YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69809ba2d9189
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 4
Bugün : 21823
Dün : 57744
Bu ay : 79567
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48782880
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

VE G.K. BAŞKANLIĞI, BAŞKOMUTANLIĞA, YANİ CUMHURBAŞKANLIĞINA BAĞLANMALI

 

Türkiye belki de tarihinin en talihsiz yıllarını yaşıyor. Oldukça karanlık ve karmaşık bir dönemden geçiyor. Ülkemizin bu badireyi atlatması için, köklü bir değişim kaçınılmaz görünüyor. Bu nedenle başkanlık sistemine geçilmesi ve G.K. Başkanının Cumhurbaşkanına bağlanması gerekir. Çünkü:

Bir yandan Papa, çıkıp Anadolu'yu Hıristiyan toprağı ilan ediyor!..

Papa 16. Benediktus Cenapları, ‘Dinlerarası Diyalog' adı altında İslam dünyasına karşı başlatılan haçlı seferi kapsamında Türkiye'de!..

Papa Selçuk'taki Meryem Ana Kilisesi'nde bir ayin düzenledi.

Oradan İstanbul'a uzanıp, ‘ekümeniklik' sevdası ile yanıp tutuşan Fener Rum Patrikhanesi patriği Bartholomeos hazretleri ile beklenen o ‘kutlu buluşmayı' gerçekleştirdi.

Bartholomeos ile birlikte Aziz Andreas Yortusu'nu yönetti!.. Bu ayin ile Bartholomeos hazretleri ‘ekümeniklik' sıfatına kavuşurken, kutsal ‘Batı' ve ‘Doğu' kiliselerinin yeniden birleşmesi için de çok önemli bir adım atılmış oldu.

 

Papa cenapları, daha sonra Ayasofya'da haç çıkarıp İstanbul'un yeniden ‘Konstantinopol' ismine kavuşabilmesi için dua buyurdu.

Ziyaret, birçok televizyon tarafından naklen yayınlanarak Anadolu'nun aslında bir ‘Hıristiyan toprağı' olduğu (!) bütün dünyaya duyuruldu.

Mütareke medyası, ortadaki bütün gerçeklere rağmen, hâlâ "Papa'nın ziyareti dinlerarası diyaloga büyük katkıda bulunacak"  diye Türk milletini uyutmaya devam ediyor!..(28.11.2006 / İsrafil Kumbasar / Yeniçağ)

Öte yandan, NATO'ya yeni müdahale alanları belirleniyor!

Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve ABD Başkanı George W. Bush, telefonla yaptıkları görüşmede NATO, Afganistan ve Orta Doğu'daki durumu ele aldı. Fransa Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Jerome Bonnafont, yaptığı açıklamada, Chirac ile Bush'un görüşmede Riga'daki NATO zirvesinin gündemindeki konular hakkında fikir alışverişinde bulunduklarını söyledi. Görüşmede özellikle NATO'nun Afganistan'daki faaliyetleri üzerinde durulduğunu kaydeden Bonnafont, Chirac'ın Afganistan'a asker gönderen ülkelerden bir temas grubu kurulması planının da görüşüldüğünü belirliyor.

Sözcü, telefon görüşmesinde, Orta Doğu'daki durumun da ele alındığını söyledi. Beyaz Saray'dan yapılan açıklamada da, Lübnan'da Fuad Sinyora başkanlığındaki hükümetin uluslararası topluluk tarafından maddi olarak desteklenmesi konusunda iki liderin hemfikir olduğu biliniyor. Bu şeytani girişimin asıl amacının NATO'yu Kuzey Irak'a sokmak olduğu özenle gizleniyor.

Diğer taraftan Acil Mukabele Gücü "tam operasyonel" hale getiriliyor!

NATO üyesi 26 müttefikin devlet ve hükümet başkanlarını bir araya getirecek Riga zirvesinde ittifakın "askeri dönüşümü" ayrıntılı olarak ele alınırken, Acil Mukabele Gücü (NRF) "tam operasyonel" olacağı açıklandı.

İttifak kaynakları, bu kararın onaylanması için bazı eksikliklerin giderilmesi gerektiğini ve müttefiklerin daimi temsilcileri düzeyinde uzlaşma arandığını belirtiyorlardı. NATO Avrupa Kuvvetleri Komutanı (SACEUR) Amerikalı General James Jones, zirve öncesinde, üye ülkeleri "eksikleri tamamlamaya" çağırmıştı.

Müttefikler arasında söz konusu uzlaşmanın sağlandığı ve NRF bünyesindeki eksiklerin "ortak finansman" yoluyla giderileceği anlaşıldı.   

Devlet ve hükümet başkanlarının 2002 sonunda Prag zirvesinde aldığı karar çerçevesinde, 25 bin kadar askerle "tam operasyonel" olması öngörülen NRF, ilk aşamada 2004 yılında 6 bin dolayında askerle göreve başladı.

İttifak üyesi ülkelerin kara, deniz ve hava kuvvetlerinden gelen araç ve askerlerden oluşan NRF, "bir kriz halinde", 15 ila 30 gün içinde harekete geçirilebilecek yetenekte bulunuyor. Böylece Ortadoğu işgal ediliyor, Türkiye kuşatılıyor!

 

NATO'nun Afganistan'dan ayrılma önerisi reddediliyor! Çünkü NATO resmen, İslam Dünyasını boğmaya hazırlanıyor!

