YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69cef96289e11
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 2 0
Bugün : 7527
Dün : 58264
Bu ay : 122434
Geçen ay : 1803365
Toplam : 52267492
IP'niz : 216.73.216.113

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

26 Haziran 2004 Tarihli Milli gazete’nin yıldızlı yazısının başlığı oldukça önemli ve anlamlıydı… “Türkiye’de Ekonomik kriz var mı, yoksa kapıda bekliyor mu?

Aslında cevabını da kendi içinde saklayan bu soru:

  • a- Türkiye’de bir ekonomik krizin zaten yaşandığını,
  • b- Sadece şişirme rakamlarla suni bir tablo gösterilip vatandaşın yanıltıldığını,
  • c- Ama bu şişirme balonun her an patlamaya biraz daha yaklaştığını,
  • d- Amerika’nın, büyük İsrail hayaline ve kendisinin dünya hakimiyetine hizmet için işgal ettiği Irak’ı fiilen parçalaması karşısında, Türkiye’nin ve özellikle Silahlı Kuvvetlerin tepkisinin ne olacağının konuşulduğu bir toplantıda “Yaklaşan ekonomik ve siyasi krizler sonrasında AKP’nin geleceği”nin de özellikle gündeme taşınıp tartışıldığını,

Ortaya koymaktaydı…

 

3 Kasım 2003’ten bu yana sisteme giren kaynağı belirsiz para 12 milyar doları buldu

Kriz kapımızı çalıyor

Sistem dışı kaynak çıkışı ile finansal krizler arasında tabii bir ilişki bulunuyor. Türkiye’nin geçtiğimiz son on yılda yaşadığı bütün finansal krizler, hep kaynak çıkışı dönemine rastlıyor. 1994 Nisan krizi ekonomiden net kaynak çıkışının olduğu dönemde, 1998 Ekim, 2000 Kasım-2001 Şubat krizleri de yine kaynak çıkışının başladığı ve hızlandığı bir evrede yaşandı. Türkiye şimdi yine böyle bir tehlike ile karşı karşıya. 3 Kasım 2003’ten bu yana sisteme giren “kaynağı belirsiz” para 12 milyar doları buldu. Büyük bir kriz her an kapımızı çalabilir.

Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkan Yardımcısı Baki Alkaçar tarafından hazırlanan “Sistem Dışı Kaynak Hareketi” başlıklı çalışmaya göre 3 Kasım 2003 seçimlerinden bu yana ekonomiye giren paranın kaynağı belli değil. Türk ekonomisine sistem dışı kaynak Mart 1994’ten itibaren girmeye başlamış. Ve bu kaynak girişi 1998’e kadar devam etmiş. Yani; Türk ekonomisinin yükselişte olduğu bir dönemde. Bu kaynağı belli olmayan para 1998’den sonra dışarıya kaçmaya başlamış, 2001 krizi ile tamamen ülkeyi terk etmiş.

Veriler, Ekim 2001- Kasım 2002 döneminde yatay seyreden kaynak hareketinin, yeni bir çevrimin çıkışına başladığını gösteriyor. Bugün, Kasım 2002 tarihinde başlayan bir başka çevrimin çıkış aşamasında bulunduğumuz anlaşılıyor. Alkaçar, sistem dışı kaynak miktarının 10 milyar doların üzerinde olduğunu belirtiyor. Kasım 2003’ten başlayarak yeniden sisteme giren kaynak miktarının 2003 yılı Aralık ayı itibariyle 12 milyar dolar civarında olduğunu söyleyen Alkaçar’a göre; “finansal krizler kaynak çıkışı dönemine rastlıyor.” Hatırlanacağı gibi 1994 Nisan krizi, kaynak çıkışının olduğu, 1998 Ekim, 2000 Kasım ve 2001 Şubat krizleri de yine kaynak çıkışının olduğu ve hızlandığı bir dönemde yaşandı.

Türk ekonomisinde bir sistem dışı kaynak akımı var ve bu “çevrim biçiminde” hareket ediyor. Son on yıla ilişkin ödemeler dengesi aylık verileri; Türk ekonomisine sistem dışı bir kaynağın Mart 1994 tarihinden başlayarak girdiğini ve bu kaynak girişinin Temmuz 1998’e kadar sürdüğünü ortaya koyuyor.

Nisan 1994 krizi, çevrimin dip noktasında gerçekleşti. Kriz öncesinde Türkiye’nin kredi notunun düşürülmesi de kaynak çıkışı dönemine rastlıyor. 2000 Ekim ve 2001 Şubat krizileri de kaynak çıkışı dönemine rastlıyor. İlginç olan nokta, kaynak akımının krizlerin çok öncesinde negatife dönmüş olması. Bu da, kaynak akımının tersine dönmesiyle krizler için uygun bir zeminin oluşmaya başladığını düşündürmekte. Bir başka deyişle, sistem dışına kaynak akışı Türk ekonomisini kırılgan duruma sokmakta ve sistem içine giriş de ekonomiyi güçlendirmekte. Sistem dışı kaynağın Ekim 2001-Kasım 2002 dönemine kadar sistemden çıktığı gözleniyor. Böylece dip-zirve-dip formasyonunda, Mart 1994-Temmuz 1998-Kasım 2002 olarak bir çevrimden söz etmek mümkün görünüyor. Bugün, Kasım 2002 tarihinde başlayan bir başka çevrimin çıkış aşamasında bulunduğumuz anlaşılıyor.

Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) tarafından yapılan araştırmaya göre, Mart 1994- Temmuz 1998 döneminde sistem dışından sisteme giren kaynağın miktarı 10.2 milyar dolar. Temmuz 1998-Ekim 2001 tarihleri arasında sistemden çıkan miktar ise 8.6 milyar dolar. Kasım 2002 tarihinden 2003 yılı sonu itibariyle sisteme giren sistem dışı kaynağın toplamı da 9.5 milyar dolar.

DTM’den risk uyarısı

Dış Ticaret Müsteşarlığı (DTM); büyüyen cari açığın, iç ve borç stoku ile birlikte FED’in faizleri artırmasının ekonomiyi etkileyecek riskler arasında olduğunu belirtti.

