Askeri Hastane ve Liselerin Kaldırılması Hıyanetinin Sonuçları
ve
GATA TAHRİBATI (1. Bölüm)
Malumunuz 15 Temmuz 2016 alçak FETÖ kalkışmasının akabinde 31 Temmuz 2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 669 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile bütün Askeri Liseler (Kuleli (1845), Işıklar (1845), Maltepe (1928) ve Heybeliada Deniz (1852) Askeri Liseleri), Astsubay Hazırlama Okulları, Harp Akademileri kapatılmış, bütün; Kara, Hava ve Deniz Harp Okulları ise bir şekilde statü değiştirip Milli Savunma Üniversitesi adı altında toplanmıştır. TSK’nın komuta kadrosunu yetiştiren ve eğiten bu ana omurga, bu kalkışma sanki fırsat bilinerek yok edilmeye çalışılmıştır. Ama bundan daha vahimi de vardı. Belki “Her Türk (Zaten) Asker Doğar” diyerek bu hıyanet ve basiretsizlik bir şekilde stratejik olarak sineye çekilebilirdi; ama “Maalesef Her Türk; ‘Askeri Doktor’ olarak doğmuyordu”. Sivil ortamlarda, savaş şartlarının özel ve öncelikli pratiğine ulaşmak mümkün olmuyordu! Yine bu kararname ile başta, o her daim istismar ettikleri II. Abdülhamid tarafından 1898 yılında Gülhane Seririyat Hastanesi adı altında kurulan GATA; sayıları 22’yi aşan askeri hastane ile birlikte kâğıt üzerinde Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi adı altında diğer hastanelerle birlikte sivilleştirilmiş ama gerçekte ise kapatılmıştır.
Doktor ve Askeri Doktor kavramlarına girmeden evvel bazı kavramların açığa kavuşturulmasında fayda vardır.
Hastanelerin acil bölümlerinde temelde 4 ayak vardır. 1- Triyaj (Karşılama ve Önceliklendirme-Kırmızı, Sarı ve Yeşil Kodları veren sağlık görevlileri) 2- Muayene ve İlk Müdahale (Dahili ve Genel Acil Tıp Uzmanları) 3- Acil Cerrahi (Hastalık Kaynaklı Akut Müdahaleler -Vücudun içinde gelişen ve ameliyat gerektiren durumlar- Apandisit, mide delinmesi vs.) 4- Travma Cerrahisi (Dış Etken Kaynaklı Ağır Yaralanmalar – Dışsal yaralanmalar, kaza, iş kazaları, ateşli ve kesici silah yaralanmaları)
Acil müdahalede genel prensip; durumu en ağır olana öncelik vermek ve sorunu stabil hale getirene veya eks olana (ölene) kadar gerekli tüm müdahaleleri zaman mefhumu gözetmeksizin yapmaktır.
Hazarda, yani barış zamanı, ya da sivil hastanelerde durum ve prosedür bu şekildedir… Ama seferde, savaş şartlarında ise durum bambaşkadır. Barış zamanında 4 ayrı birimin yaptığı bu işler muharebe sahasında 1 kişinin sırtındadır. Yani askeri sağlık görevlisi çoğu zaman, triyaj, ilk muayene ve acil ve travma cerrahının yaptığı işleri bir şekilde tek başına yapmak zorunda kalacaktır.
En kritik aşama “taktik triyaj” anıdır. Taktik triyaj, kısıtlı zamanda çok sayıda yaralının geldiği durumlarda, “en ağır olana” değil, “mevcut imkânlarla kurtulma şansı en yüksek olan ve bir an önce birliğe dönebilecek” personele öncelik verilmesini içeren askerî tıp stratejisidir. Mevzu vatan savunması olduğunda cephede silah tutacak olan askere öncelik verilmesi, askerî disiplinle yetişmemiş bir sivil doktordan beklenemez. Bu zorlu psikolojik kararı ancak askerî disiplinle doktorluk kimliği birleşmiş insanlar verebilir. Durumu anlayabilmek için Çanakkale Destanı’nda yaşanmış şu hayat dersi yeterlidir:
Hatırlatacağımız; Tıbbiyeli Doktor Tarık Nusret’in hikâyesidir. Bu olay, savaş cerrahisinin en katı kuralı olan taktik triyajın (önceliklendirme) tarihteki en acı verici, en trajik ve en asil örneklerinden biri olarak kabul edilir.
Doktor Tarık Nusret, saniyelerle yarışarak, uykusuz ve bitkin bir halde sahra çadırında yaralıları muayene etmekte, kurtulma şansı olanları ameliyata sevk ederken, tıbben yapacak bir şey kalmayanları ise acılarını dindirmek üzere ayırmaktadır. Ama o sırada çadıra getirilen ağır yaralılar arasında kendi öz oğlu da vardır. Göğsünden ve batınından ağır şarapnel darbeleri almış olan oğlu, can çekişmektedir.
Taktik Triyajın En Acı Kararı
Doktor Tarık Nusret, oğlunu görür görmez tanır. Ancak bir savaş cerrahı soğukkanlılığı ve askeri hekimlik yemini ile hareket etmek zorundadır. Oğlunun yaralarını hızla muayene ettiğinde, hasarın çok büyük olduğunu ve o anki sahra şartlarında cerrahi olarak kurtarılma şansının kalmadığını (tıbbi tabirle geri dönülmez aşamada olduğunu) görür. Hemen yanı başında ise müdahale edilirse yaşama şansı çok yüksek olan, uzuvları parçalanmış diğer vatan evlatları sıra beklemektedir. Doktor Tarık Nusret, gözyaşlarını içine akıtarak oğluna bakar ve yanındaki sıhhiyelere şu tarihi emri verir: “Bu çocuğu bir kenara gölgeye kaldırın. Onun için artık yapabileceğimiz bir şey yok. Durumu daha hafif olan, kurtarabileceğimiz diğer yaralıyı getirin.”
