YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
698119e248914
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 6
Bugün : 1227
Dün : 48911
Bu ay : 107882
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48811195
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

PKK, Avrupa'da ahtapot gibi örgüt kurmaktadır

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan 2006 Terörizm Raporu'nda, terör örgütü PKK'nın Irak'ı potansiyel güvenli bölge olarak gördüğü ve bu görüşlerini gerçeğe çevirmek için çaba sarf ettiği belirtildi. Ancak 2006 raporunda Irak, teröristler için güvenli ülkeler listesinde yer almadı.

 

   Raporun açıklanması vesilesiyle Dışişleri Bakanlığı'nda bir toplantı düzenleyen ABD Dışişleri Bakanlığı Terörizmle Mücadele Koordinatörü Vekili Frank Urbancıc, Irak'ın potansiyel güvenli bölge olduğunu, ancak 2006 yılı için Irak'ı bu listeye almayı uygun görmediklerini söyledi. Urbancıc "Ancak bu demek değil ki; Irak'ta PKK ve El Kaide varlığından endişe etmiyoruz. Konuyu çok ciddi bir şekilde takip ediyoruz" açıklaması yapıldı.

   Urbancıc, raporda Kıbrıs'ta PKK varlığından söz edilmesine ilişkin bir soruya verdiği yanıtta ise ABD'nin PKK'ya karşı çok aktif bir şekilde çalıştığını, General Ralston'ın ABD, Türk ve Iraklı yetkililerle ortak çalıştığını söyleyerek, "Üzerinde çalıştıkça görüyoruz ki PKK ahtapot gibi. Batı Avrupa ülkelerinde birden fazla başı var. Kolları ise Batı Avrupa'dan Doğu Avrupa'ya doğru uzanıyor" ifadelerini kullandı.

   PKK'nın bir suç örgütü olduğunu ve terörist faaliyetlerinin yanı sıra kara para aklama, insan kaçakçılığı gibi operasyonlara da bulaştığını söyleyen Urbancıc, "PKK'nin burada mafya diye adlandırabileceğimiz faaliyetleri var. Dolayısıyla PKK varlığına herhangi bir Batı Avrupa ülkesinde rastlamak şaşırtıcı değil" diye konuşan Koordinatör, PKK'ya karşı Kıbrıs dahil Batı Avrupa'da halkı bilinçlendirmek için çalıştıklarını söylemekten sakınmamıştı.

   Kıbrıs Rum Kesimi PKK'yı Barındırmaktadır

   ABD'nin raporunda PKK'nın Kıbrıs Rum Kesimi'nde aktif varlığının bulunduğuna ve Ada'nın hem PKK'ya mali destek sağlamakta hem de transit noktası olarak kullanıldığına işaret ediliyor. Raporda Rum kesiminde yaşayan Kürtlerin sayısının bin 500 olarak tahmin edildiği yazılmıştı. Ama asıl tehlike PKK'nın Barzanileşip siyasallaşması özenle dikkatlerden saklanmıştı.

   Barazanî, Barzanî Yahudi Adı mıdır? 

   Kürt liderlerinden Barzanî'nin Yahudi kökenli olup olmadığı tartışılıyor. Maalesef Türkiye Müslümanları ve Milliyetçileri (Küçük seçkin bir azınlık dışında) yatakta uyuyor, ayakta uyuyor. Yahudi tarih ve kültürüyle ilgilenen herkes bilir ki, 16'ncı yüzyılın sonlarıyla 17'nci yüzyılın başlarında Irak'ta çok ünlü bir Yahudi kadını yaşamıştır, adı Asenath Barazani'dir. Babası haham olan Asenath, Yahudi din ilimlerini tahsil etmiş ve büyük bir Yahudi bilgini olmuştur. Barzanî ile Barazani arasındaki fark, bir (a) harfidir. Yahudi isimleri ülkeden ülkeye, zamandan zamana böyle değişiklikler geçirir. Mesela bizde nice Kohen, "Kağan… Kaan…" olmuştur. (Bütün Kaanlara ve Kağanlara Yahudi demiyorum…"

   Eskiden Beyoğlu'nda çok ehliyetli ve liyakatli bir Yahudi doktor vardı. Önceleri ismi Aron Çiprut idi, sonraları Harun Çiprut oldu…

   Kürt Yahudileri yahut Yahudi Kürtler veya Kürdistan Yahudileri adıyla bir kitap çıkartmak, resim ve belgelerle birtakım önemli bilgiler vermek gerekiyor.

Siyasî bir suikasta kurban giden gazeteci Musa Anter de Kürt Yahudisi idi.

   Sabetay.50g.com sitesinde Nâzım Hikmet'le ilgili çok meraklı ve enteresan bilgiler veriliyor. Dedesi: Ferid Mustafa Celaleddin Paşa. Asıl adı: Konstantin Borjensk. Kesinlikle Yahudi… (Mufassal (ayrıntılı) bilgi edinmek isteyen yukarıda zikr ettiğim siteye baksın. Aynı sitede siyasetçi Yaşar Kaya'nın da Yahudi olduğu anlatılıyor.

Hakaret etmemek, can güvenliğine zarar vermemek, barışçı olmak şartıyla Gizli Türk ve Kürt Yahudileri konusunda ilmî araştırmalar, arşiv çalışmaları yapmakta hiçbir sakınca yoktur.

   Kafkas Yahudileri hakkında bilgi edinmek isteyenler juhuro.com sitesine bakabilir (İngilizce). Bugün ülkemizde kendilerini Müslüman Kafkasyalı olarak gösteren Yahudi vardır. Bir insanın kimliğini gizlemesi moral/ahlâk bakımından bir eksikliktir. Çünkü muhataplarını aldatmış olmaktadır. Araştırmak niçin suç ve ayıp olsun. Yeter ki, iftira ve hakaret edilmesin; doğru bilgilere, belgelere dayanılarak konuşulsun, araştırmalar ciddî ve ilmî bir metod ve lisanla yapılsın, agresif ve düşmanca bir üslup kullanılmasın. Türkiye'nin başı Kürt problemi ile belâdadır. Bu problemi kimler çıkartmış ve bugünkü hale getirmiştir? Elbette bu işte Ankara'nın ve bizdeki resmî ideolojinin büyük rolü vardır ama problemin asıl rejisörleri Yahudilerdir. Osmanlı devleti zamanında Türkiye'de Kürt Yahudileri vardı. Bunlar nereye gitmişlerdir? Hepsi de buhar olup uçmadı ya! Bir kısmının İsrail'e göç ettiğini farz edelim, ötekiler ne oldu? Hepsi de Müslüman olmuştur… Gerçekten mi?

   Türkiye'nin millî kültürüne, sosyal yapısına uygun olmayan Marksist-Leninist ideolojiyi bu ülkeye kimler sokmuştur, bayraktarlığını kimler yapmıştır? Hepsi de Yahudi veya Dönme'dir. Niçin?

