Siyonist İsrail
Dünyanın En Büyük Dördüncü Silah Sağlayıcısı Olmuştu:
ASIL TEHDİT İSRAİL
Gazze halkına Sina’yı gösteren Hahambaşına, Siyonizm karşıtı Yahudilerden bile tepki yağmıştı: “Kanla Beslenen Siyonist Vampir!” diye çıkışmışlardı.
Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin, Sina çölünde kurulacak bir Filistin devletine gönderilmesini isteyen İsrail’in Aşkenazi Hahambaşı Yona Metzger’e tepki, İsrail içindeki Siyonizm karşıtı Yahudi toplumu Neturei Karta’dan gelmişti. Neturei Karta, Metzger’in açıklamalarına sert karşılık verdi ve yaptığı açıklamada, Metzger’i yüklü parayla beslenen bir “siyonist kukla” olarak nitelendirmiş, Metzger’i hain bir kötülük temsilcisi olmakla suçlayarak, İsrail’den kovulması çağrısını yinelemişti. Metzger’in Sina’da Filistin devleti önerisini kınayan grup, hahambaşını “sözde İsrail devletinin sözde hahambaşısı” ve “Siyonistlerin bol maaşlı kuklası” olarak gösterilmişti.
İnsaflı Yahudiler Siyonist Hahama; “Kutsal topraklardan atılması gereken hain” diye haykırmışlardı.
Siyonizm’in “sapık bir tarikat” olduğunu bildiren Neturei Karta, Metzger’in Kutsal Topraklar’dan atılması gereken “hain bir kötülük temsilcisi” olduğunu belirtmişti. Neturei Karta, Metzger ve tüm Siyonist hahamların, Yahudi dininin temsilcileri olmadığını vurgulamıştı. Grubun açıklamasında, Allah’ın kendilerini “Siyonizm’in etkilerinden, kana susamış liderlerinden ve onların kendilerine ‘haham’ diyen hain hizmetkârlarından koruması çağrısı”na da yer verilmişti. Metzger, Gazze Şeridi ile Mısır arasındaki sınır duvarlarının Filistinlilerce patlatıldığı ve yüz binlerce kişinin Mısır tarafına geçtiği günlerde yaptığı açıklamada, tüm yoksul Gazzelilerin, Sina Çölü’nde kurulmasını önerdiği ABD’deki Arizona benzeri modern bir ülkeye gönderilmesini istemiş, bu planının iyi bir çözüm olacağını, böylece herkesin kendi ülkesine kavuşacağını ve barış içinde yaşanacağını öne sürmüştü. Adı “Şehrin (Kudüs’ün) Koruyucuları” anlamına gelen Neturei Karta toplumu, İsrail içinde aşırı dincilikle suçlanan küçük bir topluluktu. Sayıları birkaç yüzlerle ifade edilen; Kudüs ve Beyt Şemes’te bulunan Neturei Karta üyelerinden bir bölümü de Londra ve New York’ta yaşıyordu. Siyonizm karşıtı bir grup olarak bilinen Neturei Karta, devlet olarak İsrail’i değil, Filistin’i tanıyordu. Filistinlilerin efsanevi lideri Yaser Arafat’ın dönemindeki Filistin Yasama Meclisinde de (parlamento) bir üyeleri bulunuyordu. Neturei Karta’dan bazı hahamlar, 2006 Aralık ayında, Tahran’da düzenlenen soykırımın tartışıldığı bir konferansa da katılmışlardı.
Gazze’de Soykırım Yapan İsrail, İran’ı Hedef Gösteriyordu.
