YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69806216ee3d7
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 4
Bugün : 13313
Dün : 57744
Bu ay : 71057
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48774370
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Atatürk'ün şüpheli ölümünün ardından İsmet İnönü'yü başa getiren ve devrimin yönünü tersine çeviren sabataist cunta; sistemi yeniden yapılandırma sürecinde, Türk Silahlı Kuvvetlerini, dış düşmanlara karşı değil, iç düşmanlara karşı değil, iç düşman gördüğü Müslman halkımıza karşı kullanacak şartları hazırladı. Maalesef ordumuzun, kendisine asıl tehdit ve tehlike olarak gösterilen Müslüman halkımıza, iç düşman olarak bakması sağlanmaya çalışıldı ve bu yönde sürekli, suni gündemlerle kışkırtıldı. Amaçları, TSK'yı, dış Siyonist destekli iç sabataist ve masonik saltanatının demokrasi kılıflı despotizmine bekçilik yaptırmaktı. Ve bu istikamette nice talihsiz olaylar yaşandı.

 

Ne varki, Milli Görüşle dirilen ve organize edilen Milli Derin Devlet yeniden devlet-Millet yakınlaşmasını ve kaynaşmasını sağlamaya başladı ve tüm Milli kurumlardaki sabataist kadrolaşmanın etkinliğini ve direncini kırmayı başardı.

Ancak hıyanet odakları, Müslüman Türk toplumu ile ordusunun dayanışma ve yardımlaşma içine girdiğini saklamaya çalışarak, Milletimizle ordumuz arasında Laiklik kavgaları ve irtica yaygaraları çıkarmaya çalışmaktadır.

Halbuki ordumuzun, basit politika oyunlarından ve iç siyaset tartışmalarından uzak tutulması, onun saygınlığını artıracak ve asıl tehdit ve tehlike olan dış düşmanlara karşı hazırlıklarda daha kararlı ve caydırıcı olmasını sağlayacak ve toplumun her kesiminden tam bir güven ve destek alacaktır.

Ama emperyalist ve Siyonist çevreler ve yerli işbirlikçi hainler ise, Ordumuzun kendi haksız ve ahlaksız sistemlerine bekçilik yapmasını, üstelik Milletimize yönelik bütün hakaretlerin suçunu ve sorumluğunu da sırtına almasını arzulamaktadır.

Bu şekilde kasıtlı olarak hırpalanıp yıpratılan ordumuzun ise, sürekli dış güçlere ve içimizdeki sabataist şebekeye mahkum ve mecbur bırakılacaktır.

Ama artık bu devran tersine dönmüş bulunmaktadır ve Ordumuz tekrar, Türkiye öncülüğündeki yeni bir Barış ve bereket(İslam) medeniyetinin kurulmasını sağlayacak tarihi ve talihli değişime ivme kazandıracaktır.

Gerçekten sinsi ve sistemli bir tehlike olan "irticacılık, istismarcılık, ılımlı İslamcılık, radikal şeriatçılık" gibi şeylere, haklı olarak karşı çıkmak ve tedbir almakla beraber, Kahraman ordumuzun, artık; Milletimizin, yani kendisinin varlık sebebi ve kahramanlık iksiri olan, yüce Dinimiz İslamla ve dini inançlarını yaşayan Türk halkıyla sanki bir problemi varmış kanaatini yıkacak ve bu kasıtlı karayı aklayacak söylem ve eylemlerle ilgili adımları biran evvel atması umulmaktadır.

İşte bu bağlamda, KKK. Org. Yaşar Büyükanıt'ın ABD ziyaretini, yeni bir bakış açısıyla değerlendirmekte fayda vardır. Anahtar cümle Büyükanıt Paşanın şu sözlerinde saklıdır:

"Ben ABD'den icazet almaya gelmedim. Türk askeri Atatürkün mirası ve Milli anayasası dışında kimseden icazet almaz!…"

Hatırlarsanız, Erbakan Hoca'nın ABD ziyareti de "icazet almaya gitti" şeklinde çarpıtılmaya çalışılmıştı.

