YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69cef94e60913
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 2 0
Bugün : 7499
Dün : 58264
Bu ay : 122406
Geçen ay : 1803365
Toplam : 52267464
IP'niz : 216.73.216.113

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Küfür ve inkar, dışarıdan görünen frengi yarası gibidir. Münafıklık ise gizli kanser ve kalp marazı gibidir.[1] ve elbette gizli ve sepici hastalık daha tehlikelidir.

Bu bakımdan Kur’an, Bakara suresiyle üç çeşit insanı tanıtarak başlamakta ve Nas suresiyle iki türlü şeytanı tanıtarak bitmektedir.

Hem kendi ayarımızı hakikat aynasında görmek ve durumumuzu değerlendirmek, hemde hayat boyu münasebet içinde olacağımız insanları tanımak ve ona göre tedbirli hareket etmek için Kuran önce 5 ayetle mü’minlerin, 2 ayetle kafirlerin ve arkasından 13 ayetle münafıkların genel özelliklerini beyan etmektedir.


[1] Bakara 10

 

Biz bu nedenle, Bakara suresinin 8 ile 20. Ayetlerinde çeşitli vaziyetleri ve çarpıcı özellikleri haber verilen münafıkların, bütün çirkinliklerini özünde taşıyan ve bunların piri sayılan Yahudi dönmesi Abdullah İbn Sebe’ üzerinde duracağız.

Korkunç bir fitne merkezinin ve fesat şebekesinin başı olan bu kişi San’alı bir Yahudi babadan ve siyahi bir anadan dünyaya gelmiş olup, bir türlü vazgeçemedikleri hiyanet ve rezaletleri yüzünden Hicaz’dan sürülen Yahudilerin şeytani planları gereği, mukaddes beldelere ve İslâm’ın hükümet merkezine sızabilmek için, güya müslüman olmuş ve Hz. Osman döneminde Medine’ye yerleşmiştir.

Ayet ve Hadis ezberlemek ve halka vaazu nasihat etmek ve her haliyle takva görünmek hususunda çok özel bir gayret gösteren ve kendisini avama kabul ettiren bu münafık, İslam’a iki cepheden saldırmaya ve zehirli fikirlerini kusmaya başladı.

  • 1. İtikadi yönden “ric’at” düşüncesini,
  • 2. Siyasi yönden de “hilafet” meselesini ortaya attı.

“Ric’at” fikriyle, Hz. İsa gibi Peygamberimiz Hz. Muhammed’in de dünyaya geri geleceğini söylüyor ve “Kur’anı sana farz kılan Allah elbette seni dönüş yerine iade edecek ve geri gönderecektir”[1]  ayetini de buna delil gösteriyordu.

Hatta zamanla daha da ileri gidecek, Cenabı Allahın önce Hz. Muhammet’te ondan sonra da Hz Ali’de tecelli ve temsil edildiğini “Allah, Muhammet, Ali” üçlüsünün aslında aynı zat olduğunu ve Kurandaki “El-Aliyy” sıfatıyla Hz. Ali”nin kastedildiğini söyleyecek ve bu yüzden Hz. Ali”ye (haşa ) “Sen, O”sun diyerek secde edenler görülecektir.

Bu “ricat” fikriyle İslamın saf inanç temellerini bozmaya çalıştığı gibi, siyasi otorite ve organizeyi dağıtmak ve özellikle Ashabın büyüklerine ve ilk halifelere olan itimat ve itibarı sarsmak için de “hilafet” meselesini karıştırmaya başladı.

Hz. Peygamber Efendimizin “Ya Ali sen bana Harun’un Musa’ya yakınlığı gibisin” mealindeki sözlerini kendisine delil yaparak resulullah’ın asıl veziri ve varisi Hz. Ali olduğundan, Hz Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın (r.a) ve onlara destek olanların Hz. Ali’nin hakkı olan hilafeti gasbetmiş  sayıldıklarını yaymaya ve özellikle Hz. Ali’ye meyli ve muhabbeti olan kesimleri kışkırtmaya uğraşıyor ve maalesef kendisine taraftar buluyordu.