Atom bombası üretmediği kanıtlanan İran’ı halen uluslararası baskıya tâbi tutmaya çalışan İsrail, dünyanın en büyük silah sağlayıcılarından biri olmakla övünürken, Olmert yine İran’ı hedef gösterdi. İsrail Savunma Bakanlığı Müsteşarı General Pinhas Buharis, İsrail’in, İngiltere’yi geride bırakarak, dünya silah ihracatında 4. sıraya yerleştiğini söylüyordu. Pinhas Buharis, İsrail’in savunma sanayi ihracatının 2007’de 4 milyar dolara eriştiğini bildirdi. Silah ihracatında ilk 3 sırayı ABD, Rusya ve Fransa alıyordu. Silah sanayi şirketleri ve satıcılarıyla bu alanda (2007 Aralık) yürürlüğe girecek yeni yasanın ayrıntıları üzerine yapılan toplantıda bir araya gelen Buharis, yeni yasanın savunma sanayi ürünleri ihracatında, ulusal güvenlik, dışişleri politikaları ve uluslararası anlaşmalar doğrultusunda denetim öngördüğünü bildirdi. İsrail Savunma Bakanlığı Danışmanı Ahaz Ben-Ari de denetim yasasını ihlal edenlerin türlü cezalarla karşı karşıya kalacaklarını söyleyip, hem İran’ı uyarıyor hem saldırıya gerekçe hazırlıyordu. Buna karşın, dönemin İsrail Başbakanı Ehud Olmert, İran’ın 2010 yılına kadar nükleer silah sahibi olabileceğini ifade ederek, yine İran’ı hedef gösterdi. Olmert, İsrail’in bu konuda tavır değiştirmeyerek, baskılarını sürdüreceğini açıklıyordu.
İran’ın nükleer programına ilişkin olarak uluslararası baskılar devam ederken, İsrail Başbakanı Ehud Olmert, İran’ın 2010 yılına kadar nükleer silah sahibi olabileceği yönünde uyarıda bulundu. Güvenlik kabinesi ile yaptığı görüşme öncesi basın mensuplarına açıklamalarda bulunan Olmert, İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmalarını sürdürmesi halinde, 2000’in ilk 10 yılının sonunda nükleer silah gücüne ulaşmasının muhtemel olduğunu söylüyordu. Olmert, “Bu konudaki tutumumuzu değiştirmemiz için herhangi bir gerekçe yok. Uluslararası Atom Enerji Ajansı ile birlikte çalışmaya devam edeceğiz ve İran’ın nükleer silah sahibi olmasını engellemeye çalışacağız” diyordu. ABD’nin istihbarat raporu sonucu ortaya çıkan, İran’ın nükleer silah çalışmalarını 2003 yılında askıya aldığı bilgisini de değerlendiren Olmert, bunun uluslararası baskının ve izolasyonun bir sonucu olduğunu sözlerine ekliyordu.
Öte yandan, İran’ın nükleer silah elde edilmesi için gerekli 2 ayrı unsura halen devam ettiğini kaydeden Olmert, bunların balistik füzeler için bir cephane ve uranyum zenginleştirme çalışmaları olduğunu iddia ediyordu. İşgalci İsrail, İran’ın yapacağı atom bombasını varlığına tehdit olarak görüyordu. İsrail medyası da ABD istihbaratının raporunun ardından İsrail istihbaratının İran’ın nükleer kapasitesiyle ilgili istihbaratını gözden geçirmekte olduğunu yazıyordu. Her ne kadar reddetse de, İsrail’in Ortadoğu’da nükleer silah gücü olan tek ülke olduğu biliniyordu.
İcra Komitesinin ertelenme gerekçesi: Erdoğan, savunma sanayisini İsrail’e mahkûm etti.
Gelecek 20 yılı etkileyecek üç kilit savunma sanayisi ihalesinde Erdoğan İsrail’le işbirliğine hazırlanıyordu. Casus uydu için İsrail Savunma Bakanı 2008 Ocak’ta Türkiye’ye geliyordu. Füzesavar ihalesinde AKP’nin tercihi İsrail oluyordu. Tanksavar ihalesinde İsrail firması kısa listeye alınıyordu. Savunma Sanayi İcra Komitesi (SSİK)’nin 23 Kasım 2007 günü yapılacak toplantısı bilinmeyen bir tarihe ertelenince, kimse arkasında ne olduğunu anlamıyordu. Savunma Sanayi Müsteşarlığından yapılan açıklamada, Başbakan Erdoğan’ın annesinin rahatsızlığı nedeniyle İstanbul’da bulunduğu, bu nedenle İcra Komitesi toplantısının ertelendiği duyurulmuştu. Ertelemeyle birlikte casus uydu, füze kalkanı ve tanksavar projeleri gibi kritik ihalelerle ilgili karar alınamıyordu. Bu üç ihale milyarlarca dolar tutarındaydı ve Türk Ordusu açısından hayati önem taşıyordu. Irak sınırına bu kadar yığınak yapıldığı bir dönemde İcra Komitesi toplantısının ertelenmesi soru işaretlerini artırıyordu. Casus uydu sınır güvenliği ve sızmalara karşı üstünlük kazandıracak bir proje olarak görülüyordu.
