YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
698111b7a2baf
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 6
Bugün : 227
Dün : 48911
Bu ay : 106882
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48810195
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

İran ne olacak?

Ortada bir sorun vardı: İran'ın nükleer programı. İsrail için bir tehlike oluşturuyordu.

Başka bir ifade ile sorun bir ABD-İran sorunu olmaktan çok bir İran-İsrail sorunuydu.

İşte bu nedenle Bush yönetimi Yeni Muhafazakârların tüm başarısızlık itiraflarına rağmen İran'ın üzerine gitmeyi sürdürüyor.

Avrupa ülkeleri de geleneksel kaypak politikalarını sergileyerek Washington ile birlikte hareket eder gibi gözüküyorlar.

Oysa bu ülkelerin bazıları İsrail'e her türlü desteği vererek nükleer silaha sahip olmasına yardımcı olmuştu.

 

İşte tam bu sırada Bush Hindistan'ı ziyaret ediyor ve bu ülkenin İsrail destekli nükleer programını desteklediğini açıklıyor. Klasik Amerikan tavrı!

İran'ın şimdilik barışçıl nükleer programına kıyameti koparan ABD, bir tarafta İsrail'in nükleer silahlarını görmezlikten geliyor öbür taraftan Hindistan'ın askeri amaçlı nükleer gücüne destek veriyor.

Oysa İran'ın henüz nükleer silah yaptığına ya da kısa vadede yapabileceğine dair kesin hiçbir kanıt yok.

İşte böylesi gerçekler ortadayken Batı ve yandaşları İran'ın nükleer tehlikesinden söz ediyor.

Tıpkı Saddam'ın kitle imha silahları ile ilgili yalanlarını dünyaya yutturmaya çalıştıkları gibi.

Çünkü bu yalanlara inanan bazı köşe yazarları ve 'bildik uzmanlar' Saddam'ın füzelerinin İstanbul'u vurabileceğinden söz ediyordu.

Aynı kişiler şimdi de İran'ın füzelerinin Türkiye için tehlikesinden söz ediyor. Bazıları da Türkiye'nin de nükleer güce sahip olması gerektiğini savunuyor. Irak'ta ise Şiileri devre dışı bırakacak bir hükümet formülü üzerinde çalışan ABD İran'a yönelik planında BM'yi kullanmak istiyor. ABD tek başına İran ile baş edemeyeceğini biliyor.

İran'ı işgal etmek ya da belli hedeflerini vurmanın çok güç olduğunu bilen ABD, ekonomik ambargonun peşinde.

İran petrolüne gereksinimi olan Avrupa ülkeleri ise ambargo kararına sıcak bakmıyor, bakamıyor. İran ise Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü kullanarak Körfez ülkelerinin petrolünü de engelleyebileceği tehdidinde bulunuyor. Bu sırada işin içine İsrail faktörü giriyor.

İsrailli yetkililer İran'ın nükleer silaha sahip olmasına asla izin vermeyeceklerini söylüyor.

İsrail 1981'de Irak nükleer tesislerini bombaladığı gibi İran'a yönelik benzer bir saldırıda bulunabileceğini ima ediyor.

Oysa İran'ın nükleer tesisleri yaklaşık olarak 100 yerde ve çok dağınık alanlarda bulunuyor.

Bu da İsrail'in işini zorlaştırıyor.

Kaldı ki; İran'ı hedef alacak saldırının intikamı pek gecikmez. ABD ve İsrail düşmanı olan Irak ve Afganistan'daki Şiiler Amerikan işgaline karşı ayaklanır, Lübnan'ın güneyinde bulunan 100 bin Hizbullah militanı İsrail'e karşı eyleme geçer ve İran, ABD ve İsrail karşıtı tüm radikal ve 'terör' örgütlerine destek verir. İran konusu göründüğünden de çok daha karmaşık ve giderek bölgesel hatta uluslararası bir sorun haline geliyor.

Çünkü Rusya ve Çin, ABD'nin dünyayı tek kutuplu bir hale getirmesinden pek hoşnut değiller. Ortadoğu petrollerine bağımlı olan Avrupa ülkeleri ise bütün iki yüzlülüklerine rağmen durumun sıcak bir çatışmaya dönüşmesine izin vermeyeceklerdir.