Hatta katıksız bir takva hayatı yaşayan ve herkesin öyle olması gerektiğini savunun Eba Zerr Gıffari gibi bazı sahabileri  bile, onların zaaflarından yararlanarak istismar etmeye çalışıyor ve bazen bunda bile başarılı oluyor ve Hz. Muaviye ile Eba Zerr Hazretlerini karşı karşıya getirebiliyordu

   Bu şeytan fikirli Yahudi dönmesi bunlarla da yetinmiyordu. Hz. Osman’dan makam ve menfaat koparamayan küskünleri, şehvet ve rezalet yolları tıkanan kesimleri, meşru ticaret veya ganimet yoluyla servet edinmiş zenginlerin malında gözü olan züğürtleri, özellikle yabancı kadınlarla evlilik sonucu doğmuş ve gerekli islami terbiye ile yoğrulmamış yeni yetmeleri bulup kullanıyor ve devamlı sureti haktan görünerek bunları kışkırtıyordu.

   Ve çevresine “Bu haksızlık ve yanlışlıkları konuşmak ve zalim ve idarecilerinize karşı ayaklanmak, emri bil maruf ve nehyi anil münker sayılır ve en güzel cihattır” diyordu.

   Bütün bunları Ehli Beyti, Resullulah’ı ve Hz. Ali evladını sevmek ve onların mağduriyetini önlemek gibi, zehirde haklı ve hayırlı görülen bir kılıfın arkasına gizlenip yapınca da işler iyice çığırından çıkıyor ve bu yıkıcı telkinler her tarafta tesirini göstermeğe ve İslam beldelerinde irtibatlı ve intizamlı bir fesat şebekesi yerleşip güçlenmeğe başlıyordu.

   Bu günkü mason medyanın ve kiralık yazarların o günkü temsilcileri olan bu münafıklar, asılsız olarak Medine’de ve diğer islam beldelerinde öylesine korkunç zülüm ve rezaletlerin yaşandığını yayıyorlardı ki, artık diğer bölgelerdeki insanlar “Bizim halimize şükür! Meğer başka yerlerde halk ne büyük müsibet ve felaketler içinde kıvranıyormuş” diyerek müthiş bir telaş, terör ve tedirginlik havası oluşturuluyordu.

   Hz. Osman bu İbni Sebe münafığını önce Basra’ya, sonra Şam’a sürmüş, oradan da Mısır’a geçmiş ama bu sürgünler onun fitne ateşini yaygınlaştırmaktan başka işe yaramamıştır.

Ülke çapında yayılan bu felaket haberleri üzerine Hz. Osman bunların doğruluk derecesini araştırmak üzere Munammed b. Mesleme’yi Kufe’ye , Üsame b. Zeyd’i Basra’ya , Ammar b. Yasir’i Mısır’a, Abdullah b. Ömer’i (r.a.) Şam’a gönderdi. Ancak fesat şebekesi çok gizli çalıştığından, bu zevat soruşturma ve araştırmalar sonucu hep olumlu raporlar getirmişti. Hatta Ammar b. Yasir Mısır’da bizzat İbni Seb’e  ile görüşmüş bu münafık kendisine “emri bil maruf yapmaktan ve halkı ıslaha çalışarak genel huzuru sağlamaktan başka bir gayesi ve gayeti olmadığına” yemin etmişti.

   Buna rağmen Hz. Osman bu tedbirle yetinmedi. Ülke çapında sinsi ve şeytani bir hazırlığın yapıldığını hissetmişti. Bu nedenle bütün merkezlere resmi tamimler göndererek, herhangi bir şekilde hakaret ve haksızlığa uğrayanların, idarecilerden veya ilim ehlinden yanlış bir şeye şahit olanların Hac mevsiminde Mekke’ye gelmelerini ve her türlü sorunlarını ve sıkıntılarını dile getirmelerini istemişti.

   O sene hacda bütün halkla beraber Hz. Osman’ın önemli velileri de toplandı. Ama yine ciddi bir şikayet gelmemişti. Hz. Osman (r.a) velilere sordu: “Peki bu dedikoduların sebebi nedir?”

   Said b. As şu cevabı verdi: Bu gizliden gizliye tertip ve telkin edilen bir iştir. Bunun çaresi fesatçıları tek tek arayıp çıkarmak ve cezalandırmaktır.