Belçika Savunma Bakanı Andre Flahaut, Riga zirvesindeki Afganistan tartışmaları çerçevesinde yaptığı değerlendirmede, Belçika'nın Afganistan'daki Uluslararası Güvenlik Destek Gücüne (ISAF) katkıyı artırmasının söz konusu olmayacağını bildirerek, NATO'nun artık "Afganistan'dan ayrılma stratejisi"nin belirlenmesini istedi. ABD Başkanı George Bush'un ISAF'a müttefik katkılarının artırılmasını isteyeceğini belirten Flahaut, buna yanıt olarak, "başka müttefiklerin katkıyı artırabileceğini" ve "NATO'nun Afganistan'dan ayrılması için bir strateji belirleme zamanının geldiğini" bildirdi. "Afganistan'da askeri çözüm yerine alternatifler bulunması" gereği üzerinde duran Belçikalı Bakan, "tarım, sağlık ve eğitim politikalarına destek sağlanması" önerisini getirdi. Belçika Başbakanı Guy Verhofstadt ve Dışişleri Bakanı Carel De Gucht ile birlikte ülkesini Riga zirvesinde temsil eden Savunma Bakanı Andre Flahaut, NATO'nun askeri harcamalarında, özellikle Afganistan'dan kaynaklanan büyük artışı eleştirdi. ISAF bütçesindeki "müthiş artış" konusunda bilgi istediğini belirten Flahaut, "aldığı cevapların tatmin edici olmadığını, bütçelerinin açık bulunmadığını söyledi. Ama NATO'nun Siyonist ve emperyalist patronları bu haklı uyarıları hiç dinlemedi. 

Bu arada, Irak yangını Türkiye'ye yaklaşıyor!

"Irak'ta bir gecede 500 kişi öldü ve yaralandı. Buna tepki olarak Şiiler sokağa çıkma yasağına rağmen bazı Sünni camilerini namaz kılanlarla birlikte ateşe verdi. Bu ve diğer olaylarda en az 200 Sünni öldü… 15 yıllık iç savaş sırasında ve sonrasında Lübnan'da 3 cumhurbaşkanı, üç başbakan, onlarca bakan, siyasi ve dini lider ve tabii bir o kadar Filistinli öldürüldü. İsrail'in eski Başbakanı Ehud Barak, MOSSAD ajanı olarak ve kadın kıyafetleri ile bu suikastlarda önemli rol oynadı. Ama en önemli suikast Ocak 2002'de işlendi.

Yine faşist Falanjist hareketin önemli subaylarından biri olan ve Sabra Şatilla katliamlarını Şaron ile birlikte işleyen İlya Hıbika aracı ile birlikte havaya uçuruldu. Hıbika öldürülmeseydi on gün sonra Belçika'ya gidecek ve o sıra Şaron aleyhinde açılan bir davada tanıklık edecekti.

Dede Pierre Cemayel'in oğlu Beşir Camayel 1982 yılında İsrail ile işbirliği yaparak İsrail birliklerinin Beyrut'u işgal etmesine yardım eder, Sabra ve Şatilla kamplarına onları sokarak binlerce Filistinli'nin katline yardımcı olur. Şaron, Beyrut'a asker çıkaran ABD ve Fransa'nın desteği ile Beşir'i Lübnan Cumhurbaşkanı seçer ama birkaç gün sonra öldürülür. Beşir'in kardeşi ve son öldürülen torun Pierre'in babası Emin de cumhurbaşkanı seçilir ancak kısa süre sonra Fransa'ya kaçmak zorunda kalır. Beyrut'tan çekilen İsrail, Lübnan'ın güneyini 2000 yılına kadar işgal altında tutar. 1990-2005 döneminde göreceli bir istikrar yaşayan Lübnan eski Başbakan Hariri'nin 14 Şubat 2005'te öldürülmesi ile yeniden iç savaş riski ile karşı karşıya kaldı. Geçtiğimiz ağustos ayında bu ülkeye saldıran İsrail tarafları birbirine kırdırmak için özel bir çaba harcadı. Hizbullah karşısında yenilen İsrail bu çabasını suikastler, provokasyonlar ve yeniden saldırılarla sürdürecektir.

Lübnan'da her şey yeniden başlıyor ve ders alınmazsa tarih bir kez daha kendini bu ülkede tekerrür edecektir. İşgalin ilk günlerinde Irak'ın Lübnanlaştırılmasından söz edenler, şimdi Lübnan'ın Iraklaştırılmasından söz ediyor. Umarım başta Türkiye olmak üzere bölge ülkeleri durumun vahametinin farkına varır ve birlikte bu gidişata önlem alır."[1]

 Siyonist-Haçlı ittifakı timsah gözyaşları döküyor

Irak'ı iç savaşın eşiğine getirme planlarının tuttuğunu düşünen Siyonist-Haçlı ittifakı sözde üzüntü görüntüsü veriyor…

Irak'ta iç savaş çıkması için her yolu deneyen ABD-İngiltere ve işbirlikçileri, timsah gözyaşları dökerek, ülkedeki şiddetin yeni bir aşamaya geçtiği sözde üzüntülü bir dille ifade ediyorlar. ABD Başkanı George Bush'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley, Air Force One uçağında gazetecilere yaptığı açıklamada, herkesin, Irak'taki gelişmelerin yeteri kadar iyi ya da hızlı gitmediğinin farkında olduğunu belirtti.