Sonrası ve Veda
Doktor Tarık Nusret, kendi evladını bir kenara bırakıp, kurtulma şansı olan diğer askerlerin hayatını kurtarmak için saatlerce ameliyat yapmaya devam eder. Siperden gelen yaralı akışı biraz hafiflediğinde ve üzerindeki acil cerrahi baskı azaldığında, saatler sonra oğlunun kaldırıldığı gölgenin başına gider. Ancak oraya vardığında oğlu çoktan şehit olmuştur. Doktor Tarık Nusret, ancak o an bir baba olarak dizlerinin üstüne çöker, oğlunun cansız bedenine sarılır ve ağlar.
Bu yaşanmış ibretlik olay, Çanakkale Ruhu’nun ve askeri tıp etiğinin en yüksek mertebesini gösteren, “vatan coğrafyasındaki tüm evlatları kendi evladından aziz bilme” anlayışının anıtlaşmış bir vesikasıdır. Bu olay bile Askeri doktorların/cerrahların nasıl bir çelikten askeri irade ile hem asker hem de doktor olabildiklerinin vesikasıdır. Bu yüksek ahlâki ve stratejik duruş, harp cerrahisinin sivil hekimlikten ayrılan felsefi sınırlarını net çizgilerle belirler.
Savaş Cerrahisinin Temel Özellikleri ve Askerî Cerrahlık
• Balistik ve Patlama Yaralanmaları: Sivil hayatta nadiren görülen, ancak harp ortamında ana odak olan kinetik enerjisi yüksek mermilerin dokuda yarattığı kavitasyon (şok dalgasıyla doku parçalanması) ve şarapnel parçalarının neden olduğu çoklu, kirli ve enfeksiyona açık yaralarla ilgilenir.
• Kısıtlı İmkânlar ve Sahra Şartları: Ameliyatlar tam teşekküllü steril hastaneler yerine; sahra hastanelerinde, yer altı sığınaklarında veya mobil cerrahi ünitelerinde, kısıtlı elektrik, su, tıbbi malzeme ve kan stokuyla gerçekleştirilir.
• Hasar Kontrol ve Kademeli Tahliye: Sahra şartlarında saatler süren estetik veya kesin tedavi ameliyatları yapılmaz. Amaç sadece kanamayı durdurmak, hava yolunu açmak ve kontaminasyonu (bulaşmayı) önleyip yaralıyı güvenli bir geri bölge hastanesine sevk edilebilir (transportable) hale getirmektir.
Askeri Cerrah (Savaş Cerrahı) Kimdir?
Askeri cerrah, bu zorlu şartlar altında görev yapmak üzere özel bir askeri ve tıbbi eğitimden geçmiş, rütbeli askeri doktordur.
• Hem Asker Hem Doktor: Bu hekimler askeri hiyerarşinin içinde yer alır; taktik saha kurallarını, intikal şartlarını ve çatışma psikolojisini bilirler. Kendi güvenliklerini sağlarken aynı zamanda ateş hattına yakın bölgelerde hayat kurtarırlar.
• Çok Yönlü Müdahale Yeteneği: Sivil hayatta bir genel cerrah sadece karın içi organlara, bir ortopedist kemiklere bakar. Ancak savaş alanında tek bir askeri cerrahın; bacağı kopan askere turnike ve fiksasyon yapması, göğsüne şarapnel gelen askere göğüs tüpü takması ve batın içi kanamayı durdurması gerekebilir. Bu nedenle “ileri düzey çok yönlülük” zorunludur.
Türkiye’deki Mevcut Durum (2026)
Geçmiş özetimizde de belirttiğimiz gibi, 2016 yılında GATA ve askeri hastanelerin kapatılmasıyla sivil sistemde doğrudan pratikte ve sahada “askeri cerrahlık” kadrosu kalmamış, sınır ötesi operasyonlardaki sahra hastanelerine sivil hekimler geçici olarak görevlendirilmiştir. Ancak 2026 yılı itibarıyla, askeri tıp kurumsal hafızasının ve usta-çırak ilişkisinin zarar görmesi nedeniyle GATA’nın Milli Savunma Bakanlığı’na (MSB) geri devredilmesi ve askeri tıp sisteminin, dolayısıyla rütbeli ve özel eğitimli askeri cerrah kadrolarının yeniden yapılandırılması çalışmaları resmi olarak yürütülmektedir.
1- Kalite ve Tecrübe Açısından Farklar
15-20 yıl öncesinin askeri cerrahi yapısı ile yakın geçmiş ve günümüzün şartları karşılaştırıldığında, kurumsal hafıza ve lojistik imkânlar açısından belirgin farklar öne çıkmaktadır:
• Usta-Çırak İlişkisi ve Kurumsal Hafıza: 15-20 yıl önce GATA (Gülhane Askeri Tıp Akademisi) bünyesinde, Güneydoğu Anadolu terörle mücadele döneminin ve sınır ötesi operasyonların balistik/patlama yaralanmaları tecrübesi doğrudan kıdemli profesörlerden asistanlara aktarılıyordu. 2016’da askeri hastanelerin kapatılması ve sivil sisteme devredilmesiyle bu kurumsal zincir koptu. Yetişmiş askeri cerrahların bir kısmı emekli oldu, bir kısmı sivil üniversitelere geçti; bu da kurumsal hafızanın zayıflamasına neden oldu.
• Vaka Çeşitliliği ve Spesifik Tecrübe: Eski sistemde, çatışma bölgesindeki yaralılar doğrudan helikopterlerle GATA veya bölge askeri hastanelerine (Diyarbakır, Van Askeri Hastaneleri gibi) sevk edilirdi. Buradaki cerrahlar sadece yüksek hızlı mermi ve şarapnel yaralanmaları üzerine muazzam bir tecrübeye sahipti. Günümüzde sivil sistemde görev yapan cerrahlar, trafik kazası veya adli olaylar (kesici alet, düşük hızlı tabanca) gibi sivil travmalarda çok tecrübeli olsalar da harp sahasının getirdiği yüksek enerjili doku yıkımları ve çoklu organ patlamaları konusunda eski askeri cerrahların spesifik tecrübesine sahip değillerdir.