   Amr b. As’ın verdiği cevap daha isabetli ve dirayetliydi.

   “Bana göre siz fazla yumuşaklık gösterip işi gevşetmiş buluyorsunuz. Sizden önceki iki arkadaşınız gibi İcap ederse ciddiyet ve kuvvet göstermeli, fesatçılara fırsat vermemelisiniz!

   Şam valisi Hz. Muaviye ise, talihsiz gelişmeleri sezmiş, Hz. Osman’a Şam’a gelmesini ve orada hükümet etmesini, hiç değilse gerekli ve yeterli sayıda askeri birlik gönderip kendilerinin korunmasına izin vermesini teklif etmiş, ama Hz. Osman (r.a.) yüksek dini duygularının ve aşırı derecedeki yumuşamlığının etkisiyle bunları kabul etmemiştir.

Hem zaten hac mevsiminde ahaliden ve valilerden önemli bir şikayet ve ciddi bir tehlikede sezmemiş ve endişeye gerek görmemişti.

İşte hükümetin böyle bir emniyet ve rehavet içine düştüğü bir ortamda, İbni Sebe’nin başını çektiği anarşi odakları harekete geçti. Bu baş münafık her tarafa gizli mektuplar yazarak adamlarının Medine’ye doğru yola çıkmalarını, soranlara ise “umre ziyareti yapacaklarını ve Hz. Osman’a bazı şikayet ve temennilerde bulunacaklarını” söylemelerini ve dikkat çekmemelerini tenbihlemişti.

   Hicretin 35 senesi Şevval ayında Medine civarında toplanan eşkiyalar, Medine’nin ve hükümet merkezinin askersiz ve korumasız olduğunu da anlayınca hücuma geçmeye karar vermişlerdir.

Hz. Ali, Talha ve Zübeyr (r.a.) gibi etkili sahabilerin arabuluculuk girişimleri ve Hz. Ali’nin oğullarını göndererek devamlı Hz. Osman’ın evini beklemeleri de netice vermiyordu.

Makam ve menfaat hırsıyla, ganimet ve şöhret sevdasıyla İbni Sebe tarafından beyinleri yıkanmış eşkiyalar laf dinlemiyordu. Hz. Ali, Abdullah b. Zübeyr ve Zeyd b. Sabit gelerek “İsyancılara karşı gelecek gücümüz var. İzin verirsen hücuma hazırız! demelerine rağmen Hz. Osman kan dökülmesine razı olmuyor, nasihatla yola geleceklerini umuyor ve belki de kendisi gibi bir zata kıyacaklarına ihtimal vermiyordu.   

Ve bir Cuma gecesi Hz. Osman rüyasında Hz. Peygamber’le  (s.a.v.) beraber Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’i görmüş ve Hz. Resülüllah kendisine: “Biz oruçluyuz, iftara seni de bekliyoruz”  buyurmuştu. Hz. Osman vuslat anının yaklaştığını anlamış ve o gün oruca niyet ederek bütün gün ibadete ve Kur’an okumaya koyulmuştu. 

Muhasara altındaki evin kapısı önünde nöbet bekleyen Hz. Ali’nin oğulları Hasan, Hüseyin ve arkadaşları, sapık saldırganları içeri sokmamak için çırpınıyorlardı. Ama bazı isyancılar gizlice duvardan tırmanarak yukarı çıkmışlar ve kendisine valilik verilmediğine içerliyen Hz. Ebubekir’in oğlu Muhammet’le birlikte Hz. Osman’ın odasına hücuma geçmişler ve İbni Sebe’nin  eşkiyaları O’nu  hunharca  şehit etmişlerdi…

İbni Sebe bunlarla kalmayarak, önceleri güya taraftar göründüğü Hz. Ali’nin hilafetine karşı bu sefer “Niye Hz. Osman’ın katillerini hemen bulup cezalandırmıyor?” diye ileri gelen sahabeyi ona karşı kışkırtacak, Cemel olayında taraflar tam anlaşıp uzlaşacakken arkadan savaşı kızıştırıp, içinde sahabelerin de bulunduğu yüzlerce müslümanı birbirine kırdırtacak ve Hz. Ali ile Muaviye (r.a.) arasındaki Sıffin savaşında da başrolü oynayacak ve kıyamete kadar kapanmayacak derin bir yarayı açmış olacaktır.

