YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69cee829b67cd
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 2 0
Bugün : 1787
Dün : 58264
Bu ay : 116694
Geçen ay : 1803365
Toplam : 52261752
IP'niz : 216.73.216.113

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev:

“Bizi askeri müdahaleye mecbur bırakmasınlar”

Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, barış görüşmeleri olumlu neticelenmezse, Ermenistan’a güç kullanabileceğini açıklamıştı.

El-Cezire’de yer alan haberde Aliyev, Karabağ sorununun çözümü için her iki tarafın kaçınılmaz olarak görüşmesi ve görüşmelerin de olumlu neticelenmesi gerektiğini, aksi bir durumda güç kullanımının kaçınılmaz olacağını, çünkü önlerine başka bir çıkar yolun kalmayacağını hatırlatmıştı.

Karabağ göçmenlerinden oluşan bir topluluğun önünde konuşan Aliyev, ne pahasına olursa olsun haklarını almak ve topraklarını özgürlüğüne kavuşturmak için askeri güç kullanmaktan çekinmeyeceklerini vurgulamıştı.

Fransa Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, görüşmeler Almanya’nın Münih Kenti Fransız Konsolosluğu’nda ABD, Fransa ve Türkiye’nin üçlü gözetimi altında yapılmıştı.

1991 yılında Ermenistan Cumhuriyeti tarafından askeri destekle Karabağ Nağurnu bölgesi Azerbaycan’dan koparılmış ve Ermeni azınlığa bırakılmıştı.  Meydana gelen savaşta her iki taraftan 300 bin kişi ölmüş, bir milyondan fazla insan da yerlerinden göçe zorlanmıştı.

Ermenistan Dışişleri Bakanı Edward Nalbandyan’a göre ise:

Açılımla, Y. Karabağ meselesi ayrı konularmış!..

Ermenistan Dışişleri Bakanı Edward Nalbandyan, Türkiye ile Ermenistan arasındaki açılımla, Yukarı Karabağ meselesinin “iki ayrı süreç” olduğunu açıklamıştı. Nalbandyan, Ermenistan’ın başkenti Erivan’da Reuters’a verdiği demeçte, sadece Ermenistan’ın değil, uluslararası toplumun da yaklaşımının bu yönde olduğunu belirterek Türkiye ile Ermenistan arasındaki müzakerelerin sona erdiğini ve tarafların imzalanan protokoller çerçevesinde sınırlarını açarak diplomatik ilişkileri kurmak için hızla harekete geçmekle yükümlü olduğunu hatırlatmıştı.

Sözlerini “Eğer onaylamayacak ve uygulamayacaksak neden iki protokol imzaladık?” diye sürdüren Nalbandyan, tüm uluslararası toplumun, protokollerin hızla onaylanması ve uygulanmasını, ayrıca protokollerdeki anlaşmalara uyulmasını beklediğini vurgulamıştı.

Nalbandyan, taraflardan biri, onaylama ve uygulamayı geciktirir ya da bazı engeller çıkarırsa bunun olumsuz neticelerinin sorumluluğunu tamamen yüklenebileceğini kaydedip şantaj yapmıştı.

AKP’nin Ermenistan’la yaptığı protokol neticesinde Azerbaycan’ın duyduğu rahatsızlık ve ardından iki ülke arasında yaşanan bayrak krizi dolayısıyla bir gazete ”bir millet ayrılıyor” diye uyarmıştı.

Yukarı Karabağ’daki işgalin sona ermemesi, Hıristiyan dünyasının bu konuda kılını bile kıpırdatmaması tamamen işgalci gücün Hıristiyan olması, işgal edilen yerin ise bir Müslüman toprağı olmasıyla yakından irtibatlıdır. Şayet işgal edilen toprak Hıristiyanlara ait ve de işgalci güç Müslümanlar olsaydı, dünya ayağa kalkar ve sorun hemen çözülürdü. Dünyanın her tarafında Müslümanların canı yanıyor. Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da, Keşmir’de ve daha birçok yerde… Hıristiyanlar söz konusu olduğunda durum değişiyor. Mesela Darfur’da ayrılıkçı güçlere karşı Sudan Hükümeti güç kullanınca, Hıristiyan dünyası hemen ayağa kalktı. Çünkü orada korunması gereken “dindaşları” vardı. AB gibi bir Hıristiyan kuruluşuna girmek için çabalayanların, gözleri kör, kulakları sağır olmalıydı..

Ermeni açılımının hedefi: “intikam duygularını hortlatmak!”