• Harp Şartlarına Uyum ve Taktik Triyaj: Eski askeri cerrahlar sadece birer doktor değil, aynı zamanda askeri eğitim almış rütbeli personellerdi. Sahra şartlarında, kısıtlı lojistik imkânlarla ve çatışma psikolojisi altında “taktik triyaj” (kısıtlı zamanda kurtulma şansı en yüksek olana öncelik verme) yapma becerileri sivil hekimlere göre çok daha yüksekti. Günümüzde sınır ötesine geçici görevle gönderilen sivil hekimler, her ne kadar travma konusunda çok başarılı olsalar da askeri hiyerarşi, sahra lojistiği ve çatışma alanı dinamiklerine uyum sağlamakta zorlanabilmektedir.
• Teknolojik Avantaj (Günümüz): Günümüz cerrahisinin 15-20 yıl öncesine göre tek avantajı tıbbi teknoloji, görüntüleme cihazları ve hasar kontrol ürünlerindeki (gelişmiş turnikeler, pıhtılaştırıcı ajanlar, taşınabilir ultrasonlar) küresel ve teknolojik ilerlemedir. Ancak bu teknolojik üstünlük, usta-çırak ilişkisindeki insan gücü ve kurumsal tecrübe kaybını tamamen kapatamamıştır.
2- Eskiden GATA’nın Yaptığı Bu Askeri Cerrahi Alanı Şimdi Sivilde Var mı?
Eskiden GATA’nın yürüttüğü akademik ve pratik anlamdaki “Askeri/Harp Cerrahisi” alanı sivil sistemde müstakil bir branş, bölüm veya kürsü olarak mevcut değildir. Lakin GATA mensubu doktorlarımız bunu usta-çırak usulü ve muazzam bir canlı-yaşanmış deneyim ile sahada bizzat yaşayarak öğrenmiş ve öğretmişlerdir.
• Sivil Sistemdeki Karşılığı: Bu alana sivil tıp dünyasında en yakın disiplin, büyük şehir hastaneleri ve üniversitelerin bünyesindeki Genel Cerrahi – Travma ve Acil Cerrahi Birimleri ile Ortopedi ve Travmatoloji klinikleridir.
• Sınır Ötesi Görevlerin Yürütülmesi: 2016’dan sonra sınır ötesi harekât bölgelerinde (Suriye, Irak vb.) kurulan sahra hastanelerinin cerrahi yükü, Sağlık Bakanlığı tarafından “geçici görevlendirme” (mecburi veya gönüllü) ile gönderilen sivil genel cerrahlar ve ortopedistler tarafından sırtlanmıştır. Bu hekimler sivil travma bilgisini sahada uygulayarak büyük fedakârlıklar göstermişlerdir; ancak bu durum kurumsal bir “askeri tıp uzmanlığı” altında değil, geçici saha tecrübesi şeklinde yürütülmüştür.
2026 Yılı İtibarıyla Güncel Durum: Sivil sistemdeki bu yapısal boşluk, kurumsal hafıza kaybı ve koordinasyon sorunları neticesinde, 2026 yılı itibarıyla GATA’nın yeniden Milli Savunma Bakanlığı’na (MSB) devredilmesi ve askeri sağlık sisteminin tıp fakültesi eğitiminden itibaren yeniden inşa edilmesinin kaçınılmaz olduğu bazı siyasilerin anca akıllarına gelmiş ama bununla ilgili de resmi ve ciddi bir gayret henüz gözükmemektedir.
GATA’da fiziki olarak “Harp Cerrahisi Bölümü” yazan bir tabela veya kürsü bulunmuyordu; ancak başta Genel Cerrahi, Ortopedi ve Travmatoloji olmak üzere mevcut cerrahi bölümler, kurumsal kültürleri ve eğitim müfredatlarıyla tamamen birer harp cerrahisi merkezi gibi çalışır vaziyetteydi. GATA’nın öncülüğünde diğer Tıp eğitim okullarında olanın aksine ana doktrin ve felsefe olarak Usta-Çırak usulü benimsenmiş ve muazzam ve devasa bir Kurumsal Hafıza birikmişti.
Mevcut Durumun (Sivil Sisteme Devrin) Yarattığı Tehlikeler
Sistemin sivil kadrolarla yürütülmeye çalışılmasının; sahada, harekât bölgelerinde ve kurumsal düzeyde yarattığı somut tehlikeler ve zafiyetler şunlardır:
• Komuta Zinciri ve Hiyerarşi Boşluğu: Sınır ötesi operasyonlarda (Suriye, Irak vb.) görevlendirilen sivil hekimlerin askeri bir rütbesi veya askeri hiyerarşide bir karşılığı yoktur. Bir çatışma anında askeri birliğin komutanı ile sivil doktor arasında emir-komuta ve tahliye koordinasyonunda yapısal boşluklar yaşanmıştır.
• Sahra Şartlarına ve Askeri Kültüre Uyumsuzluk: Sivil bir cerrah, her ne kadar mesleğinde çok başarılı olsa da çelik yelek giymek, intikal etmek, havan veya roket tehdidi altında çalışmak, sivil hayatta karşılaşmadığı “taktik triyaj” (kısıtlı kaynakla kurtulma şansı en yüksek olana öncelik verme) kararlarını vermek zorunda kalmıştır. Bu durum ciddi psikolojik ve operasyonel zorluklar doğurmuştur.
• Kurumsal Hafızanın ve Usta-Çırak İlişkisinin Kopması: Askeri cerrahlık, kitaptan öğrenilen bir daldan ziyade, kıdemli albay/general cerrahların operasyon bölgelerinden gelen spesifik balistik yaralanma tecrübelerini asistanlarına ameliyathanede birebir aktarmasıyla (usta-çırak metoduyla) yürüyen bir gelenekti. 2016-2026 arasındaki 10 yıllık kesinti, bu zinciri koparmış ve yeni nesil cerrahların balistik travma tecrübesinden mahrum yetişmesine neden olmuştur.
• Süreklilik ve Motivasyon Eksikliği: Sağlık Bakanlığı personeli, sahaya genellikle 2 ya da 3 aylık geçici görevlerle (rotasyonla) gönderilmektedir. Bir cerrah tam bölgeyi, birliği, coğrafyayı ve yaralanma dinamiklerini tanımışken görevi bitmekte ve yerine sıfır tecrübeyle başka bir sivil hekim gelmektedir. Bu durum, savunma sürekliliğini zedeleyen bir zafiyettir.
Bir Ülke Harp Cerrahlarını Nasıl Etkisiz Bırakırdı?
