YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
6a96b9614ea4b
0
0
171,117,28,27,170,6401,6356,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 1 0 2 5 8
Bugün : 26605
Dün : 59448
Son 30 gün : 1768380
Toplam : 60988225
IP Adresiniz : 216.73.216.244

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

“NESİMİ”YE DÜZELTME!

Mülki Bekadan gelmişem. Fani cihanı neylerem
Ben Dost cemalin görmüşem. Huri cinanı neylerem!..

Vahdet meyini seçmişem. Ma’şuk elinden içmişem
Kendi canımdan geçmişem. Yoldaş ciranı neylerem!..

İbrahimem bağlı kolum. Ateş oldu sağı solum
Muhammed dostadır yolum. Ben tercümanı neylerem!..

İsmailveş gögs gereyim. Ta ki vuslata ereyim
Bu canı kurban vereyim. Ben koç kurbanı neylerem!..

İsaveş göğe yükselsem. Hikmet sırrını yüklensem
Musaveş zulme diklensem. Derdü hicranı neylerem!..

İlahi vuslat çağrında. Eyyüpleyin dert bağrında
Cercis gibi Hak uğrunda. Çıkmayan canı neylerem!..

Derviş davan derdest olur. Hasret derdiyle hast olur
Vuslat bulunca mest olur. Gölge cananı neylerem!..

 

4.8 18 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
9 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler

Kuru Tasavvufi Lafazanlıkla Hak Dava Yürütelemez:
​Ömer Çağıl Bey kardeşimizin “Nesimi’ye Düzeltme” başlığıyla kaleme aldığı bu mana yüklü ve ikaz edici şiir; ham sofuların, felsefi tasavvufçuların ve “Kendi kabuğuna çekilip dünyadan vazgeçtim” diyerek sorumluluktan kaçanların düştüğü büyük gafleti deşifre etmektedir.
​Merhum Seyyid Nesimi, tasavvufi cezbeye kapılıp sekr halindeki sözlerle hakikatleri karıştırırken; bu nazire, Batıl ve Batıni bir rehavet yerine, Peygamberlerin cehd ve mücadele sünnetini esas almaktadır. “Ben cihanı neylerem” diyerek dünyayı Bâtılın ve Siyonist fesat şebekelerinin insafına terk etmek İslam’ın cihat ruhuyla bağdaşmaz.
​Şiirde gayet net vurgulandığı üzere:
​Hz. İbrahim gibi Nemrutların ateşine karşı durmadan,
​Hz. Musa gibi Firavunlaşan küfür düzenlerine diklenmeden,
​Hz. Peygamberimizin rehberliğinde İla-yı Kelimatullah davasını kuşanmadan
​kuru bir “Tarikat” türküsü çağırmak, hakikatte nefsi kandırmaktan ibarettir!
​Erbakan Hocamızın her fırsatta haykırdığı “İslam sadece ferdi ibadetlerden değil, yeryüzünde adil bir düzeni kurma mücadelesinden ibarettir” gerçeği unutulmamalıdır. Gölge cananların ve bâtıl hülyaların peşinde koşmak yerine; Hak davaya sadakat göstermek, Hak merkezli bir medeniyet ve Milli Çözüm şuurunu hakim kılmak esas gayemiz olmalıdır.

“Nesîmî’ye Düzeltme” şiirinin manevi iklimden ilhamla kaleme alınmıştır.

NEYLEREM!…

Boş lakırdı takınmasam,
Ham akılla savrulmasam,
Dost hitabı Kur’an duysam,
Kuru gürültü neylerem!..

Gece gündüz ah eylesem,
Özüm Dost’a yol eylesem,
Gönül evim pak eylesem, 
Başka sarayı neylerem!..

Nârı gülüstan eyleyen,
Dertle gönülü neyleyen,
Ben o Dost’un kuluyumdur,
Başka sultanı neylerem!..

Surete bir aldanmasam,
Mal, makama bağlanmasam,
Canda Canan’la buluşsam,
Başka sohbeti neylerem!..

Haset kibir dağım aşsam,
Benliğimi Hak’ka katsam,
Aşk-ı sırra kavuşsam, 
Başka sevdayı neylerem!.. 

Milli Çözüm eri dursam,
Akgül kokun çekip dolsam, 
Hak kapındır kıtmir olsam,
Başka rütbeyi neylerem!..

Kul Yalçın’ım boyun bükse,
Sözü özü bir eylese, 
Dost katında kabul görse,
Fani cihanı neylerem!..

Neylerem Milli Çözüm yerine neyi koyan, koyduğunun peşinde perişan olan.
Söyle aradığın sır , aramayı bıraktığın yerde kalmadı mı ?