Türkiye ile Ermenistan arasındaki sorunların aşılabilmesi için Mason TESEV Başkanı Özdem Sanberk tarafından yürütülen çalışmalar sonucu oluşturulan Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu ilk kez 9 Temmuz 2000 tarihinde Cenevre’de gizlice toplandı. Toplantıda alınan kararlar çerçevesinde Kasım 2000’in ikinci haftasında Türk-Ermeni gazeteciler arasında yakınlaşmayı öngören bir protokol imzalandı. Toplantıda Komisyon çalışmalarının kamuoyunun bilgisine sunulmasına karar verilmişti.

Dr. David L. Phillips (Washington), Vanz Z. Krikorian (New York), Aleksander Arzumanyan (Erivan), Andranik Migranian (Moskova), Özdem Sanberk (İstanbul), İlter Türkmen (İstanbul) ve Prof. Vamık Volkan (Charlotville)’dan oluşan “Türkiye-Ermenistan Uzlaşma Komisyonu” (Turkish-Ermenian Reconcilation Commission -TARC-) üyeleri 2 Kasım 2002’de   “Türk   Amerikan   Dernekleri Asemblesi”nin (ATAA) Washington toplantısında ilk kez bir araya gelmişti. Bu toplantıda yaptığı konuşmada Dr. David F. Phillips; “Buradaki toplantıda iki halk arasında tarihsel bir adım atılmış oldu. Anlaşmazlığın sürmesi doğaldır. Ancak gelecek için ortaklaşa nelerin yapılabileceğini irdelemek ile hedefe ulaşılabilir” demişti.

Gizli toplantılar…

Cenevre, Washington ve New York toplantılarından sonra TESEV’in 15 Şubat 2001’de İstanbul’da düzenlediği toplantıya Ermenistan’dan katılan heyete ise Ermenistan ana muhalefet partisi genel başkanı ve Ermenistan eski Dışişleri Bakanı Aleksander Arzoumanyan, Amerika Ermeni Asamblesi Yönetim Kurulu Başkanı Van Z. Krikorian, Rusya eski Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in o dönemde Ermeni danışmanı olan Andranik Migranian ve Erivan Devlet Üniversitesi öğretim görevlisi David Hoyhannisyan yer aldığı gözlenmişti:

“Mağdur psikolojisini hortlatmak…”

Prof. Vamık Volkan TARC’a katılım ve toplantılar dizisi sürecini Kimlik Adına Öldürmek adlı kitabında şöyle özetliyor:

“Eski bir diplomat olan dostum Gündüz Aktan devlet hizmetinden emekli olduktan sonra tanınan bir Türk araştırma merkezinin (Avrasya Stratejik Araştırma Merkezi -ASAM- dan söz ediyor) başına geçmişti. Benden o sıralarda yeni kurulmakta olan Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu’na katılmamı istedi.

“Birkaç nedenle Türkiye-Ermenistan Uzlaşma Komisyonu’na katılmakta tereddüt ediyordum.  Birincisi geniş grup psikolojisi ve kimliğiyle iç içe geçmiş olduğu için tarih çok ilgimi çeker ama tarihçi değilim ve o sıralarda, henüz Türk-Ermeni ilişkilerinin tarihi üzerine bilgim fazla değildi.

“İkincisi, ben asla bir Türk vatandaşı olmamıştım. Ada hâlâ bir İngiliz sömürgesi olduğu sırada Kıbrıs’ta doğmuş, 1957 yılında ABD’ye göç ettiğimde bunu İngiliz pasaportuyla yapmıştım. 1964 yılında Amerikan vatandaşı oldum ve erişkin yaşamımın çoğunu Virginia’da geçirdim.

“Ermenistan üzerine uzman olmasam da, mağdurlaştırılmış kimlik duyguları olan diğer gruplara dair bilgilerim vardı.”

CIA’nın hizmetinde…

TARC’tan ayrılmasını toplantılara başkanlık eden Dr. David L. Phillips’in uzlaşma sağlamak yerine toplantıları pazarlık oturumlarına dönüştürmeye kalkışmasına, rasyonel oyuncu yaklaşımında bulunmamasına ve komisyon için paranın nereden geldiğini bilmemesine bağlayan Profesör Volkan, Phillips’in başkanlığındaki toplantılara bir iki yıl daha katılabilmiş. Bunun mantıksal gerekçesinin izahı oldukça güç. Volkan; “Kimlik Adına Öldürmek” adlı kitabının 144. sayfasında “Dr. Phillips’in ‘Küçük bir deprem Yunanistan’ı sarstığında Türkler hemen Yunanistan’a ekipler göndererek karşılıkta bulunmuşlardı. Sonuçta depremler iki ulus arasında yeni bir ilişki devri başlatmıştı. Gerçekten birçok diplomat, olumlu politik gelişmeleri “deprem diplomasi”ne bağladığını ifade ettiğini aktararak onu onaylıyor. Onaylaması, onun faaliyetlerini takip ettiğini de gösteriyor. Kaldı ki Volkan; George Washington Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler, politik psikoloji ve psikiyatri dallarında öğretim üyeliği yapıyor. 21 yıl boyunca CIA’da ABD düşmanlarının psikanalizlerini yaparak Beyaz Saray politikalarına katkı sağlayan Dr. Jerrold Post ve Post ekibinden Tulane Üniversitesi’nde siyaset bilimi hocası olan ve Beyaz Saray’a birçok kez politik psikoloji danışmanlığı yapmış Dr. Robert Robins’le birlikte çalışmış bir uzman.