Mayıs ayında ‘çekirdek enflasyon’ olarak bilinen imalat sanayi enflasyonunun, TÜFE ve TEFE’den biraz daha yüksek çıkmış olmasının, ‘TEFE’deki artış oranının önümüzdeki dönemde daha yüksek çıkabileceğini düşündürdüğü’ kaydedildi.

Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın Ekonomik Görünüm Değerlendirmesi’nde, Merkez Bankası beklenti anketlerinin, ekonomik birimlerin enflasyon beklentilerinin, hükümetin yılsonu hedefiyle uyumlu olduğunu gösterdiği ifade edildi.

Yılın 5 ayında faizlerdeki düşüşün de etkisiyle, tüketici kredileri ve kredi kartı harcamalarında önemli artışlar olduğuna dikkat çekilirken, tüketimle birlikte üretimin de hızlı artmakta oluşunun, yüksek talebin enflasyon baskısı yapma ihtimalini azalttığı bildirildi.

Borç stoku büyük risk

Bu arada ekonomik istikrarı etkileyebilecek riskler, a-büyüyen cari açık, b-ABD Merkez Bankası’nın faizleri artırması ve c-GSMH’ye oranı düşmekte olsa bile hâlâ yüksek olan iç ve dış borç stoğu olarak görülüyor. 2003 yılında cari açığın finansmanın sorun olmadığı, tersine Türkiye’ye sermaye girişlerinin TL’nin değerlenmesine yol açtığı hatırlatılan raporda, 2004 yılının ilk aylarında cari açığın arttığı ifade ediliyor.[1]

Sıcak para tehlikesi

Türkiye ekonomisinde geçtiğimiz yıl yaşanan yüzde 7.8 oranındaki balon büyüme bu yıl da hızlanarak sürüyor. Bu balon büyüme hızınının en önemli göstergelerinden olan; 1-cari açıktaki sert artışın finansmanı ve 2-sıcak paranın gelişine zemin oluşturan makro ekonomik hedefler planı; 2001 krizi öncesini hatırlatıyor.

DİE’nin 30 Haziran’da açıklayacağı ilk çeyreğe ilişkin büyüme tahminleri de bunu doğruluyor. DEİ’ye göre, büyüme yüzde 8-9 civarında seyrediyor. Bu da büyümenin finansmanında Türkiye’nin yeniden kritik bir noktaya doğru ilerlediğini gösteriyor. Ödemeler dengesi istatistiklerine bakıldığında ise ortaya daha net rakamlar çıkıyor. 6 milyar 881 milyon dolarlık cari işlemler açığı verilen bu yılın ilk dört ayında, söz konusu açığın karşılanması için ihtiyaç duyulan 5.7 milyar dolarlık finansman; büyük ölçüde “sıcak para” olarak nitelendirilen, yabancıların portföy yatırımlarıyla ve bankalar ve özel sektörün kısa vadeli borçlarıyla finanse edildi.

Bu tablo Türkiye’yi dış ve iç şoklara karşı daha hassas bir noktaya sürüklüyor. 1994 ve 2001 krizlerinden önceki yıllarda Türkiye’nin o zamana kadar olan tarihinin en yüksek düzeyinde cari işlemler açığı vermiş olması ve her iki yılda da Türkiye’nin, kısa vadeli sermaye çıkışları nedeniyle ödemeler dengesi krizlerine girmiş olması hatırlatılıyor.

‘Yalancı bahar’ ne zaman bitecek?

AKP iktidarı ise bu görüntüye aldırmadan ekonomide “bahar havası”nın estiği izlenimini vermeyi sürdürüyor. Ancak Türkiye, bu bahar havasını bir yerlerden hatırlıyor. 23 Ekim 2001 tarihinde dönemin TÜSİAD Başkanı Erkut Yücaoğlu’nun IMF ile uygulanan üç yıllık istikrar programının ne kadar iyi gittiğini anlatmak için sarf ettiği ‘10 yıl sonrasını görebiliyoruz’ sözünün ardından patlayan Demirbank krizini ve dövizdeki devalüasyonu hatırlayanlar bugün yaşanan sürecin ‘yalancı bahar’ olduğunu açıkça görüyor. Hükûmetin ve türev piyasaların onayını alan bu süreç kabuslu günlerin bittiğini söyleyebilecek kadar güçlü bir trend oluşturabildi mi?

Spekülasyon mu yapılıyor?

2001 krizi çıktığında dönemin başbakanı Bülent Ecevit, ‘Yabancı bankalar Türkiye’de döviz spekülasyonu yapıyor’ açıklamasında bulunmuştu. Bu söz belki bir milat olmalıydı. Bir başbakanın ağzından çıktığı için özellikle üzerinde durulması ve derhal üzerine gidilmesi gereken beyanat, ilgili birimlerde ciddiye alınmadı. 1997 Uzakdoğu ekonomi krizinin tetikleyici unsurunun, “sıcak paranın, söz konusu ülkeleri aniden terk etmesi olduğu” noktasında iktisat çevresinde konsensüs var. Aynı fikir birliğinin 19 Şubat 2001 krizi için de olduğunu söylemek mümkün. Şimdi şu soru akla geliyor? “Yine bu açığı finanse edenler, kalkıp yüksek kârlarla tekrar ülkeyi terk etmezler mi?

Sıcak para önlenebilir mi?