Erdoğan hükümeti, kilit üç savunma sanayi ihalesini İsrail’e vermek istiyordu. Füze kalkanı, casus uydu ve tanksavar ihalesinde İsrail firmalarıyla her türlü işbirliği kanalı açılıyordu. İsrail’den teknik heyetler Şimon Perez’in ziyaretinden kısa süre önce Ankara’da teknik görüşmeleri tamamlanıyordu. SSİK toplantısında ihalelerle ilgili karar verileceği konuşuluyordu. Ancak İngiltere’nin özellikle casus uydu konusunda Erdoğan’a yoğun baskı yaptığı ve SSİK’in 23 Kasım’da yapacağı toplantının bu nedenle ertelendiği belirtiliyordu. Erdoğan’ın; “şimdi ortam karışık. Daha sonra karar verelim” diyerek İcra Komitesi’ni ertelediği ortaya çıkıyordu. Türkiye’nin ilk casus uydusu özelliğini taşıyacak Göktürk askeri gözlem uydusu ihalesinde İngiltere ve İsrail firmaları ısrarlı görünüyordu. AKP hükümetinin İsrail ile anlaştığı ve Ocak ayında İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak’ın Ankara’ya gelerek anlaşmanın son şeklini alacağı konuşuluyordu.
Helikopterlerin Skorsky’den alınmasına karar veriliyordu.
Toplantı yapılsaydı, 66 helikopterlik genel maksat helikopter ihalesi de iptal edilecekti. Bu helikopterlerin 54’ü genel maksat olacak, 12’si ise Jandarma’nın kullanımına verilecekti. Jandarma’ya verilecek helikopterlerle ilgili ihale, ilk SSİK’te tamamen iptal edilecek. Genel maksat helikopterleri için ikinci bir ihale açılacak. Yöntem değiştirilecek. Açık ihale yapılmayacak. Savunma Sanayi Müsteşarı Murad Bayar “alternatiflerle müzakere yolunu seçeceğiz” diyerek tek kaynaktan alım yapılacağına işaret etmişti. Anlaşılan, helikopterlerin tamamı Skorsky’den alınıverecekti. Toplantıda 80 orta menzilli tanksavar silah ve bunlara ait 80 füze alımı için de karar çıkacaktı. Bu ihale için İsrail’den RAFAEL, Rus Devlet Şirketi ROSOBORO-NEXPORT ve Güney Afrika’dan DENEL kısa listeye kalmıştı. SSİK toplandığında kısa liste açıklanacak ve bu şirketlerle ek müzakereler yapılacaktı. Savunma sanayisi kulislerinde İsrail’e bu kadar çok ihale verilmesinin sıkıntı yaratacağı konuşulmaktaydı.
Türkiye’de petrol vardı, ama çıkarılması Siyonist çevrelerce engelleniyordu!
Evet, Türkiye’de ve çevresinde hatta karasularımız içinde kalan bölgelerde “petrol vardı.” Ne zaman çıkarılacak derseniz; Türkiye, yabancılar tarafından tam olarak kontrol edilip, yapılacak düzenlemeler ile “yabancı petrol devleri” bize hiçbir şey vermeden “petrolün tamamını alabilir” hale geldiklerinde çıkarılacaktı. Binlerce sayfa resmi belge inceledim. Size bu belgelerde adı geçen yörelerimizden birkaç örnek vereyim; Adıyaman, Edirne, Antalya, Hakkâri, Sivas, Saros Körfezi, İskenderun, Erzurum, Van, Kastamonu ve daha sayamayacağım birçok bölgemizde “arama-kapatma-engelleme” şeklinde gerçekleşen, “yaşayanların” resimleri ile kaydettiği yüzlerce olay vardı. Birini tam olarak aktarayım; Adıyaman’da petrol araması yapan yabancı ortaklı bir şirket “Burada petrol yok” diyerek kuyuyu kapatıyordu. Prof. Muammer Aksoy ve yanındakiler savcılığa başvurarak “bu kuyunun” bilerek kapatıldığını söylüyordu. Savcı 3 yıl bu olay üstünde araştırma yapıyor ve 3 yıl sonra bu kuyu açılıyordu. Bugün hâlâ o kuyudan saatte 20 varil petrol üretiliyordu!?
Irak petrolüne İsrail de ortak ediliyordu!