İslam tarihi boyunca İbni Sebe’yi örnek alan nice münafıklar bulunduğu gibi, bugün de aynı fıtrat ve faaliyet üzere bulunan insan suretli şeytanlar, hatta bir kısım alim-evliya etiketli nice marazlı mahluklar bulunmaktadır.

Üstat Bediüzzaman Hazretleri:

“Bidayet-i zuhur-u İslamiyette (İslamın çıktığı ilk dönemlerde) muannid (inatçı) ve kitapsız kafirlerin ve nifaka giren eski dinlerin münafıkları gibi, aynen bu zaman-ı ahirde  (şimdiki ahir zaman içinde) bir naziresi çıkacağını (asrı saadet ve sonrası münafıklara benzer münafıkların ortaya çıkacağını ve İslami hareketi içinden yıkmaya çalışacağını) ders-i Kur’aniden gelen bir sünuhat ile eski Said hissetmiş (Kur’anın ilminden ve hikmetinden kalbe doğan bir işaret ile sezmiş) bu nedenle münafıklar hakkındaki ayetleri izah ile en ince nükteleri beyan etmiş, fakat mütalaacıların (bu konuları okuyup araştıranların) zihnini bulandırmamak için mahiyeti mesleklerini (bugünkü münafıkların meslek ve meşreplerinin durumunu) ve istinat noktalarını (nelere dayanarak kendilerini haklı ve hayırlı göstermeğe çalıştıklarını) mücmel bırakmış (kısa kesmiş) izah etmemiş…”[2] buyurmakla bu duruma dikkatlerimizi çekmektedir.

Günümüzdeki münafıklarla İbni Sebe arasında hayret edici bir benzerlik gözlenmektedir.

Bunların bir kısmını arz edelim

a-İbni Sebe’de, günümüzdeki örnekleri de, özellikle takva sahibi görünmekte, ehli hal geçinmekte ve çevrelerinde kerametleri zikredilmektedir.

b-Tek amaçlarının, “İslam’ı yaymak ve Allah için tebliğ yapmak” oldukları söylenmektedir.

c-Lisan cerbezeleri, tesirli hitabetleri ve saf insanları büyüleyen cazibeleri ile ilim ve hizmet ehli müslümanları bile saflarına çekebilmektedir. İbni Sebe’nin sehabenin bile birçoğunu iğfal ettiği buna örnektir.

d-Münafıklar, İbni Sebe gibi mutlaka her şehirde teşkilatlanmakta ve taraflarını yönlendirmekte ve faaliyetlerini gizli yürütmektedir.

e-Fiilen cihada katılmak ve inancımızı iktidara taşımak yerine, İbni Sebe Peygamberin geri döneceğini ileri sürdüğü gibi bugünküler de nasıl olsa  Mehdi’nin geleceğini bu nedenle oturulup dua ve ibadet ederek ona asker yetiştirmek gerektiğini iddia etmektedir.

f-İbni Sebe mevcut iktidarı sarsacak ve birliği bozacak fesatlıklara giriştiği gibi, şimdikilerde İslam’ı hakim kılmak, devlet ve hükümet imkanlarını halkın ve Hakkın hizmetinde kullanmak üzere kurulan hizmet ve hareketi zayıf ve başarısız göstermekte ve devamlı masonları ve şeriat düşmanlarını desteklemektedir.

Yine Bediüzzaman’ın İşaratül İcaz adlı eserinin 97. Sayfasını da (Tenvir Neşriyat) münafıkların durumlarını izah eden 7 maddelik çok önemli tesbitlerini Hz. Üstad’ın ruhaniyetine sığınarak şerh edip yorumlayacağız:

   1-Peygamber (s.a.v) ve İslam’ı hakim kılmaya ve inancımızı iktidara taşımaya çalışan mü’minler, Allah’ın halifeleridir. Resulullahı ve Müslümanları kandırmaya ve onlara hile yapmaya çalışmak bizzat Allah’ı aldatmaya uğraşmak gibi bir ahmaklıktır ki, sonunda aldanan ve alta kalan hep münafıklar olacaktır.