Sıcak paranın Türkiye’ye serbestçe giriş ve çıkışını düzenleyen 32 sayılı kararnamenin evveliyatı 1989’daki Turgut Özal dönemi politikalarına kadar gidiyor. Sıcak paranın uluslararası piyasalardaki vahim zararlarının somut hale gelmediği bu dönemde Özal, spekülatif de olsa her türlü sermayenin Türkiye’ye girmesine izin vermişti. Üretim sektöründe değil de borsa, faiz ve bono piyasalarında faaliyet gösteren para anlamına gelen sıcak para sisteminin başlangıçta pozitif etkileri görülüyordu. Hükümet dış borç ödemelerinde döviz ihtiyacını bu sayede rahatlıkla gideriyordu. Dış ticaret dengesinde meydana gelen büyüme ise döviz akışı sebebi ile tehlike olmaktan çıkılıyordu. Fakat yaşanan acı tecrübeler; ekonomik kriz dönemlerinde sistemden çıkan dövizlerin ekonomideki krizi derinleştirdiğini ortaya koydu. Şimdi ise öne çıkan başka önemli bir gelişme var. Kısa vadeli borçlanma… 2003 sonunda 23 milyar dolar olan Türkiye’nin toplam kısa vadeli dış borçları, dört ayda 2.2 milyar dolar artarak 25.2 milyar dolara yükseldi.[2] Evet tehlike çanları çalıyordu.

Ciddi açıklar olacak

Türk ekonomisi çok hızlı büyümüyor, şişiyor. Milli gelir hesapları daha açıklanmadı ama sanayi üretim endekslerinde çok büyük oranda artış gösteriliyor. Bu da dolaylı olarak ticaret sektörünü etkiliyor. Dış ticarette de artışlar gözleniyor. En azından ilk 3-4 ayın rakamları bu yönde bir izlenim veriyor. Ortaya çıkacak büyüme oranları, rakam oyunlarıdır, yüzde 8’e falan çıkarılıyor. Bu son derece olumlu bir gelişme gibi gösterilse de, ekonominin bu kadar şişirmeyi kaldıramayacağı biliniyor!

Ekonomideki ikinci tehlikeli gelişmede fiyat hareketlerinde yaşanıyor. Enflasyon hızla geriliyor. Bu da tabii olağanüstü bir durum oluşturuyor. Çünkü, böyle büyüme ortamında enflasyonun düşmesi kolay gözlenen bir olay değil. Güçlü büyüme oranları enflasyonu harekete geçirir, ama bizde enflasyon düşüyor.?!

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Merih Paya, ortaya çıkan rakamları anlamaya çalışırken “bu durumun sürdürülebilir olup olmadığına bakmak gerektiğini” söylüyor. Paya’ya göre, ödemeler bilançosu yılın ilk üç ayı itibariyle çok ciddi açıklar verdi. Cari açık çok yükseliyor. Bu haklı olarak pek çok kişi tarafından endişeyle karşılanıyor. Paya, daha olumsuz bir noktaya temas ediyor, “döviz kurlarıyla açığın daha da büyüme ihtimalinin güçlü gözüktüğüne” işaret ediyor. Prof. Paya, cari açık tehlikesinin yurtdışı bankalar ve uluslararası kuruluşlar tarafından da dile getirildiğine dikkat çekiyor!

Eylül’le birlikte kurlar harekete geçebilir

Enflasyondaki gerilemeye gelince: Paya, bunun Mayıs ayında tarım kesiminden kaynaklandığına vurgu yapıyor. Paya, şunları söylüyor: ” Çekirdek enflasyon dediğimiz özel sektör imalat sanayindeki gelişmeler o kadar olumlu değil. 1.8’e yaklaşan rakamlar var. Türkiye’de hem enflasyon var, hem cari açık var. Merkez Bankası endekslerine göre Türk lirası da aşırı değerlenmiş şeklinde bir izlenim veriyor. Bu tabloyu göz önüne aldığımızda kurlarda bir hareket olabileceği izlenimi ediniyoruz. Eylülden itibaren kurlarda bir hareket olma ihtimali var. Dış konjonktür de bunu teyit ediyor.” Yani kriz yaklaşıyor!..

Peki kurları ne tutuyor şu anda? Paya, “kurları matematiksel olarak belirlemenin çok zor olduğunu kaydederek, Kurun ne olacağını rakamsal olarak telaffuz etmek zor. Sadece iç ve dış enflasyon farkına vararak bir şey söylemek de mümkün değil. Mevcut cari açığın mutlaka frenlenmesi lazım. Çünkü Türkiye’nin ödemeler bilançosunda bu sene önemli açıklar var” şeklinde konuşuyor.

Türkiye’nin geçen yıldan itibaren IMF’ye net borç öder hale geldiğine dikkat çeken Paya, “Ödediğimiz aldığımızdan daha fazla. Bu sene bu daha güçlü bir şekilde ortaya çıkacak. IMF’ye, aldıklarımızı geri ödeme zamanı geliyor. Bir de cari açık var. Bu arada; ABD’nin faiz artırmasıyla birlikte, fonların gelişmiş ülkelere kayması ihtimalide görünüyor. Bu da Türkiye’de finansman sorunlarını artıracak. Sermaye girişi yavaşlayacak. Bu durum, cari açıkla birlikte kurlara bir hareket getirebilir. Döviz patlayabilir, beklenti de bu yönde ve hükümet bunu önlemeye niyetli değil” diye konuşuyor.[3]

 DİE, bu yılın ilk çeyreğinde büyüme hızını, “beklentilerin üzerinde” % 12.4 olarak açıkladı. Ancak üretimden yoksun sadece ithalata dayalı olduğu görülen büyüme rakamları ekonomistleri ürkütüyor.

Hormonlu büyüme

Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE), bu yılın ilk çeyreğinde Gayri Safi Milli Hasıla’yı (GSMH – büyüme hızı) ‘beklentilerin üzerinde’ yüzde 12.4, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) artışını ise yüzde 10.1 olarak duyurdu.

DİE tarafından yapılan açıklamada, 2004 yılı birinci üç aylık döneme ilişkin geçici hesaplamaya göre Gayri Safi Milli Hasıla “cari fiyatlarla 79 katrilyon 442 trilyon 962 milyar TL, 1987 yılı fiyatlarıyla 27 trilyon 295 milyar TL oldu. 2004 yılının birinci döneminde 2003 yılı birinci dönemine oranla gelişme hızı cari fiyatlarla yüzde 17.5, sabit fiyatlarla yüzde 12.4 olarak tahmin edildi. 2004 yılı birinci üç aylık döneminde, geçen yılın aynı dönemine göre Gayri Safi Yurtiçi Hasıla içinde yüzde 69.1’lik payı olan özel nihai tüketim harcamalarında sabit fiyatlarla yüzde 10.6’lık artış görülürken, bu dönemde kamu kesimi yatırımları yüzde 11.3’lük azalış, özel kesim yatırımları ise yüzde 60.6’lık artış gösterdi.