Bush'un Irak Başbakanı Nuri El Maliki ile yapacağı görüşmeye ilişkin bir soruyu Hadley, Irak'taki ‘'mezhep şiddetinin'' artmasıyla yeni bir aşamaya girildiğini ve bunun da bazı değişiklikler yapılmasını gerektirdiğini söyledi. Hadley, Bush ve Maliki'nin, görüşmede bunu nasıl yapacaklarına, Irak'ın ne gibi önlemler alması gerektiğine ve bunun nasıl destekleneceğine bakacaklarını kaydetti.

ABD basınının "iç savaş" nitelemesi  bir taktik gereği yapılıyor!

ABD basını, planlı bir biçimde koro halinde "Irak'ta iç savaş" nitelemesi yapmaya başladı. Irak'ta ağır kayıplar veren ABD'nin kamuoyu oluşturmaya dönük planları çerçevesinde, Amerikan televizyonu NBC, Irak'taki durumu bundan sonra "iç savaş" olarak adlandıracağını duyurdu. NBC'nin tanınmış gazetecilerinden Matt Lauer, "Today" programında yaptığı açıklamada, haber odasında çok derin bir tartışmanın ardından, Irak'taki durumu iç savaş olarak niteleme kararına vardıklarını bildirdi. Lauer, "Silahlı grupların kendi siyasi amaçları için savaşması, iç savaş olarak nitelenmeli" dedi. NBC'nin bağlı kuruluşu MSNBC'de de ekranda "Irak: İç Savaş" yazısı tekrar tekrar Irak haberlerinde yer aldı.

İç savaşın farklı tanımları bulunuyor. Webster'ın yenidünya kolej sözlüğünde iç savaş, "aynı ülkenin vatandaşları arasında, coğrafi veya siyasi gruplar arasındaki savaş" tanımlaması yer alıyor. Siyaset bilimcilere göre, iç savaş denilebilmesi için en az bin kişinin ölmüş olması gerekiyor ki Irak'ta bu sınır çoktan aşıldı.

Amerikan gazetelerinin içinde de The Los Angeles Times, yaz aylarından bu yana haberlerinde Irak'taki durumu "iç savaş" olarak niteliyor. Gazetenin dış haberler editörü Marjorie Miller, "Bu çok basit bir hesap. Ülke parçalanıyor. Bir grup diğerine karşı veya birçok grup başka gruplara karşı. Hangi ülke iç savaşın ortasında olduğunu kabul eder?" dedi. 

BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Irak'ta hızla iç savaşa doğru gidildiğini söyledi. Annan, gazetecilerin Irak'ta bir iç savaş durumunun olup olmadığını sormaları üzerine, şu an ülkede olanlara bakıldığında iç savaşa doğru gidildiğini belirterek, "Aslında Irak'ta iç savaşın eşiğindeyiz'' dedi. Kofi Annan, Irak'ta gittikçe kötüleşen durumu düzeltmek için acilen bir şey yapılmazsa iç savaşa hızla yaklaşılacağını yineledi.

Evet Türkiye her yönden kuşatılıyor. Kıbrıs elden kayıyor, Irak'ta Kürdistan kuruluyor, Güneydoğu kaynıyor ve sürekli kaşınıyor, Ermenistan kışkırtılıyor. Suriye ve İran bile bize en mahkum ve mecbur bulundukları bir ortamda bile, basiretsiz ve beceriksiz AKP'nin pintiliği yüzünden şimdi Irak'la ve tabi dolaylı olarak Amerika'yla yakınlaşıyor?

NATO İslam düşmanlığı merkezli yeniden yapılandırılıyor, Papa, Katoliklerle Ortodoksları barıştırıp, Türkiye'yi karıştırmak için resmi ziyaretlerini, yerli hıyanetler sayesinde başarıyla gerçekleştiriyor, başımızda başbakan olacak kişi "Fener Rum Patrikliğinin ekümenik (Evrensel Devlet) statüsü kazanması bizi ilgilendirmiyor" diyecek kadar cehalet ve gaflet gösteriyor!?…

Ve Mustafa Kemal'in, Nutuk'un 1. cildinin ilk konusunda anlattığı ve gençliğe hitabesinde On yıllar öncesinden sezip hatırlattığı vahim ve elim tablo, maalesef aynen yaşanıyor… Şimdi bütün vatanseverlere, vicdan ve iz'an ehline; dürüst tavırlı sosyalistlere, tutarlı milliyetçilere ve duyarlı Milli Görüşçülere düşen; önce ülkemizi ve devletimizi hedefleyen bu kuşatmayı ve kıskacı kıracak ortak ve onurlu bir çıkışla, asker-sivil dayanışmasıyla, geleceğimizi ve güvenliğimizi kurtarmak.

Cumhur'un son reisi 2007'de veda mı ediyor?

Bütün bunlar yaşanırken, Türkiye'de "Başkanlık Sistemi"ne geçişle ilgili çalışmalar bütün hızıyla devam ediyor. Meclis, Başkanlık Sistemi'nin raporunu yazdı. Değişimin adımı bu yıl atılacak. Cumhurbaşkanı Sezer'in vedasından sonra köşkte Başkan oturacak. Başkan'ı halk seçecek ve 5 yıl görev yapacak. Hükümeti, Başkan atayacak. Parlamento dışından bakan görevlendirebilecek. Anayasa Mahkemesi üyelerinin yarısını Meclis, kalanını Başkan belirleyecek. Anayasa, sadece halkoyu ile değişecek. Komisyon başkanı Burhan Kuzu'ya göre, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın hayali olan bu sistemi başbakan Tayip Erdoğan gerçekleştirecek. AKP, teşkilatlarında kongre sürecini süratle tamamladıktan sonra bu hedefe kilitlenecek. Sezer'in Çankaya'ya veda edeceği Mayıs 2007'de, Tayip Erdoğan "Başkan" olacak. Bütün bunlar gerçekte Türkiye'nin ihtiyacı olan ve Milli Görüş tarafından, ortaya atılan önemli bir değişimin, dış güçlerin güdümündeki AKP eliyle, dejenere edilmesi için yapılıyor.