Sesar'ın:

"Milli menfaatler" açısından uygulanması "zaruret" halini almış ihtilal yönteminin "hatalı ya da eksik uygulamalar"dan ötürü "yanlış" damgası yiyerek karalanması mı daha doğrudur, yoksa o günün ya da bugünün (!) zaruretleri ile sözkonusu yöntem arasındaki bağıntının "gerçekçi" bir bakış açısıyla ele alınması mı? Sorusuna bir cevap bulunmalıdır.

"Memleket hiçbir şeyden çekmedi şu darbelerden çektiği kadar!" diyerek "düzenbazlık çarkı demokrasi parkı"nda parsa toplayanlar, birilerini "ihtilalcilik ve demokrasi düşmanlığı"yla suçlayıp yer yer timsah gözyaşlarıyla karışık siyasal hıçkırıklar eşliğinde "Darbelerin Gölgesinde Bir Demokrasi!" edebiyatına sarılıyorlarsa; bunun nedenleri üzerinde iyi durulmalıdır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün "Ordumuz, Türk Toprakları'nın ve Türkiye İdeali'ni tahakkuk ettirmek için sarf ettiğimiz çalışmaların yenilmesi imkânsız teminatıdır!" dediği hayati bir kurumun yıpratılmasına göz yumulmamalıdır.

Ayrıca bu noktada, esasen bir ilim olması gereken "siyaset"in, "Batı'nın ve düşmanlarının savaşla yapamadığını diplomasi ile yapma sanatı" haline getirilmeye çalışıldığının altını çizmek de yerinde olacaktır…

Ancak bugün bu noktada, "ülkenin bölünmez bütünlüğünü ve milli güvenliğini gözetmek" görevi ile vazifelendirilenler bu yükümlülüğü layıkıyla yerine getirmek şöyle dursun, tüm sorumluluk duygularını ve yasal yükümlülüklerini yitirmişlerken; "demokrasi" denilen "siyaset merkezli" ve asistematize olmuş sistematik yapının hangi mecraya doğru akacağı sualini sormak kaçınılmazdır!

"Demokrasi şövalyeliği"ne soyunarak, yapılan askeri müdahaleleri "toz duman olmuş ortamı durultmak" için değil de, paşaların keyfi kararlarından ötürü yapılmışçasına bir tavır takınanların "darbe" üzerine yarattıkları kamuoyu; ülkede zaman zaman netleşip zaman zaman gözden kaybolan "demokratlar – darbeciler" eksenindeki safları da sıklaştırdı!

Dolayısıyla ülkeyi, "etnik ve dini bölücülük", "terörizm" neviinden türlü "anarşi olayları" gibi ortalığa "bilinçli" olarak saçılmış "sosyal dinamitler"den kurtarmak adına zemini temizlemenin başka bir çaresini bulamayanlar, malesef "suçlu", "özgürlük karşıtı", "ihtilalci" ve "faşo" diye hırpalanırken; o karambol ortamından maksimum derecede istifade edebilmek adına oltalarını piyasaya salan yabancı istihbarat servisleriyle can ciğer kuzu sarması olup "Ülkenin geleceği adına özgürce siyaset yapmak zorundayız!" plağı çalanlar ise "demokrasi kahramanı"dır..(!)

Ortaya çıkacak tablonun genel hatlarını şu şekilde özetleyelim…

DP'nin Tek Parti şımarıklığı:

Zira CHP, İstiklal Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı gibi iki önemli savaş arasında preslenmiş sorunlu bir dönemle başetmeye çalışırken o an için belki de bir lüks olan "katılımcı demokrasi"yi geri plana iterek en acil adımları atmaya yönelmiş olabilir lakin DP'nin süreç içinde bir "siyasi özgüven"den "rahatlık"a ve hatta bir "vurdumduymazlık"a dönüşen "siyasi ukalalık"ı mantıksal bir gerekçe ile temellendirilemez!  