Kağıt Üzerinde Büyümek Ne İşe Yarar?

ATO Başakanı Sinan Aygün, büyümenin çarşıya, pazara yansımadığını, sadece hayali bir umut vaat ettiğini belirterek, “büyüme dediğimiz şey, saf, dengeli, dört başı mamur ve üretime dayalı ise makbuldür.” dedi

Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, dün açıklanan yılın ilk çeyreğine ilişkin yüzde 12.4’lük büyüme hızının balon olduğunu, çünkü ithalata dayalı bir büyüme gerçekleşmiş olması nedeniyle ‘hormonlu’ olduğunu bildirdi. Aygün, ”büyüme dediğimiz şey, saf, dengeli, dört başı mamur ve üretime dayalı ise makbuldür” dedi. Her şeye karşın, ‘ikide bir tökezleyen ve mehter marşı gibi iki ileri bir geri giden’ bir ekonomi için bu büyümenin başarılı olarak değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizen Aygün, şunları kaydetti: ”Büyüme çarşıya, pazara yansımıyor, hayal ve umut vadediyor. Büyümeyi halka indiremez, ücretlere yansıtamaz, halkın geçimini kolaylaştıramazsak, kağıt üzerinde büyümek ne işe yarar? Büyüyelim ama halkı büyütelim, halkın zenginliğini büyütelim.”

Türkiye sözde büyüyor ama, işsizlik aynen duruyor

Bursa Ticaret ve Sanayi odası (BTSO) Başkanı Celal Sönmez, ekonomideki kırılganlığın giderilemediğini, canlanmanın bütün sektörlere yansımadığını belirterek; “Türkiye sözde büyüyor ama işsizlik sorunu olduğu yerde sayıyor” dedi.

BTSO’nun 115. kuruluş yıldönümü nedeniyle düzenlenen kokteylde gazetecilerin sorularını cevaplandıran Sönmez, işssizliğin her geçen gün büyüdüğünü kaydetti. AKP Hükümeti’ni uyaran Sönmez, “dış ticaret açığının artarak devam etmesinin döviz ve faizi tetikleyebileceğine” dikkat çekti.

Ekonomide dengelerin halen oturmadığını belirten Sönmez, “Ekonomide çok uzun dönemler boyunca biriken kırılganlık, tam olarak giderilemedi. Ekonomik canlanma, henüz bütün sektörlere yayılmadı. İç talep çok cılız ya da yok denecek kadar az. Haftalık 500 trilyonu aşan tüketici kredisi kullanımı 21 Mayıs’ta 159 trilyona inmiş durumda. Alın size iç talebe bir darbe daha. Faizlerdeki artış, hurda indirimi avantajının azaltılması, bankaların tavrı, bu konuda etkili oldu” diye konuştu.

Kur ithalatı teşvik ediliyor

Sönmez, balon büyümenin ne işsizliğe ne de iç piyasaya bir yararı bulunmadığını ifade etti. İşsizliğin ürkütücü boyutlara ulaştığına dikkat çeken Sönmez, “Dünyanın bir çok bölgesini kasıp kavuran yeni bir trend var. İstihdamsız büyüme. Gelecekte çok duyacağımız bir kavram bu. Tuhaf ama halka fazla hayrı olmayan bir büyüme türü bu. Çok yazık; Üniversite mezunlarımız, yabancı ülkelerde amele olmak için başvuruda bulunuyor. Büyüme işsizliğe çare olmadıktan sonra toplumun sorunları bitmez. Büyüme hem işsizliğe çare olmalı, hem de dış ticaret açığını kapatmalı. Bir süre sonra dış ticaret açığı büyüyor, döviz ve faizler yükseliyor ve büyüme düşüyor. Biz bunları geçmişte yaşadık. ” dedi.

Nisan ayı ile birlikte dört aylık cari açık rakamının 6 milyar 881 milyon doları bulduğunu vurgulayan Sönmez sözlerine şöyle devam etti: “Neden bu yıl satılan 100 otomobilin 71’i ithal dersiniz? Çünkü döviz kurları yine düşük değerli, buna karşılık lira hala aşırı değerli de ondan. Bu kur hâlâ ithalatı teşvik ediyor, ihracatı ve ihracatçıyı cezalandırıyor. Bütün bunların sonucunda yıl sonu cari açığı 10 milyar doların üstüne çıkabilir. Yılın ikinci yarısında kurda ikinci ve daha şiddetli bir hareket olursa hiç şaşmamak gerek.”

Emekliler toplumdan dışlanıyor

Emekli-Sen Genel Başkanı Veli Beysülen, işsizlerden sonra en mağdur kesimin emekliler olduğunu söyledi. Emekliler Haftası dolayısıyla Çankaya Belediyesi Yılmaz Güney Sahnesi’nde ”Emeklilerin ve Sosyal Güvenlik Kuruluşlarının Sorunları” konulu sempozyum düzenlendi.

Sempozyumun açılışında konuşan Emekli-Sen Genel Başkanı Veli Beysülen, ülkenin kalkınmasında rol almış bugünkü emeklilerin, insanca yaşayacak koşullara sahip olmadığını belirtti.

Sosyal güvenlik kuruluşlarından emekli yaklaşık 7 milyon kişinin büyük sıkıntılar içerisinde yaşamını sürdürdüğünü ifade eden Beysülen, işsizlerden sonra en mağdur kesimin emekliler olduğunu kaydetti.

Emeklilerle ilgili kararların ve uygulamaların yalnızca yönetenlerin inisiyatifi ile belirlendiğini kaydeden Beysülen, ”Açlık sınırının altında yaşadığımız halde, sosyal ve sağlık konularındaki sorunlarımıza çözüm bulacak bir merci maalesef bulamıyoruz.