Eğer bunu yapacak kadar çılgınlaşırlarsa işte o zaman sevgili Peygamberimize yönelik son saldırılarının ne anlama geldiğini çok daha iyi anlayacağız!

Çünkü sonuçta İran bir Müslüman ülke ve İran'ı hedef alacak herhangi bir saldırı başta Türkiye olmak üzere yalnızca Müslüman bölge ülkelerini etkileyecektir.

İran'ın komşusu Irak'a bakmak yeterli.

Türkiye ise İran'a, Irak'a ve sonraki hedef Suriye'ye komşu![1]

Neo Con düzenine isyan büyüyor…

Sürekli olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin küresel saldırganlığına ve bu saldırgan zihniyetin arkasında yatan düşünceye dikkat çekmeye çalışıyoruz.

Bush yönetiminin bugün dünya genelinde uyguladığı küresel politikalar, ABD'nin hegemon bir imparatorluk kurma isteğine işaret ediyor. Bush yönetiminin beyin takımını "yeni muhafazakâr" olarak adlandırılan Neo Con'lar oluşturuyor.

Neo Con'lar Ne İstiyor?

Öncelikle Amerikan ordusunun güçlendirilmesini, modernize edilmesini isteyen Neo Con'lar, ABD'nin dünyanın en büyük nükleer gücüne de sahip olmasını arzu ediyorlar.

Neo Con'lar Amerikan ordusunun büyük ölçekli savaşlara göre konuşlandırılmasını ve iki cephede birden savaşma yeteneğine kavuşmasını talep ediyorlar. Kısaca Neo Con'lar ABD'nin dünyaya hükmetmesini, dünyayı esir almasını istiyorlar.

Dikkat edilecek olursa, Neo Con'ların bütün talepleri, saldırganlık, işgal, baskı ve tahakküm esasına dayanmaktadır. Amerika'nın dünyanın hegemon gücü olmasını isteyen Neo Con'lar, Afganistan ve Irak'ın işgalini desteklemişlerdi, şimdi de İran'a saldırılmasını istiyorlar.

Wallerstein: Felaket Yakın!

Neoconizm'in dünya üzerinde açtığı yaralar, bugünlerde en çok tartışılan konuların başında geliyor.

Neoconizme karşı en son tepki ünlü düşünür Immanuel Wallerstein'den geldi. "Dünya sistemi felakete sürükleniyor" uyarısında bulunan Wallerstein, ABD'nin Irak işgaline sert eleştiriler yönelttikten sonra şu değerlendirmede bulunuyor:

"Amerikan kamuoyunda büyük tepki toplamaya başlayan Başkan Yardımcısı Dick Cheney'in başını çektiği Bush rejimindeki Neo Con çete'nin bugüne kadar gösterdiği tavır, sanki hiçbir şey olmamış gibi başlarını kuma gömmek ve bildiklerini okumaya devam etmek olmuştur. Neo Con çete, şimdilerde, yoğun bir şekilde İran'a karşı savaş çığırtkanlığı yapmakla meşgul… Sanki Amerika'nın düşman üstüne düşman kazanması yetmiyormuş gibi, şimdi de Cheney, Putin'i ve Rusya'yı hedef göstermeye başladı.  Cheney böyle yapmakla, "tapınağı" yerle bir eden ABD'nin Samson'u rolünü oynuyor. Oysa Cheney ancak ABD'de bir iç savaş'ın patlak vermesine yol açmakla başarıya ulaşabilir…"

Immanuel Wallerstein açıkça Neo Con'ların sadece dünyayı felakete sürüklemediğini, aynı zamanda ABD'de iç savaşın fitilini de ateşledikleri uyarısında bulunuyor.

Fukuyama: Akılsız ve Duygusuz

Benzer uyarıları yapanlardan biri de Francis Fukuyama… Amerikan dış politikasının zorba zihniyetine tepki gösteren Fukuyama, "ABD'nin kalpleri ve akılları kazanmak için dış politikasını yeniden düzenlemeye ihtiyacı var" diyor. Yani Fukuyama, Bush yönetiminin mevcut dış politikasını akılsız, duygusuz ve merhametsiz bulduğunu açıkça ortaya koyuyor.