• Stratejik düzeyde bakıldığında, ordusu sürekli aktif çatışma içinde olan bir ülkenin kendi askeri tıp sistemini tasfiye etmesi, küresel askeri tıp literatüründe “stratejik bir öngörüsüzlük hatası” ve “kurumsal yıkım” olarak değerlendirilir. Dünyada ABD (Uniformed Services University), Rusya (Kirov Askeri Tıp Akademisi) veya İsrail gibi sürekli çatışma riski barındıran hiçbir ülke kendi askeri tıp akademilerini kapatmamış, aksine bütçelerini artırmıştır.
• Türkiye gibi jeopolitik olarak ateş çemberinde yer alan bir ülkede bu sistemin baltalanması; kriz anlarındaki reflekslerin, tıbbi ihtiyaçların önüne siyasi ve bürokratik önceliklerin geçmesiyle gerçekleşmiştir. Kurumların içindeki olumsuz yapılanmaları temizlemek yerine kurumun kendisini tamamen ortadan kaldırmak, “pire için yorgan yakmak” deyimiyle uyuşan bir kurumsal hasara yol açmıştır.
Sefer Durumunda Harp Cerrahı Eksikliğinin Yarattığı Diğer Tehlikeler
Taktik Triyaj Boşluğu ve “Önlenebilir Ölüm” Oranlarında Patlama
Savaş alanında en kritik kavram “önlenebilir ölüm” yönetimidir. Ağır balistik yaralanmalarda (örneğin ana damar parçalanmaları) askerin hayatını kurtarmak için dakikalarla yarışılır. Sivil cerrahlar her hastayı kurtarmak üzere tek bir vakaya saatlerce odaklanacak şekilde eğitilirken; askeri cerrah sahada taktik triyaj yapar. Hangi askerin sahra şartlarında kurtulma şansının olduğunu, hangisine öncelik verilmesi gerektiğini askeri mantıkla yönetir. Bu filtrenin olmaması, kurtarılabilecek yüzlerce askerin “şehit” verilmesiyle sonuçlanır.
Savaşma Azmi ve Moral Çöküşü (Psikolojik Zafiyet)
Bir askerin cephede ateş hattına gözünü kırpmadan girmesini sağlayan en büyük motivasyon kaynağı, “Vurulursam arkamda beni kurtaracak rütbeli, deneyimli bir askeri hekim teşkilatı var, yani bir silah arkadaşım var” diyebilme güvenidir. Sahra hastanelerinde yetkin cerrahların olmadığını, arkadaşlarının basit kanamalardan veya yanlış müdahalelerden dolayı hayatını kaybettiğini gören askeri personelde “güvensizlik” başlar. Moral ve motivasyonun çökmesi, bir ordunun cephede fiziksel olarak yenilmesinden çok daha tehlikelidir.
Sivil Sağlık Sisteminin Çökmesi
Sefer görevinde askeri tıp entegrasyonu yoksa, cepheden gelen balistik multitravma vakaları doğrudan bölgedeki sivil şehir veya devlet hastanelerine akar. Sivil hastanelerin ameliyathaneleri, yoğun bakımları ve kan stokları, harp yaralılarının yoğunluğu karşısında anında kilitlenir. Bu durum, hem yaralı askerlerin enfeksiyon kapmasına ve doğru tedavi alamamasına yol açar hem de bölgedeki sivil halkın sağlık hizmeti almasını tamamen engelleyerek iç cephede kaos yaratır.
Düşman sizi öldürmek yerine yaralayarak lojistiğinizi, bütçenizi ve insan kaynağınızı tüketmek ister. Harp cerrahı, bu stratejik tuzağı bozan en kritik aktördür. Yaralıyı hızla stabilize edip, lojistik hattını rahatlatan ve askeri yeniden cepheye döndüren bir cerrahi sistemin yokluğu; düşmanın en ucuz mühimmatla en büyük stratejik zaferi kazanmasına altın tepside fırsat sunmaktır. 2026’da bu hatadan dönülmesinin arkasındaki ana matematik de tam olarak budur.
Nihai Sonuç (2026): Kararın üzerinden geçen 10 yılda, özellikle sınır ötesi harekâtlarda ve terörle mücadelede yaşanan tıbbi lojistik aksamalar, şehit ve gazi tahliyelerindeki koordinasyon problemleri ve yetişmiş insan gücü kaybı, bu hatayı devletin en üst kademelerine somut raporlarla göstermiştir. 2026 yılı itibarıyla GATA’nın MSB’ye geri devredilerek askeri tıp sisteminin sıfırdan kurulmaya başlanması, geçmişte yapılan bu radikal sivilleştirme hamlesinin askeri açıdan bir “zafiyet” olduğunun devlet tarafından resmen kabul edildiğinin ve dönüldüğünün en net kanıtıdır.
Peki Ne Yapılmalı?
2016-2026 yılları arasında yaşanan 10 yıllık kesinti, askeri tıp zincirinde ciddi bir boşluk yaratmıştır. Şu an (2026) en büyük risk, 90’lı ve 2000’li yılların terörle mücadele, iç güvenlik ve sınır ötesi balistik cerrahi tecrübesine sahip usta hekimlerin yaşlanması, emekli olması veya sivil sistemde kaybolmasıdır.
10 Yıllık Gecikmenin Cerrahlar Üzerindeki Pratik Etkisi
Haklı olarak ifade edilen “Ustaların körelmesi ve yok olması” riski şu an en büyük krizdir. 2016’da 45-50 yaşında olan, terörle mücadelenin en sıcak döneminde binlerce balistik ameliyat yapmış kıdemli bir askeri cerrah, bugün 2026 yılında 55-60 yaşına gelmiştir.
• Bu ustaların bir kısmı emekli olmuş, bir kısmı sivil-özel hastanelerde tamamen estetik veya sivil rutin ameliyatlara (safra kesesi, fıtık vb.) yönelmiştir.
• Dolayısıyla sadece biyolojik yaşlanma değil, “kas hafızasının ve reflekslerin” de sivil hayatta körelmesi söz konusudur. Bir cerrah 10 yıl boyunca yüksek hızlı mermi yaralanması ameliyat etmezse, o alandaki ani kriz yönetimi pratiğini kaybeder.