Volkan, George Washington Üniversitesi’nde ‘Zihin ve İnsan İlişkileri Merkezi’nin başı. “Blide Line from Ethnic Pride to Ethnic Terrorizm”(Kanbağı) kitabı, bu konunun başyapıtı. Zaman zaman ABD hükümetine yol gösteriyor.

Uzlaşma Komisyonu görüşmelerinin ilk ayağındaki gizli operasyonları yapan kuramlardan biri de, Viyana’da kurulu “Diplomatik Akademi” isimli bir “düşünce kuruluşu”. Bu çekirdek örgütün ABD ile bağını sağlayan bir kuruluş da mevcut; Resolution Force Peace. Resolution Force Peace’in başındaki kişi ise Dr. David L. Phillips!”[1]

Türkiye-Azerbaycan askeri ilişkileri ve bölge politikalarına etkileri

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra birlik içerisinde bulunan ülkelerin ekonomi, siyaset, askeri ve eğitim alanları başta olmak üzere hem kendi aralarında hem de uluslararası sistem ile işbirliğinde bulunmaları ve mevcut işbirliklerini geliştirmeleri en önemli gereksinimdi.

Sovyetler Birliği’nden ayrılan ülkeler kısa zaman sonra Bağımsız Devletler Topluluğu’nu oluşturarak ve bu sayede eskiden sadece haritada bir olarak görünen ülkeler şimdi de etkin biçimde ilişkilerini sürdüreceklerdi. Tabii ki bu ülkelerin kuracağı yeni ilişkilerde jeopolitik konumları kaçınılmaz öneme sahipti.

Türkiye ve Azerbaycan ilişkilerini bu çizgide değerlendirecek olursak, yapılacak ortak çalışmalarda coğrafi yakınlılık elbette büyük öneme haizdi. Zira Türkiye’nin Orta Asya devletlerinden çok Azerbaycan’la daha fazla ilişkide bulunması da bu yakınlığın doğurduğu sonuçlardan birisiydi

Türkiye ve Azerbaycan arasında 1991’den itibaren başlayan ortaklıklar çeşitli zamanlarda bazı aksaklıklara uğramış olsa da giderek düzeltmekte ve güçlenmekte iken AKP’nin Azerbaycan’ı ABD’nin ve küresel güçlerin güdümüne sokma siyaseti endişe vericidir. Ayaz Muttalibov’un Rusya eksenli politikaları Türkiye ile kurulacak ilişkileri sadece elçilik kurma düzeyinde etkilemiştir. Muttalibov’un kısa süreli yönetimi zamanında Türkiye de yeni dönemde ortaya çıkmış olan Türk Dünyası politikalarını güçlendirme yönünde çaba sarf ediyor görünse de bu tarihi fırsatlar maalesef değerlendirilememiştir.

Elçibey ve Aliyev dönemi

Bu alanda ilk olarak 1992’de Azerbaycan Cumhuriyeti Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti arasında karşılıklı askeri eğitim konusunda işbirliğine gidilmiştir. Bu dönemde Ermeni işgali altında bulunan Dağlık Karabağ meselesinden dolayı uluslararası kamuoyunun dikkatini çekme çabalarında bulunan Azerbaycan’ın, Türkiye ile askeri işbirliği konusunda anlaşmalar yapması bölgede tansiyonu da tetiklemiştir. Elçibey’in son dönemleri ve Haydar Aliyev’in ilk dönemlerinde Türkiye ve Azerbaycan arasında askeri işbirlikleri zayıf seyretmiş, mevcut ülke otoritesinin sağlamlaştırılması ve dış politikanın dengelenmesi hedeflenmiştir.

1996’da Azerbaycan Hükümeti ile Türkiye Hükümeti arasında Silahlı Kuvvetlere yardım heyeti mensuplarının faaliyet ve tıp eğitimine dair işbirliği protokolü imzalanmıştır. 1997’de Azerbaycan Türkiye sınır hattının iki tarafında kalan onar kilometrelik alan içinde yapılacak sivil ve askeri vasıtaların uçuşunu düzenleyen protokol ve strateji işbirliğinin genişletilmesi hakkında beyanname hazırlanmıştır.