İsrail’in savaşa desteğini ödüllendirmek isteyen ABD, Kerkük-Hayfa boru hattının kurulmasını istiyordu. Petrol, Irak’ta şiddeti yine artıracağa benziyordu. Fakat İsrail’in ödüllendirilmesi Türkiye ve Suriye’nin cezalandırılması anlamına geliyordu. Amerikalılar Annapolis’in gürültüsünü, Irak’taki durumun ve İran’a yönelik gizli planın üzerini kaplamak için bir örtü ve Arapların İsrail’le ilişkilerini doğallaştırmasını tamamlama vesilesi kılmakla yetinmiyor; konferansı, Amerikan-Siyonist planındaki birden fazla maddenin kabul edilmesinin aracı kılmayı da başarıyordu. İsrail gazetesi Haaretz Arap Dışişleri Bakanları toplantısından üç gün önce, Bush yönetiminin İsrail’den, Kerkük-Hayfa boru hattının inşa edilme ihtimali ve maliyetiyle, 1948’deki Siyonist işgal öncesi var olan Musul-Hafya hattının canlandırılması hakkında bir rapor hazırlamasını istediğini yazıyordu. Böylelikle bu İsrail hayali, Amerikan talebiymiş gibi gerçekleşiyor ve Haaretz’e göre ABD, Irak işgaline desteğinden dolayı İsrail’i ödüllendirmiş oluyordu.
Fakat İsrail’in ödüllendirilmesi Türkiye ve Suriye’nin cezalandırılması anlamına geliyordu. Irak petrolü şu an Ceyhan üzerinden İsrail’e geçerken, Türkiye su ve petrolün denizyoluyla İbrani devletine ulaştırılmasını amaçlayan yeni bir anlaşmayı henüz imzalamıyordu. Musul hattıysa Suriye’den geçiyordu. Bu durum Kürt meselesi üzerinde tehlikeli yansımalara yol açıyordu. “Kerkük’teki boruların akışı ters çevrilecek, yani güneydoğuya döndürülecektir” deniyordu. Petrolün Kerkük’ten Hayfa’ya geçişi, verimli hilalin (Mezopotamya) doğusundan güneyine uzanması, yani ‘büyük İsrail’in bir ucundan diğer ucuna uzanması anlamına geliyordu. Hat bölgenin ekonomik olarak Yahudileştirilmesi, İsrail’in yüzde 40’ı Kerkük’te üretilen Irak petrolü üzerinde doğrudan kontrol kurması işleminde en anlamlı icraatı oluşturuyordu. Irak petrolünün Siyonist oluşuma taşınması projesi sürpriz değildi; bu proje ABD işgalinden bir hafta sonra açıklanmış ancak uygun zaman gelinceye dek ertelenmişti. İsrail Enerji Bakanı Paritzky’nin, Siyonizm’i ve İsrail’i desteklemesiyle tanınan ABD Enerji Bakanı Bodman’le konuyu ele almak için ABD’ye gitmesi ilginçti. Görünen o ki durum, maliyeti araştırmaya ve hazırlık işlemlerine kadar vardı. Bakan, hattın kilometre başına 400 bin dolar tuttuğunu ifade etti. Peki parayı kim ödeyecekti? Bu konu Ürdün’ün tutumunda saklı. İsrail, sanki ABD’nin baskı yapmasını istercesine Ürdün’ü onay vermeye ikna etmenin zorluğunu itiraf etmişti. İsrail, Irak, Ürdün ve Filistin’i geçecek boruları çevreleyen bölgedeki muhtemel halk muhalefetini de hesaba katmış ve yol boyunca askeri koruma noktaları kurulmasını talep ediyordu. Acaba yeni bir işgal için bundan daha iyi bir gerekçe olabilir mi?[1]
Bahadır Berk’in güzel benzetmesiyle: “Ortadoğu’da Ortaoyunu” Müslüman halkları canından bezdiriyordu.
“Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur. Allah göstermesin, milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır. Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve ferasetleriyle, giriştiğimiz bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler. Şahsi ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürür. Onları aşağılar ve hor görürler. Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır. Şerefini korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına atmaktır. Dolayısıyla subay için ‘ya istiklâl ya ölüm!’ vardır.” (M. Kemal Atatürk Ağustos 1920 Afyon) Bugün Irak’ın kuzeyinde, kendi yönetimini oluşturmuş, kendi çıkarları doğrultusunda Irak’tan bağımsız olarak dış politikalar uygulayabilen ve uluslararası arenada tanınmasına sadece küçük formalitelerin engel olduğu bir Kürt Devleti fiilen kurulmuştur. Çok yakın bir gelecekte artık bağımsızlığını ilan edecek bu Kürt devleti, şüphesiz ki İsrail-ABD ortaklılığının bir ürünü, bu iki devletin yaklaşık 100 yıl süren mücadelesinin bir meyvesi olacaktır. Çünkü birbirleriyle gerçekten stratejik müttefik olan bu iki ülkenin ulusal çıkarları bu doğrultuda birbiriyle tamamen örtüşmektedir. ABD’nin sadece bölgesel değil, küresel politikaları da, kurulması hedeflenen Büyük İsrail devletinin üzerine kuruludur. Bu Devletin sınırları, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan Fırat ve Dicle havzasının yukarılarını, hatta Güneydoğu Anadolu Bölgesini de içine alacaktır. Dolayısıyla Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt Devleti kurabileceklerini düşünen, sözde Kürt Milliyetçileri farkında olmadan ABD-İsrail Emperyalizminin tuzağına düşmektedirler. Aynen Birinci Dünya Savaşı sırasında oynanan oyun ve İngiliz Emperyalizmine hizmet eden Arap aşiretleri gibi…
Hedeflenen Büyük İsrail Devletinin (BOP) sınırları, vaat edilmiş toprakların sınırlarıdır. Peki vaat edilen toprakları onlara kim vaat etmiştir ve neresidir bu topraklar? Yahudi yazar Israel Shakak, vaat edilmiş toprakları “Tanrı tarafından İsrailoğullarına Kutsal Kitap’ta vaat edilen ve tarihte bir zamanlar da Yahudi bir kral tarafından yönetilmiş olan topraklar” olarak belirtirken, Tevrat, (Eski Ahit) Tanrı’nın vaat ettiği toprakları, Nil nehrinden Fırat nehrine kadar uzanan topraklar olarak tanımlar. Aslında Yahudi soyuna bahşedilen bu toprakların günümüzde hangi ülkelerin sınırlarına karşılık geldiğini araştırmak için Büyük İsrail (Ortadoğu) Projesinin sınırlarına şöyle bir bakmak yeterli olacaktır. Adeta birebir örtüşürler. Türkiye açısından bu sınır Kıbrıs’ı ve Güneydoğu Anadolu Bölgesini de içine almaktadır. Elbette bu durumu bir tesadüf olarak tanımlamak mümkün görülmemektedir. Çünkü bugün bu projenin asıl mimarı ABD’ye hükümet eden güç, Yahudi-Hristiyan Evanjeliklerdir.
Musevi Hristiyanların kostümü: “Evanjelizm” yani Haçlı Siyonizm’i oluyordu.
Evanjelizm terimi, Yunanca “iyi haber” veya “asıl gerçek” anlamına gelen Evangelion isminden türemiştir. Sözlük anlamıyla, kutsal kitaba yönelmek, dönmek anlamına gelen bu terim, ilk defa Reform hareketi sırasında Martin Luther tarafından kendi kurduğu Evanjelik kilise cemaati için uyarlanmıştır. Bugün ise Evanjelikleri kısaca, “Yahudiliğe en yakın Hristiyan cemaat” olarak adlandırmak mümkündür. Hristiyan Evanjelikler, kendilerini Tanrı’nın seçilmiş halkı, yani diğer tüm ırklardan üstün özellikleri olan bir halk olarak görürler. Çünkü onların inançlarına göre, Tanrı insanoğlunu Yahudi olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayırmış ve Yahudilere diğer insanlarda olmayan özellikler vermiştir. Böylece kendilerinin tüm dünya uluslarını yönetme hakları bulunmaktadır. Mesih’in yeniden yeryüzüne inmesi ile zaten var olan dünyayı yönetme haklarını gerçeğe dönüştürüp, dünya egemenliğini ele geçireceklerine, Mesih yeniden yeryüzüne ininceye kadar da asla barış olmayacağına inanmaktadırlar. ABD içerisindeki Evanjelist Hristiyanların nüfusa oranı 40 yıl önce %20’ler seviyesinde iken, bugün bu oran %’40’lar seviyesine çıkmıştır. Özellikle son zamanlarda İsrail propagandacıları ile ülkenin dış siyasetinde rol alanlar arasındaki ilişki o derece güçlenmiştir ki, şu anda ABD’nin dış politikalarını belirleyen orta ve yüksek dereceli politikacıların hiçbirisi, ABD’nin ulusal güvenlik politikalarının İsrail’in ulusal güvenlik politikalarından farklılık gösterdiğini dahi düşünmemektedirler. Sıkı bir Evanjelik olan dönemin ABD Başkanı Bush’un kendisini ilahi bir misyonun adamı olarak gördüğü çok net biçimde anlaşılmaktadır. Ayrıca bu ilahi misyonun gerçekleştiricisi olarak medyanın bombardımanı ile inandırılmış radikal bir kitle kendisini hararetle desteklemektedir. Onların inancına göre ABD, bütün dünyaya özgürlük, demokrasi götürecektir ve bunu gerçekleştirirken çok fazla kan dökülüyor olması, bu fanatikler tarafından tartışılabilir bile değildir. Doğal olarak Ortadoğu’daki gerilimin giderek artan oranlarda sürdürülmesi hem Evanjeliklerin inançlarına, hem bu fundementalist görüşü çıkarları doğrultusunda kullanan emperyal uluslararası sermayenin çıkarlarına hizmet etmektedir.