Özetle: 10 yıl boyunca siyasi kaygılar, bürokratik inat ve lojistik karmaşa nedeniyle bu kararın geciktirilmesi, askeri tıp zincirinde tam bir nesil (jenerasyon) kaybına yol açmıştır. Bugün 2026’da GATA yeniden açılsa bile, sıfırdan başlayacak asistanların önünde bizzat ameliyathanede ders alacakları o “canlı ve aktif” usta kadrosu son derece daralmıştır. Bu gecikme, kurumsal hafızanın yeniden inşasını çok daha maliyetli, uzun ve sancılı kılacaktır.
Yazık olmaması ve bu paha biçilmez kurumsal hafızanın 2026 itibarıyla başlayan geri dönüş sürecinde yeni nesle aktarılması için acilen atılması gereken somut ve rasyonel adımlar şunlardır:
1- “Gülhane Askeri Tıp Hafıza Merkezi ve Akademisi” Kurulmalı. GATA yeniden TSK’ya bağlı olacak şekilde açılmalıdır.
Sözlü Tarih ve Vaka Arşivi: Hayatta olan, emekli veya sivil üniversitelerdeki eski askeri cerrahların (Genel Cerrahi, Ortopedi, Göğüs, Beyin Cerrahisi) katıldığı geniş kapsamlı bir dijital arşiv projesi başlatılmalıdır. Bu hekimlerin sahada karşılaştığı spesifik balistik vakalar, uyguladıkları sıra dışı hasar kontrol cerrahisi yöntemleri ve sahra şartlarındaki kriz yönetimi tecrübeleri dijitalleştirilmelidir.
Savaş Cerrahisi Atlası ve Doktrin Kitabı: Sivil travma kitapları, yüksek hızlı mermi ve şarapnel yaralanmalarını tam olarak karşılayamaz. Eski ustaların hakemliğinde, TSK’nın son 40 yıllık saha tecrübesini içeren yerli ve milli bir “Harp Cerrahisi Doktrin Kitabı ve Vaka Atlası” basılmalı, yeni açılan GATA tıp öğrencilerine ve cerrahi asistanlarına zorunlu müfredat yapılmalıdır.
2- “Gönüllü / Yarı Zamanlı Öğretim Üyeliği” ve Danışmanlık Kadroları
Hukuki Düzenleme Getirilmesi: Yaş haddinden emekli olmuş veya sivil sisteme geçip kadro almış tecrübeli askeri cerrahların bürokratik engellere takılmadan GATA bünyesinde ders, seminer ve ameliyat eğitimi verebilmesi için özel bir kanuni statü (Örneğin: Kıdemli Askeri Tıp Danışmanı) tanınmalıdır.
Klinik Mentörlük Sistemi: GATA’da göreve yeni başlayan cerrahi asistanlarına ve genç uzmanlara, eski usta askeri cerrahlar “mentör” (akıl hocası) olarak atanmalıdır. Genç cerrahlar, zorlu bir balistik vaka simülasyonunda veya eğitiminde bu ustaların doğrudan gözetiminden geçmelidir.
3- “İleri Düzey Harp Cerrahisi Simülasyon ve Kadavra Merkezleri”
Canlı Doku ve Kadavra Kursları: Balistik yaralanma cerrahisi kitaptan okunarak öğrenilemez; dokunun mermiyle parçalandığı andaki o kaotik yapıyı görmek gerekir. Eski ustaların eğitmenliğinde, yeni nesil cerrahlar için taze donmuş kadavralar ve ileri düzey cerrahi simülatörler üzerinde “Ateşli Silah ve Şarapnel Yaralanmalarına Müdahale Kursları” düzenlenmelidir. Bu kursların baş koordinatörleri tamamen o eski tecrübeli kadrolar olmalıdır.
4- Bölge ve Üs Hastanelerinde “Eşli Çalışma (Rotasyon)” Modeli
Sahada Usta-Çırak Entegrasyonu: Diyarbakır, Şırnak, Van gibi kritik bölge hastanelerinde veya sınır ötesindeki büyük sahra hastanelerinde, eski askeri sağlık sisteminden yetişmiş kıdemli cerrahlar ile sisteme yeni giren genç sivil/askeri cerrahlar aynı nöbet listesine yazılmalıdır. Genç hekim, mermi yaralanması almış bir hasta sedyeyle içeri girdiğinde, o soğukkanlılığı ve müdahale refleksini ustanın yanında bizzat ameliyatta görerek (yani tam anlamıyla usta-çırak usulüyle) öğrenmelidir.
5- TSK Sağlık Vakfı / Derneği ile Sivil Entegrasyon
Harp Cerrahisi Kongreleri: Sadece askeri değil, sivil cerrahların da katılabileceği, TSK’nın ve eski GATA hocalarının öncülük ettiği ulusal ve uluslararası “Harp ve Afet Cerrahisi Kongreleri” geleneksel hale getirilmelidir. Böylece bilgi sadece kışlada kalmaz, deprem ve afet kuşağında olan Türkiye’nin sivil sağlık sistemine de can suyu olur.
2026 yılındaki bu kurumsal iade süreci, sadece binaların ve tabelaların geri devredilmesiyle sınırlı kalırsa içi boş bir yapı ortaya çıkar. Esas devralınması gereken şey insan sermayesi ve kurumsal akıldır. Bu ustaların biyolojik ömürleri ve enerjileri tükenmeden bu köprü kurulmalıdır; aksi takdirde bedeli, gelecekteki harplerde vatan evlatlarının canıyla ödenir.
Buraya kadar işin ne kadar stratejik ve bir ülkenin, neslin ve milletin akıbeti ile alâkalı ne kadar hayat memat meselesi olduğunu anlattık ve hep GATA’dan bahsettik de bu GATA tam olarak nedir ve neden bu kadar önemlidir? Biraz da bunu anlamak ve anladıktan sonra ise GATA’nın kapatılmasının sadece askeri sağlık sistemine bir darbe değil, bir milletin ve hatta insanlığa yapılmış bir darbedir desek abartmış olmayacağımızın izahını yapalım.