Azerbaycan’ın 1998 yılına kadar Çeçenistan meselesinden dolayı Rusya tarafından ambargoya tabi tutulması, ülkenin özellikle bu konuda Türkiye’ye olan eğilimini daha da artırmıştır. Gelişmelerden de anlayacağımız şekilde Azerbaycan’ın kurduğu askeri ilişkiler bir ucu Kıbrıs’a diğer ucu Erivan’a uzanan bir diplomatik mesaj niteliği de taşımaktaydı.

Türkiye’nin mali yardımları

Azerbaycan’ın uluslararası platformda ağırlık taşıyan askeri konulardaki girişimleri de 1999’da Azerbaycan Savunma Bakanlığı’na Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından mali yardım yapılmasına ve iki ülke arasında Kosova Türk Tabur Komutanlığı terkibinde bölgeye gidecek olan Azerbaycan timinin faaliyetlerine ilişkin protokolle başlamıştır. Kosova’nın bağımsızlığına kadar askerlerini burada tutacak olan Azerbaycan maalesef aynı zamanda NATO’nun doğuya genişleme stratejisinde de önem kazanan bir ülke konumuna kaydırılmıştır. Türkiye ile birlikte dışarıda farklı görevlerde de yer alan Azerbaycan böylece küresel köleliğin bir parçası yapılmaya çalışılmıştır.

2000 yılında Azerbaycan Savunma Bakanlığı ve Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı arasında TCG AB-34 (P-134) hücumbotunun Azerbaycan’a verilmesi ve:

  • Azerbaycan Savunma Bakanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri arasında maliye yardımı,
  • Aynı taraflar arasında teknik teçhizatın kullanılması,
  • Savunma sanayisi işbirlikleri hakkında protokol imzalanmıştır.

2001’de taraflar arasında mali yardım protokolü ve Nahcivan 5. Ordu Bölgesi’nin geliştirilmesine dair protokol, 2002’de Türkiye’nin mali yardımları ve taraflar arasında harp tarihi, askeri arşiv, askeri müze ve askeri matbuat alanlarında işbirliği protokolü, 2003’te ise Azerbaycan Devlet Sınır Hizmeti’ne Türkiye tarafından eğitim, uygulama ve teknik alanlarda yardım sağlanması, mali yardım konusu, karargâhlar arasında keşfiyat mevzusunda işbirliği ve Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye arasında Doğu Batı enerji hattının güvenliği konusunda işbirliği anlaşmaları yapılmıştır.

1999 yılından itibaren bu anlaşmalarla hızlı ilerlemeler kaydeden Azerbaycan’ın girişimlerine karşın 2003 yılında Ermenistan ile Yunanistan arasında “Ermeni askerlerin Kosova’daki Yunan barış gücünde görev almaları” konusunda bir anlaşma imzalanmıştır.  Ermenistan Parlamentosu’nun 13 Aralık 2003’te onayladığı anlaşmaya göre, 30 civarında Ermeni askeri, Ocak 2004’ten itibaren Ermenistan Savunma Bakan Yardımcısı Artur Agabekyan’ın attığı imza doğrultusunda Kosova’ya gitmişti ve bu Güney Kafkasya bölgesinin Avrupa-Atlantik entegrasyonuna verilen destek olarak açıklanmıştı. Azerbaycan ordusunun Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından modernize edilmesine karşın Yunanistan da Ermenistan ordusuna çeşitli katkılar sağlamak için harekete geçmiş ve askeri işbirlikleri siyasi problemler konusunda da etkisini hissettirmeye başlamıştı. Bu dönemde ülkelerin karşılıklı yardımlaşmaları ileride enerji ve ticari konulardaki etkileşimlerle birlikte farklılıklar yaşanacaktı.

11 Eylül’den sonra

11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin terörle mücadele politikasına tam destek veren Azerbaycan, bu zamandan itibaren AKP hükümetinin de teşvikiyle terörle mücadele ve barış tesisi için ekiplerini Afganistan’a göndermiştir. Bununla birlikte hava sahasını ABD’ye açan Azerbaycan, Türkiye ile şimdiye kadarki askeri işbirliklerinin oluşturduğu donanım ve bölgesel aktör olma fırsat üstünlüğünü değerlendirme yolunda çabalar sarf etmektedir.

2004 ve 2005’te Türkiye’nin mali yardımı ve askeri teçhizat konusunda ve 2006’da askeri teçhizat, tıbbi heyetin uygulamaları işbirliği ve mali yardımlar konularıyla birlikte olağanüstü hal uygulamaları hakkında ortak protokol imzalanmıştır.