   2-Münafıkların asıl amaçları dünyalık makam ve menfaatlere konmak ve bu maksatla din istismarı yapmaktır. Ama sonunda umduklarını bulamayacak ve bu işten zararlı çıkacaklardır. Bu nedenle münafıklar sefih ve alçaktır.

   3-Bunlar hakiki menfaatlerinin İslami cihat ve teşkilattan yana olduğunu anlayamadıkları, yani kâr ve zararın nerede bulunduğunu fark edip ayıramadıkları için de cahillik ve rezillikle suçlanmaya layıktır. Münafıklar bu yüzden şuursuz ve huzursuz insanlardır.

   4-Zahiri takvalarına ve gösteriş numaralarına karşılık, aslında tiyniyet ve zinhiyetleri bozuk ve berbat olduğu için kalpleri marazlıdır.

   5-Güya maddi ve manevi huzur bulmak ve toplumu ıslaha çalışmak yolunda görünseler de, gerçekte hem kendilerinin, hem de peşlerinden sürüklediklerinin hastalıkları ve hataları devamlı artmaktadır.

   6-Batılın safında yer almak ve İslamın iktidarına mani olmak suretiyle yaptıkları münafıklık yüzünden, dünyada er geç rezil ve perişan, ahirette de bin pişman olacaklar ve çok acı ve alçaltıcı bir azaba uğrayacaklardır.

   7-Sahtekârlıkları, münafıklıkları, Müslümanlıktan bahsedip masonlarla irtibat kurmaları ve devamlı ikiyüzlülük yapmalarının sonunda, mutlaka yalancılıkları ortaya çıkacak, ne mal olduklarını herkes anlayacaktır ve “Onlar sağırlar, dilsizler ve körler gibidirler. Çünkü onlar geri dönemezler”[3] ayetinin haber verdiği gibi münafıklar maalesef artık dönüşü olmayan karanlık ve sonu bataklık bir yola girmiş bulunmaktadır.

   “Karanlık gecede, kara taş üzerinde yürüyen karıncanın ayak sesinden daha gizli ve o nisbette tehlikeli olan”  bu riyakârlık ve münafıklık hastalığından ve kalbi marazlılardan Allah’a sığınıyor ve geçtiğimiz şu çok hassas dönemde gayet dikkatli olmamız gerektiğini hatırlatarak münafıkların iki temel özelliğini dikkatlerinize sunmak istiyoruz:

1. “Münafıklar, mü’min ve muttaki görünmesine rağmen, din istismarlarını ve ucuz kahramanlıklarını sürdürebilmek için “Tağutla muhakeme olmak ve İslama düşman rejimleri ve hükümetleri ayakta tutmak istiyorlar.”[4]

2.Haklıdan değil, devamlı güçlüden yanadırlar… Bazen hayırlı tarafta görünmeleri de, hakkın hatırı için değil,  yüksek menfaatleri icabıdır. Ama pek yakında Allah mü’minlere fetih ve iktidar nasip edecek, münafıklar ise hep batılların yanında olduklarına bin pişman olacaklar.[5]

Üstad Beduizzaman Hazretleri çağımızın özellikle imani ve ahlaki sorunlarını çok iyi tesbit ve teşhis etmiş ve pek tesirli tamir ve tedavi yollarını göstermiş büyük bir ilim ve fikir ehlidir. Asırlara ışık tutan önemli köşe taşlarından biridir ve kendilerinin de ifade ve itiraf buyurdukları gibi, müceddittir.

İslam Milletinin, Batının maddi medeniyeti ve müsbet ilimlerdeki gelişmeleri karşısındaki esaret ve sefaletinin altı sebebini ve bunların çaresini Hutbe-i Şamiye adlı eserinde şöyle izah eder:

“Ben bu zaman ve zeminde beşerin hayat-i ictimaiye medresesinde ders aldım ve bildim ki: Ecnebiler (Avrupalılar) terakkide istikbale uçmalarıyla beraber, bizi maddi cihetle Kurun-u Vusta’da durduran ve tevkif eden altı tane hastalıktır. (Yani, Ben bu çağda ve bu ortamda, insanlığın toplumsal hayat mektebinde ders alıp öğrendim ki: Yabancılar ve özellikle Avrupalılar maddi yönden gelişmede ve teknolojide bugünü de aşıp gelecek çağlara el atmalarına karşılık biz müslümanların maddi yönden ve müsbet ilimlerde hala orta çağ seviyesinde durduran ve manevi esaretin kucağına atan şu altı hastalıktır.)