Adnan Menderes'in "Odunu aday göstersem milletvekili seçtiririm!", "Ben orduyu astsubaylarla bile idare ederim!", "14 Mayıs'ta Türk Milleti Halk Partisi'ni iktidardan, 3 Eylül'de ise muhalefetten sildi!" ya da "Siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz!" neviinden beylik sözleri ile 2 Mayıs 1954'te yapılan ve halkın yine DP dediği genel seçimlerin akabinde maalesef birçok siyasi oluşum ve liderin uğradığı "aşırı güç zehirlenmesi"ne uğrayarak basın ve akademik dünya gibi çeşitli güç dengelerine yönelik politikalarını aniden değiştirip sertleştirmesi ise; bu "siyasi ukalalık"ın somut görüngülerinden yalnızca birkaçıdır.

Sonuç olarak 27 Mayıs 1960 İhtilali gerçekleşmemiş olsaydı; 1954 Genel Seçimleri'nden sonra 1957'de de tek başına iktidar olma durumunu sürdüren DP'nin bir tek parti dönemi yaratması gayet doğal bir netice olacak ve CHP'nin demokrasi dışı görülen tek parti dönemi bu sefer DP'de tecelli ederek çok daha etkili ve yıkıcı bir şekilde halkın karşısına çıkacaktı.

Mevcut siyasi planı değiştirmede "etkili" olacak "sıradışı bir yöntem"in uygulamaya konulması; o günkü koşullar itibarıyla "tercihi bir durum" değil, tamamıyla bir "zaruret" halini almıştı.

Bu askeri bir müdahale; "sıcak", "sert" ve doğal olarak birçok "risk"i barındıran "beklenmedik bir hamle"dir ve 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi de şüphesiz içinde bazı aşırılık, eksiklik ve yanlışları barındıran bir müdahale olmuştur.     

1961 Anayasası ve Ani Gelen "Özgürlük":

Acaba darbeciler manipule mi edildi?

27 Mayıs 1960 İhtilali'nin en tartışmalı ürünlerinden biri, şüphesiz 1961 Anayasası'dır. Önce tüm siyasi planı tasfiye eden askeri bir müdahale ve hemen akabinde de "Türkiye Cumhuriyeti'nin gelmiş geçmiş en özgürlükçü anayasası" denilen beklenmedik bir anayasal çerçeve.!?

Sonuçta tahrip gücü yüksek olmak durumunda olan müdahalenin etkileri böylesi bir adımla nötralize edilerek, sarsılan ve tedirginlik duyan toplumsal düzlemin içine girdiği titreşim algalarının şiddeti azaltılmaya çalışılmış; ancak bu zararı minimize etmeyi hedefleyen açılım; henüz daha hazır olmayan bir zemin üzerinde tatbik edilmeye kalkılınca, evdeki hesap çarşıya uymamış ve ilerleyen süreçte görüleceği gibi bu durum "sağ-sol çatışması" ile "etnik kalkışma"yı kışkırtmıştır.

Aslında bu açılımın ortamı germenin ötesinde yarattığı en önemli tehlike; "sağlıksız bir özgürlükçü anlayışa kilitlenen kitlenin ‘ulus – devlet anlayışı'nda ciddi yaralar açması" olmuştur.

Zira sözkonusu ani doz aşımı, kitleleri "ulus-devlet bilinci"nden uzaklaştırarak; etnik, dini, mezhebi ve sınıfsal farklılıkları maksimum derecede kullanmak isteyen dış odakların avlanma girişimlerini kolaylaştırmıştır. 

Ve nötralize edeyim derken bir katalizör halini alan bu astratejik hamle ile 1971 ile 1980'e doğru giden sürece istemeden de olsa zemin hazırlanmış ve bir türlü önü alınamayan süreç neticesinde "1961'de atılan özgürlükçü adım", 1982 Anayasası ile geri alınmak durumunda kalınmıştır.  

Askeri Kanada Sızan Virüs; "Hizipleşme":

Siyasette olduğu kadar askeri kanat içerisinde de mevcut olan hizipler; sözkonusu tehlikenin bertaraf edilebilmesi adına uygulanması bir mecburiyet halini almış olan müdahalenin "istikrar" ve "tutarlılık"ına gölge düşüren en önemli noktalardan biri olmuştur.