   Çarlık Rusya'sında 1917 Oktobr Bolşevik isyanını başlatan önderlerin 10'da 9'u Yahudi idi. Meşhur Trotsky'i ele alalım. Bu isim takmadır, asıl ismi Lev Davidovich Bronstein'dir ve kendisi hâlis Yahudidir.

   Bizim son üç asırlık tarihimizde Yahudilerin ve Dönmelerin gerçekleştirdiği büyük değişimler, ihtilâller, devrimler, inkılaplar vardır. Bunlar mutlaka ilmî ve ciddî şekilde incelenmelidir. Yahudiler böyle bir şey istemezmiş. İstememek onların hakkıdır, istemek de bizim hakkımız. İlmî araştırmalara ambargo konulamaz.

   1915'e kadar Van civarında sâkin olan ve Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı devletine ihanet edip işgalci düşman Rus ordularını kurtarıcı gibi karşılayan Ermenilerin bir kısmı Yahudi asıllıdır. Ermeni Kralı Tigran Kudüs'ü zabt ettiğinde yığınla Yahudi esir getirmiş ve onlar (asıl kimliklerini içlerinde saklayarak) Ermenileşmiş, Hıristiyan olmuş veya görünmüşlerdir.

   Bugün Türkiye, dış siyaset bakımından İsrail'in ve ABD'nin tesiri ve kontrolu altındadır. Arada bir Ankaralı politikacıların çıkışları, "bu kadar da olmaz" gibi sözleri danışıklı dövüştür ve zevahiri kurtarmak içindir, emniyet sübabını açmak gibidir. Dış politikada böyle de, iç politikada İsrail tesiri var mıdır? Olmaz olur mu? Kaldırdığınız her taşın altından bir (…..) çıkar. Adı Ahmet, Mehmet, Osman, Ali, Veli, Selim… Madalyonun arkasını çeviriyorsunuz İbrani isimleri çıkıyor: Abraham, Moşe, Salamon, David ve saire… Bunları bilmek, bu konuda araştırma yapmak, öğrenmek kesinlikle anti-semitizm değildir. 49

   DTP ve PKK yönetiminin Barzanileşmesi tesadüfi bir olay mıdır?

   Eski DEP milletvekili Leyla Zana 21 Mart'ta Diyarbakır Nevruz kutlamalarında çok önemli bir konuşma yaptı. Leyla Zana konuşmasında; "Kürtlerin üç lideri vardır. Bunlardan birincisi Celal Talabani, İkincisi Mesut Barzani, üçüncüsü ise Abdullah Öcalan'dır" dedi. Şimdiye kadar sınırlı sayıda taraftar kitlesiyle KDP'liler hariç, Türkiye Kürtleri ne Celal Talabani'yi ne de Mesut Barzani'yi bütün Kürtlerin ya da Türkiye Kürtlerinin liderleri olarak görmemişti. Şimdiye kadar Nevruz kutlamaları dahil hiçbir kitle eyleminde Türkiye Kürtleri, bunların ismini bile telaffuz etmemiştir. Uzun zamandır konuşmayan ya da konuşturulmayan Leyla Zana'nın Diyarbakır'daki Nevruz kutlamaları gibi dünyanın dikkatinin üzerine toplandığı bir kutlamada böyle bir mesaj iletmesi acaba ne anlama gelmektedir?

   21 Mart öncesi DTP Diyarbakır il başkanı Hilmi Aydoğdu, Celal Talabani'nin başkanı olduğu YNK'nın internet sitesinde "Kerkük'e yapılacak müdahaleyi Diyarbakır'a yapılmış sayarız" demiş, gerek Nasname gibi bölücü web siteleri ve gerekse Gündem ve Gündemin yerine çıkan Güncel gazetesinde bu konuşmanın sinyalleri verilmişti. Örneğin, 20 Mart tarihli Güncel Gazetesi'nde Adem Özkan isimsiz köşesinde "Diyarbakır'da Nevruz'a kaç var" başlıklı yazısında Diyarbakır'ın gündeminde şunların olduğunu yazıyordu; "…Güney'deki oluşum için net bir tutum takınacak, 'Hepimiz Amed'liyiz, hepimiz Kerküklüyüz' diyecek. 'Kerkük'e müdahaleyi Diyarbakır'a yapılmış sayarız' sözlerinden celallenenler, bu Nevruz'a kulak versin. Bu Nevruz'un Kürtler arası ayrılığın en aza indiği yeni bir dönemin habercisi olacağını, kutlamaların aynı zamanda 'Irak Kürdistanı'nı selamlama' anlamını taşıyacağını söylemek mümkün." "…Yüzlerce yıldır birlik olmayı başaramayan Kürtlerin birleşmesine önayak olduğunu bu vesileyle görebilirler. Eğer kutlamalarda Güney'deki oluşumu temsil eden semboller boy verirse şaşmayın."

   2007 Nevruz kutlamalarına gerçekten de yukarda analizi yapılan gelişmeler damgasını vurdu. Bütün Türkiye'de yapılan kutlamalarda ana tema ya da yeni tema Kukla Devlet'in savunulması ve dayanışma duygularının ifade edilmesiydi.

   Daha bir yıl öncesine kadar…

   Leyla Zana'nın ve diğer DTP üst düzey yöneticilerin konuşması Türkiye Kürtleri arasında Barzaniciliğin önemli mevziler kazanarak DTP yönetimini ele geçirdiğinin belgesidir. Uzun zamandır alttan alta yayılan ve kulislerde konuşulanlar şimdi, açıktan açığa, hatta miting meydanlarında söylenir hale gelmiştir. Çok değil bundan bir yıl kadar önce Abdullah Öcalan, Talabani ve Barzani'yi "ilkel milliyetçi, Amerikan emperyalizminin işbirlikçisi" olarak damgalıyor ve ABD'nin Barzani ve AKP iktidarı ile işbirliği yaparak bir kukla devlet kurduklarını ve Türkiye'yi de bölmek istediklerini söylüyordu.

   Türkiye'deki Barzani taraftarları ise Öcalan'ın Kemalist olduğunu, Genelkurmay'ın emirleriyle hareket ettiğini, özet olarak Kürtlere ihanet ettiğini yayıyorlardı.

   Bu tartışmalarda, HEP, DEP, DEHAP'tan DTP'ye uzanan gelenek Abdullah Öcalan'ı savunan bir çizgiye sahipti. Hatta geçen yılki Nevruz kutlamalarında "siyasi irademiz Abdullah Öcalan'dır" diye açıklama yapmışlardı. DTP'li 52 Belediye başkanı "Öcalan siyasi irademizdir" açıklaması yaptıkları için soruşturmaya uğramışlardı. Yine bu gelenek yüz binlerce imza toplayarak "Devletin Öcalan'ı muhatap almasını" istiyordu.