Bu şartlar altında görülüyor ki, Büyük Ortadoğu Projesi İsrail’in olduğu kadar ABD’nin de dünya ölçeğinde en önemli projesidir. Bu amaca ulaşmak için “böl, parçala, yok et” politikasının en güzel ve basit örneğini de 20 yıllık bir süreç içerisinde Irak’ta uygulamış, “Irak’ın toprak bütünlüğü” yalanını, dünya devletlerinin adeta gözlerinin içine baka baka sürekli yineleyerek, nihayet bu ülkeyi fiilen üçe bölmüştür. İlk etapta BOP çerçevesinde Suriye, İran ve bizim Güneydoğumuzun içinde yer aldığı topraklarda yavaş ama kararlı adımlarla bir Kürt devleti kurulmaktaydı. Bu devlet, İsrail’in en önemli müttefiki olacak ve ABD ile İsrail, bu Kürt devleti sayesinde petrol ve suyun kontrolünü tamamen ele geçirecek, Türkiye ile Araplar arasında bir tampona kavuşacaktır. Kuzey Irak Kürt Hükümetinin zaman zaman azarlıyormuş gibi yaptığı, ancak aslında “Kürt Milliyetçisi Gerillalar” olarak gördüğü o bölgedeki kamplarda yuvalanmış PKK militanları ise, Kuzey Irak’taki bu yeni devletin aslında güvencesidirler. Dolayısıyla bu politikaların baş mimarı geçmişten bugüne dek bölgedeki Kürtleri bir manivela olarak kullanan ABD, her ne kadar sıkıştığı zaman “PKK ile mücadelede Türkiye’nin yanındayız” mesajları verse de, aslında Kürt kozunu asla elinden bırakamayacaktır. ABD’nin, bugüne kadar Irak’ta düzeni sağlayamadığı ve askeri anlamda başarısız olduğu yönündeki görüş ve söylemlere de itibar edilmemelidir. Çünkü bir işgalin temel amacı kesinlikle o ülkenin her alanını tam bir denetim altına almak değil kontrollü bir kaos ve sürdürebilir istikrarsızlık sağlamaktır. Burada üzerinde önemle durulması gereken sözde Kürt milliyetçilerinin nasıl olup da Yahudilerle işbirliği içerisine girebildikleridir. Kürtlerin böyle bir yakınlaşmayı, ittifakı kabullenmelerini ilk bakışta anlayabilmek gerçekten zordur. Bu kapsamlı ve olağanüstü başarılı psikolojik harekât, ABD’nin değil İsrail’in tarihindeki en kapsamlı ve başarılı harekâtlardan birisidir.
“Yahudi Kürtler” meselesinin ciddiyetle irdelenmesi gerekiyordu.