Ancak hastalıklı siyasetin doğasındaki bu saf değişiminin, 27 Mayıs öncesi askeri kanat içerisinde kök salışı çok daha problematik hususlar doğurmuştur. Hatta bu hizipleşmenin hem 27 Mayıs Hareketi'nin bir sonucu, hem de bir tetikleyicisi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Zira DP Politikaları'nı destekleyen ya da bu çizginin karşısında olan alt rütbeli ve üst rütbeli gruplar arasındaki görüş farklılıkları; hem ihtilal kararını hızlandırıcı bir unsur olmuş, hem de müdahale sonrası istikrar ve tutarlılığın yakalanmasına engel oluşturmuştur.

Unutmayalım: nasıl ki hukuk için "Gün gelir herkese lazım olur." deniyorsa; aynı şey ordu için de geçerlidir. Hatta orduya duyulan ihtiyacın açığa çıkması için belirli bir zamana ihtiyaç da yoktur, zira ordu her an için "olmazsa olmaz bir güç"tür.

Elbette ki ordunun siyasete müdahale etmemesini istemek de bir ordu karşıtlığı değildir. Lakin "Türkiye'nin en iyi ihraç malzemesi ordusudur!" diyen Soros gibi "demokrasi tacirleri"nin ekmeğine yağ sürmekten başka hiçbirşeye yaramayacak olan ve hatalı genellemelerle adeta bir "karalama kampanyası"na dönüştürülen böylesi bir yıpratma hareketine kapılmanın, toplumsal kitleyi, ülkeyi ve devleti nasıl bir noktaya doğru sevk edeceğini de sistematize bir anlayış dâhilinde iyi analiz etmek şarttır.

1971 Müdahalesi aslında tarihi CHP – DP rekabetinin bir sonucu doğmuş; ordu-sol işbirliği ile bir DP uzantısı olan AP tasfiyeye çalışılmıştır.

Stratejik konumu ve "geçiş iklimi"ne açık kültürel zenginliği ile dış güçler tarafından her daim bir cazibe merkezi olarak algılanmış olan Türkiye; tehlike çanlarının çalmaya başladığı 1960 ile 1980 arasında yoğun bir dış operasyona tabi tutulmuş ve tehdit algılaması belirli bir boyuta ulaştığında, mecburen müdahale etmek durumunda kalan askerin,"zemin temizleme çalışmaları" da sonuç vermeyip mevcut siyasi istikrarsızlık ortamı daha da körüklenince yine olanlar olmuş ve 12 Eylül 1980 müdahalesi yapılmıştır. 

Ve bu sefer 1971'de yapıldığı gibi 1961 Anayasası'na ufak rötuşlar atmak yerine Anayasa üzerinde komple bir değişiklik yapma yoluna gidilmiş; erken bir adım olduğu için "ulus-devlet" anlayışını sekteye uğratmanın ötesinde sonuç vermemiş olan 1961 adımı geri alınarak, tanınan aşırı özgürlükler 1982 Anayasası ile büyük ölçüde tıraşlanmıştır.  

Ayrıca "Hürriyet ve Anayasa Bayramı" olarak kutlanan 27 Mayıs Günü Kutlamaları da askeri yönetimce kaldırılarak, 1960 Müdahalesi ile ilgili çelişki yaratabilecek tüm hususlar temizlenmeye çalışılmıştır.  

Ancak yabancı güçlerce vizyona koyulan dönüştürme operasyonunun en son perdesi olan 80 öncesi tablo böylesi bir adımla durdurulmamış olsaydı; uluslararası kurgunun değişmeyen kozları olan "Kürt-Türk", "sağcı-solcu", "Alevi-Sünni" gibi suni kamplaşmalar üzerinden hız verilen "Türkiye'yi dağıtma planı" amacına ulaşmış ve BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ TARİHE karışmıştı…

Dolayısıyla 12 Eylül Müdahalesi; Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin belini bükmüş bir "zulüm abidesi" değil, tam aksine devletin varlığını devam ettirmesini temin eden bir "milli zaruret" olarak algılanmalıdır.