Birincisi: Ye’sin içimizde hayat bulup dirilmesi. (Yani, ümitsizliğin ve kendimize güvensizliğin benliğimize yerleşmesi. “Herşeyi Batılılar bilir… Her işi onlar becerir” düşüncesinin ruhumuza girmesi…

Girişimciliğin, başarabilme cesaretinin yitirilmesi. “Biz artık kendi başımıza ayakta kalamayız, artık asla onlara ulaşamayız” şeklindeki aşağılık duygusunun “ilericilik” perdesine bürünmesi.)

İkincisi: Sıdkın hayat-ı ictimaiye-i siyasiyede, ölmesi.

(Yani, siyaset sahnesinde, devlet yönetiminde, hükümet işlerinde ve faaliyetlerinde doğruluğun, dürüstlüğün ortadan kalkması. Halkı aldatmanın ve oyalamanın siyasi başarı sayılması… siyaset=yalancılık kanaatinin yaygınlaşması… Artık doğru söyleyenlerin ve hakkı savunanların bile bu ithamdan kurtulamayışı ve bunun neticesi halkın da yalana alışması ve yalama olması… Devlet-millet kaynaşmasının yerini, birbirine düşmanlığa bırakması…

Üçüncüsü: Adavete muhabbet

(Yani toplumda dostluğun yerini düşmanlığın kaplaması… menfaat paylaşımının yerini çatışmasının olması… Muhabbetin yerini nefrete bırakması. Birlik ve kardeşlik sebebi ve hayırlı hizmetlerde rekabet vesilesi olması gereken meşreb, tarikat ve kavmiyet farklılıklarının kin ve düşmanlık sebebi sayılması… Bencillik, beleşçilik ve tekelciliğin çoğalması. Ve bütün bunların neticesinde barış ve bereketin ortadan kalkması.)

Dördüncüsü: Ehli imanı  biribirine  bağlayan  nurani  rabıtaları  bilmemek.

(Yani müslümanları biribirine bağlayan manevi bağların kıymetinin  bilinmemesi…. İslam birliğinin çözülmesi neticesinde, müslümanların düşmanlarının lokması olacağı gerçeğinin gözardı edilmesi. Küfür cephesi Birleşmiş Milletler, Nato, Ortak Pazar gibi kuruluşlarla güç birliği yaparken müslümanların bu tür dayanışma unsurlarını hayata geçirememesi ve bunların hayati önemini idrak etmemesi.

Ateşli vaaz ve nasihatlarla, kuru temenni ve tesellilerle İslam birliğinin oluşacağının zannedilmesi… Çağdaş ve evrensel kurumların ve kuvvet unsurlarının oluşturulması yolunda mutlaka gerekli ve de geçerli olan devlet ve hükümet imkanlarının masonlara devredilmesi, siyasi cihadın ve cephenin maalesef terk edilmesi.)

Beşincisi: Çeşit çeşit sari hastalıklar gibi intişar eden istibdat.

(Yani çeşitli bulaşıcı hastalıklar misali giderek yaygınlaşan zalim ve baskıcı yönetimler… Söz ve fikir hürriyetine, din ve vicdan emniyetine saygı göstermeyen idareciler… Fikir özgürlüğünü sadece küfür özgürlüğü şeklinde anlayan ve uygulayan… İslamı yaşamayı değil,  konuşmayı ve yazmayı bile suç sayan zihniyetler… Namaz kıldığı için okulundan atılan öğrenciler… Hanımı başörtülü diye ordudan kovulan askerler… Ayet, hadis okudu diye hapishanelerde çürüyenler… Anadilini  konuştu  diye ezilenler!…

Zenginin ve güçlünün haklı ve hatırlı sayıldığı,  fakirin ve sahipsizin ise devamlı suçlandığı ve horlandığı bir düzene demokrasi kılıfı geçirenler…)

Altıncısı: Menfaat-ı şahsiyesine himmeti hasretmek.

