. Bu uygarlık “III. Bin Yıl Uygarlığı”dır.
-Doğu medeniyetleri “Hakkı üstün tutan” peygamberlerin medeniyetleridir.
-Batı medeniyetleri ise “kuvveti üstün tutan” filozofların medeniyetleridir.
-Doğu medeniyetleri “hukukta” ve “yönetimde” evrimler yapmışlardır.
-Batı medeniyetleri ise “teknikte” ve “ekonomide” evrimler yapmışlardır.
-Batı Medeniyeti çağımızda en güçlü durumdadır, zirvededir, çökmeye başlamıştır.
-Doğu medeniyetleri ise çökmüş durumdan yeniden filizlenme durumuna geçmişlerdir. Yarınlar İslamındır.
“Medeniyet” meselesine bu şekilde kısaca özetledikten sonra, şimdi asıl konumuza gelebiliriz.
İslâm ve İslâm birliği
İslâm devletleri veya halkları dendiği zaman yanlış şeyler anlaşılmaktadır. Her şeyden önce bu önemli çelişki ve yanlışları düzeltmeliyiz.
1- “İslâm dini” demek “İslâm düzeni” demektir. Arapçada “din” kelimesi “düzen” anlamındadır. Bugün anladığımız manadaki “din”in karşılığı “takva”dır ve her ikisinin Arapça’daki adı da “huda”dır. Her şeyden önce, bu yanlışın düzeltilmesi gerekir.
2- “İslâm”, Hazreti Adem’den itibaren başlayan ve kıyamete kader sürüp gidecek olan hakkı üstün tutan peygamberlerin yolu olan, Hak ve hayır düzenidir. Bazı batılıların dediği gibi ‘Muhammedîlik’ hiç değildir. Çünkü Kur’an Allah’ın vahyidir. Halbuki bugün Tevrat ehline “Yahudi”, İncil ehline “Hıristiyan” ve yanlış olarak Kur’an ehline “Müslüman” denmektedir. Oysa bunların hepsi “inanan” kimselerdir. Vr maalesef her üçünde de, inanç ahlak ve yaşayış konusun da yozlaşmalar görülmektedir. En büyük şansımız, Tevrat ve İncil’in büyük ölçüde tahrif edilmesine karşın, Kur’anın orijinal haliyle muhafaza edilmesidir. Ehl-i hak olarak herkes “müslim”dir. “Kur’an ehli”ne ise Kur’an “iman etmiş kimse” yani “mü’min” demektedir.
3- “İslâm”, -yine çok önemli bir yanlış olarak-, belli inanışları dünyaya silah zoru ile yayan bir din olarak algılanmaktadır. Bu anlayış da tamamen yanlıştır. Adı üstünde, “İslâm” demek “barışa girmek” demektir. “Silm” de “barış düzeni” demektir. “Selâm” da “barış teklifi”dir. O halde, bu yanlışın da düzeltilmesi gerekmektedir. Kur’an; biri size selâm verirse sen mü’min değilsin deme, der. Barış isteyenlerle barış kurulacaktır. Kur’an; hıyanet ederlerse Allah sizinle beraberdir, demektedir.
4- “İslâm” sadece bir inanış kabul edilmekte, savaşın inanış için yapıldığı sanılmaktadır. Oysa Kur’an’ın açık ifadesiyle “İslâm” ilmî, imânî, meslekî ve siyasî düzen öğreticisidir. Zorlayıcısı değildir. Çünkü “din”de zorlama yoktur. Kur’an’a göre “savaş” da sadece “barış” için meşrudur. Fitne kalmayacak ve dinde zorlama olmayacaktır. Din Allah’ın olacaktır. Yani, İslâmiyet’te sadece savunma savaşı vardır. Barış için savaş vardır. Özgürlük için savaş vardır. İrade-i cüz’iyeyi serbest kılmak için savaş vardır. Güven için savaş vardır. Ama esas hedef “İslâm”dır, yani “barış”tır.
“İSLAM adına konuşanlar, her şeyden önce kullandıkları kelimenin manâsını, Kur’an’a göre anlamını ve amacını araştırıp öğrenmek, doğru olarak bilmek ve bu kelimeyi ona göre kullanmak, ama en önemli görev olarak, bunun böyle olduğunu bütün dünyaya ve insanlık âlemine anlatmak durumundadırlar. Böylece İslâm’ın terör kaynağı olamayacağı açık ve net bir şekilde anlaşılmış olacaktır.