2006 yılından itibaren bölgedeki şu gelişmeler, işbirlikler konusunda yeni boyutların oluşmasını sağladı:

  • Azerbaycan’ın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yönelik açılımları,
  • Türkiye’nin ABD’den füze alma çabaları,
  • Rusya’nın doğalgaz siyaseti sonucu Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye arasında oluşan yeni ortaklıklar,

Aynı yıl Yunanistan’ın Azerbaycan ile doğalgaz boru hattı projesi konusunda attığı adımlarla beraber Kafkasya’daki yeni ilişkiler tamamen Azerbaycan’ın lehine sonuçlanmıştı… Çünkü bu gelişmelerle beraber Atina, Ermenistan konusunda daha temkinli davranacak ve Erivan da kendilerine yarar sağlayacak yeni bir uzlaşmacı yol izlemek zorunda kalacaktı.[2]

Sn. Bahçeli’nin konuyla ilgili konuşmasını tebrik ve takdir etmiş, ancak ülke ve bölge sorunlarımızın çözümüne yönelik ciddi projeler beklediğimizi söylemiştik.

Sayın Cumhurbaşkanının Türkiye Büyük Millet Meclisinin yeni yasama yılı açılışındaki kişisel görüşlerine yer verdiği konuşmasını hep birlikte izledik.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin en üst makamının, Türkiye’nin ve milletimizin temel konularına yönelik sorunlu ve tek yanlı bakış tarzı ile iktidarla benzeşen yaklaşımları, bulunduğu görevin önemi itibariyle büyük talihsizlik olmuştur.

Elbette ki devletimizin başı olan bir makam ile siyaset kürsüsünden tartışma yapmaktan imtina etmek isteriz, ama son konuşmasına duyarsız kalmamız da mümkün değildir.

Bu konuda yapacağımız yorum ve değerlendirmelerimiz şu başlıklar altında kamuoyu ile paylaşılacaktır.

1. Anayasamızın 104. maddesi gereğince devletin başı sıfatını taşıyan Cumhurbaşkanı, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milletinin birliğini temsil etmektedir.

Ne var ki, konuşmasının tamamına yakını ayrılıklar ve farklılıklar üzerine olmuş, milletin birliği ve bütünlüğüne yönelik çağrışımlar farklılıklar üzerine oturtulmuştur.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir Cumhurbaşkanı birlik ve bütünlük gibi pozitif mesajlar yerine, saklı tuttuğu anlaşılan zihniyetinin izdüşümü olan farklılıklara vurgu yapmıştır.

2. Yine anayasada adı konulmuş ve tanımlanmış olan Türk milleti kavramı Cumhurbaşkanı’nın lügatinde yer almamıştır.

Konuşmada tam 36 defa “millet”ten bahsetmiş olmasına rağmen temsil ettiği milletin adını bir kez hariç, “Türk” olarak tanımlamaktan ısrarla kaçınmıştır.

Bu kaçınma ciddi bir siyasal sapmanın ve milletine yönelik ilkel bir etnik bakışın izlerini taşımaktadır.

3. Cumhurbaşkanının konuşmasındaki en manidar ifade “çözülmemiş sorunlarımızın başka devletlerin istismarına açık olduğu”na yönelik asla kabul etmeyeceğimiz anlayışıdır.

Benzer şekilde, aynı konuşmada yer alan “milli sorunların başka devletlerin müdahalesine açık alanların ortaya çıkmasına” yol açacağına ilişkin yaklaşımını da benimsememiz mümkün değildir.

Yine bu kapsamda, “Türkiye’nin içindeki gelişmelerin uluslararası şartlarla uyumlu” hale geldiğine, bunun ise “ülke güvenliğini garanti altına alma imkânlarını” getirdiğine dair yorum, ülkemiz üzerindeki dayatmaları açıklayan çok tehlikeli bir yaklaşımın sonucudur.

Hangi seviyede olursa olsun, bu tür bir dış müdahale korkusu ve veya tehdidi yaşayan bir yöneticinin milli konularda bağımsız karar verebilmesi asla söz konusu olamayacaktır.

Üstelik bu yaklaşımdaki acziyetin kamuoyu ile paylaşılması, Türkiye üzerindeki dayatmaların dozunu ve cüretini artıran bir zaaf belirtisi olarak uluslar arası camia tarafından mutlaka kullanılacaktır.

Bu sözlerin sahibinin yıllarca milletvekilliği, bakanlık ve başbakanlık yapması ve özellikle son dönemlerde Dışişleri Bakanlığı ile iki yıldır da Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunması, ülke güvenliği ve geleceği açısından başlı başına vahim ve talihsiz bir durumdur.

Sürece uluslar arası meşruiyet kazandırmaya yönelik bu açıklamalarla bir yandan Başbakanla birlikte eş başkanlığını yaptığı sözde açılım sürecinin dışarıdan dayatılmadığının dolaylı bahanesi yapılmak istenmiştir.