Birinci Körfez krizinde ABD, aslında Saddam’ı devirmek için değil, çıkması olası bir iç savaşa engel olmak için yola çıkmıştı. Ayrıca Kürtleri güvenli bir geleceğe hazırlamak üzere güvenlikli tampon bir bölge oluşturarak, Saddam’ı öldürmeden elini kolunu bağlamak üzerine planlarını hazırlamıştı. Birinci Körfez savaşına Saddam’ın her türlü tahrikine rağmen girmeyen İsrail, diğer pek çok Arap devletinin ABD’nin yanında yer almalarını sağlamış ve böylece dolaylı olarak kendisini hedef yapmamıştı. Bu savaş ülkenin güneyindeki ve kuzeyindeki muhalif grupları cesaretlendirmekle kalmayıp Türkiye sınırına konuşlandırılan Çekiç Güç aracılığı ile Kürt Devletinin güvenliği yavaş yavaş sağlanmaya başlanmıştı. İsrail ise bu arada 1975 ihanetiyle ABD’ye küsmüş olan Kürt grupları ABD ile barışmaya aynı masaya oturmaya zorlamıştı. İsrail bu şekilde hem geleceğe ilişkin bağımsızlık rüyaları görmeye başlayan Kürtlerin, hem de ABD’nin ekmeğine yağ sürmüş olmaktaydı.
Saddam’a karşı başlatılan Kürt ayaklanması süresince hep Kürt davasının savunucusu kesilen İsrail, bu şekilde de Kürt grupların sempatisini üzerlerine çekmeyi başarmıştı. ABD ise Kürt muhalif gruplara yardım etmek konusunda o kadar acele etmedi, dikkatli davrandı. Çünkü kuzeyde Kürtlerin isyanının başarılı olması güneyde Şiilerin de başarıya ulaşabilmelerine olanak tanıyacak ve kurulması muhtemel İran destekli bir Şii hükümeti kesinlikle ABD çıkarlarına hizmet sunacaktı. Yani kısacası Saddam’a karşı yürütülen mücadele İran’ın ipleri eline almaması bahanesiyle, onu tasfiye etmeyi amaçlamıştı.
İsyanın bastırılmasının ve Kürtlerin evlerine dönmelerinin ardından, zaten 1970’li yıllardan bu yana Yahudilerle sıkı ilişkiler kurmak yanlısı olan Barzani, sık sık İsrail’e gidip gelmeye ve Kürtlerle Yahudiler arasında kardeşlik turları atmaya başlamıştı. Kürtlerle Yahudilerin akraba olduklarına dair söylentiler de aynı dönemde ortaya atılmıştı. Gerçekten de az da olsa Irak’ın kuzeyinde yaşamakta olan Kürt Yahudileri İsrail ile Iraklı Kürtler arasında kültürel bir köprü kurmak için eğitilip hazırlanmıştı. Üstelik Kürt Yahudileri de genellikle Barzani aşiretine bağlı insanlardı. Aynı şekilde sayıları 150-200 bini bulan Kürt de İsrail’de yaşamaktaydı. Bu etnik bağlar akrabalık propagandasının daha etkili olmasını sağlamıştı. Bugün yüz binlerce Iraklı Kürt bu fikre hararetle inanmaktaydı.
Son perdede ABD-İsrail-PKK ilişkisi oynanıyordu.
ABD ile PKK ilişkisi üzerine konuşulacak fazlaca bir şey kalmamıştır. Bilinmektedir ki, ABD’nin Kürt politikası kesinlikle bu terör örgütünün varlığını ve sürekli olarak Türkiye’nin güneyinde bir tehdit olarak algılanmasını gerektirmektedir. Ancak İsrail açısından bu ilişkiyi kolayca ortaya koyabilmek mümkün görülmemektedir. Pek çok politikacının yanı sıra Türk Dışişleri bile çoğunlukla, İsrail’in PKK sempatizanı veya destekçisi olmak şöyle dursun, bu konuda Türkiye’nin kararlı mücadelesine destek olduğunu iddia edecektir. Oysaki İsrail’in bu konudaki politikaları ABD’den hiç farklı değildir. İsrail kurulacak bir Kürt devletinin en muhtemel ve güçlü destekçisidir. Sık sık “İsrail PKK’ya karşı operasyon yapacak…” “Apo’yu bize İsrail gizli servisi teslim ettirdi…” haberleri propagandadan ibarettir. Bugüne kadar hiçbir Yahudi, bir Kuzey Iraklı Kürt’e zarar vermemiştir. Ancak, İsrail Türkiye’ye karşı her zaman insafsız ve acımasız bir dış politika izlemiş ama karda yürüyüp izini belli etmemiştir. Örneğin İsrail, 1994 yılında BOTAŞ Petrol boru hattının sabote edilmesi öncesinde teknolojilerini ve uydularını kullanarak bu boru hattının güvenliğini sağlamak üzere Türkiye’den taleplerini iletmiştir. Sabotajdan sonra, bazı basın organlarında İsrail’in terör örgütünü taşeron olarak kullandığı iddiaları dillendirilmişti. Bu şekilde ortaya atılan çeşitli iddialar, sonuçta İsrail’in Kürt Devletinin kurulması aşamasında bu aşiretler coğrafyasındaki siyasi kadrolara sonuna kadar destek olacağı yönündedir.