Bu nedenle 27 Mayıs 1960 ve 12 Mart 1971 müdahalelerinden daha sert bir imaj veren ve ordunun karşı bir resim vermesine rağmen 1983 Genel Seçimleri ile Amerika'ya yakınlığıyla bilinen teknokrat Özal'ın başa geçmesiyle perde arkası bulanıklaşan 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesi; ne olursa olsun "bölünmeyi önleyici bir ihtilal" niteliği taşımaktadır.     

Belki 12 Eylül 1980 "bölünmeyi önlemenin tedbirleri"ni ortaya koyamamıştır, ama Sevr'i geçici de olsa önleyen bir müdahale olma sıfatını kazanmıştır.

Ancak 28 Şubat Süreci ile 1960'lı 70'li yıllarda bir hizipleşme olarak ifade edilebilecek "ordu içi saflaşma" bir "satılık paşalar skandalı"na dönüşmüş ve ordu içine yerleştirilen değil, ordu içinden satın alınan isimler üzerinden yürütülen operasyonla, maalesef ordu manipülasyona uğratılarak inşaası hedeflenen siyasi figürün yani AKP'nin zemini hazırlanmıştır.  

Dolayısıyla salt MGK Kararları düzeyinde bir müdahale olduğu için post-modern sıfatı ile nitelendirilen "28 Şubat", Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından planlanarak vizyona koyulan klasik bir askeri müdahale değil; "Siyonist cunta"nın, adeta taşeronlaştırdığı "askeri cunta" üzerinden yürüttüğü bir "dış operasyon"dur.   

İtina ile yaratılan "irtica canavarı" üzerinden dezenforme edilen ordunun, istenilen yönde hareket ettirilerek siyasi düzlemin temizlenmesi sonucunda ise operasyon sonuç vermiş ve doğrudan talimatlarla yönlendirilen çoğunluk sahibi, güçlü ve "küresel tefeciler"e hizmette kusur etmeyecek kadar iyi programlanmış ‘AKP' iktidara taşınmıştır.

"Bugünün Türkiyesi"nde "Darbe"yi Özleyen mi Çok, yoksa Özleten mi?

Özet olarak "siyasi tarihin önemli parçalarından biri olan askeri darbeler"in toplumsal ve siyasi ortam üzerindeki etkileri ile yüzleşilip darbelerin eksileri kabul edildiği kadar; konuya aynı özenle, müdahalelerin zaruretleri ile TSK'yı da çevreleyerek Sevr'e yol bulmaya çalışan dezenformasyon odakları açısından da yaklaşılmalı ve sergilenecek olan bu topyekün değerlendirmeyle darbeler üzerinden yaratılan toz bulutunun kimlerin işine yaradığı üzerinde durulmalıdır.

Ayrıca şu nokta da açıklıkla ifade edilebilir ki; bu ülkede darbelere saldırmayı adet haline getirmiş güruhların çoğunun arkasından da güllerle çiçeklerle bezenen demokratik icraatlar falan değil, düpedüz "ihanet" çıkmıştır!  

Dolayısıyla kamuoyu önüne "kendini aşmış demokratik artistlerin" dillerine doladıkları "demokrasi ağıtlarına" aklıselim ile yaklaşılması doğru olacaktır.    

Darbeleri geride bırakmış Türkiye'nin bugününe bakıldığında ise darbeyi özleyenden çok "özleten" bir siyasi kadronun iş başında olduğu görülecektir. Yani AKP icraatlarıyla bir darbeyi adeta davet etmektedir.