   HAK-PAR, Şerafettin Elçi'nin KADEP'i, Serbesti dergisi çevreleri ise karşı tarafta yer alıyordu. Bunlara göre; "ABD'nin Irak'ı işgalinden sonra Kürtler büyük bir şans yakalamıştı, Barzani akıllı politikalarla devletleşme yolunda önemli adımlar atmıştı, Bush tarafından kabul edilmesi çok önemliydi, Türkiye Kürtleri'ne düşen temel görev Irak'ın Kuzeyindeki yapılanmanın istikrar kazanması için çalışmaktı ve PKK'nın yürüttüğü silahlı mücadele ve Irak'ın Kuzeyine yerleşmesi Türkiye'nin müdahalesine çanak tuttuğu için bu mücadeleye büyük zarar veriyordu". Hatta Türk Genelkurmayının Kuzey Irak'a müdahale edebilmek için bilinçli olarak PKK terörünü desteklediği ve bu nedenle Öcalan'ın İmralı adasından konuşturulduğu ve örgütü yönetmesine izin verildiği iddia ediliyordu.

   Hikmet Fidan cinayeti

   Bu tartışmalar ve çatışmalar içerisinde Hikmet Fidan öldürülüyor ve cinayet PKK'ya mal ediliyordu. Bu cinayetin Barzanileşme sürecinde bir anlam kazandığı bölgeyi bilenler tarafından ifade ediliyordu.

   Yine Diyarbakır'da Saadet Partisi'nin düzenlediği Hazreti Muhammed'e Hollanda'da yapılan karikatür terbiyesizliğini protesto mitingine on binlerin katılması, Öcalan'ın yakalandığı tarih olan 15 Şubat'taki eylemlerinse sönük geçmesi ve DTP'nin düzenlediği Ankara yürüyüşüne Diyarbakır'dan katılımın zayıf olması, "Diyarbakır'da neler oluyor? PKK, halkı kaybediyor mu?" sorularının sorulmasına neden oluyor, bunun sorumlusu olarak da Belediyeler ve DTP yönetimi gösteriliyordu. Bu gelişmeler DTP'de tartışmaları alevlendirmiş ve süreç olağanüstü kongre kararıyla sonuçlanmıştır.

   Öcalan'a rağmen kongre sonucu

   Kongre Öcalan'ın açık işaretine rağmen Aysel Tuğluk'u değil Ahmet Türk'ü Genel Başkanlığa seçmiş ve Parti Meclisini de Ahmet Türk'ün isteği doğrultusunda görece Öcalan'a uzak kişilerden seçmişti. Ahmet Türk ilk ziyaretini Hak-Par'ın başına geçen Sertaç Bucak'a yapmış ve daha sonra da KADEP'i kuran Şerafettin Elçi ile görüşmüştür. Bu görüşmelerde, Kürt partilerinin daha sıkı işbirliği içinde olmaları ve seçim ittifakı konuları görüşülmüştür. Bundan sonra seçim ittifaklarının Türk partileriyle değil, Kürt partileri ile yapılması ve şimdiye kadar PKK ve Öcalan'ın soğuk baktığı bağımsız adaylarla seçimlere girilmesi gündeme geliyor ve bir süre sonra DTP'nin seçimlere bağımsız adaylarla katılacağı kesinleşiyordu. Bu arada Ahmet Türk başkanlığındaki bir heyet de Kuzey Irak'a gitmiş ve hem Barzani ve hem de Bölgesel Hükümet yetkilileriyle görüşüp, ortak hareket etmenin koşullarını araştırmıştı.

PKK yönetimi de Barzanileşiyor

   İşte Leyla Zana'yı kürsüye çıkaran ve konuşturan gelişmeler özet olarak böyledir.

   Peki, DTP yöneticileri Barzanileşirken PKK üst yönetimi, özellikle Irak'ın kuzeyinde üstlenen yönetim ne yapıyor? Son aylardaki gelişmelere bakacak olursak onların da hızla aynı konuma kaydıkları ve Barzanileştikleri görülmektedir.

   PKK önderliğinin Barzanileşmesinin kökleri PKK'nın ideolojik, siyasal çizgisinde gizlidir. Bu çizginin kendini açığa vurması ve hakim olmasını sağlayan koşulları 1. Körfez Savaşı yarattı. Barzanileşmeyi yaratan kritik tutum şudur; Türkiye gibi emperyalizmin baskı ve tehdidi altında olan ülkeleri baş düşman aldığınız zaman kaçınılmaz olarak emperyalizmin yedeğine düşersiniz ve birlikte yaşadığınız halka ihanet etmiş ve onu arkadan vurmuş olursunuz. Hangi niyetlerle başlarsa başlasın bu tür ayrılıkçı hareketlerin varacağı kaçınılmaz son budur.

   Barzanicilik: Emperyalizmle işbirliği anlamına geliyor

   Barzanileşme ya da Barzanicilik nedir? Kürt siyasal akımları içinde Molla Mustafa Barzani'yle başlayan ve oğlu Mesut Barzani tarafından geliştirilerek uygulanan mücadele tarzına Barzanicilik diyebiliriz. Bu mücadele tarzının belli başlı özellikleri feodal hakim sınıf karakteri ve dış güçlere dayanma siyasetidir. Bu dış güçler bazen Irak'a düşman komşu ülkeler olabildiği gibi bizzat ABD, İsrail ve Avrupalı emperyalist ülkeler olabilir. Nitekim daha 1970'lerin başında ABD desteğindeki İran Şahı'nın, Irak-İran savaşında Humeyni yönetiminin, Birinci ve İkinci Körfez Savaşı'nda Irak'a karşı ABD emperyalizminin yanında yer almışlar ve onun sadık bir müttefiki olmaya çalışmışlardır.

   PKK önderliğinde Barzanileşme eğilimleri 1990'larda başladı. PKK'nın siyasal çizgisinde en önemli dönemeç noktası Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesiyle başlayan ve Irak'ın bölünmesiyle sonuçlanan Körfez Savaşlarıdır. Barzani'yle mücadele etmek, aynı siyasal mücadele tarzına sahip olunmadığı anlamına gelmez.

Keloğlanla birleşme projesi rafa

   O zamana kadar "ortak ev projesini" savunduklarını ve Keloğlanla birleşeceklerini, Türkiye'den ayrılmak istemediklerini, Türk aydınlanmasının bir ürünü olduklarını ve Türkiye Kürtlerinin hak mücadelesini yürüttüklerini ileri süren PKK önderliği, Körfez savaşıyla birlikte bütün bu politikalardan uzaklaştı.

   ABD'nin bölgeye yerleşmesiyle birlikte yeni olanaklar doğduğunu düşünen PKK önderliği artık Türkiye Kürtlerinin hak mücadelelerini yürüten bir örgüt olmaktan çıkarak Irak, İran ve Suriye'de de örgütlenerek ABD ve AB emperyalistlerine hizmet sunan bir örgüte dönüştü.