Diğer taraftan sahip olduğu zihniyetin hükümetlerince ülkemizin nasıl yanlış ellerde heba edildiğini, yapılan hatalarla nasıl tehdit ve şantajlara açık hale getirildiğinin itirafı olmuştur.

Bu itiraftan sonra yedi yıllık bütün politikaların yeniden bu perspektifle değerlendirilmesi, teslimiyete nasıl bir mizacın ve anlayışın sürüklediğinin yeniden analizi zorunlu hale gelmiştir.

4. Konuşmanın hiçbir yerinde yoksulluk, işsizlik, yolsuzluk, toplumsal sorunlar, güvenlik problemleri ve terörün acıları yer almamıştır.

Bu ağır ve öncelikli sorunlar Cumhurbaşkanının gündeminde yoktur. Olaylara tıpkı Başbakan gibi yaklaşmış ve sorunları konuşmaktan ısrarla kaçınmıştır.

Bu son konuşma ile hükümetle birlikte yürütmek istedikleri sözde “Kürt açılımı”nın lobi faaliyetlerini bizzat üstlenmiş olduğunu da ilan etmiştir.

Hükümetin ekonomik politikalarını ve milletin yaşadığı ağır ekonomik sorunları eleştirmeyerek, hükümetin Çankaya’daki noteri olduğunu göstermiş, 70 milyonu kucaklamaktan ne kadar uzak kaldığını bir kez daha ortaya koymuştur.

5. Cumhurbaşkanının konuşma içinde “politikaları belirleme ve uygulama yetkisinin sandıktan önde çıkana ait olduğu”nu söylemesi özürlü bir demokrasi algısıdır.

Bu yolla, AKP hükümetinin köklü devlet politikalarını değiştirme konusunda önünü açma ve yapacaklarına meşruiyet kazandırma amacı gütmüştür.

Hükümet etme ile devlet olma arasındaki farkı ortadan kaldırmaya yönelik ince bir hesap arayışının izleri görülmüştür.

Unutmayalım ki, devlet hükümetin mülkü değildir ve vereceği kararlar da sorgusuz sualsiz kabul edilecek bir “ferman” ve “hikmet-i hükümet” olmayacaktır.

6. Bu sorunlu demokrasi anlayışı konuşmanın tamamında yer almış, ayrışmanın, farklılaşmanın hatta bölünmenin bile demokrasi içinde hoş görülmesi gerektiği yönünde çağrışıma açık son derece ütopik demokrasi vurgusu yapılmıştır.

Demokrasi arayışları, millet bütünlüğünün ve devletin varlığının bile önüne geçen bir kutsal kavram gibi kullanılmıştır.

Demokrasi, uzlaşma ve birleşme değil farklılaşma ekseninde temele oturtulmuş, farklılaşmanın demokrasileri güçlendireceğine dair ısrarlı mesajlar verilmek istenmiştir.

Konuşmada, adı muğlak kalmış milletimize aidiyet bilincinin demokrasi ile geliştirilebileceği yer almış, farklılıkların gereğinden ve öneminden bahsedilmiş; öte yandan farklılıkların ayrılık gerekçesi olarak kullanılmasının tehlikesine de dikkat çekilerek bir tezata düşülmüştür.

Konuşmada yer aldığı şekliyle, çeşitlilikleri demokrasi içinde korurken, ayırarak ve farklılaştırarak birleştirme gibi bir paradoks vardır.

Bir yandan “birlik fikrinin” “millet olma bilincinin” önemi vurgulanmış, diğer taraftan farklılıkların körüklenmesi demokrasi olarak ilan edilmiştir.

Milletin birliğini sağlamak için, önce ayırıp sonra birleştirmek gibi şahsına münhasır bir anlayış ortaya çıkmıştır.

Farklılıkların tahrik edildiği bir süreçte tek milletin nasıl sağlanacağı ise anlaşılamamıştır.

7. Konuşmada, adı verilmeden bahsedilen, milletimizin “farklılıklara saygı ile yaklaşan birlik ideali” övülürken bir alt paragrafta bu temel kabulde yapılacak yanlışın vahim sonuçlarından bahsedilmiştir.

Yine aynı şekilde ve tamamen doğru bulduğumuz gibi “etnisite ya da din adına kamplaşmanın birlik fikrinden uzaklaştıracağı” söylenmiş, ancak etnik talepleri bizzat dillendiren ve etnik farklılıkları kaşıyan siyasal zihniyetin temsilcisi olarak derin bir çelişki yaşadığını da göstermiştir.

Sözde “Kürt açılımı” denilen sürecin kurdelesini “iyi şeyler olacak” diyerek kesen kendisi değilmiş gibi “önerileri, kaygıları, çözüm arayışlarını dikkatle izlediği”ni söyleyerek süreçteki rolünü saklama arayışı da gözlerden kaçmamıştır.