Muhataplarımızla ilişkilerimizi düzenleyen bir statü yasası düzenlenmemiş ve hakkımızda keyfi uygulamalar devam etmektedir” diye konuştu.

Veli Beysülen, emekli maaşları arasındaki farlılıkların giderilmesini isteyerek, intibak yasasının da bir an önce çıkartılmasını istedi.

KESK Genel Başkanı Sami Evren de emeklilerin, toplumun artı değeri olduğunu belirterek, emeklilerin tecrübelerinden yararlanılması gerektiğini söyledi.

Günümüz koşullarında, emeklilerin hayat standardının her geçen gün daha da kötüleştiğini savunan Evren, ”Mevcut şartlarda, emekliler toplumda dışlanmıştır” dedi.

Emekli Sandığı, Bağ-Kur ve SSK’nın birleştirilmesinin de gündemde olduğunu ifade eden Evren, düzenlemelerin çalışanların ve emeklilerin isteklerine cevap verecek şekilde yapılması gerektiğini kaydetti.  

İyileşme sokağa yansımıyor

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç, Anadolu’yu sık sık dolaşmaya başladığını belirterek, insanlarla birebir konuştuğu zaman makroekonomik iyileşmelerin tam anlamıyla sokağa yansımadığını gördüğünü söyledi.

TÜSİAD YİK toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtlayan Koç, ”Sabancı Holding, TÜPRAŞ ve PETKİM’in özelleştirilmesiyle ilgilendiğini açıkladı. Siz ilgileniyor musunuz?” sorusuna, ”İlgilenmiyoruz” yanıtını verdi.

Mustafa Koç, büyüme rakamlarına ilişkin bir soru üzerine ise büyüme rakamlarının çok enteresan olduğunu, çok iyi bir yatırım ortamı sağlanarak devam ettirilmesi gerektiğini, işsizliğe çare bulmanın yolunun sürdürülebilir büyümeyi devam ettirmekten geçtiğini belirtti.

Diğer taraftan yatırım ortamının iyileştirilmesi gerektiğini dile getiren Koç, ”Burada sayın Bakanımızın dediği gibi yabancı veya yerli sermaye demek yerine uluslararası sermaye demekte yarar var. O bakımdan eğer özendirici bir yatırım ortamı sağlanırsa bu, istihdamı da artıracaktır” diye konuştu.

Yeni zamlar yolda

Akaryakıt ve LPG ürünlerine IMF’ye verilen gizli taahhütname çerçevesinde yüzde 4.62 ile yüzde 5.31 oranında zam yapan AKP hükümeti, doğalgaz ve sigara zammına hazırlanıyor. Bir buçuk ayda akaryakıta ikinci zammı yapan hükümet, uzun zamandır bekletilen doğalgaz zammını bugün yapacağı öğrenildi. Zammın akaryakıt zammı gibi yüzde 5 olacağı ifade edildi. Hükümetin sigaraya zam için bir süre daha bekleyeceği kaydedilirken, Ağustos ayında bu zammın da kaçınılmaz olacağı bildirildi.

AKP hükümeti, Nisan ayında IMF’nin onayladığı niyet mektubunda ‘gerektiğinde maktu vergiler ayarlanır’ taahhüdüne yer verdi. Anlayış mutakabatı başlıklı gizli taahhütnamede hükümet, ‘bu vergiler toptan eşya fiyatı kadar artırılır’ görüşünü benimsedi. Bu ‘anlayış mutabakatı’na rağmen Enerji Bakanı Hilmi Güler başta olmak üzere bazı bakanların geçtiğimiz günlerde “akaryakıta zam yok” açıklamasında bulunmuş olması dikkat çekti. İlk beş aylık toptan eşya enflasyonu yüzde 9.3, geçen yıl aynı ayına göre mayıstaki artış oranı ise yüzde 9.7 olunca, ilki mayısın üçüncü haftasında diğeri de önceki gün yapılan yüzde 5’lik iki ayrı zammı tüketiciye yansıttı.

IMF ile Haziran ayında yapılan 8’nci Gözden Geçirme çalışmaları çerçevesinde de akaryakıt ürünlerinden alınan ÖTV gelirlerinde düşüş tespit edildi ve zam yapılması talebi gündeme geldi. IMF’yle yapılan çalışmada petrol ürünlerinden alınan ÖTV gelirlerinde yaklaşık 300 trilyon liralık bir gerileme olduğu tespit edilmişti. Önceki gün yapılan zam da ÖTV oranlarının artışı ile sağlandı.

“Farkı kapatmak için zam yaptık”

Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun, halen akaryakıt fiyatlarına sübvansiyon yapıldığını, o farkı kapatmak için de zam yapmak durumunda kaldıklarını söyledi.

Bakan Coşkun, ”akaryakıt fiyatlarındaki farkı kapatmak için zam yapmak durumunda kaldık, aksi takdirde başka bir yere vergi koymak gerekirdi” dedi.

Doğalgaza zam yapılıp yapılmayacağına ilişkin soru üzerine, ”Arkadaşlar çalışıyor, henüz kesin bir karar yok” diyen Bakan Coşkun, şeker fiyatlarındaki artış konusunda da şunları söyledi: ”Pancara ilave fiyat verildi, işçi ücretleri arttı, maliyetler arttı. Ancak bu artışları devamlı zamla karşılamak mümkün değil, Artık verimliliği artırmak lazım.”[4]

Vergi sistemindeki adaletsizlik, dürüst iş yapan esnaf ve işadamların da kayıt dışına zorluyor.

Yolunacak tarafımız kalmadı

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Kaya Ardıç, Türkiye’de devletin ‘kümesteki kazları’ devamlı yolduğunu belirterek, “Yakalabildiğinden vergi alıyor. Halbuki Türkiye’de bir vergi potansiyeli var. Vergi yükü dediğimiz, yani toplanan vergilerin milli gelire oranı, Avrupa Birliği ülkeleri ve dünya standartlarıyla karşılaştırıldığında çok yüksek değil. Yani, vergi yükümüz çok aşırı bir yük değil.” diye konuştu.