"Irak'a demokrasi götürme" sözünün palavradan ibaret olduğunun altını çizen Fukuyama, Neo Con politikaların bugün geldiği noktanın kendisini bile rahatsız ettiğini ve artık desteklemesinin mümkün olmadığını ifade ediyor.

Pentagon'a yakınlığı ile bilinen Fukuyama, ABD'nin dış politikasına ve Neo Con zihniyete yönelik eleştirilerini şöyle sıralıyor:

"Şimdi, neo muhafazakâr nüfuz bitmiş görünüyor, ABD'nin dış politikasında yeni bir tanımlamaya gitme ihtiyacı var. Birincisi, teröre karşı küresel savaş olarak nitelendirdiğimiz askerî güçten arınmaya ve diğer politik enstrümanları değiştirmeye gereksinimimiz bulunuyor. Tüm dünyadaki sıradan Müslümanların kalplerini ve gönüllerini kazanmak için askerî değil politik bir kampanya yürütmemiz gerekiyor. Fransa ve Danimarka'da yaşananlar gösteriyor ki, Avrupa savaş alanının merkezi olacak. ABD'nin diğer ülkelerle ilişkilerini mantıki zemine oturtması için "razıların koalisyonu" yerine daha iyi bir fikir üretmesi gerekiyor. Dünya, ortak bir eylemin meşruiyetini görüşme konusunda etkin uluslararası kurumlardan yoksun. Gözden geçirmemiz gereken alan, ABD'nin dış politikasında demokrasinin teşviki ile alakalı husus. Irak savaşından kalan en kötü miras, ABD'yi otoriter rejimlerle aynı hizaya sokan sinik bir realist politikaya keskin dönüşle sonuçlanan anti neo muhafazakâr tepki oldu."

Ya Kurtuluş, Ya Felaket

Mevcut Bush yönetimi ve perde arkasındaki Neo Con çete, "gücü hak sebebi" sayarak, Amerika'nın küresel bir güç olmasını ve böylece dünyaya hükmetmesini, dolayısıyla haklı konuma geçmesini istiyorlar. Ama güçlünün haklı olduğu düzene ABD'nin kendi vatandaşları bile isyan ediyor, zorbalığın ve tahakkümün dünyayı felakete sürüklediğini söylüyor.

Ya dünya bu gerçeği görecek ve neo con çetesine karşı küresel bir muhalefet geliştirecek, ya da dünyanın felakete sürüklenmesini seyredecek![2]

NÜKLEER KRİZDE İRAN'A GÖZDAĞI, HİNDİSTAN'A GÜLYAĞI

ABD Başkanı George W. Bush, Asya ziyareti kapsamında bulunduğu Hindistan'da 3 Mart 2006 günü bir nükleer işbirliği anlaşması imzaladı. Anlaşmaya göre Hindistan ABD'den sivil nükleer teknoloji alacak ve buna karşılık da tesislerini uluslararası denetime açacak.

Tesislerin uluslararası denetime açılması için Hindistan mevcut 22 nükleer tesisinden 14'ünü sivil kullanım kategorisinde sınıflandıracak ve bunlar denetime tabi olacak. Geri kalan 8 tesis askerî kategoride olduğundan denetim dışı kalacak. Anlaşma kapsamında iki ülke arasında ticaretin gelişimine ilişkin hükümler de var. Anlaşmadan Hindistan'ın daha kârlı çıkacağı söylenebilir, çünkü bu anlaşma Hindistan'ın nükleer politikasında uzun zamandır karşı karşıya kaldığı uluslararası izolasyonun da sonu demek. Hele hele aynı türden bir anlaşmayı Bush'un Hindistan'dan sonra ziyaret ettiği Pakistan'dan, Pakistan'ın da bu yönde talepte bulunmasına rağmen benzeri bir anlaşmayı esirgediği düşünülünce Hindistan'ın kazancı daha da anlaşılır. Aslında Hindistan'la nükleer işbirliğine giden ilk devlet ABD değil. Bush'tan önce Yeni Delhi'yi ziyaret eden Fransa Cumhurbaşkanı Chirac da benzeri bir anlaşmayı 20 Şubat'ta Hindistan Başbakanı Sanjoy Majumder ile imzalamıştı. Dünyanın en büyük nükleer gücü olan ABD'nin böyle bir anlaşmaya varmasının Fransa'ya göre daha dikkat çekici olması normal. Belki de bu nedenle ABD-Hindistan anlaşması daha detaylı ve sonuçlanması daha güç oldu.