   Doğal olarak bu gelişmeler bir anda olmamış ve süreç içinde Barzani tarzı siyaset örgüte hakim hale gelmiştir. PKK önderliğinin nasıl Amerikan emperyalizmi ile işbirliği yaparak onun kontrolüne girdiğini ve dolayısıyla Barzanileştiğini tarih sırasıyla yazalım.

   Irak'a saldırısında ABD ve İsrail'e destek çıkıldı

   1- PKK'nın yayın organları, 1. Körfez Savaşından itibaren ABD'nin Irak'a müdahalesini desteklediler. Abdullah Öcalan, PKK'nın yayın organı olan Serxwebun dergisinin 1991 yılı Kasım sayısında "NATO, halkların taleplerinin çözülmeye çalışıldığı bir kuruma dönüşüyor" diye yazıyordu.

   2-  PKK 30 Ekim 1992'de KDP ile bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşmayla, PKK'nın KDP bölgesinde serbestçe faaliyet yapması kabul ediliyor, buna karşılık PKK da Barzani'nin "Kürdistan'ın lideri" olduğunu kabul ediyordu.

   3- ABD, 1996 Ağustos ayında Irak'la anlaşarak Erbil'e operasyon yapmalarından dolayı KDP ve Barzani'yi sürekli sıkıştırıyor ve Saddam'la yaptığı anlaşmayı bozmasını istiyordu. ABD'nin yardımına hemen PKK yetişti. Abdullah Öcalan, KDP'nin 1970'te imzalanan özerklik anlaşması karşılığında Irak'la birlikte hareket etmesini eleştiriyor ve "buna karşı çıkarız" diyordu.

   Çekiç Güç'ün Barzanileşmeye katkıları

   4-Tam bu sıralarda Çekiç Güç'ün PKK'yı desteklediği ve Çekiç Güç uçaklarının, PKK'ya silah ve mühimmat desteği yaptığı ortaya çıktı.

   5-Mart 1999'da PKK'nın kurduğu Sürgünde Kürt Parlamentosu'nun Başkanı Yaşar Kaya, Tel Aviv'e davet edildi. İsrail İşçi Partisi Merkez Komitesi üyesi Prof. Dr. Erez Biton başkanlığında beş kişilik bir heyet 16 Temmuz 1998'de Brüksel'e giderek Yaşar Kaya ve diğer Sürgünde Kürt Parlamentosu yöneticileriyle görüşmüştü.

   6- 1998 yılının 28-29 Temmuzunda, CIA ve PKK, Washington'da "Kürt Sorununa Çözüm Forumu" düzenledi. Bu toplantıdan bir ay önce Washington yönetimi PKK'ya mahkeme kararıyla ABD'de açıkça faaliyet yürütme hakkını tanımıştı.

ABD, Apo'yu Barzani'nin kucağına attı

   7-13-14 Mart 1998'de ClA'nın en önemli Kürt analizcilerinden Prof. Michael Gunter, Beyaz                Saray'ın bilgisi dahilinde, Abdullah Öcalan'la Şam'da görüştü. Gunter bu görüşmede Öcalan'a cevaplaması için 20 soru vermişti. Bu soruların içinde bugün için önemli olan bir soru vardı; " ileride Barzani ve Talabani ile birlikte çalışır mısınız?"

   8-  Öcalan Kenya'dan getirtildiğinde üzerinden beş pasaport çıkmıştı. Bunların dördü ABD pasaportuydu, biri ise Rum gazeteci Lazoros Mavros'a aitti. Gazetecilere sadece Rum gazetecinin pasaportu verildi.

   9- 21 Ocak 2002'de PKK adına Mustafa Karasu tarafından kaleme alınan ve ABD Dışişleri'ne gönderilen mektupta işbirliği yapmak istediklerini şu sözlerle dile getiriyordu; "ABD'nin Irak'a müdahalesi… demokratik gelişmenin önünü açarak, demokratik rejimler kurulmasının koşullarını olgunlaştıracaktır. PKK yukarıda belirttiğimiz çerçevede yaşanacak gelişmelerde, uluslararası toplulukla birlikte ortak tutum içine girecektir. Demokratik rejimlerin kurulması için ABD ve AB ile her alanda kalıcı işbirliğine önem verecektir."

   KADEK Genel Yürütme Kurulu 8-15 Eylül 2002 tarihinde toplanarak, ABD'nin Irak'a müdahalesini savunan kararlar aldı.

   10-  Bu ilişkiler ve işbirliği, nihayet paraya da dökülüyor ve CIA, MOSSAD'a çalışan bir işadamı aracılığıyla PKK'ya 125 milyon dolar yardım yapıyordu.

   Karayılan'ın Lozan düşmanlığı

   11- ABD'nin Irak temsilcisi Halilzad 27 Mart 2003'te Talabani'nin Dokan'daki özel bürosunda PKK-KADEK Başkanlık Konseyi üyesi Duran Kalkanla görüştü. Bu görüşmenin ardından toplanan PKK Başkanlık Konseyi ABD ve İngiltere'ye çağrı yaparak Irak'ın ardından diğer bölge ülkelerine de müdahale etmelerini istiyordu. 13 Nisan'da ise PKK Başkanlık Konseyi üyesi Murat Karayılan, "Saddam Hüseyin yönetiminin devrilmesiyle bölgede Lozan'la kurulan sistemin geçerliliği kalmamıştır" diyerek, bu müdahaleye hukuki zemin yaratmaya çalışıyordu.

   12-  O zamanlar PKK Başkanlık Konseyi üyesi olan Osman Öcalan'ın Bağdat'ın düşmesi üzerine yaptığı konuşmayla bitirelim: "Irak'ın işgaline Kürtler ne kadar sevinse azdır. Bu olayı Kürtler, günlerce kutlanacak bir bayram ilan etmelidirler".

   Son olarak da kendini "anti-emperyalist" ve   "sosyalist" ilan edip PKK'nın kuyruğuna takılan ve PKK ile ittifak yapan partilerin devrimci tabanlarına seslenmek istiyorum. Yöneticileriniz sizi sol söylemlerle aldatıyor ve emperyalizmle işbirliğini uşaklık noktasına vardıran PKK'nın kuyruğuna takarak sizi de emperyalizmin hizmetine koşuyor. Bunun üzerinde düşünmeye ve harekete geçmeye çağırıyorum.50

Barzani küstah mıdır, yoksa kukla mıdır?

   Ahmet Turan Alkan'ın şu yorumları ilginçtir:

   Barzani'nin Türkiye'yi tehdit edici açıklamalarından sonra Türkiye'nin "Kürt Meselesi", artık aleni bir şekilde uluslararası bir boyut kazanmış oldu. Barzani, Kerkük'e yapılması muhtemel bir Türk saldırısı vukuunda, Türkiye'deki Kürtlerin de buna sessiz kalmayacağını ileri süren çok açık beyanlarda bulundu.