Ardıç, “Nerede aşırı yük oluşuyor?” sorusuna ise şu cevabı veriyor: “Vergi verenler, gerçekten çok veriyor. Vermesi gereken bir kesim, vergi dışı kalıyor. Vergi tabanını devlet yayamıyor. Esnaf, sanayici ile birlikte bordro mahkumları denilen, vergi kaçıramayacak olan, sizler bizler gibiler çok vergi veriyor.”

Dolaylı vergilerin ağırlığından şikayetçi olan Ardıç, “Vergi kompozisyonunda vergilerin dolaylı ve doğrudan vergiler diye kabaca iki kategoriye ayırdığımız zaman, bunun doğal bir yapısı, normal bir dağılımı olması gerekir. Dolayısıyla doğrudan vergiler değil, dolaylı vergiler. Yani, bir malı satın alırken, tüketirken ödediğimiz vergiler çok ağırlıklı. Bu da tabi vergi adaleti açısından çok tartışmaya açık bir konu. Çünkü, sizin geliriniz 100, benimki sizin beş kat altında, bu pek adaletli bir şey olmasa gerek.” şeklinde konuştu.

Oranlar düşürülmeli, tabana yayılmalı

Ardıç, herkesin geliriyle orantılı vergi ödemesi ilkesi baz alındığında doğrudan vergiler nedeniyle bir şahsın; “benim arabam varsa, taşıt vergisi ödemem, evim varsa emlak vergisi ödemem” demesinin gayet doğal olduğunu savunarak, “Burada devletin yapması gereken vergi matrahını tabana yaymaktır. Vergi oranlarını artırmak değil, düşürmektir. Devlet vergi gelirlerini artırabilmek için vergi oranlarını artıyor. Bu yolla da daha çok vergi geliri elde etme yoluna gidiyor.” ifadelerini kullandı. Ardıç, devletin yapması gerekenleri ise şöyle anlattı: “Esas yapılması gereken vergi vermeyenlerin vergilendirilmesi, vergi verenlerin de oranlarının düşürülerek tabana yayılmasıdır. Böylece daha çok vergi geliri elde etmek mümkündür. Niye yapamıyor bunu devlet? Şimdi bu işte diyorlar ki, kayıtdışı ekonomi bir yerde ‘altın yumurtlayan tavuk’ gibidir. Bunun fazla üzerine giderseniz, altın yumurtlayan tavuğu kesmiş olursunuz, böyle bir bakış açısı, böyle bir yaklaşım da var. Ben buna çok katılmıyorum ama bir doğru tarafı da var, az ölçüde de olsa.”

Vergi denetimlerinin yapılış tarzını da eleştiren Ardıç, “Biz vur denilince öldürmeye alışmışız. Bir işadamının, bir esnafın başına gidip dikiliyorsun, dolayısıyla öyle bir kontrol, denetim yapacağım diye öyle bir süreç oluşturuyorsunuz ki adamın çalışmasını engelliyorsunuz. Buna da gerek yok. Ama gidin lüks bir lokantaya, sabahleyin otursun vergi denetim memuru, akşam kapanana kadar görsün hasılatı… Çıkartsın rakamları baksın. Ne vergi vermiş bu işyeri.” değerlendirmesinde bulundu.

Vergi aynı zamanda siyasi bir konu

Ardıç, “Vergi sadece ekonomik bir konu değil, siyasi bir konudur” diyerek, şu öngörülerde bulundu: “Hükümetleri destekleyen bir takım güçlü finans çevreleri kendileri için belirli bir takım şeyleri empoze etmek isterler. Vergi vermeyen çok geniş bir kesim var. Vergi vermek onların işine gelmiyor. Dolayısıyla öyle bir vergi sistemi kurmak gerekir ki, adil olsun yani, hiç vermeyenlerden almak ve verenlerden daha az almak gerekiyor. Dolayısıyla vergi konusunda yapılması gereken bence önemli, çok acil bir sorun var önümüzde. Bu vergi sistemini, reform ve vergi devrimi diye nitelendiriyorlar ama sonunda dağ fare doğuruyor. Bugün taşıt vergimi, emlak vergimi ödemek için vergi dairesine gittiğimde kuyruklarda bekliyorum. Deyim yerindeyse, sürünüyorum. Halbuki benim çay kahve ikram edilerek, devlete vergi verdiğim için çok iyi koşullarda ağırlanmam gerekir. Bu işlemlerin de bu kadar karmaşık olmaması gerekir. Basitleştirilmeli. Oranlar düşürülmeli. Eğer bir işadamı zarar ediyorsa, samimi olarak ve dürüstçe bunu kanıtlayabiliyorsa, ondan vergi alınmamalı. Zarar eden insan niçin vergi versin? Olacak şey mi, diyor. Hakikaten olacak şey değil.”[5]

Günden güne eriyoruz

Türkiye Kamu-Sen’in yaptığı bir araştırmada yoksulluk sınırı 1 milyar 677 milyon lira, açlık sınırı ise 609 milyon lira olarak belirlendi.

Türkiye Kamu-Sen Araştırma Geliştirme Merkezi’nin Mayıs ayı asgari endeks sonuçları açıklandı. DİE’den alınan Mayıs 2004 fiyatlarına göre yapılan araştırmada çalışan tek kişinin yoksulluk sınırı 796 milyon lira olarak belirlenirken, dört kişilik bir ailenin asgari geçim haddi ise 1 milyar 677 milyon 228 bin lira olarak tespit edildi. Çalışan tek kişinin açlık sınırı 609 milyon 804 bin lira olarak açıklanırken, dört kişilik bir ailenin asgari geçim haddinin bir önceki aya göre yüzde 1.1 oranında arttığını gösterdiği de bildirildi. Ayrıca yapılan araştırmaya göre, 4 kişilik bir ailenin sağlık kuruluşlarının belirlediği şekilde sağlıklı beslenebilmesi için gerekli harcamanın Mayıs 2004 verilerine göre günlük 13 milyon 597 bin 69 liraya yükseldiği belirtildi.