İran'a köstek, Hindistan'a destek!..

Önce Fransa'nın sonra ABD'nin Hindistan'la yaptıkları bu nükleer işbirliği, her iki ülkenin İran'ın nükleer programı konusunda ortak hareket ettikleri ve İran'dan nükleer faaliyetlerini durdurmasını istedikleri dikkate alınınca gerçekten manidar bir hal arz ediyor. Hatırlanacağı gibi 4 Şubat 2006'da Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun (UAEK) yönetim kurulu, İran'ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne rapor edilmesine karar vermişti. Karar 27'ye karşı 3 oyla alınmıştı ve 5 tane de çekimser vardı. Karşı oylar Venezüella, Suriye ve Küba'dan gelirken; Cezayir, Beyaz Rusya, Endonezya, Libya ve Güney Afrika çekimser oy verdiler. Rusya ve Çin, kararı Konsey'in marttan önce herhangi bir işlem yapmaması kaydıyla desteklerken, Fransa şartsız desteklemişti. Rusya ve Çin'in istediği üzere marta kalan mesele UAEK'nın 6-8 Mart tarihli toplantısında yeniden değerlendirildi. Kurum başkanı El Baradey'in raporunun sızan hüküm cümlesi "Kurum, şu aşamada İran'da beyan edilmemiş nükleer materyaller ve aktiviteler kalmamıştır sonucuna varacak halde değildir" dediği için, İran'ın UAEK ile tam bir işbirliği yapmadığı gerekçesiyle Güvenlik Konseyi'ne sevki hayli yüksek bir ihtimal. Görüldüğü gibi ABD'nin ve Fransa'nın, Hindistan'a ve İran'a tavırları aynı değil. Şüphesiz İran ve Hindistan arasında nükleer program bakımından farklar var. İran'a ve Hindistan'a takınılan tavırların farkını analiz etmeden günümüz dünyasında nükleer enerjinin kullanım rejimini hatırlamakta fayda var.

Günümüzde nükleer enerjinin kullanımına ilişkin iki uluslararası enstrüman var. Bunlardan birincisi 1956 yılında, zamanın ABD başkanının "Barış için atom" sloganıyla ifade ettiği, nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılmasını sağlamak, nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla talep eden ülkelere yardımcı olmak ve bunu denetlemek için kurulan, adını son günlerde sıkça duyduğumuz Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK). İkincisi ise 1968 yılında imzalanıp 1970'te yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT-Nuclear Non-Proliferation Treaty). UAEK çoğu uluslararası örgütte olduğu gibi devletlerin egemenliği ilkesine dayandığından, tek başına herhangi bir devlet üzerinde bir yaptırımı yok. Hatta denetleme ve yardım gibi işlevlerini de ancak üye devletlerin rızası dahilinde yapabilir. Yapabileceği tek yaptırım günümüz uluslararası düzeninin yegâne yaptırım gücüne sahip olan kuruluşuna, yani BM Güvenlik Konseyi'ne, rapor etmek. İran konusunda da şimdilerde bunu yapıyor. NPT'ye gelince. Üçayak üzerine inşa edilmiş bir sistem: Birincisi, nükleer silahların yayılmasının durdurulması, bu çerçevede nükleer silahların oluşumuna ilişkin her türlü alışveriş yasaklandı. İkincisi, mevcut nükleer silahların yok edilerek nihai bir nükleer silahsızlanmaya varılması. Üçüncüsü, nükleer enerjinin barışçıl kullanımının UAEK denetiminde en tabii hak olarak kabulü. Mamafih, NPT ancak imzalayan devletleri bağlıyor. Günümüzde 187 devlet NPT'ye imza koymuş durumda. İran, imzalayan devletlerden. İmzalamayan devletlerin başında İsrail, Hindistan ve Pakistan var. NPT dahilindeki ülkelerin sadece barışçıl nükleer tesisleri değil, askerî nükleer tesisleri de karşılıklı görüşmeler dahilinde bir tür UAEK gözetimi içinde. En azından nükleer silah kapasitelerini rapor etmek durumundalar. Bu nedenledir ki bugün İsrail'in nükleer silahlara sahip olup olmadığını kesin olarak bilmiyoruz. Genel kanı İsrail'in buna sahip olduğu yönünde. Her ne kadar İsrail henüz bir nükleer denemede bulunmamış ve NPT dahilinde olmadığı için UAEK'ya herhangi bir bilgi vermek durumunda değilse de nükleer silaha sahip olduğunu hiçbir zaman yalanlamadı. Pakistan ve Hindistan'ın nükleer silaha sahip olduğunu, gerçekleştirdikleri denemeler dolayısıyla biliyoruz. ABD, Rusya, İngiltere ve Fransa nükleer silaha en önce sahip olanlar ve NPT kapsamında olduklarından da bilinen nükleer güçler. Kuzey Kore önceleri NPT'ye taraf iken sonra imzasını geri aldı ve nükleer silaha sahip olduğunu ilan etti; ama henüz başarılı bir deneme gerçekleştirmedi. İran'ın şu anda nükleer silah teknolojisine sahip olmadığı açık. Hatta uzmanlar İran'ın nükleer silah teknolojisini elde etmesinin yıllar alacağını söylüyor. Öyleyse bütün bu gürültü nedir ve neden NPT içinde olan ve nükleer silah peşinde olmadığını, sadece enerji kaynaklarını çeşitlendirmek için nükleer enerjiye ekonomik olarak talip olduğunu beyan eden ve nükleer silah üretimini ve kullanımını en yüksek dinî lideri Ayetullah Ali Hamaney'in fetvası ile yasaklayan İran'ın üzerine gidiliyor da NPT'ye bile taraf olmayan Hindistan'a âlicenaplık gösteriliyor?