Kur’an ehlinin vazifesi
İşte bütün bu anlattıklarımızın ışığında bugün Kur’an ehlinin en önemli vazifesi; her şeyden önce Kur’an’ı müçtehitlerin usulleri ile müsbet ilme göre yorumlayıp günümüzün sorunlarını çözecek eserleri ortaya çıkarmak, ondan sonra bu eserleri sistem olarak işletmeler ve siteler seviyesinde uygulamak, ve en sonunda bu uygulamalar sayesinde bütün dünyaya örnek olarak duyurmak olacaktır.
Türkiye’de 1960’lı yıllarda başlayan “Millî Görüş Hareketi”, o ilk yıllardan beri sürdürmekte olduğu çok yönlü faaliyet ve çalışmalarıyla bunu yapmaya çalışmaktadır. Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, bütün bu çalışmaları “Millî Görüş” ve “Adil Düzen” olarak bütün Türkiye’ye ve dünyaya duyurup anlatmıştır. Hâlen de dünya çapındaki bu yüce hizmetlerini insanlığa sunmaya devam etmektedir.
Kur’an bugün bin sene önceki yorumları ile anlaşılmaktadır. Nitekim, maalesef ilâhiyat fakültelerimizde uygulanan program da bu seviyededir. Bu anlayış ve uygulama bugünkü sorunları çözmüyor. Bu sebeple lâik uygulamalara geçilmiştir. Ancak lâik uygulamaların da sorunları çözmediği görülmüştür. Bunun üzerine Batı dünyasının ateist uygulamaları yarım yamalak tercümelerle aktarılarak sorunlar çözülmeye çalışılmaktadır. Bu uygulamaların da çözüm olmadığı apaçık görülmektedir.
Oysa yapılması gereken iş gayet basittir: Müçtehitlerin metodu ile ve batının müsbet ilimlerinden yararlanarak Kur’an’ı anlamak ve uygulamaktan ibarettir. Büyük şairimiz Mehmed Akif’in dediği gibi; “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı, asrın idrakine söyletmek İslâm’ı.”
Yapılması gerekenler
a- İslâmî içtihat dergisini çıkarmak ve bu hususta ileri sürülecek bütün görüşleri tartışmak. Bu arada karşı görüşleri de araştırmaların kapsamına almak.
b- Bu tartışmaların sonunda metin, şerh ve haşiye tipi kitaplar oluşturmak. Bütün ilimlerde her Müslümanın okuyacağı “eserler külliyâtı” oluşturmak.
c- Tercüme siteleri kurarak her dilden Arapça’ya tercümeler yapmak, Arapça’dan da o dillere tercümeler yapmak. Böylece insanlığın bütün ilmî birikimini tek dilde toplamak. Bu hizmetle araştırmacılara büyük kolaylık sağlamak. Bu sayede insanlığın ortak olarak oluşturacağı “İslâm/ Barış Düzeni”ni kurarak “III. Bin Yıl Uygarlığı”nı geliştirmek.
d- Çağımız teknolojik imkânlarından yararlanarak kuracağımız ulaşım ve işletişim organizasyonları sayesinde, insanların bedava seyahat etmelerini ve haberleşmelerini sağlamak, kitle iletişim yayınlarından ve basından yararlandırmak. Nitekim kendi çağlarında ecdadımız bu hizmetleri sunan müesseseleri kurmuş ve bu sayede dünyanın süper gücü olmuşlardır.
Bütün bunları yapabilmemiz için hem uygulayarak denemeler yapmak, hem de bunlara öz kaynakları sağlamak üzere tüm yeryüzünde Millî Görüş ve Adil Düzene göre işletilen çok yönlü müesseseler kurmak durumundayız. İslâm âlemi ve bütün insanlık bu hizmetlerin beklentisi içinde bulunmaktadır.
İnsanlığın sorunları pek çok, ama hiçbir şey çözümsüz değildir. Derdi veren Allah, devâ ve dermanı da vermiştir. Arayıp bulmak ve insanlığın hizmetine sunmak gerekiyor. Dünya bizi bekliyor.[5]
[1] Milli Gazete / 15 06 2004 / Dr. Abdullah ÖZKAN
[2] Milli Gazete / 13 06 2004 / R. Nuri EROL
[3] Milli Gazete / 01 07 2004 / R.Nuri EROL
[4] Al-i İmran:54
[5] Milli Gazete / 01 07 2004 / R.Nuri EROL

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…
5375 Yıllık Siyonist Sömürü Düzeni, Kafirler ve Münafık Mücrimler istemese de yıkılacak , Tüm insanlığın…
Öncelikle belirtelim ki; Yahudiyi tanımadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değildir. Makale bu anlamda çok…
Galiba tarihte hep böyle olmuş; Hakk uğruna mücadele edenler yalnız kalmışlar. Ne kadar kafir, münafık,…