   Barzani ve Talabani, öteden beri siyasette ustalıklı adım atmalarıyla tanınmışlardır; böyle bir açıklamanın öfke eseriyle ağızdan kaçırılma ihtimali yoktur. Mesut Barzani, Türkiye'yi tehdit ederken, en boşboğazların bile açıkça telaffuzdan çekindiği bir hassasiyeti tahriş edercesine, Türkiye'de yaşayan Kürtlerin üzerinde kendisinin bir otorite tesis ettiği imâsında bulunuyor. Hiçbir egemen devlet, kendi vatandaşlarının komşu devlet tarafından kontrol edildiği iddiasını hafife almaz ve alamaz.

   Bu açıklama, dikkatli bir satranç hamlesi ise, ardındaki sebep ve hadiseleri iyi değerlendirmek gerekiyor; şu anda herkese fazlaca zorlamalı bir felaket senaryosu gibi görünse de, birilerinin gönlünde yatan gelişmeler hakkında bir tahmin yapmaya çalışalım:

   1- Mesut Barzani ve Kuzey Irak'taki Kürt yönetimi, bölgedeki Amerikan işgalinden güç ve destek alıyor. Gerek Ortadoğu'da ve gerekse bütün dünya çapında Müslümanlar için en antipatik ülke durumuna gelen ABD, Irak'ın kuzeyinde şaşırtıcı bir anlayış, destek ve sempati ile karşılanmaktadır.

   2- Çuval hadisesinden bu yana işgalci Amerikan güçleri, Türkiye'ye karşı -doğrudan hasmâne denmese bile- oyalayıcı bir taktik uygulayarak bölgede statüyü himâye ediyorlar. Geçen hafta içinde Amerikalı bir yetkilinin, "Türkiye, Kuzey Irak'a müdahale ederse karşısında ABD ordusunu bulur" anlamındaki açıklaması son derece berrak bir anlam taşımaktaydı.

   3- Konuyla doğrudan ilgili görünmese de Google arama motorunda "Kürdistan" kelimesiyle yapılan harita taramalarının neredeyse tamamı, Türkiye'nin doğusunu, tâ Karadeniz'e kadar uzanacak derecede kapsayıcı bir ortak özellik taşıyor. Google earth sitesinin Diyarbakır'ı Kürdistan'ın başşehri gibi gösteren uygulaması -bilahare özür dilenmesine rağmen- henüz hafızalardan silinmiş değildir. Yıllardır sürdürülen propagandalar neticesinde Türkiye, topraklarının neredeyse yarısını zorla işgal etmiş bir ülke durumuna getirilirken, Ortadoğu'daki bütün Kürtlerin tek bayrak altında toplanacağı bir birleşik Kürdistan imajı böylece güçlendiriliyor.

   4- Bu noktada Mesut Barzani'nin beklentisi, Türkiye'nin Kerkük hassasiyetinin üzerine giderek (kışkırtarak) Türkiye'yi müdahaleci durumuna getirip, ikinci safhada Türk ve Amerikan birliklerini çatışmaya sokmak olabilir. Böyle bir çatışma vukuunda, zaten senelerden beri dağlarda gezmekte olan silahlı PKK unsurlarının, Türkiye hudutları içinde daha yoğun bir şekilde saldırıya geçerek kışkırtıcı eylemlerde bulunması, daha doğrusu Türklerle Kürtleri çatışacak noktaya getirmesi beklenebilir ve kimse için sürpriz olmaz.

   5- Bundan sonraki adım, askeri ve sivil çatışmalarının içiçe girdiği bölgede huzur ve asayişi sağlamak için ABD liderliğinde uluslararası bir askerî gücün, Kosova'da, Bosna'da, Afganistan'da olduğu gibi duruma el koyması olabilir. Neredeyse Cumhuriyet kurulalıberi Kürtlere haşin davranmak, kültürel haklarını baskı altına almak, tabii kaynaklarını sömürgeleştirmek ve kültürel asimilasyona tabi tutmak gibi ithamlarla uluslararası platformlarda baskı altında tutulan Türkiye, böylece sırf Kerkük petrollerini ele geçirmek iştihası ile otonom Kürt topraklarına saldıran bir işgalci ülke görüntüsüne bürünür; yine aynı uluslararası güvenlik güçlerinin tavsiyesi ile kendi ülkesinin doğusundan çekilmeye mecbur bırakılır. Bölge muayyen bir zaman zarfında uluslararası gücün denetiminde tutulduktan sonra diplomatik görüşmeler, tazminat talepleri, uluslararası mahkemeler aracılığı ile bölgede Türkiye'nin varlığı askıya alınır.

   6- Bu oldu bittiye muhtemelen İran ve Rusya haricinde dışardan itiraz sesi gelmez: AB, gelişmeleri olumlu nitelendirir, ABD ise zaten başından beri işin içindedir ve üstelik diaspora Ermenileri, bu hercü mercde Ağrı ve çevresinin Ermenistan'a katılması ihtimali artacağı için yeni statükoyu var güçleriyle destekleyeceklerdir. Bu badirede gururu kırılan ve ekonomik dengelerini bir daha iflah olmaz derecede bozan Türkiye, Ermeni lobisinin tazminat ve tanıtma taleplerine de baş eğmek zorunda bırakılır. Böylece Sevr kâbusu hortlatılmış olur.

   7- Google'de sıfır maliyetle yayınlanan Kürdistan haritalarındaki sınırlarına kavuştuğunu zanneden Kuzey Irak yönetimini, kısa ve orta vadede çok farklı bir sürpriz beklemektedir: Bu harita, Siyonist liderlerinin XX. yüzyıl başlarında ilan ettikleri "Büyük İsrail" haritası ile tesadüfî denecek ölçüde birbirine benzemekte ve örtüşmektedir.           Şu anda Kuzey Irak bölgesinde varlıkları bilinmekle birlikte fonksiyonları henüz öğrenilemeyen İsrail menşeli uzmanların ne işe yaradığı da işte o günlerde anlaşılır!

   Kabul etmeliyiz ki bu çok kötü ve kötümser bir senaryo, fakat eldeki veriler, en azından bu senaryonun başlangıcına uymaktadır. Bu kâbusu bugünden önlemenin birden fazla yolu varsa da en kestirmesi, Mesut Barzani'nin Türkiye'deki Kürtlerle ilgili öngörülerinin, yine Türkiye'deki Kürtler tarafından açık ve anlaşılır biçimde reddedilmesi olacaktır.51

Recep T. Erdoğan'ın Barzani'ye cevabının amacı, kamuoyunun havasını almaktı

   Mesut Barzani'nin el-Arabiyye televizyonuna yaptığı açıklamada Türkiye'ye ilişkin sarf ettiği sözler ağırdı ve kabulü mümkün olamazdı. Barzani'ye, yaptığı açıklamayla orantılı ağırlıkta ve gayet sert bir tepki Başbakan Tayyip Erdoğan'dan geldi.