Önce İran'ın nükleer programı konusunda biraz daha bilgi verelim. İran, UAEK ve NPT'ye en baştan üye olan devletlerden. Nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanımı uluslararası antlaşmalarda, örneğin NPT'nin 4. maddesine göre, devletlerin dokunulmaz hakkı olarak tanımlanıyor. Şimdilerde İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad "nükleer enerji İran'ın en tabii hakkıdır" derken bunu kastediyor. İran'ın nükleer programı 1970'lere kadar gider. Şah Rıza Pehlevi ülke genelinde 20 tane nükleer santralın inşası için planların yapıldığını anons etmişti. Gariptir bu program ABD ve Avrupa'nın desteğiyle başladı. 1979 İran devrimine kadar ABD ve Almanya İran'a destek verirken, devrimden sonra Rusya ve Çin destek vermeye başladı. İran'ın nükleer enerji tesislerini inşa etmesi UAEK ile yaptığı emniyet tedbirleri (safeguards) dahilinde en tabii hakkıydı. Lakin sorun 2002 yılında Natanz ve Arak'ta iki tane UAEK'ya beyan edilmemiş tesisin bulunduğunun ortaya çıkmasıyla başladı. Gerçi, İran fiilî nükleer işleme başlamadan santralların inşasını rapor etmek zorunda değildi; ama 18 yıldır sürdüğü anlaşılan bu projelerin gizlenmesi de biraz manidardı. Günümüze kadar uzanan kriz böylece başlamış oldu.

Çin'e karşı Hindistan'la denge kurmak adına…

ABD her fırsatta İran'a karşı baskı koydu. İran da UAEK ile tam bir işbirliği yapmış izlenimi vermedi. El Baradey İran'ın işbirliğinin yeterli olmadığını birkaç kez açıkladı. Lakin, UAEK, İran'ın NPT'yi ihlal ettiğini de hiçbir zaman söylemedi. İran, Ekim 2003'te İngiltere, Fransa ve Almanya ile vardığı anlaşma çerçevesinde gönüllü olarak uranyum zenginleştirmesine ilişkin bütün faaliyetlerini durdurduğunu ilan etti; ama 31 Temmuz 2004'te uranyum zenginleştirmesi için santrifüj inşasına başlayacağını söyledi. Bunun ardından ABD ve İran arasında günümüze kadar gelen kriz artmaya başladı.