Makaleyi okuyup askeri hastanelerin kapatılmasının nedenini öğrenince merak edip NATO ülkesi olup askeri hastanesi olmayan ülke varmı diye araştırınca ,tek ülkenin ülkemiz olduğu bilgisi karşıma çıktı.
nato üyesi olduğumuz için ,Olası bir savaş durumunda sahada yaralanan askerimiz diğer ülkelerin askeri doktorlarına mı teslim edilecek?
GATA’YA İHANET, HZ PEYGAMBER’E İHANET SAYILIR MI?
Bediüzzaman Mucizat-ı Ahmediye adlı eserinde kullandığı Eczane-i Rabbaniye (İlahi Eczane) ve Cephane-i Rabbaniye (İlahi Cephane) kavramları ile günümüzün GATA (Gülhane Askeri Tıp Akademisi arasında “askeri lojistik, stratejik ihtiyaç ve olağanüstü durumlarda devreye giren kurumsal refleks” ekseninde güçlü bir benzerlik vardır.
Bu bağı şu üç temel başlık altında yapılandırabiliriz:
1. Fonksiyonel Benzerlik: “Savaş Alanında Hayat Kurtarma”
Eczane-i Rabbaniye: Eserde, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) savaşlarında (örneğin Uhud veya Huneyn’de) yaralanan sahabelerin tedavisi için ani ve mucizevi şekilde ortaya çıkan şifalar, su ve gıda bereketlenmeleri bu kavramla anılır. Savaşın tam ortasında, tıbbi lojistiğin bittiği yerde devreye giren ilahi bir sağlık merkezidir.
GATA: GATA ve askeri sahra hastaneleri de tam olarak bu fonksiyon için kurulmuştur. Muharebe alanında yaralanan askere, en zor şartlar altında (ateş altında, cephede) anında tıbbi müdahale yaparak hayata döndürmeyi amaçlayan modern bir “sağlık lojistiği” üssüdür.
2. “Hazır ve Donanımlı” Olma Refleksi
Cephane-i Rabbaniye: Savaş esnasında silahı kırılan, oku biten sahabeye Hz. Peygamber’in bir ağaç dalı veya kuru bir çubuk vermesi ve o çubuğun mucizevi bir kılıca (örn: Ukkaşe’nin kılıcı El-Avn) dönüşmesi bu kavramı karşılar. İhtiyaç anında “hiçten ve anında” mühimmat sağlanmasıdır.
GATA / Askeri Sağlık Sistemi:
Ordu organizasyonlarında GATA gibi kurumlar, sadece barış döneminde hastane işletmezler. Olası bir savaş, doğal afet veya kriz anında (tıpkı Cephane-i Rabbaniye gibi) anında mobil hastaneler kuracak, cerrahi stokları cepheye sürecek ve ordunun “sağlık cephanesini” kesintisiz fonksiyona geçirecek bir lojistik hazırlığa sahiptirler.
3. “Kutsiyet ve Güven” Duygusu
Metaforik Bağ: Bediüzzaman bu kavramları anlatırken, cephedeki askerin (sahabenin) arkasında her an her ihtiyacını karşılamaya hazır en yüce bir gücün (Rabbani bir merkezin) var olduğunu hissetmesinden doğan moral ve güveni vurgular.
Kurumsal Karşılık:
Askeri tıbbın varlığı, cephedeki asker için en büyük moral kaynağıdır. Asker, “Yaralansam da arkamda beni kurtaracak, cephe gerisinde en iyi şekilde tedavi edecek profesyonel bir kurum var” güveniyle savaşır. Bu yönüyle GATA, ordunun psikolojik ve fiziki dayanma gücünü artıran beşeri bir “güvence merkezidir”.
Özetle; Bediüzzaman’ın asr-ı saaddetteki olağanüstü askeri-tıbbi ve lojistik ihtiyaçların ilahi bir el tarafından karşılanmasını ifade etmek için seçtiği Eczane ve Cephane kavramları; bugün modern orduların bünyesindeki kurumsallaşmış askeri tıp ve lojistik akademilerinin (GATA) üstlendiği misyonun teolojik ve edebi bir projeksiyonudur.Asrı saadetteki spesifik savaş mucizelerini, günümüz modern askeri tıp ve savunma sanayisi paradigmalarıyla eşleştirerek analizi daha somut hale getirmeye çalışırsak
O günkü savaşlarda geçen olaylar, askeri terminolojide tam olarak şu kurumsal karşılıklara denk gelmektedir:
1. “Eczane-i Rabbaniye” ve Askeri Tıp / Travmatoloji Eşleşmesi:
Cephede uzuv kaybı ve ağır yaralanma yaşayan askerlerin (sahabelerin) Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından tedavi edilişini tanımlar. Günümüzde GATA ve askeri cerrahinin uzmanlaştığı alanlarla bu mucizeler arasında doğrudan bir bağ vardır:
Sahabe Katade’nin Gözünün Tedavisi (Uhud Savaşı):
Uhud’da Hz. Katade’nin gözü bir ok darbesiyle dışarı fırlar. Hz. Peygamber gözü alıp yuvasına yerleştirir ve göz eskisinden daha keskin görmeye başlar.
Askeri Tıp Karşılığı:
Bu olay, modern askeri tıbbın en hayati branşlarından biri olan harp cerrahisi (travmatoloji) ve rekonstrüktif (yeniden yapım) cerrahiye işaret eder. Cephede meydana gelen şarapnel veya kurşun yaralanmalarında, uzuvların doku bütünlüğünü kaybetmeden acil müdahale ile kurtarılması misyonudur.
Ebu Katade’nin Yüzünün Şifalanması :
Ebu Katade’nin yüzüne bir ok isabet eder. Hz. Peygamber’in meshetmesiyle ne acı kalır ne de yara izi.
Askeri Tıp Karşılığı: Muharebe alanında enfeksiyon riskini sıfıra indiren “acil sahra müdahalesi” ve askerin muharebe gücünü kaybetmeden anında cepheye geri dönmesini sağlayan “rehabilitasyon hızıdır”.