   Başbakan, "Geçenlerde Arap Ligi Riyad Zirvesi'ne davetliydik. Orada Irak Cumhurbaşkanı Talabani ile bu konulara yönelik bir görüşmemiz olmuştu ve 'Medya üzerinden konuşmasak çok isabetli olur' demiştik. Ben kendilerine orada bazı şeyler izah ettim fakat görülen o ki bu sözlerinde yine duramadılar, duramayacaklar" dedi.

Barzani ne demişti?

   Öncelikle Barzani'nin el-Arabiyye televizyonunun "İçtenlikle Konuşmak" başlıklı yeni başlatılan programına yaptığı açıklamaların özellikle Türkiye ile ilgili olmadığını; televizyon röportajının İran'a ve İsrail'e bakış açısı, Irak'ın iç durumu gibi geniş bir alanı kapsadığını belirtelim. El-Arabiyye muhabirinin röportajda "Türkler, Kürtlere Kerkük'ün Irak Kürdistanı'na bağlanmasına izin vermeyeceklerini söylüyorlar" demesi üzerine, Barzani şöyle karşılık veriyor:

   "Türklerin Kerkük konusuna karışmasına izin vermeyeceğiz."

   Bunun üzerine el-Arabiyye muhabiri, "Türklerin büyük bir ordusu olduğunu" hatırlatıyor, Barzani devam ediyor:

   "Askeri güçlerinden korkmuyorum. Askeri güçleri ne kadar güçlü olursa olsun, Saddam'ınkinden daha güçlü olmayacak. Askeri ve diplomatik güçlerinden korkmuyorum, çünkü kendileriyle ilgili olmayan bir işe karışıyorlar. Bir başka ülkenin iç meselesine karışıyorlar. Kerkük, Kürt kimlikli bir Irak şehridir. Tarih, coğrafya ve tüm gerçekler, Kerkük'ün Irak Kürdistanı'nın bir parçası olduğunu kanıtlıyor ve Kürdistan da Irak'ın bir parçasıdır. Dolayısıyla Kerkük, Kürt kimlikli bir Irak şehridir ve Türkiye'nin Kerkük konusuna karışmaya hiçbir hakkı yoktur. Eğer, karışırsa biz de Diyarbakır ve diğer şehirlere karışırız."

   Bu sözler üzerine, el-Arabiyye muhabiri kendisine "Bu, bir tehdit mi?" diye sormak zorunda hissediyor. Barzani'nin cevabı:

   "Bu bir tehdit değildir ama müdahaleye karşı bir cevaptır. Türkiye'nin Kerkük konusuna karışmaya ne hakkı var? Eğer, oradaki birkaç bin Türkmen namına Kerkük konusuna karışma hakkını kendilerinde görüyorlarsa, o takdirde biz de Türkiye'deki 30 milyon Kürtle ilgili karışırız."

   Muhabir, "İşler buraya kadar dayanır mı" diye sorduğunda ise "Umarım dayanmaz. Eğer Türkler Kerkük konusuna karışmakta ısrar ederlerse tüm sonuçlarına katlanmaya ve Kerkük'e ilişkin planlarını uygulamalarına izin vermemeye hazırım" diyor.

Bir başka soruya cevabında ise "Rahatlamamıza ve özgür yaşamamıza izin verilmezse Allah adına yemin ederim ki, başkalarının güvenlik ve istikrar içinde yaşamasına izin vermeyeceğiz. Özgürlüğümüzü ve davamızı sonuna kadar savunmaya hazırız."

   Bu sözler, "Irak Kürtlerinin, Türkiye ve İran Kürtlerine yardım edip etmediği" sorusunu beraberinde getiriyor. Barzani, "İçtenlikle söyleyeyim ki, onların haklarını destekliyoruz" diyor, "Onların işlerine karışmıyoruz; haklarını talep etme veya hakları için mücadele etme yolunu onlar seçiyorlar."

   Türkiye ve İran Kürtlerine parasal ve silah yardımı yaptıklarını reddediyor ve ekliyor: "Bize sormuyorlar, biz de onların işlerine karışmaya niyetli değiliz. Ama onları manevi ve siyasi olarak destekliyoruz. Şiddet yoluna başvurulmasına karşıyız. Onları silahla desteklememiz imkânsız, fakat diğer her yolla onlara yardım etmeye hazırız."

   Barzani, Nakşiliği mi kullanmaktadır?

   Bu konuda Yeni Aktüel'de önemli bir araştırma yayınlandı:

   Türkiye'de henüz PKK'nın ortaya çıkmadığı 1960'lı yıllarda gizlice örgütlenmiş etkili bir yasadışı parti vardı: Türkiye – Kürdistan Demokrat Partisi (T-KDP). 1961 yılında Bağdat'a karşı ayaklanan Mustafa Barzani'nin etkisinde gelişen bu illegal hareket, 1980'lerin başlarından itibaren PKK silah zoruyla Doğu ve Güneydoğu'da güçlenince popülaritesini yitirdi. Hatta Barzani yanlılarının 1983 yılında Türkiye'deki tabanını, gizli görüşmeler sonucunda Apoculara devrettiği ileri sürüldü.

   T-KDP adı ya da daha açık bir ifadeyle Türkiye'deki Barzani sempatizanlığı, 1980'lerden itibaren yirmi yıllığına âdeta unutuldu. Ancak durum, ABD'nin Irak operasyonunun başladığı 2003 yılında değişti. Kürtler üzerindeki etkisini arttıran Barzani, sık sık Türkiye'yi kızdıran açıklamalar yapıyor. Son olarak El Arabiya Televizyonu'na verdiği demeçte, "Türkiye Kerkük'e müdahale ederse biz de Diyarbakır'a karışırız" diyen Barzani'nin açıklamaları büyük tepki topladı. Gerginliği körükleyici bu açıklamalar, Habur Sınır Kapısı'nın kapatılması başta olmak üzere bir dizi tedbiri gündeme getirdi.

   Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani'nin sözleri bütün bu siyasi tartışmaların ötesinde, ayrı bir anlam da taşıyor. Türkiye'deki Kürt nüfusunu kullanarak Güneydoğu'yu karıştıracaklarını ima eden Barzani'nin bu tehdidi, "etnik ve siyasi nüfuz" konusunu gündeme getiriyor. Barzani'nin önümüzdeki dönemde Türkiye'de siyasi nüfuzunu artırıp artırmayacağını araştırdık ve ilginç sonuçlara ulaştık. Buna göre Barzani, "milliyetçi" ve "Kürdi" denebilecek açıklamalarıyla İran, Suriye ve Türkiye'deki kimi Kürtler'in sempatisini topluyor. Ancak bu sempati, Türkiye'deki Kürtler üzerinde siyasi etkinlik sağlamak için yeterli değil. Bununla birlikte Barzani'nin, genel seçimde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde nüfuz alanı oluşturmaya çalışacağı belirtiliyor. İddialara göre bu etkinliğin sağlanmasında tarikat ve aşiret ilişkilerinin önemli rolü olacak! Zira sosyolog Müfit Yüksel'in verdiği bilgilere göre Barzani Nakşiliğin Halidi kolundan bir aileye mensup. AKP gibi güçlü sağ partilerin içinde de Nakşi geleneğe bağlı milletvekilleri bulunduğu biliniyor.

Barzani yanlısı Hak-Par'da politika yapan bir yetkili -adının açıklanmaması kaydıyla- artık Demokratik Toplum Partisi (DTP) yandaşları arasında bile Mesut Barzani'ye duyulan sempatinin arttığını söylüyor. Aynı yetkiliye göre Barzani'ye sempati duyanların oy vereceği parti, AKP olacak. Zira Barzani'nin, kendi yandaşı olan partileri desteklemek yerine güçlü bir partiye yandaşlarını yerleştirmek gibi bir tercihi var. Barzani'nin Türkiye'nin iç işlerine karışmamak için hiçbir zaman açık bir şekilde seçime yönelik bir mesaj vermeyeceği, ancak AKP'ye sıcak mesajlar gönderebileceği ileri sürülüyor.

Kürt aydın Ümit Fırat, Kürtler'in büyük çoğunluğunun ille de bir Kürt partisi kurmak peşinde olmadığı ve bunun da AKP'nin oyunu arttırdığı görüşünde. Fırat "Barzani Türkiye'deki Kürtler'e 'Gidin şu partiye oy verin' dediği zaman bütün Kürtler buna riayet etmeyebilir ama Barzani'nin çok üzerine gidilirse 'Hepimiz Barzaniyiz' gibi bir tepki gelişebilir" görüşünü ileri sürüyor.

   Barzani ailesine yakınlığıyla bilinen eski milletvekili Haşim Haşimi ise PKK'nın Türkiye'de KDP'nin siyasi mirasına konduğu görüşünde. Haşimi, özellikle muhafazakâr Kürtler'in 1960'lı yıllardan başlayarak Barzani grubuna sempati duyduklarını söylüyor. Haşimi, KDP'nin tabanının son üç yıldır yaşanan gelişmelere bağlı olarak yeniden genişleyeceği yorumunu yapıyor. Haşimi'ye göre bunda, 2003'ten bu yana -Öcalan'ın resmi teze yakın duruşuna karşın- Barzani'nin "milliyetçi" ve "Kürdi" söylemi benimsemesi etkili olacak.

Apo boşuna "Nakşilik" demiyor

   PKK Lideri Abdullah Öcalan ise Barzani yanlılığından duyduğu rahatsızlığı, avukatlarıyla İmralı Cezaevi'nde yaptığı görüşmelerde dolaylı olarak ifade ediyor. Öcalan'ın bu görüşmelerde Kürtler'e "Sakın tarikatları kullananlara oy vermeyin" çağrısında bulunması da bu noktada önem kazanıyor. Öcalan'ın bu açıklamaları, Nakşi bir aileden gelen Mesut Barzani'nin Türkiye'deki etkinliğini kırma çabası olarak değerlendiriliyor.

   Kürt aydın Ümit Fırat, Abdullah Öcalan'ın Nakşilikle ilgili iddiaları, Türkiye'deki "zinde" güçlere PKK'nın siyasi çizgisinin laik ve modern olduğu yönünde bir mesaj vermek için ortaya attığını söylüyor. Öcalan, bu yolla hem Kürt oylarının Barzani'ye yakın olduğu ileri sürülen isimlere gitmesini önlemeye çalışıyor hem de Türk kamuoyuna, tarikat ilişkilerine prim vermedikleri mesajını veriyor. Fırat'a göre Nakşibendilik günlük hayatta Kürtler için belirleyici bir unsur değil, ancak medreselere bağlı eğitim, bölgede ister istemez şeyh-mürit ilişkisi yaratıyor ve bu nedenle de en güçlü tarikat olan Nakşibendilik öne çıkıyor. Fırat, Nakşilik faktörüne rağmen Barzani'nin laik politikalar izlemekten yana olduğunu söylüyor.

   Barzani ailesine yakınlığıyla bilinen bir başka isim olan eski Bayındırlık Bakanı Şerafettin Elçi de Abdullah Öcalan'ın Nakşibendilikle ilgili sözlerinin kişisel kaygılardan beslendiğini belirtiyor ve PKK liderinin, Barzani'nin güçlenmesinden endişe duyduğunu savunuyor. Elçi de tıpkı Ümit Fırat gibi Barzani'nin Nakşi olmakla birlikte laik bir çizgiyi benimsediğini vurguluyor. Şerafettin Elçi, PKK'nın Soğuk Savaş döneminin anlayışıyla hareket ettiğini ve zamanla Doğu ve Güneydoğu'daki etkisini kaybedeceğini ileri sürüyor.                                                             

   Elçi'nin sözünü ettiği etkinin azalması biraz da Türkiye'deki Kürtler'in kendi içlerinden "karizmatik siyasi lider" çıkarabilmesine bağlı. Abdullah Öcalan'ın gölgesinde kalan tüm Kürt partilerinin bir liderlik sorununun bulunduğu sır değil. Barzani yanlısı Abdülmelik Fırat'ın etkili olduğu Hak ve Özgürlükler Partisi (Hak-Par) ile Şerafettin Elçi'nin etkisinde bulunan Demokratik Kitle Partisi'nin (DKP) seçmen tabanları kuvvetli değil. Doğu ve Güneydoğu'da güçlü bir seçmen tabanına sahip sadece iki parti var: DTP ve AKP.

   AKP seçim politikasını Kürt illerindeki oy potansiyelini hesaba katarak yürütüyor. Partinin seçimlerde, bölgedeki sandalye sayısını kaybetmemeyi umduğu belirtiliyor. AKP şu anda Doğu ve Güneydoğu illerinden 70 civarında milletvekiline sahip.