(Yani sadece kendi çıkarlarını düşünen, bütün gayretini ve hizmetini şahsi heves ve hesaplarına endeksliyen bencil insanların çoğalması…

“Başkası kazansın ben yiyeyim,  diğerleri çalışsın ben rahat edeyim”  düşüncesinin yaygınlaşması.

Milletini, memleketini düşünmek,  mazlumları ve mağdurları kendisine dert edinmek gibi yüksek insani duyguların giderek kaybolması…

Hilenin,  hırsızlığın, haksızlığın, gözü açıklık ve kahramanlık sayılması…

Milli menfaatlerini ve manevi değerlerini basit ve bayağı çıkarlarına rahatlıkla feda edebilen soysuz ve şuursuz kimselerin ortalığı kaplaması…

Faizin, fuhşun, kumarın, rüşvetin meşrulaşması, yaygınlaşması ve en kârlı ve kolay kazanç yolları halini alması…

Evet işte bu toplumu maddi sefalete ve manevi esarete mahkum eden gerçek sebepler…

Bunlardan kurtuluş çaresine ve tedavi reçetesine gelince…

1-Önce ahlâk ve maneviyatı yeniden diriltmek

2-Sonra ağır sanayiimizi mutlaka kurmak ve yaygın kalkınmayı gerçekleştirmek. 

Milli ve yerli hareketin başından beri parti parolası haline getirdiği iki eskimez ve değişmez gerçek.

Ahlâk ve maneviyatın yeniden dirilmesi, halkın eğitilmesi ve eğitim sisteminin yeniden düzeltilmesi ile mümkündür.

Ekonomik dengenin gerçekleşmesi ve ülkenin en azından kendine yeter hale gelmesi ise mutlaka ağır sanayinin kurulması ve teknolojinin kullanılması ile mümkündür. 

Hem eğitim sisteminin ve okulların ve basın yayın organlarının ıslahı, hem de ağır sanayimizin kurulması ve tarımın kalkındırılması ise ancak hükümet olmak ve inancımızı iktidara taşımakla gerçekleşmiş olacaktır.

Öyle ise düşünen beyinlerin, dinini ve davasını dert edenlerin, gayret ve marifet ehlinin bugün en önemli ve öncelikli gayesi ve görevi siyasi şuurun yaygınlaşmasını sağlamak ve Milli iradenin iktidarını çabuklaştırmaktır…

Hatırlayınız… Terörist İsrail’in Siyonist Dışişleri Bakanı Şimon Perez ziyaret için ülkemize geldiğinde TRT aracılığıyla milletimize şu mesajı veriyordu:

“Türkiye geçmişi unutmalı, geleceğe bakmalıdır!”

Oysa bizim geçmişimiz Osmanlıdır, Selçukludur… Yani İslam’dır.

Siyonist Şimon Perez bu sözleriyle bizlere İslamı unutmamızı tavsiye ve teklif ediyordu.

O bu talihsiz ve terbiyesiz tavsiyeleri yaptığı sırada Meclis’te konuşma yapan yerli Perez Yılmaz ise: 

“Çillerin bu ekonomik paketinin kötü neticeleri sonunda vatandaşın rejimden ümidini kesip bütünüyle Adil Düzen’e yöneleceğinden korktuğunu” söylüyordu. 

Yani o da milletin geçmişine ve özüne döneceğinden endişe duyduğunu, bu siyonist saltanatı yıkılırsa İslamın geleceğinden kuşkulandığını vurguluyor ve Şimon Ağabeyini tasdik ve teyid ediyordu…

Öyle ise ey ehli iman! Ve ey ehli vicdan! Elimizi çabuk tutalım!


[1]  Kasas 85

[2] Said  Nursi, İşaratül İcaz  Mukkaddime. 1. Nükte. Tenvir  Yayınları

[3] Bakara 18

[4] Nisa  60-61

[5] Maide  51-52

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Abdullah AKGÜL

Abdullah AKGÜL

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...