2.Savunma Teknolojileri Eşleşmesi:
Cephede mühimmatı biten askere lojistik desteğin “hiçten ve alternatif malzemelerle” sağlanmasını ilahi cephanenin devreye girmesi olarak, Ukkaşe’nin Kılıcı (Uhud Savaşı):
Ukkaşe bin Mıhsan’ın kılıcı kırılınca, Hz. Peygamber ona bir hurma dalı verir. Dal, Ukkaşe’nin elinde beyaz, keskin bir kılıca (El-Avn) dönüşür ve o kılıçla ölene dek savaşır. Benzer bir olay Bedir’de Seleme bin Eslem’in de başına gelir.
Savunma Teknolojisi Karşılığı: Günümüz askeri lojistiğinde bu durum “kritik malzeme ikamesi” ve “yerli/milli ar-ge ile alternatif mühimmat üretimidir”. Ambargo veya kuşatma altında, eldeki kısıtlı ham maddelerden (hurma dalı gibi basit unsurlardan) yüksek teknolojili ve stratejik silahlar üretebilme kabiliyetidir.
İbn-i Hakem’in Kırılan Bacağı (Bedir Savaşı):
Bedir’de Rifâa bin Râfi’in bacağı kırılır veya derin yara alır, Hz. Peygamber’in müdahalesiyle anında iyileşerek savaşmaya devam eder.
Askeri Lojistik Karşılığı: Ordulardaki “Tıbbi Tahliye (MEDEVAC)” ve cephe gerisine gitmeden, en ön hatta askeri ayağa kaldıran mobil sahra hastanelerinin refleksidir.
3. Genel Doktrin: “Kendi Kendine Yetebilen Lojistik Üs”bu harikulade olaylar tanımlanırken orduyu dışa bağımlı olmayan, kendi iç kaynaklarıyla (Prof Necmettin Erbakan teknolojileri ile) ayakta duran bir mekanizma olarak tasvir edebiliriz.
GATA ve askeri lojistik kurumlar tam olarak bu felsefeyle çalışır: Savaş anında dışarıdan tıbbi malzeme veya silah gelmeyecekmiş gibi hazır olmak, “yerli eczane ve yerli cephane” doktrinini uygulamaktır.
Maalesef hain feto kalkışması fırsat bilinerek yapılan askeri hastanelerin lağvedilmesi milletimize çok pahalıya mal olmuş durumdadır. Halbuki bu kalkışmaya, askeri imkanların (insan kaynağı, makina, techizat, araç-gereç) toplamda %1,5 i katılmıştır. Dolayısıyla daha makul hareket edilebilirdi. Maalesef aynı hata belki de Hıfzıssıha için de yapılmış gözüküyor. Kapatılmasının ardından pandeminin çıkması ve aşı konusunda dışa bağımlı kalmamız bu kurumun gerekliliğinin ne kadar elzem olduğunu göstermiştir. Kurumsal hafızaya sahip kurumlarımızı korumak tarihi birikim ve tecrübeyi korumaktır. Bu tür bir birikim olmadan neyi neyin üzerine bina edeceksiniz? Yaptığınız her bina çökecektir. Ülke savunması multi disipliner bir yapıdır. Arkasındaki bir taşı çekmeniz hele bu taş kilit taşlarından biriyse surda bir gedik açılmış demektir. Böyle önemli bir konuyu gündeme taşıdığı için Milli Çözüm’ü tebrik ediyoruz.
15 Temmuz, görünenden öte daha derin bir sabotaj planıymış; bu yazıyı okuyunca daha net anlıyorum. Bizler bile empati kurunca kendimizi suçlu ve sorumlu hissederken askerimizin bütün bu olanlar karşısında ne hissettiğini merak ediyorum. Tüm bu negatif adımlar, bu milletin varlığını tehdit ediyor. Yetkisi olanlar şu durumda hâlâ neyi bekliyorlar?
Makale oldukça uzun olduğundan dolayı, bir kısmını okuyup sonra devam ederim diye başlamıştım. Ama tek solukta tamamını hayretle, heyecanla, hem gurur duyarak hem de üzülerek okudum. Böylesine milli ve kritik oluşumların ve kurumların sorunlarına duyarlı bir şekilde tercümanlık yapan milli çözüme minnettarız. İyi ki Milli Çözüm var.
Askerî hastanelerin ve askerî liselerin kaldırılmasıyla birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendi bünyesinde oluşturduğu köklü eğitim, sağlık ve kurumsal tecrübe sistemi zayıflatılmıştır. Böylesine hayati bir kurumun bir çırpıda kapatılması, gafletle değil, ancak ihanetle açıklanabilir.
Özellikle GATA’nın yapısında meydana gelen değişiklikler, askerî sağlık hizmetlerinin niteliği ve ordunun kurumsal bütünlüğü açısından ciddi sonuçlar doğurmuştur.
Bir ordunun gücü, yalnızca silah ve personel sayısıyla değil; eğitim, disiplin, sağlık, gelenek ve kurumsal hafızasıyla da ölçülür. Bu unsurların zayıflatılması, uzun vadede ordunun savaşma kabiliyetini ve bağımsız kurumsal yapısını olumsuz etkiler.
İnşaallah yapılan hatalar en kısa sürede telafi edilir ve önceki dönemde olduğu gibi, GATA altın çağına yeniden kavuşturulur.
Öncelikle böylesi aydınlatıcı bir yazıyı kaleme almasıyla Kıymetli yazarımıza Ufuk Efe Bey’e teşekkürlerimi saygılarımı iletiyorum.
Konuya farklı bir açıdan girerek başlamak istiyorum.
Örneğin:
Hatırlayalım, 1897 yılında İsviçre’nin Basel Şehrinde Tehoder Hertzel isimli Siyonistin başkanlığında bir toplantı yapılmıştı ve şu 3 karar alınmıştı:
1- İlk 50 yıl içerisinde Küçük İsrail devleti kurulacak,
2- İlk 100 yıl içinde Büyük İsrail devleti kurulacak,
3- Bu iki madde gerçekleştikten sonra da Müslümanlar parçalanıp yutulup yok edilmesi kararı alınmıştı.