  • AB merkezli bir görüntü çizilip "AB'ye Uyum Süreci" içinde toplanan parsanın "küresel güç odakları"na akıtıldığı bir dış politika çizgisi,
  • Bir küresel tefeci olan IMF ve dava arkadaşlarına ciro edilmiş bir iflas ekonomisi…
  • DP İktidarı'nın ithalat çılgınlığına bir de özelleştirme çılgınlığını ekleyerek "yağma" mantığını meşrulaştırmaya çalışan bir milli servet tasfiyesi…
  • Etnik kartları soğutarak oyun dışı bırakacağına sürekli ısıtarak sabotaj malzemesi haline getiren ahmakça bir parçalama stratejisi,
  • AB'ye Uyum tezgâhı üzerinden başta "terör" olmak üzere birçok stratejik noktada pasifize edilen Anayasal Düzlem'i köklü bir değişime uğratabilmek adına var gücüyle çalışan köstebeklerden oluşan bir siyasi hıyanet felsefesi,
  • MGK'nın sivilleştirilmesi gibi başlangıç hamlelerinin akabinde YAŞ Kararları'nın yargıya açılması gibi Türk Silahlı Kuvvetleri'ni tamamen saf dışı bırakacak talimatları AB Masalı üzerinden uygulamaya koyan bir ruh sefaleti,
  • Ve tamamen duygusal etkili bonuslar vasıtasıyla ehlileştirilen medya üzerinde yürütülen çürütme operasyonunu YÖK ve RTÜK gibi önemli kurumlar ile sürdürerek kendilerine bağışlanan koltuğun hakkını vermeye çalışan bir sözde "baş"bakan… resmi.

Dolayısıyla bu noktada "Acaba darbeyi özleyen mi çok, yoksa zorla özleten ve davet eden mi?" diye sormak fazla yadırganmamalıdır.

Yoksa birileri ülkenizin, ekmeğini yediğiniz zeminin temellerine dinamit yerleştirirken, mevcut yıkıma göz yumarak hatta alkış tutarak  "bir demokrasi kahramanı" mı olmalıdır? 

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

AHMET AKGÜL KİMDİR?

INTRODUCTION OF USTADH AHMET AKGÜL

رسالة تعريفية لمعلمنا أحمد أكجول

قبل مؤتمر النظام العادل في جامعة قيرغيزستان أراباييف، والذي حضرناه، قدم أحد المحاضرين أستاذنا أحمد أكجول على النحو التالي: أحمد أكجول موجود في تركيا؛ إنه عالم ومثقف نادر جدًا يجمع بين المبادئ الإسلامية والمتطلبات الإنسانية، وفكر أتاتورك في التغيير والقومية الإيجابية والتوازن الاجتماعي. ألف حوالي 100 كتاب، بعضها في 3 مجلدات، وجميعها أعمال فريدة وأصيلة. 10 من الكتب؛ تمت ترجمته إلى الإنجليزية والروسية واليابانية والفارسية والفرنسية والعربية. البروفيسور الراحل، أحد رؤساء وزراء تركيا الأسطوريين. دكتور. ويعتبر من أكثر الطلاب المميزين وأتباع نجم الدين أربكان.
لقد حضر المؤتمرات العلمية في جميع أنحاء تركيا وأوروبا والجغرافيا الإسلامية منذ ما يقرب من 40 عامًا. إنه رجل حكيم تنبأ وشرح التطورات المهمة في تركيا ومنطقته والعالم قبل عقود، وتعرض للعديد من المشاكل والهجمات لهذا السبب، لكنه كان دائما على حق في النهاية. وهو رئيس تحرير مجلة الحل الوطني، التي يتابعها عن كثب كبار البيروقراطيين العسكريين والمدنيين، وأساتذة الجامعات، والكتاب والمعلقين المهمين، ومسؤولي الدولة في تركيا. ضد الأنظمة الرأسمالية والاشتراكية والليبرالية في العالم؛ فهو يحتوي على الجوانب الجيدة والمفيدة لجميعها، لكنه يترك الجوانب السيئة والضارة؛ سيدنا، الذي أعد ودافع عن برامج النظام العادل الأصلية القائمة على العقل والعلم والتاريخ والضمير والقرآن، يبلغ من العمر 74 عامًا وأب لخمسة أطفال. لا يتقاضى إتاوات أبدًا عن أي من كتبه أو مجلاته أو مقالاته أو مؤتمراته، ويعيش حياة متواضعة بعيدًا عن الترف والراحة، ويغطي نفقات كل ذلك بحوالي 40 من الرفاق المتطوعين والمخلصين في سبيل الله. المعلم الذي يدافع عن "حرمة التبشير بالعلم" وبالتالي لا يدين بالشكر لأي مركز أو حكومة. باستثناء ما يقرب من 105 من أعمال أستاذنا، حتى الأحزاب والحكومات تظل غير مبالية؛ الدين والأخلاق في المرحلة الابتدائية: 4-5، المرحلة المتوسطة: 1-2-3، المرحلة الثانوية: 1-2-3-4 والجامعة: 1-2-3، وفقاً للحقائق العلمية وجوهر الإسلام. ولكن بغض النظر عن أي طائفة، فقد أعد كتب العلم. خلال أحاديثهم المميزة جداً، كتلاميذه ومتابعيه المخلصين: "كيف أعددتم هذه (100) كتاباً يزيد عن مائة، كيف رتبتم وقتكم؟" أجاب أستاذنا أحمد أكجول على أسئلتنا كالتالي، ليكون قدوة وتشجيعًا لنا:



1- منذ ما يقرب من 60 عامًا، باستثناء الأمراض الخطيرة والصعوبات الكبيرة؛ ولم أؤجل عمل اليوم إلى الغد، كما أنني لم أحاول تأجيل عمل الصباح إلى الظهر أو عمل الظهر إلى المساء. لأنه لا ينبغي لي أن أضيع رأس مال حياتي المحدود في مساعي فارغة ومجانية يسميها القرآن الإلغاء ويحرمها

 

2- حتى لو كان شخصًا لديه معرفة وخبرة في موضوع ما، حتى لو كان أصغر منا كثيرًا... حتى لو كان شخصًا عاديًا وبسيطًا، فأنا لا أشعر بالإهانة أبدًا عند الاستماع إليه أو تعلم شيء ما، لأن أكبر عائق أمام التعلم والحصول على العلم هو الكبرياء والكبر

-3ما حصلنا عليه؛ حاولت أن أقرأ وأفهم كتابات وكتب الجميع، محليًا أو أجنبيًا، يساريًا أو يمينيًا، أعرفه أو لا أعرفه، أحبه أو أكرهه.
4- كنت أسجل المعلومات التي تعلمتها وأجد أهميتها منها أو مما سمعته في البرامج والمؤتمرات التليفزيونية، ولم أتردد قط في كتابتها ونقلها بذكر أصحابها
5- من خلال الوقوع في الرغبات والاعتراضات التعسفية من أقرب أقاربي ورفاقي وأعضاء الحزب وذوي المناصب ذات النفوذ والكفاءة... أو من منطلق حرصي على راحتي ومصالحي الشخصية، لم أخفي أبدًا الحقيقة التي قالها لي يجدها العقل والضمير نافعة ومفيدة، ولم أصعب فهمها بتغليفها بأغلفة مختلفة
6- كل الأشخاص الذين التقينا بهم في أي مناسبة وأصبحنا قريبين بما يكفي لتناول كوب من الشاي أو السفر لمدة ساعة على متن الطائرة؛ حاولت مساعدتهم على اكتساب وزيادة وعيهم الأخلاقي والضميري وكرامتهم، وخاصة سلامهم الروحي والعالمي. بمعنى آخر، كنت أهدف إلى أن أكون مفيداً له، وليس أن أستفيد من منصبه وفرصه ومجاملاته.
7- ولعل ذلك يعتبر ثمرة ومعجزة للأهداف والجهود المخلصة... وطبعا بفضل الله تعالى وفضله لا بد من قراءة كتاب ما يقارب 700 صفحة بسرعة في ساعة أو ساعتين. وتهنئة هذا الكتاب وانتقاده عمدا، والحمد لله أن إنتاج ملاحظات من 10 صفحات أصبح أسهل بالنسبة لنا.
أطيب التحيات…

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...