Bu kapsamda, konuşma içinde “kültürel kimlik” sorunlarının “gündem” oluşturduğuna dair bir tespit yapılmıştır.

Ancak bu ifade, gerçekte böyle bir sorun olup olmadığından tartışılmasından da öte, gündemi oluşturmadaki rolünü perdelemeye yönelik mantık oyunundan başka bir şey değildir.

Bu oyun, metinde çağdaş devlet tanımlanırken siyasi görüşler karşısında aynı mesafede durulması yönündeki tavsiyede de görülmüş, ancak bunlar hükümetin proje ve politikalarının Çankaya’daki temsilcisi olduğu gerçeğini saklamaya yetmemiştir.

8. Konuşmada, birliğimizin ve dirliğimizin, farklı nehirlerle beslenen ve güçlenen bir okyanus haline gelmesinin “çeşitlilik içinde birlik”le mümkün olacağı söylenmiştir.

Ne var ki, bu güzel ifade, süreçteki sorumluluğunu aklamaya ve örtmeye imkân vermemiştir.

Hükümetin etnik kimlik siyaseti sonucu okyanusa dökülmesini beklediği nehirlerin, kendisinin de içinde bulunduğu bir siyasal taşeronlukla yatak değiştirerek başka denizlere dökülmeye çabalandığı ve bu yönde toplumsal hafriyata başlandığı da ortadadır.

9. Cumhurbaşkanı konuşmasında, hukuk devletinin anlamını ve rolünü anlatmış ve kimsenin, hiçbir bahane ile hukuk dışına çıkamayacağını açıklamıştır.

Ne var ki “açılım” adı altında aylardır kamuoyunda tartışılanların tamamına yakınının anayasal suç niteliği taşıdığı ortada iken, bu uyarıyı yapan makamın önce kendi çizgisini sorgulaması, ardından da hükümeti ve bölücü mihrakları anayasal çizgiye zorlaması gerekmektedir.

Oysa böyle bir kaygı taşımadığı, konuşmanın bütünü içinde Anayasanın yalnızca 15. maddesinin ihlaline yönelik eleştirinin olması diğer ihlallerin Cumhurbaşkanı tarafından dikkate değer bulunmadığını göstermesi bakımından manidar ve kuşkulu bulunmuştur.

10. 23. Dönem Meclisimizin 4. yasama yılının açılış konuşmasında Sayın Cumhurbaşkanı’nın yeni dönemde AKP Grubundan öncelikli beklentilerinin sıralaması konusunda anlaşmazlık yaşanmıştır.

Kendisini hararetle alkışlayan AKP milletvekilleri, Cumhurbaşkanının talepleri konusunda tereddüde düşmüşler;

  • Anayasadan Türk kimliğinin kaldırılmasını mı?
  • Türkçe’den başka dillerin resmiyete alınmasını mı?
  • Alt kimliklerin tahrik edilerek milletin ayrışmaya başlatılmasını mı?
  • Etnik temelde yeni bir devlet yapılanmasına zemin hazırlanılmasını mı? kendilerinden ilk aşamada istendiğini netleştirememişlerdir.

Cumhurbaşkanının bu konuşması, hükümetten beklenen cesareti görmeyince sözde Kürt açılımının açılımında kendisini sorumlu ve görevli addettiğini ortaya koymaktadır.

Bu yöntemle başbakanı da kimlik siyasetinde muhtemel oy kayıplarından ve siyasi bedel ödemekten kurtardığı da söylenebilir.

Ermenistan açılımındaki sakatlıklar:

Kabul edemeyeceğimiz görüşleri ve sözleri bir Cumhurbaşkanı’nın söylemiş olması, ifadelerine resmiyet katmayacağı gibi, zaten belli olan fikirlerinin kendine ait olması gerçeğini de değiştirmeyecektir.

Dış politikada, Başbakan Erdoğan’ın “kuzu kuzu yaptırırlar” anlayışıyla ortaya çıkan boyun eğmişlik hali maalesef dış politikaya hâkim olmuştur.

AKP zihniyeti’nin varlığını fırsat bilen bütün ülkeler her alanda dayatma listelerini sıralayarak ellerini çabuk tutma yarışına girmişlerdir.

Cumhurbaşkanı Gül’ün açtığı yolda ve hükümetin girdiği çıkmaz sokakta ilerleyen Ermenistan ile ilişkilerin aldığı yeni boyut da bu kapsamda ele alınmalıdır.

Adına “normalleşme” denilerek, bir yandan Ermenistan’la ikili, üçlü görüşmelerle; maç izleme bahanesi ile yürütülen ilişkilerle sürdürülen süreç Ermenistan’a tek taraflı taviz verme aşamasına kadar dayanmıştır.