Görüldüğü gibi bahse konu krizde, İran'ın sabıkası ve çelişkileri var. İki santralın 18 yıl gizlenmesi, UAEK ile tam bir işbirliğinin yapılmaması ve gönüllü olarak kendisinin durdurduğu faaliyetlerden dolayı tazminat talebi söylemleri gibi. Mamafih bütün bunlar UAEK altında karşılıklı görüşmelerle çözülemeyecek sorunlar değil. Böyleyken, önceki soruya dönersek, niçin İran konusunda gürültü ve Hindistan'a âlicenaplık? Üstelik Hindistan, NPT'yi bile imzalamamış. Her ne kadar ABD ile varılan anlaşmada sivil tesislerin UAEK denetimine açılacağı üzerinde mutabakata varıldıysa da, sivil tesis-askerî tesis sınıflamasını Hindistan kendisi yapacak. Hâlbuki bunun, yürürlükteki kurallar gereği, UAEK ile görüşmeler çerçevesinde yapılması lazım. Yani Hindistan'ın da sabıkası var. O zaman ABD'nin Hindistan'la yaptığı anlaşmanın açıklaması tamamen politik. Yani Çin'e karşı Hindistan'la denge kurmak. Dolayısıyla ABD de sabıkasız değil. Örneğin NPT'nin 1. maddesi "herhangi bir alıcıya" nükleer silah ve teknolojisinin transferini yasaklarken, ABD ve İngiltere yer yer bu transferi yaptılar, maddenin nükleer silah sahibi olanlarla olmayanlar arasında geçerli olduğu bahanesiyle. Yine, antlaşmanın 5. maddesinde nükleer teknolojinin barışçıl kullanımı için transferinde ayrımcılık yapılamayacağı çok açık belirtilmişken ABD, Hindistan'la yaptığı anlaşmanın benzerini Pakistan'la yapmadı. Özetle, hem İran'ın hem de adı geçen çoğu devletin sabıkası var. İran üzerine böylesine varmanın hukukî nedenleri zayıf. Politik nedenler ise herkesin bildiği üzere, 1979 İran devrimi sonrası İran-ABD sürtüşmesi ve 11 Eylül sonrası Batı'da oluşan negatif İslam algısı. İran'ın NPT ve UAEK sistemi dahilinde nükleer enerjiye hakkı olduğu argümanına, ABD ve Batılı ülkeler İran'a "güvenilemeyeceği" şeklinde cevap veriyorlar. Çünkü, nükleer enerji için kullanılan yakıt, kolaylıkla nükleer patlama için de kullanıma dönüştürülebiliyor. El Baradey bir açıklamasında bugün dünyada 50'den fazla ülkenin, sahip olduğu nükleer enerjiyi nükleer silaha dönüştürme kapasitesine eriştiğini söylemişti. Bu durumda kim kime güvenecek?[3]

İşte Zaman Gazetesinin İsrail Uşaklığı ve ABD Şakşakçılığı:

Hindistan örneği

"Hindistan, olmaz denilenleri oldurmayı başardı. Dünya Kuzey Kore'yi nükleer silahlardan arındırmak için onca savaş vermiş, şimdi İran'ın üzerinde aynı tartışma yaşanıyor derken Hindistan uluslararası camianın meşru bir nükleer gücüne dönüşüvermiş oldu.

Nasıl oluyor da böyle oluyor? İsrail dahi henüz nükleer güçlüğü onanmış bir ülke değilken, Amerikalıların Hindistan'ı yüzyılımızın süper gücü olmaya taşımalarının görünmeyen bir sebebi var mı?

Hayır. Her şey ortada. Amerikalılar Çin'in kontrol edilemeyen yükselişi karşısında nispeten demokratik ve nispeten açık pazar ekonomisi uygulayan Hindistan'ı görmek istiyorlar. Dahası kullandıkları basit bir mantık var: Bir gücün yükselişine engel olamıyorsan, hiç değilse yanında olacağını garanti altına al. Hindistan, Bush ziyareti sırasında Amerikalılardan kopardığı her şeyi zaten farklı yollardan alabiliyordu. Mevcut nükleer santrallarının modernizasyonunda ve yenilerinin açılmasında Rusya ve Çin'in yanı sıra Avrupalı pek çok ülke sırada bekliyordu zaten. Bush yönetimi Hindistan'ın hiç değilse sivil amaçlı enerji üreten tesislerini kontrol altına alarak geleceğin bu süper gücüne gücünün sınırlarını şimdiden kabullendirmiş oldu.