Gazeteler "Türkiye de Gaulle'sini arıyor" diye manşet atıyor

"Uzmanlar, 1958'de De Gaulle tarafından Fransa'nın gerçekleştirdiği değişimi Türkiye'nin ne zaman yapacağını soruyor. Ortak soru, "Erdoğan, Türkiye'nin de Gaulle'si olabilir mi? Fransa'nın 1958 yılında General Charles de Gaulle'nin girişimleriyle yarı başkanlık sistemine geçtiğini hatırlatan uzmanlar, Türkiye'nin de kendi de Gaulle'sini beklediğini ifade ediyor. Fransa, 28 Eylül 1958'de halkoyuna sunduğu 5. cumhuriyet anayasasıyla yarı başkanlık sistemine geçti, böylece demokrasisini 44 yıldır süregelen kaostan sonra bir istikrara kavuşturdu. Fransa'da de Gaulle tarafından yapılan büyük reform, Rusya'da Yeltsin tarafından hayata geçirildi. İsrail ise 1948 yılından bu yana yarı başkanlık sistemi ile yönetiliyor."[2]

Şurasını özellikle vurgulayalım ki, dış güçlerin ve AKP'nin istediği değil, Milli çıkarlarımızın ve Türkiye şartlarının gerektirdiği bir başkanlık sistemi lazımdır.

Başkanlık sistemini Türkiye için Konjüktürel önemini dile getiren argümanlar içinde AB sürecinde ülkemizin hem istikrara, hem de süratli karar alan bir mekanizmaya ihtiyacı olduğu vurgulanmaktadır. Bu savın arka planında da kökten reformlara karşı bürokrasinin "ağırlığı", hatta daha açık bir ifadesiyle "direnişi" varsayımı yer almaktadır.

Bu şekilde vurgulanması haklı nedenlere dayansa da AKP kendini paradoksal açmazdan kurtaramamaktadır.

Çünkü, ilkin şunu belirtelim ki Başkanlık sisteminin getireceği parelel bir bürokrasi mevcuttur ve denenmesi ile karşımıza çıkacak kaçınılmaz bir bürokrasiler (arası) çatışma olacaktır. AKP, hadım edilmiş bir devlet düzeni, biz ise hadim (Halka hizmetçi) bir yeni sistem arzulamaktayız.

"İktidar partisinin başkanlık sistemine geçme hazırlığı içinde olduğuna ilişkin haberler siyasî çevrelerde ve medyada "hükümet sistemi" tartışmasına yol açtı. Bu tartışmaya katılanların çoğu başkanlık sisteminin "tehlikeleri"ne karşı parlamenter sistemin faziletlerini öne çıkarıyor. Kiralık akademisyenlerin katkısıyla, artık hepimiz başkanlık sisteminin "diktatörlük anlamına geldiği"ni sanıyoruz!..

Başkanlık sistemi ile diktatörlüğü özdeşleştiren "tezler"den anlaşıldığı gibi, Türkiye'de, hiç de şaşırtıcı olmayan biçimde, bu meseleyi de ne yazık ki doğru-dürüst tartışamıyoruz.

Önce, hükûmet sistemi tartışmasında gözden kaçırılmaması gereken bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Mesele Türkiye'nin bu modeller arasında bir tercihte bulunması meselesi olduğuna göre; bunların ne anlama geldiklerinin doğru-dürüst bilindiğini varsayarak, önce bu arayışın hangi ihtiyaçtan doğduğunu tespit etmek ve bu yolla hangi "doğru" veya "uygun" siyasî amaçlara ulaşmak istediğimize karar vermek durumundayız. Siyasî istikrarı sağlamak, gerçek bir kuvvetler ayrılığı oluşturmak mı? Devlet teşkilâtını daha da demokratikleştirmek ve bu arada bürokrasiyi dizginlemek mi, hangisi veya hangileri?… Bu konularda açık-seçik bir karara varmadan neyi istememiz gerektiğini bilemeyiz.[3]

Ordunun Oluşumu:

Osmanlı'nın kuruluş yıllarında askeri güç göçebe Türkmenlerden oluşmaktaydı. Daha sonra, hem fethedilen toprakların kontrolü, hem de asker ihtiyacının karşılanmasındaki sıkıntıların giderilmesi için ikta sistemine geçildi. Böylece tımarlar şeklinde bölünen toprakların zilyetliği (yani kullanma hakkı)  sipahi denilen askeri şeflere bırakıldı. Bu şefler kendilerine bırakılan topraklardan aldıkları vergi karşılığında askeri gücü orduya sağlamakla mükelleftiler.  Barış zamanlarında ise bu şefler toprağın hem üretimini hem de yönetimini denetlemekteydiler. Ancak bu durum Türkmen beylerini iktidarın denetlenmesinde bir tehdit unsuru haline getirmekteydi. Bu tehdidin ortadan kaldırılması için, I. Murat döneminde, savaş esirlerinin beşte birinden oluşan ve doğrudan hükümdara bağlı olan yeni bir askeri birlik oluşturuldu. Yeniçeriler adı verilen bu profesyonel askeri birlik güçlendikçe Türkmen birliklerinin siyasal baskısı da azalmakta, beri yandan ise dışlanmışlık duygusunun oluştuğu psikolojiyle iktidara karşı bir öfke duymaktaydılar. Nitekim Yıldırım Beyazıt'ın Timur'la karşılaşmasında yeniçeriler ve müttefik Sırp birlikleri sonuna değin hükümdarın yanında yer alırken hoşnutsuz Türkmen beylerine bağlı sipahilerin karşı tarafa geçmesi Yıldırım'ın yenilgisine neden olacaktı.