Türkiye ve Ermenistan arasında İsviçre’de uzun süreden beri yapılan görüşmelerin foyası sonunda ortaya çıkmış, “iyi komşuluk”, sıfır sorun” kılıfı altında bir AKP klasiği olan teslimiyet burada da gerçekleşmiştir.

Geçtiğimiz Nisan ayında bir kez daha gündeme getirilen bu konuda, milletimizin baskısı karşısında geri adım atan Başbakan ve hükümetinin söyledikleri yalanlar da son gelişmelerle ortaya çıkmıştır.

O tarihlerde, Cumhurbaşkanı’nın kendisini ziyaret eden Azerbaycanlı milletvekillerine hitaben söylediği; “Sizi üzecek bir şey yapmayız.” vaadi ortada kalmıştır.

Başbakan’ın “Biz Azerbaycan, Ermenistan arasında mutabakat sağlanmadığı sürece, Dağlık Karabağ konusunda Türkiye-Ermenistan olarak nihai bir sözleşmeyi imzalamayız.” sözlerinin vadesi de burada sona ermiştir.

Hatırlanacağı gibi, Başbakan tarafından, sözde son Ermeni açılımını Karabağ ile ilişkilendirilme gayretleri de, çok daha haysiyet sahibi olduğu anlaşılan Ermenistan Cumhurbaşkanı tarafından anında yalanlanmıştır.

Bu şahıs tarafından yapılan açıklamada “Türkiye ile diyalogun Karabağ sorunundan bağımsız” olduğunun ifade edilmesi Erdoğan’ın sözde açılımına indirilen şamar olmuştur.

Yine bu kapsamda Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın geçtiğimiz gün, imzaya açılan protokolü Ermenistan’ın hazırladığını ve Türkiye’nin de kabul ettiğine yönelik açıklaması ile Türkiye’nin Karabağ’ı şart koşmadığını söylemesi Başbakanın aczini ve ikiyüzlü siyasetini ortaya çıkarmıştır.

İmzaya açılan bu protokollerle;

  • Dar bir coğrafyaya sıkışmış bulunan Ermenistan devletinin batıya açılması için önündeki en büyük engel kalkacak ve sınırın açılması ile Ermenistan kazançlı çıkacaktır.
  • İki ülke arasında çok sayıda sorun varken, önkoşula bağlanmayan bir garabetle diplomatik ilişkilerin kurulması öncelikle Ermenistan’ı rahatlatacak geri bir adımdır.
  • Türkiye, üyesi olduğu kuruluşlar nezdinde sahibi olduğu veto yetkisini Ermenistan lehine kaldıracağı yeni bir tuzak alanına kaydırılmaktadır.
  • Önü açılan yolda, Ermenistan bölgedeki küresel enerji oyunlarının yeni bir aktörü haline getirilecek ve kilit rol oynayarak Türkiye’nin bu alanda elini zayıflatacaktır.
  • Bu sözde açılımla Azerbaycan gibi bölgesinde büyük bir güç ve kardeş bir milletin dostluğu, Ermenilerle kucaklaşma adına yapılan dayatmalarla takas edilip elden kaçırılacaktır.
  • Ermenistan ile ilişkilerin en önemli konusu bilindiği gibi aziz ecdadımızın itham edildiği “sözde soykırım suçlaması”dır.

Bu nedenle, protokollerde yer alan: “Ermenistan’ın üçüncü ülkelerdeki sözde soykırım iddialarına ilişkin kararların arkasında devlet olarak durmama” vaadinin yaptırım gücü ve anlamı olmayacaktır.

Bu karar, sözde soykırım iddialarının siyasal sahibi olan Ermeni Diasporasını, dünyadaki Ermeni Lobisi’ni bağlamayacaktır.

  • Soykırım yalanına dayalı iddialardan tamamıyla vazgeçilmedikçe,
  • İşgal altında tutulan Dağlık Karabağ bölgesi Azerbaycan’a iade edilmedikçe, Türkiye’ye açılmaktan başka hiçbir seçeneği olmayan Ermenistan’la olan ilişkilerin geliştirilmesi kabul edilmeyecektir.

Bize göre Türkiye’nin Ermenistan’la girdiği yeni dönem haysiyet kırıcıdır, onurumuzu zedeleyicidir ve milletimizin hak etmediği seviyesizliktir.

Ve milletimizin en büyük talihsizliği, bu çok kritik dönemde ehliyetten, liyakatten, vizyondan, milli duruştan tamamen mahrum teslimiyetçi kadrolar tarafından yönetilmesidir.



[1] Araştırmacı-Yazar Erol Bilbilig

[2] Mehmet Fatih Öztarsu / Milli Gazete

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Mikail YILMAZ

Mikail YILMAZ

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...