Hindistan oturduğu yerde dursaydı Amerikalıların zihinleri bu kadar parlak fikirlerle dolar mıydı? Daha yedi yıl önce Amerika'nın nükleer ve ekonomik ambargosunda olan bir ülke, hem de olanca nüfus karmaşıklığıyla ‘bu memleket yönetilemez be kardeşim' dedirten bir ülke, nasıl oldu da Amerikalıların stratejik ortağı olma konumuna yükseldi? Bunda Hindistan'ın İngiliz işgali döneminden kalma okumuş ve dil bilen diasporasının etkisi var muhakkak. Şimdilerde Hint fakirlerinin ve civar ülkelerden dahi çıksalar hepsi Hindistanlı sanılan Hindu, Budist, Brahman, Sih ve Jain din önderlerinin Batı Dünyası'nın manevi tatminsizliğine deva olarak görüldüğü gerçeği de unutulmamalı. Ama ortada elle tutulur bir sonuç varsa, elle tutulur bir sebep de olmalıdır. Bu sebep Yahudi lobisidir.

İsrail'in geleneksel ‘çevreleme politikası' çerçevesinde Müslüman-Arap dünyasının dış çevresinde müttefik ülkeler aradığı bilinir. 1950'li yıllarda David ben Gurion tarafından formüle edilen bu arayış, o dönemlerde ve seksenli yıllarda Türkiye'yi de içine almış ve 79 öncesinde Türkiye-Etiyopya ve İran'dan oluşan İsrail müttefikleri dış kuşağı, 79 sonrasında İran'ın yerini Hindistan'ın almasıyla yeniden kurgulanmıştı. Devrim öncesinde bu çevreleme kuşağının atbaşı ülkesi İran'dı. Hatta bu ülke için ‘Büyük İsrail' dendiği olurdu. Seksen sonrasında bu konuma Türkiye oturmuştu. Ankara, İsrailli diplomatlar için Washington'dan sonra ikinci önemli tayin yeri olarak görülmeye başlanmıştı. Çiller-Erbakan hükümetleri ile birlikte İsrail ağırlığını Hindistan'dan yana koymaya başladı. Kısa zaman içinde Mossad Keşmir'de Hindistan askerleri ile ortak operasyonlar düzenleyecek kadar Hindistan politikasına taraf haline geldi. Seksenli yılların sonlarında Türkiye için kullanılan ‘stratejik ortak' ifadesi, on yıl içinde Hindistan'la alakalı makalelerin başlıklarına kaydı. İki ülke, geçtiğimiz hafta Hindistan ile ABD arasında imzalanan anlaşmanın kapsadığı her alanda ve belki başka alanlarda ortak hareket kararları aldılar. Öyle ki Hindistan'ın yarım asırlık düşmanı Pakistan, bu ilişkinin bölgedeki güç dengesini kendi aleyhine bozduğunu düşünerek İsrail ile Hindistan'ın geliştirdiği benzeri ilişkiler kurmaya çalıştı.

Dünya politikasının adil olmadığını, adil olmak zorunda da olmadığını yazdım hep. ‘Moğol İstilası'ndan bu yana ‘hak kuvvettedir' zalimane prensibinin dünya politikasına böylesine hâkim olduğu görülmemiştir. Fakat sistem adil değil diye sistem dışı kalmak da kabul edilemez. Hindistan bu adaletsiz sistemde kendisine güçlü bir yer bulmayı başarmıştır. ABD ve Çin'le birlikte başında bulunduğu sistemi ne kadar adil olmaya yönlendirecek, bilmek zor. O konumda olsaydık, şimdilerde dışişlerimizin samimi niyetlerle olduğu besbelli arabuluculuk gayretleri bir anlam ifade edebilirdi."[4]


[1] Hüsnü Mahalli / Akşam / 14.03.2006

[2] Abdullah Özkan / Milli Gazete / 10.03.2006

[3] Doç. Dr. A. Nuri Yurdusev / Zaman / 11.03.2006

[4] Kerim Balcı-Londra / Zaman / 06.03.2006

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ali ÇAĞIL - İHL ve Kamu Yönetimi Mezunu

Ali ÇAĞIL - İHL ve Kamu Yönetimi Mezunu

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...