Bu durum karşısında saray, yeniçeri ocağını daha da güçlendirerek ordunun temel gücü haline getirmeye karar verdi.  Bu ise devşirme usulü ile, yani kırk Hristiyan'dan birinin, özellikle 10-15 yaşlarında zeki ve güçlü olan çocukların toplanarak eğitilmesi ve Müslümanlaştırılmasıyla sağlandı. Zamanla temayüz edenlerin yöneticiliğe alınmasıyla da kapıkulu olarak adlandırılan yepyeni bir sınıf ortaya çıkacaktı. Fatih Sultan Mehmet'in çandarlı Halil Paşa'yı katlettirmesinden sonra ise Vezir-i Azamlık yani başbakanlık görevine daha çok devşirme kökenli bu kapıkulları sınıfından kişiler atanacaktı. İleriki yıllarda yerleşik bir bürokrasiyi oluşturacak bu sınıf, tüm statüsünün padişah buyruğuna bağlı oluşu ve temelde kapıkulu olmaları nedeniyle iktidarın en güçlü ayağını oluşturacaktır. Bu sınıfın iktidara taşındırılmasıyla saray, sosyal bir tabanı ve aristokratik bir statüsü olmayan, tüm gücünü padişah buyruğundan alan ve bu nedenle de saraya karşı hiçbir tehdit gücü olmadığı gibi tam tersine tüm statüsünü ve kişiliğini saraya borçlu olan bir yönetim aygıtı oluşturmaktaydı. Böylece başlangıçta Türkmen beyleri içerisinde bir (eşitler arasında birinci) olan sultan, tüm iktidar çevresini temizleyerek Hıristiyan kökenli devşirmelerden hem vurucu gücü yüksek bir ordu, hem de devasa bir iktidar aygıtı oluşturmuş ve saraya yönelik iç tehditler bu yolla etkisiz kılınmıştı.

Cumhuriyet sürecinde GKB statüsünde farklı modeller:

Sivil – asker ilişkisine siyasi ve akademik çevreler tarafından yapılan eleştiriler, daha çok ordunun rejimi düzenlemeye yönelik müdahaleleri (askeri darbeler) konusunda yoğunlaşmıştır.

1960, 1971 ve 1980 askeri darbe veya müdahalelerinin kaçınılmazlığı veya zararları üzerine yapılan tartışmalarda gözden kaçırılan önemli nokta şudur:

Silahlı Kuvvetlerin ağırlıkta olduğu bazı kurum ve organlar sivil otoritenin etki alanı dışında tutulması hangi sorun ve kuşkulardan doğmaktadır?

Milli Güvenlik Kurulu, Genel Kurmay Başkanlığı, Askeri Şura gibi…

Türkiye'de Anayasal düzen, ulus adına egemenlik hakkının kullanılabilmesi için TBMM'ye "ortak" bazı organların varlığını koruma altına almaktadır. Genel ve serbest seçimlerden gelen parlamento egemenlik hakkına ve kullanımına tek başına sahip kılınmamıştır.

Cumhuriyet'in İlanından Bugüne farklı Modeller

1920 Modeli

1920'de TBMM'nin ilk hükümeti kurulduğunda genel Kurmay örgütü bakan düzeyinde temsil ediliyordu. Ordunun askere alma, personel ve iaşesi ise ayrı bir bakanlık şeklinde oluşan Milli Müdafaa vekaleti aracılığıyla temin edilmekteydi.

Aynı şekilde din işlerinden sorumlu kişi de Şeriye ve Evkaf vekili sıfatıyla kabinede idi.

1920 modeli diye tanımlayabileceğimiz bu düzenlemede dikkati çeken nokta askeri gücün tamamen sivil otoriteye tabi bulunmasıdır. Çünkü genelkurmay Bakanı (ilk bakan o zamanki ünvanıyla İsmet beydir) doğrudan Büyük Millet meclisi tarafından seçilirdi. Ve gerektiği zaman da görevden alınabilirdi.

Kurutuluş Savaşı'nın bitişi ve Cumhuriyetin ilanıyla restorasyon çalışmaları başladı. Bunların başında Mecliste birbiri ardı sıra kabul edilerek yürürlüğe konan 429 sayılı Şeriye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiyeyi Umumiye Vekaletlerinin kaldırılmasına dair kanun ile 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat kanunu ve 431 sayılı Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmaninin Türkiye Cumhuriyet Memaliki haricine çıkarılmasına dair kanun gelmektedir. Bu kanunlar aynı gün kabul edilmişlerdir.