"Barzani Kürtleşmiş bir Arap ailesinden" iddiası, onun Yahudi kökenini gizlemeyi amaçlıyor

   Mesut Barzani'nin Türkiye'deki nüfuz alanını anlamak için Barzani ailesinin tarihine de bakmak gerekiyor. Tanınmış bir Kürt Nakşibendi Şeyhi Sadrettin Yüksel'in oğlu olan Sosyolog Müfit Yüksel bu konuda önemli bilgiler veriyor. Buna göre 1830'lu yıllara kadar Kürtler'in yoğun olduğu iller "hanedan aileleri" denen yarı bağımsız Kürt beylerince yönetiliyordu. Babanlar, Eşref Hanlar ve Bedirhanlar bu bey ailelerine örnek gösterilebilir. 19. yüzyılın başından itibaren bölgede Nakşibendiliğin Halidi kolu etkili olmaya başladı.                     Şeyhlerin gücü zamanla iyice arttı. Bu şeyhler, bulundukları yerlerin liderleri konumuna geldikleri gibi, istediklerinde 2, 3 bin kişilik silahlı gücü harekete geçirebilecek hale gelmişlerdi. Nakşibendiliğin bölgede yayılmasında ise aslen Süleymaniyeli bir Kürt olan Mevlana Halidi Bağdadi'nin etkisi oldu. O dönemde Nakşibendiliğe kayanlar arasında Siirt'in Şirvan ilçesinde yaşayan Barzani'nin dedeleri de vardı. Yüksel'e göre aslen Arap olan aile zaman içinde Kürtleşmişti. Bu aile, bilinmeyen bir nedenle 19'uncu yüzyılın başlarında, yaşadığı yöreden ayrılıp, bugün Kuzey Irak içlerinde bulunan Barzan bölgesine yerleşti. Zamanla yerleştikleri yerin adıyla anılır oldular. Ailenin gücü, Barzan ve Hakkâri yörelerinde Nakşibendiliğin egemenlik sağlamasında etkili oldu.

   Nakşibendiliğin çok yaygın olduğu Barzan bölgesi halkı, Şemdinli'nin Nehri köyünde Seyid Taha El Nehri adlı Nakşibendi Şeyhi'ne sıkı sıkı bağlıydı. Barzani'nin büyük dedelerinden olan Şeyh Tacettin Barzani de Nehri'ye biat etmiş daha düşük seviyede bir Nakşi şeyhiydi. 1848 yılında ölen Nehri'nin yerine posta Tacettin Barzani oturunca aile, bölgede önemli bir güç haline geldi. Cumhuriyet'in kurulmasından sonra Hakkâri'nin Türkiye'de, Barzan bölgesinin de Irak'ta kalması bile aile, aşiret ve tarikat bağlarını koparmadı.   1907'de Barzani ailesinin büyüğü Abdulselam Barzani (Mesut Barzani'nin büyük amcası) IKDP'nin (Irak Kürdistan Demokrasi Partisi) temellerini atan mücadeleyi başlattı. Onun ölümü üzerine 1914'te Ahmet Barzani ailenin liderliğini üstlendi. Ondan sonra da Mesut Barzani'nin babası Mustafa Barzani yönetime geçti.     (Barzani ailesi, 2007'yi mücadelede 100. yıl olarak görüyor.) Mesut Barzani'nin babası Mustafa Barzani, ailenin liderliğini üstlenince de Nakşi gelenek devam etti.       Mustafa Barzani'nin, 1961'de Irak'ta ayaklandığı dönemde Türkiye'de de çok sayıda sempatizanı bulunuyordu. Hatta o dönemde Türkiye'den Barzani'nin yanında çarpışmak üzere Irak'a gidenler olmuştu. Sonraları PKK bile, Hakkâri ve Şırnak'ın bazı bölgelerinde, Barzani sempatisi yüzünden taban bulamadı.

"KDP karşıtları şimdi Barzani'yi destekliyor"

Barzani ailesi Nakşi geleneğe bağlıyken Irak Devlet Başkanı Celal Talabani Kadiri gelenekten geliyor.             Şerafettin Elçi, Nakşiliğin Halidi kolu bölgede yayılmadan önce Kadiriliğin âdeta Kürtler'in "milli tarikatı" olduğu bilgisini veriyor. 18. yüzyılın sonlarından itibaren Mevlana Halidi ile birlikte Nakşiliğin Kürtler arasında en yaygın tarikat haline geldiğini belirten Elçi, günümüzde ise tarikatların Doğu ve Güneydoğu'da başat öğe olmadıklarını söylüyor. PKK'ya yönelik sert eleştirileriyle tanınan Elçi, Barzani sempatisinin arttığı şu dönemde Katılımcı Demokrasi Partisi (KADEP) adıyla yeni bir parti kurdu. Partinin adının ilk harflerinin Barzani'nin partisi KDP'yle eşleşmesi de dikkat çekici. Elçi'ye göre içinde bulunduğumuz dönem yeni partinin siyasi gelişimi için çok verimli. Şerafettin Elçi, halkın üzerindeki PKK baskısının azalmasının ve devletin de Kürt sorunuyla ilgili kimi korkuları aşmaya başlamasının kendileri için bir avantaj olduğunu düşünüyor. Kürt siyasetinde en "kıdemli" isimlerden biri olan Elçi, Kürtler arasında KDP'nin yaşlılarca, PKK'nın ise gençler ve kadınlarca daha çok tutulduğu değerlendirmesinde bulunuyor. Elçi, "İlk çıktığında PKK'ya yakın duran gençlerin çoğu KDP'lilerin çocukları idi" diyor. Elçi'ye göre, KDP'ye geçmişte sert tavır alanlar şimdi Kuzey Irak'taki durumdan dolayı Barzani'yi destekliyor.

   Genel seçimde Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da oyların kime verileceği tartışmalarının muhataplarından biri de DTP. Gerginliği artırıcı bir politika izlemekle suçlanan DTP'nin İstanbul İl Başkanı ve Öcalan'ın eski avukatı Doğan Erbaş'a göre Barzani'nin son dönemde Türkiye'deki Kürt sorununun çözümü için geçmiştekinden farklı açıklamalar yapması Türkiye Kürtleri arasında Barzani'ye karşı bir sempati yarattı. Bununla birlikte Erbaş, "Türkiye Kürtleri kendi geleceklerine kendileri karar verecek" düşüncesinde olan Barzani'nin Türkiye'deki seçimi etkilemek gibi bir çaba içine gireceğini sanmadığını belirtiyor.                   Türkiye'deki Barzani yanlılığının genel seçimde sandığa nasıl yansıyacağı bir tarafa Irak'ta 2003'ten sonra ortaya çıkan durumun Türkiye Kürtleri'ni de etkilediği aşikâr. Güneydoğu'nun yükselen yıldızı Barzani, dini, ailevi ve siyasi ilişkileri sayesinde Türkiye'deki nüfuzunu arttırıyor. "Türkiye Kerkük'e karışırsa biz de Diyarbakır'a karışırız" gibi tehlikeli söylemlerin de ABD'ye ne kadar güvendiğini gösteriyor.

49 21.04.2007 / Mehmet Şevket Eygi / Milli Gazete

50 29 Nisan 2007 / Bayram Yurtçiçek /Aydınlık

51 16 Nisan 2007 / Aksiyon

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Osman ERAYDIN

Osman ERAYDIN

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...