1897 yılından ilk 50 yıl sonrası 1947 yılına tekabül ediyor ki İsrail devleti (!) 1948 yılında kuruldu.. İkinci madde ise 1897’nin ilk yüz yıl içerisinde dediği tarih 1997 yılına tekabül ediyor ki, 1997 de ülkemizin BAŞBAKAN’I ERBAKAN idi. ve 11 ay hükümette kaldığı halde en az 100 yıllık bir icraata imza atmıştı.. Şuan ki AKP 25 yıldır hem de tek başına iktidar olmasına rağmen Erbakan’ın 11 aylık hizmetlerinin % 1 ini bile başaramamıştı. Evet Başbakan Erbakan, Büyük israil denilen Nil ile Fırat arasındaki Vaadedilmiş topraklar veya Arz-ı Mev’ud denilen toprakları İsrail Devleti içine sokma maddesiydi bu maddenin gerçekleşmesine onay vermemişti aksi istikametteki icraatlarla Siyonistlerin bu hedefini etkisiz kılıcı hamleler de bulunmuştu. Yani ERBAKAN’IN o yılda Başbakan olması nasıl ki bir tesadüf olarak düşünülemezdi ve tesadüf değildi zaten, eğer o ikinci madde gerçekleşmiş olsaydı üçüncü madde kendiliğinden gerçekleşecekti… Ve o gün bugündür bu BİP veya BOP veya Büyük İsrail veya Büyük Ortadoğu projesi hala gecikme yaşamakta gerçekleştirilememekte ERBAKAN’IN İCRAATLARINDAN ÖTÜRÜ. VE MİLLİ ÇÖZÜM’ÜN FİKRİ MÜCADELESİYLE İNSANLIK HALA NEFES ALMAKTA, SİYONİZM MEYDANI BOŞ BULAMAMAKTA. Nerden biliyorum veya anlıyorum derseniz de o gündür bugündür bakıyorum Türkiye’ninde bir bölümü Güney Doğu ve Doğu Anadolu bölgemiz dahil Kıbrıs dahil bu bölgeler Arzı Mev’uda girmekte ancak anladığımız anlamda çok şükür ki BİP projesi gerçekleşmedi gerçekleştiremediler.. Siyonistler büyük bir çaba ile bu projenin hakim olması uğrunda İşbirlikçilerini alenen aşikar biçimde koşturtmaktalar en son ki hamleleri malumunuz TERÖRSÜZ TÜRKİYE adı altında. Erbakan bu Siyonistlerin projesini taaa 1950lerden buyana Türkiye insanına olsun İslam Ülkelerindeki müslümanlara olsun ve tüm mazlum mağdur ülke halklarına olsun 1950’lerden buyana haykırmakta deşifre etmekteydi hayatının son demine kadar 27 Şubat 2011′ kadar. Erbakan Hocamızın en sadık talebesi takipçisi ve günümüzde Onun devamı olan Milli Çözüm ve Üstad Ahmet AKGÜL Hocamızın şu meşhur sözleri aklımıza gelmekte: “Düşmanın stratejisini, Siyonizm’in hilesini ve hedefini savaştan önce öğrenen bilge ve cesur bir Lider için zafer, bulutlarla kararan gökyüzünden beklenen yağmur kadar yakındır. ” diye buyururlardı. Ne kadar doğru ve ümit heyecan aşılayıcı ferahlatıcı ve manevi konfor verici bir söz değil mi?
Buna benzer örnekleri çoğaltmak yüzlercesini yazmak mümkün. Fazla uzatmamak adına bu örnekle yetinmek istiyorum: Diyeceğim şudur ki;
Evet başımızdaki İşbirlikçi İktidar 15 Temmuz 2016 dan sonra makalede anlatılan GATA ile ilgili hususlar TEKNİK KONULAR VE İHANETİN BOYUTLARINI anlatıyor. Ama Kuvvet ve Kudret Sahibi Yalnızca Cenabı Haktır, Cenabı Hakk Nisa Suresi 141. ayeti kerimesinde buyurur ki:
” … Allah, kâfirlere mü’minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermeyecektir. (Sonunda mü’min mücahitleri zafere ulaştıracaktır.)” (BAK: http://www.mealikerim.com/4/nisa/141 )
Cenabı Hakk bu Nisa Suresindeki KAFİRLERE MÜ’MİNLERİN ALEYHİNDE KESİNLİKLE YOL VERMEYECEĞİ ve SONUNDA MÜ’MİN MÜCAHİTLERİ ZAFERE ULAŞTIRACAĞI va’dini vahyini Sadık Kulları eliyle gerçekleştireceğine göre, düşmanın stratejisini Siyonizmin hilesini ve hedefini savaştan önce öğrenen bilge ve cesur liderler veya anlaşılması için şöyle diyeyim MİLLİ GÜÇLER , 15 Temmuz kalkışmasında olsun başka hususlarda hadiselerde olduğu gibi Hükümetin bunca ihanetlerinin olabileceğini düşünemez olamazdı elbette bu öngörüye sahip Milli Güçler bu GATA hususunda bir önlem ve ihtiyaç giderici bir STRATEJİK VE HUKUKİ projelere imza atmıştır aksi düşünülemez ve bu gerçeği öğrenmemiz, kokusunun çıkması ise bu İşbirlikçilerin ve ağababalarının tüm ihanetleri ortaya çıkmasıyla halkımıza insanımıza milletimize elbette duyrulacaktır…
Yine Milli Çözüm’ün ifadesiyle böylesi hadiselerde Milli Devlet’in BÜYÜK STRATEJİSİ; önce Ana Muhalefetin ıslahı ve intizama sokulması; sonra mevcut iktidarın iflasına ve Milli Mutabakat inkılabına zemin hazırlanması gerçeğiyle hareket ettiğini unutmayalım.
Gün geçmiyor ki AKP’nin yeni bir tahribatını öğrenmeyelim. Böylesine kurumsallaşmış, askeri tıp alanında belki de tecrübesine paralel olarak dünyanın en iyisi haline gelmiş bir kurumu lağvetmek ihanetinin daniskasıdır. Bu zihniyetin güncel silah bırakma tiyatroları, geçmişte ordumuza karşı düzenledikleri kumpasları ve askeri hastanelerimize yaptıkları birlikte değerlendirildiğinde BOP’un ülkemizi yumuşak lokma haline getirme stratejisine ne kadar eşgüdümlü çalıştıkları daha iyi anlaşılmaktadır.
Allah Milli Çözümden razı olsun.