Bağımsız Genel Kurmay:

1924 Modeli

429 sayılı kanunda açıkça ifade edildiği üzere "reisi cumhura vekaleten barışta orduya emir ve komutayla görevli en yüksek askeri makam olan Erkan-ı Harbiyeyi Umumiye Riyaseti" vazifesinde bağımsızdı. Başvekilin teklif yazısı ve reisi cumhurun onayı ile tayin edilen Genel Kurmay Başkanı görev alanına giren konularda her bakanlıkla bağlantı kurabilmekte idi. Buna rağmen TBMM önünde askeri bütçenin sorumluluğu Müdafa-i Milliye vekiline verilmişti.

Bu modelde Genelkurmay Başkanına doğrudan bağlı ordu müfettişlerinin komuta yetkisi yoktu. Aşırı merkeziyetçi bir sistemdi.

Başbakana bağlı ve Sorumlu Genelkurmay:

1924 Modeli

İsmet İnönü döneminde 4580 sayılı kanunla genel Kurmay Başkanı başvekile bağlı ve sorumlu tutuldu. (Bu modelin bugün uygulanan modelden farkı, Genelkurmay Başkanının Başbakana yalnızca sorumlu olmasıdır.)

Savunma bakanına Bağlı Genelkurmay:

1949 Modeli

Yine İnönü'nün son döneminde ve Amerika'nın talimatıyla sivil otorite silahlı kuvvetler ilişkisi açısında inanılması güç bir düzenleme 1949'da gerçekleştirildi ve 1960 askeri darbesine kadar yürürlükte kaldı. Buna göre;

  • Genelkurmay Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığı'nın bir bölümü olarak örgütlendi.
  • Genelkurmay Başkanlığı, Milli savunma Bakanı'nın teklifi üzerine bakanlar Kurulu'nca atanıyordu.
  • Kara, Deniz ve hava Kuvvetleri Komutanlıklarına dayalı bir genelkurmay modeline geçilmişti.
  • Ayrıca 1949 modelinde dikkati çeken bir diğer nokta, bugünkü Milli Güvenlik Kurulu'na karşılık olarak örgütlenmiş yeni bir organ vardı: Milli Müdafaa Yüksek Kurulu.

Başbakana karşı sorumlu Genelkurmay:

1961 Modeli

Bugün halen yürürlükte bulunan modeldir. Son günlerde basın organlarında yapılan resmi açıklamalarda iddia edildiği gibi, Atatürk tarafından formüle edilmiş değildir. Yukarıda kısaca açıklandığı üzere 1920 – 1960 döneminde sırasıyla bağımsız Genelkurmaydan önce Başbakana, ardından Savunma bakanına bağlı Genelkurmay modelleri uygulanmıştır. Genelkurmay Başkanlığı kaynaklı açıklamalarda iddia edilenin aksine olağanüstülük arzeden savaş sırasında bile sivil otoritenin üstünlüğü her zaman vazgeçilmeyen bir yönetim ilkesi olarak korunmuştur. Savaşın bitmesiyle birlikte normal bir ilişkiye geçildi. Kuşkusuz burada Genelkurmayın Cumhurbaşkanına doğrudan bağlı olması Türkiye'nin özel sorunları ve zorunluluğu ve parlamentoya karşı cumhurbaşkanının konumu açısından değerlendirilmek durumundadır. 2. Dünya Savaşı ardından çok partili döneme geçerken batı ülkelerinde olduğu gibi 1944'te Başbakana, 1949'da da Savunma Bakanına bağlı Genelkurmay modeli yürürlüğe girdi. Bütün bunlar 1924 anayasası çerçevesinde yapıldı.

Bizim kanaatimiz Türkiye, kendi şartlarına, ihtiyaçlarına ve en geniş demokrasi standartlarına uygun bir başkanlık sistemine kavuşmalı ve Genelkurmay Başkanlığı Cumhurbaşkanlığı'na bağlanmalıdır. Onursal Yargıtay Baş Savcısı Vural Savaş'ın bu yöndeki tespit ve teklifleri de oldukça önemli ve anlamlıdır.

"20 Nisan 1920 günü yapılan gizli oturumda, Mustafa Kemal Paşa, TBMM Kürsüsünden şunları söyler:

"Teşkilatı askeriye (ordumuz) vatanımızı esbabı müdafaası (ülkemizi savunma çareleri ve askeri işler kadar) siyaseti dahiliye ve hariciye ile (de) yakinen alakadar bulunuyor.

Ve mesailde Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi'nin mütalaası bulunmak ve diğer haizi mesuliyet olan zevatın noktai nazarlarına yakinen vakıf olmak için onlarla bir arada çalışmak ve bir mesele hakkında Erkan-i Harbiye-i Umumiye Reisi'nin rey ve mütalaası olan zevat gibi icra Vekilleri meyanında olması teklif edilmiştir… (Yani; hem başbakan ve bakanların iç ve dış siyasetle ilgili düşüncelerini öğrenmek, hem de kendi görüş ve önerilerini onlara bildirmek üzere, Genel Kurmay Başkanının da kabinede yer alması teklif edilmiştir.)

"Erkan-i Harbiye-i Umumiye Riyaset'inin vazifesi ordunun teşkilini, tensikini fenni olarak düşünmek ve memleketin esbabi müdafaasını nazarı dikkate almak ve bunlarla iştigal etmek. Harbiye Nezareti (Milli Müdafaa Vekaleti) umur ile kendi vezaifi arasında büyük fark vardır. Harbiye Nezareti, Erkan-i Harbiye-i Umumiye Riyaseti'nin tensip ettiği yahud onun planına göre teşkil ve tensip ettiği yahud onun planına göre teşkil ve tensik ettiği bir orduyu iaşe eder, ilbas eder ve saire. Erkan-i Harbiye-i Umumiye Reisi nasıl harb edecek, vatani nasıl müdafaa edecek, nasıl hazırlanmak lazım geldiğini düşünür.."