Netice olarak ABD-İsrail mihverinin Kuzey Irak Kürtleriyle her kademede ve değişik boyutlarda sürekli ilişki içerisinde olduğu ve PKK’nın da hem maddi hem manevi yönden ABD-İsrail vesayeti altında olduğu bir gerçektir. Burada çözülmesi gereken asıl sorun, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu gidişe ne kadar sessiz kalabileceği, Şiilerin, merkezi hükümette yakaladıkları etkinlik ve baskın sayısal avantajlarını özellikle Kürtlerle paylaşmaya nereye kadar sabredebilecekleri, özellikle bir taşeron rolü üstlenmiş görünen ya da bu misyona memur edilen PKK’nın, İmralı’dan başlayarak seslendirdiği ve dalgalar halinde yayılan Kürt Konfedere Devleti düşüncesine, Türkiye-İran-Suriye’nin ne kadar bir süre daha sessiz kalabilecekleridir. Bu arada, sözde PKK’yı tasfiye girişimleri de, silahlı bölücü hareketi siyasi partiye dönüştürme projesidir ve eskisinden daha tehlikelidir.[2]
Sınır ötesi operasyonun başarıyla gerçekleştirilmesi gerekiyordu.
PKK’nın 2007 ve 2008 tarihlerinde gittikçe artan ve etkili olmaya başlayan eylemleri nedeniyle ulusça mutabakata vardığımız sınır ötesi operasyonla ilgili ciddi endişelerimiz olması yerindeydi. Çünkü başta Dağlıca baskını olmak üzere, sınırdan yapılan taciz ateşleri, adam kaçırma eylemleri PKK’nın ister istemez bir taşeron olarak Türk askerini Kuzey Irak’a çekme oyununun bir parçası olabileceği izlenimi vermekteydi. ABD Başkanı ile yapılacak resmi görüşme sonrasına ertelenen operasyon, muhtemel bu müdahale ile, PKK’nın yok edilmesini değil, arzu edilen bir başarısızlıkla, Türk askerinin yıpratılmasına, içerideki iç isyan tahriklerine karşı koyamayacak hale sokulmasına, Yahudi-ABD planlarına alet edilerek Barzani’nin bütün dünyanın gözü önünde kahramanlaştırılmasına yönelik tüm sinsi ve şeytani hesaplar Kahraman Ordumuzun stratejik ve taktik manevralarıyla tersine çevrilmişti.
Ve millet olarak umutlandırıcı ve gururlandırıcı bir durumdur ki; Ordumuz zahiren ve siyaseten; ABD ve işbirlikçi AKP çizgisinde görünüp stratejik bir uyum sergilese de, gerçekte milli ve haysiyetli bir cesaretle, Kuzey Irak’taki PKK plakalı Amerikan üslerine ve İsrail’in dağ eğitim akademilerine, hem de tamamen yerli teknolojilerle, kök söktüren ve süper şeytanları şaşkınlığa uğratıp ürküten oldukça başarılı ve sonuç alıcı akınlar gerçekleştirmiş ve son kara harekâtıyla dünyada bir numara olduğunu tescillemiştir. Ve bu harekât üzerine, İsrail’in masum Filistinlilere karşı giriştiği vahşi katliam, herhalde gizli bir intikam gibidir.
[1] Hayat Elhuveyik / Haliç / Radikal
[2] Jeopolitik / Aralık 2007

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…
5375 Yıllık Siyonist Sömürü Düzeni, Kafirler ve Münafık Mücrimler istemese de yıkılacak , Tüm insanlığın…
Öncelikle belirtelim ki; Yahudiyi tanımadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değildir. Makale bu anlamda çok…
Galiba tarihte hep böyle olmuş; Hakk uğruna mücadele edenler yalnız kalmışlar. Ne kadar kafir, münafık,…