Ailenin aylık gıda harcaması ise 407 milyon 912 bin 70 lira oldu. Mayıs 2004 itibari ile ortalama 646 milyon lira ücret alan bir memurun ailesi için yaptığı gıda harcaması maaşının yüzde 63.14’ünün oluşturduğu vurgulanırken konut giderinin ise DİE verilerine göre Mayıs 2004 ortalama maaşın yüzde 34.32’sinin oluşturduğu kaydedildi. buna göre bir memurunun ortalama maaşının yüzde 97.46’sını gıda ve barınak harcamalarına ayırmak zorunda olduğu ortaya çıkarken diğer ihtiyaçları için ise maaşının yüzde 2.54’ünün kaldığı ifade edildi.

Araştırmaya göre, Türkiye’de 4 kişilik bir ailenin ortalama gıda ve barınma gideri toplamı Nisan ayında 617 milyon lira iken Mayıs 2004 itibari ile 629 milyon liraya ulaştı. Ortalama ücretle geçinen bir memur ailesinin ulaşım, sağlık, eğitim, haberleşme, giyim gibi diğer zorunlu ihtiyaçlarını karşılaması için maaşından geriye yalnızca 16 milyon lira kaldığı belirtildi.

“Kriz geliyor, Keriz gülüyor.”

AKP’nin hali Avrupalı bir yazarın hikayesini hatırlatıyor:

“Avrupa Ortaçağında bir kralın 4 tane kızı olmuş. Yaşlı kral kendisinin yerine geçecek bir erkek çocuğu olmadığı için de oldukça üzgünmüş. Kraliçe hanım, beşinci kez hamile kalınca kral hem ümitlenmiş hem de tehditler savurmuş, “eğer bir daha kız doğurursan seni ve bütün nedimelerini kılıçtan geçireceğim”.

Günler günleri kovalamış ve doğum vakti gelmiş. Kral dışarıda heyecanla bekliyor, ama içeride doğum sancısı çeken kraliçe ve ölüm sancısı çeken nedimeler ecel terleri döküyor. Doğum gerçekleşmiş ve kraliçe bir kız çocuğu daha dünyaya getirmiş! Etraftakiler şok içerisinde bakarlarken, nedimelerden biri çocuğu hemen alıp iyice kundakladıktan sonra koşarak krala gitmiş, “müjde efendim nur topu gibi bir oğlunuz oldu” diyerek herkesi sevindirmiş!..

Kral sevincinden ne yapacağını şaşırmış. Kırk gün kırk gece eğlence ve kutlamalar yapılmış. Artık rahatlayan kral, tek oğlunun (!) çok iyi bir şekilde yetişmesi için elinden gelen her türlü tedbiri de almaya başlamış!..

Çocuk biraz büyüyüp laftan anlayınca, anne kraliçe durumu kızına anlatmış, yalvarmış ve bu oyunu aynı şekilde sürdürmesi için çocuğu ikna etmiş.

Kralın oğlu (!) tahsil yapmış, ok atmış, kılıç sallamış, büyümüş ve yıllar sonra kraliyeti devralacak çağa ulaşmış. Babası son görev olarak, biricik oğlunu (!) komşu kralın kızı ile evlendirmeye karar vermiş. Kızı beğenmişler, istemişler, almışlar ve düğün hazırlıkları başlamış.

Vakit gelmiş ve kilisede nikahları kıyıldıktan sonra, düğün merasimi ve neticede genç çifti evlerine uğurlamışlaaar!..

İşte tam bu noktada, bu hikayeyi anlatan yazar şöyle bir not düşer;

“Ey okuyucu, ben böyle bir hikaye başlattım ve buraya kadar getirdim. Ancak bundan sonra ne yazacağımı bir türlü bilemedim. Ne düşünsem olmuyor. Ben de hikayeyi böylece burada bitiriyorum. Ben buraya kadar getirdim, bundan sonra siz nasıl istiyorsanız o şekilde geliştirin. Benden bu kadar!”[6]

Devlet eliyle ithalat lobisi

İstanbul Ticaret Odası (İTO) Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Yıldırım, İthalatçı Birlikleri kurulması ve üyelik zorunluluğuna tepki gösterdi. Yıldırım, İthalatçı Birlikleri’nin, “yeni ikbal koltukları oluşturacağını” belirtti.

İstanbul Ticaret Odası (İTO) Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Yıldırım, İthalatçı Birlikleri’nin, “yeni ikbal koltukları oluşturacağını” belirterek, “Bu koltuklar, o dar çevrelerin dışında hiçbir kimseye, ülkenin hiçbir menfaatine hizmet etmeyecek, aksine, ithalat lobilerinin oluşması sonucunda, ithalattaki büyümeye yeni boyutlar getirecektir” dedi.

İTO Başkanı Yıldırım, yaptığı yazılı açıklamada, İthalatçı Birlikleri’ne karşı çıktıklarını bildirdi.

İthalatçılar işlerini yapamayacak

İthalatçı Birlikleri kurulması ve üyelik zorunluluğunun, “Durduk yerde devlet zoru ile ithalat lobileri oluşturulup orta ve uzun vadede ithalatın önünün tamamen açılması” sonucunu yaratacağı görüşünü dile getiren Yıldırım, 2002 yılında yayımlanan bir kararname ile kurulması gündeme gelen İthalatçı Birlikleri’nin, üyelik zorunluluğu ile ilgili maddesinin 5 Temmuz 2004 tarihinde yürürlüğe gireceğini ve bu tarihten sonra birliğe üye olmayan ithalatçıların işlerini yapamaz hale geleceğini kaydetti.

Mehmet Yıldırım, şöyle dedi: “Hiç kimsenin İthalatçı Birlikleri’ne ihtiyaç olduğu şeklinde talebi yoktu. Ancak, anlaşılan o ki, bazı çevreler, kendilerine yeni ikbal koltukları oluşturmak istiyor. Ama bu koltuklar, o dar çevrelerin dışında hiçbir kimseye, ülkenin hiçbir menfaatine hizmet etmeyecek, aksine, ithalat lobilerinin oluşması sonucunda, herkesin şikayetçi olduğu ithalattaki büyümeye yeni boyutlar getirecektir.”