TSK İç ve Dış Siyasetle Doğrudan İlgili Olması Gereken Bir Kurumdur

Mustafa Kemal Paşa'nın söylediklerinin ne anlama geldiği şöyle özetlenebilir:

1. Silahlı Kuvvetler sadece askeri işlerle değil, iç ve dış siyasetle doğrudan ilgili olması gereken, dolayısıyla siyasi karar verilme ve alınma safhasında ve yapılarında bulunması gereken bir kurumdur.

2. Silahlı Kuvvetlerin karargahını oluşturan Genelkurmay Başkanlığı milli savunma ve milli güvenlik konularında ve kendisini ilgili hissettiği iç ve dış siyasi konularda tek karar verici mercidir. Milli Savunma Bakanlığı ise ona bağlı çalışan lojistik işler, askeri alımlarla ilgili bir birimdir.

3. Türkiye'de askeri otorite gerek kendi iç örgütlenmesi, gerek diğer savunma kuruluşlarıyla ilişkisi, gerekse aldığı veya katıldığı diğer politik kararlar açısından yetkileri dereceli olarak dağıtmayan, tersine tek makamda, hatta tek kişide toplayan bir yapıdadır.[4]

Genelkurmay başkanının; başbakanın, bakanlardan birinin veya bakanlar kurulunun direktifleriyle hareket etmesi gereken sıradan bir üst düzey devlet memuru olmadığı, bağlanacağı makamın yüklendiği sorumluluğa uygun olması gerektiği bundan daha güzel ifade edilemez.

Yürütme Organı Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu olmak üzere iki unsurdan oluştuğuna göre, yürütmenin güçlendirilmesinin, bu iki organdan hangisinin ağırlığını arttırmak suretiyle gerçekleşeceği konusunda, 1982 Anayasası'nın açık tercihi, Cumhurbaşkanlığı makamının güçlendirilmesidir.

Cumhurbaşkanı'nın Tarafsız Olması Zorunluluktur

1982 Anayasası'nın tanıtılması toplantılarından birinde Kenan Evren şu önemli hususu vurgulamıştı: "Cumhurbaşkanı'nın kesinlikle tarafsız, yani siyasi partilere veya onların koalisyonlarına karşı tarafsız olması rejimin icabıdır… Yürütme güçlendirilmelidir fikri ve zarureti herkesçe kabul edildiğine ve yürütmenin doruğunda Cumhurbaşkanlığı ve Hükümet bulunduğuna göre, güçlendirilmesi gereken bunlardan hangisidir… Tarafsız Cumhurbaşkanı mı yahut taraflı hükümet mi? Taraflı olan hükümete de bazı yetkiler verilmiştir. Ancak, muhalefet-iktidar arası ciddi çekişmelere ve huzursuzluklara yol açabilecek olan yetkiler, Cumhurbaşkanına tanınmıştır. Bunun dışında da muhakkak Cumhurbaşkanına verilmesi gereken yetkiler vardır ki, esasen onları başka makama da vermek doğru olmaz"[5]

Anayasamızın 104'üncü maddesine göre:

"Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk milletinin birliğini temsil eder. Anayasa'nın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir".

"Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Başkomutanlığını temsil etmek; Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kullanılmasına karar vermek; Genelkurmay Başkanını atamak; Milli Güvenlik Kurulunu toplantıya çağırmak; Milli Güvenlik Kuruluna başkanlık etmek; başkanlığında toplanan bakanlar kurulu kararıyla sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak" görevleri arasındadır.

Anayasamızın 117'nci maddesinde ise şu hükümlere yer verilmiştir: "Başkomutanlık, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin manevi varlığından ayrılamaz ve Cumhurbaşkanı tarafından temsil olunur… Genelkurmay Başkanı: Silahlı kuvvetlerin komutanı olup, savaşta Başkomutanlık görevlerini Cumhurbaşkanı namına yerine getirir.

1982 Anayasasına, 1961 Anayasası'nın 66'ncı maddesinde bulunmayan ikinci bir fıkra eklenmiştir. Buna göre:

"Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde veya ara vermede iken ülkenin ani bir silahlı saldırıya uğraması ve bu sebeple silahlı kuvvet kullanılmasına derhal karar verilmesinin kaçınılmaz olması halinde Cumhurbaşkanı da, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kullanılmasına karar verebilir."

Cumhurbaşkanının diğer organlarla ilgili yetki ve görevleri, özellikle 1982 Anayasası'nın 104'üncü maddesi dikkate alındığında görülüyor ki, bu makam, bütün Devlet organları (yasama, yürütme ve yargı) arasında bir düzen, uyum ve denge unsuru teşkil etmektedir. (…) Cumhurbaşkanlığı müessesesini düzenlerken sadece yürütmeyi güçlendirme hedefini gütmemekte, bu müessesesin tarihi hüviyetine uygun olarak, bütün organların dışında bir makam teşkiline yönelmektedir. Amaç, yasamanın işlemesi, idarenin partizanlıktan uzak ve tarafsız kalması (bunun için, aslında bakanlar kuruluna ve bakanlıklara bırakılabilecek bazı yetkilerin bile Cumhurbaşkanına verilmesidir.[6]

Başbakan Erdoğan'ın Yaptıkları ve Yapmadıkları Göz önüne Alınmalıdır.

Tüm bu hususlarla, son zamanlarda görev yapan tüm iktidarların, ülkemizin güvenliği ile yakından ilişkili Kıbrıs Adası'ndaki, antlaşmalardan doğan haklarımızı bile koruyamamaları; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, tüm bu coğrafyadaki ülkelerin sınırlarını değiştirme projesi olan Büyük Ortadoğu Projesine destek vermesi ve kendisini bu projenin "Eşbaşkanı" ilan etmesi de göz önünde tutulduğunda: Genelkurmay başkanının "Görev ve yetkilerinden dolayı başbakana karşı sorumlu olduğu"na dair Anayasamızın 117'nci maddesi değiştirilip, Anayasamızın lafzına ve ruhuna uygun şekilde" Genelkurmay başkanının görev ve yetkilerinden dolayı Cumhurbaşkanına karşı sorumlu olduğu" hükmünün anılan maddeye konması, milli güvenliğimizin zorunlu unsuru haline gelmiştir.[7]

Artık Atatürk'ü yeniden anlamak ve yorumlamak zamanıdır ve bu kaçınılmazdır

Atatürk, Türkiye şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun bir başkanlık sisteminin en başarılı örneği idi.

Atatürk, sadece Türkiye'ye değil çağının Müslüman liderlerine de örnek olmayı ve onlara bir vizyon çizmeyi "işlev" olarak benimsemişti.

Afganistan Kralı Emanullah Han, 1928'de Ankara'da konuk olmuştu. Dönüşünden itibaren Atatürk'ün bir takipçisi haline gelmişti.

Irak Kralı Faysal, Ürdün Emiri Abdullah ve İran Şahı Pehlevi de öyleydi.

Atatürk'ün modernleşme çizgisini uygulamaya çalıştılar. Başaramadıkları ölçüde ezilmişlerdi.

Mısır'ın eski devlet başkanı Enver Sedat'ın daha ilk gençlik yıllarından itibaren  Atatürk  hayranı olduğu bilinmekteydi..

Enver Sedat, "Atatürk'ün yaptıklarından çok etkilendiğini ve bunun kendi politik yaşamına yön verdiğini" söylemişti.

Atatürk, genç bir subayken Bulgaristan'da ataşe idi. Bulgar Kralı Ferdinand'ın "bir maskeli balo ve göz kamaştırıcı resepsiyonda ev sahipliği yapmasının ve görkemli bir biçimde operaya gelişinden etkilenmişti.

İran Şahı'na "Türkiye'nin tüm ihtişamıyla bir operaya sahip olduğunu göstermeye" karar verdi.

Bu olayı "bir gösteriş ve bir ambalaj" sananlar, Atatürk'ün derinliğini algılayamamış kimselerdi.

Oysa bu ilk Türk operasının adı, "Özsoy"du. "Şii İranlılarla Sünni Türklerin mezhep bakımından ayrı oldukları halde, kültürel açıdan kardeş oldukları" anlatılıyordu. Dış politikada İran ve Türk uluslarını yaklaştırmayı hedeflemişti.

Edward Mortimer, "yeni Türkiye"nin kurucusu Atatürk'ün laisizmi getirmesini 8. Henry'nin İngiltere'de İngiliz Reformasyonu (English Reformation) olarak bilinen Roma Papalığı'ndan ayrılmasına benzetir. "Atatürk İslam dinini ortadan kaldırmak istemedi, sadece bu dini her Türk yurttaşının inanabileceği ve kendine ait olduğunu hissedebileceği bir şekle sokmayı düşündü" tespitleri bir gerçeğin ifadesidir.

Şöyle devam eder:

"İngiltere, Roma'dan ayrıldıktan sonra manastırlar kapatılmıştı. Atatürk'ün Türkiye'sinde de istismarlar ve suistimaller yasaklandı. İlmin kabul edildiği modern Türkiye, artık aklın ve gerçek İslam'ın yolunda yürümeliydi.

8. Henry'nin reformlarıyla İngiltere'de 'anglikan' din anlayışı oluştu. İtalyanların veya Rusların Hıristiyan dini değil, İngilizlerin benimsediği bir Hıristiyanlık anlayışı yerleşmişti…

Türkiye'de İslam dini de, Türk halkının benimsediği, açıkça anlayabildiği, temel kaynağı olan Kur'ana ve akla uygun olarak aslına dönmeliydi.

Wilfred Cantrel Smith şunu sorar:

"Niye Mustafa Kemal, 8. Henry'nin başarısını tekrarlamasın?"

Kuran'ın Türkçeye çevrilmesi, Atatürk'ün bu hedefiyle izah edilebilir.

Ama Atatürk'ten sonra maalesef din de, devrimler de tersine çevrilmiştir..


[1] 28.11.2006 / Hüsnü Mahalli / Akşam 

[2] 03.01.2005 Tercüman

[3] 03.01.2005 / Mustafa Erdoğan / Tercüman

[4] 07.20.2006 / Ali Bayramoğlu / Dünden Bugüne Asker / Yeni Şafak Gazetesi,

[5] Prof. Dr. Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, s.39

[6] Y. Yayla, Anayasa Hukuku Ders Notlan, s.129, 168

[7] 26.Kasım 2006 / Aydınlık

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Nevzat GÜNDÜZ

Nevzat GÜNDÜZ

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...