Hovardaca Harcamalar Olacak

Mehmet Yıldırım açıklamasında, İthalatçı Birlikleri’ne neden karşı çıktıklarını da, şöyle anlattı: “Karar, devlet eliyle ithalat lobisi oluşturacaktır. Bu lobi, birliklerin kuruluş amacı olarak gösterilen, ithalatın disipline edilmesine değil, aksine daha da geliştirilmesine yol açacaktır. Karar, yeni makamlar ve finans kaynakları oluşturarak siyasetçilerin, bürokratların ve sözde işadamlarının el kesesinden hovardaca harcama ve yurtdışı seyahatler yapmasına neden olacaktır. İthal mal bolluğu nedeniyle zaten zor durumda olan Türk sanayicisi ve üreticisi, güçlü bir baskı grubuyla ithalat kapılarının daha da genişleyerek sonuna kadar açılmasıyla kapılarına kilit vurmak zorunda kalacaktır. Bu karar, devletin zorlaması ile dış ticarette çok başlılığı getirecek, her kafadan ayrı ses çıkması, sonuçta ülkeye zarar verecektir. İstihdamın en önemli aktörleri olan imalatçı-ihracatçılar ve özellikle KOBİ’ler büyük zarar görecektir.”

Maliyet arttı, kâr azaldı

Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) ihracatçı birliklerine kayıtlı firmalar bazında gerçekleştirdiği Mayıs ayı anketine göre ihracatçıların girdi maliyetleri artarken karlılık oranları azaldı.

TİM’in her ay düzenli olarak gerçekleştirdiği “TİM Eğilim Anketleri”nin mayıs ayı sonuçları açıklandı. Anket sonuçlarına göre Nisan ayında firmaların yüzde 61’i girdi maliyetlerinin arttığını, yüzde 30’u aynı kaldığını yüzde 3’ü ise azaldığını bildirdi.

Haziran ayı için ise firmaların yüzde 47’si girdi maliyetlerinin artacağını, yüzde 35’i aynı seviyede kalacağını ve yüzde 9’u ise azalacağını ifade etti. İthal girdi oranları açısından bakıldığında ise Nisan ayında firmaların yüzde 30’u artış yaşandığını, yüzde 50’si aynı seviyede kaldığını ve yüzde 20’si ise azaldığını bildirdi.

Haziran ayı için ise firmaların yüzde 28’i ithal girdi oranlarının artacağını, yüzde 55’i aynı kalacağını ve yüzde 17’si ise azalacağını bildirdiler.Artan girdi maliyetleri firmaların karlılıklarına olumsuz etki etti. Nisan ayında firmaların yüzde 12’si karlılıklarının arttığını, yüzde 35’i aynı seviyede kaldığını açıklarken, yüzde 44’ü ise azaldığını belirtti.[7]

Akay’dan Erbakan itirafı:

Akay, BASK Konya Şubesi tarafından Selçuk Otel’de düzenlenen “Kamu Çalışanlarının Ekonomik, Sosyal ve Mesleki Sorunları” konulu toplantıda yaptığı konuşmada, 57. Ecevit Hükümeti’ni arayacağımız aklımın ucuna gelmezdi. Ama kamu çalışanları olarak AKP Hükümeti’nden maalesef umduğumuzu bulamadık. Bu hükümet asgari ücrete 15 milyon zam yaparak bir başka rekora daha imza atmıştır” dedi.

– Bağımsız Kamu Görevlileri Sendikası Konfederasyonu Genel Başkanı Resul Akay, “AKP hükümeti memura en düşük zammı verdi. Demek ki memura yüzde 50 zam veren REFAH-YOL’un Başbakanı Erbakan Hocaya haksızlık yapmışız” dedi.

KONYA / Bağımsız Kamu Görevlileri Sendikası Konfederasyonu Genel Başkanı Resul Akay, “AKP hükümeti memura en düşük zammı verdi. Demek ki memura yüzde 50 zam veren REFAH-YOL’un Başbakanı Erbakan Hocaya haksızlık yapmışız” dedi.

Rekora İmza Attılar

Akay, BASK Konya Şubesi tarafından Selçuk Otel’de düzenlenen “Kamu Çalışanlarının Ekonomik, Sosyal ve Mesleki Sorunları” konulu toplantıda yaptığı konuşmada, 57. Ecevit Hükümeti’ni arayacağımız aklımın ucuna gelmezdi. Ama kamu çalışanları olarak AKP Hükümeti’nden maalesef umduğumuzu bulamadık. Bu hükümet asgari ücrete 15 milyon zam yaparak bir başka rekora daha imza atmıştır” dedi.

Ölü Sessizliği

Hükümetin memur maaşlarına Temmuz ayından geçerli olmak üzere yüzde 6 zam yaptığını belirten Akay şunları söyledi: “Memur en düşük zammı aldı. Ama kimseden ses yok. Sanki ölü sessizliği yaşanıyor. Çünkü canlı olan ya dudağını oynatır ya da yumruğunu sıkarak tepki gösterir. Refahyol döneminde memura yüzde 50 zam yapılmasına rağmen bu kadar sessizlik olmamıştı. Demek ki Hoca’ya haksızlık yapmışız.”[8]

 


[1] Milli Gazete/03 07 2004/ N. Çakmak

[2] Milli Gazete/ 29 06 2004 / N. Çakmak

[3] Milli Gazete/ 30 06 2004 / N. Çakmak

[4] Milli Gazete / 01 07 2004 / Ekonomi

[5] Milli Gazete/ 12 06 2004 / Ekonomi

[6] Milli Gazete/ 12 06 2004 / M.Gündoğan

[7] Milli Gazete / 10 06 2004 / Ekonomi

[8] Milli Gazete / 28 06 2004 /

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Selman YÜCEL

Selman YÜCEL

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...