FANİ OLANI BIRAKIP, BAKİ OLANI SEÇMEK…

Şiiri “Allah aşkı ve cennet sevgisinden vazgeçme” yerine “Nefsini Faniden Bakiye dönüştürme aşamaları” olarak ele alırsak;

Asıl olan; sonsuz ve kalıcı olan İlahi ve ebedi alemden gelip, geçici dünyaya ait olan varlıklarla oyalanıp, onlara ihtiyaçtan ve gereğinden fazla değer verip, bizi ebedi aleme hazırlığımızdan alıkoymasına fırsat vermemektir. Bu durum dünyanın tamamen değersiz olduğu anlamına gelmez. Mesele dünyayı terk etmekten çok, dünyayı kalbin merkezine koymamaktır. Dünya araçtır; amaç değildir.

Cennet güzel, Huriler güzel, nimetler güzel elbette güzel ve özeldir ama Allah’ın rızası ve yakınlığı bunların hepsinden üstündür. Tasavvuf geleneğinde ibadetlerin cehennem korkusu veya cennet arzusu için değil, Allah sevgisiyle yapılması esastır. Yani: Hakiki Sevgili’yi ve O’nun İlahi güzelliğini ve tecellilerini müşahede edip tanıyan-idrak eden kimse, bu İlahi aşkın cezbesinden artık O’nun dışındaki nimetleri asıl gaye olarak görmez. O artık dünyada binlerce şey görür; fakat bunlarda sadece tek Yaratıcı‘yı görmeye çalışır.

Böylece; “Kendi canından geçmiş” Nefsin istekleri olan; “Ben ne kazanacağım, makamım, itibarım ne olacak, ne derler, rahatım kaçmasın, sıkıntı çekmeye değer mi? gibi” dünyevi istek ve arzulardan sıyrılıp “kendimi yok ettim, dünyadan vazgeçtim” olarak değil; “kendimi davanın ve Hakkın rızasını kazanmanın önüne koymaktan vazgeçtim” noktasına gelmelidir. Dolayısıyla ilk mücadele dış düşman ile değil, içimizdeki ‘ben’ putunu kırmakla başlar.

Sonra: Hz. İbrahim gibi, Sonucu bilmemene rağmen doğru olanı yapmaya devam eden bir teslimiyet ve tevekküle dayanmaktır. Evet Hz. İbrahim ateşe atılırken “Bu ateş nasıl söner?” diye hesap yapmadan sonucu Allah’a bırakıyordu. İşte bu durum her şeyi kontrol etmek isteyip itiraz eden nefse karşı, “Ben üzerime düşeni yapayım, sonucu Allah’a bırakıyım.” diyebilen imani bir davranış, kişiyi teslimiyet ehli yapar.

Çünkü nefis, hiçbir zaman bedel ödemeyi sevmez ve hep bir bahane-mazeret üretir ama Hz. İsmail gibi bir teslimiyet ehli miyiz, anlaşılması için mutlaka bedel ödemeye hazır mıyız imtihanına tabi tutuluruz. Çünkü gerçek bir dava adamının sadakat ve teslimiyeti, sadece sözlerinden değil, neyinden, ne zaman, ne kadar vazgeçebildiğiyle anlaşılır. Mesela: Kişi; parasından, zamanından, rahatından, itibarından, alışkanlıklarından, eski doğruluğundan ve ayrı yolun yolcuları olmuş dost ve arkadaşlarından vazgeçemiyorsa, “fedakârlık” henüz teoridedir. Hz. İsmail’n teslimiyeti: “Hakkı ve hakikati seviyorum” demek kolaydır; fakat o hakikat uğruna bedel ödemek veya fedakarlık yapman gerektiğinde kaçmamak ve boyun eğip teslimiyet gösterebilmek asıl imtihandır. Yani teslimiyetin testi inandığın davan için nelerden vazgeçtiğine bakarak-ölçülerek ispatlanır.

İç mücadeleyi kazanıp teslimiyet ehli olduysan sıra geldi bu uğurda dış düşmanla mücadele etmeye; çünkü insanın içindeki nefisle mücadele edip dışarıdaki zulme karşı tamamen kayıtsız kalması imtihanın amacına ve ruhuna aykırıdır. Bu sıralamanın önemi şudur; Nefsini düzeltmeden başkasını düzeltmeye kalkarsan zulmedebilirsin. Ayrıca şayet zulme karşı çıkmadan sadece kendi iç dünyana yöneldiğinde de bu seferde sorumluluktan kaçmış olursun. Dolayısıyla manevi olgunluk ve imtihanı kazanmanın şartı; İç ıslah + dış zulümle günün şartlarına uygun, Kur’ani bir metotla, yani; Hikmetle (mektep-medrese öğretiminden ziyade, İlahi ilham suretiyle ve manevi feraset eğitimiyle lütfedilen özel bir ilimle) donanmış bir rehberle zulümle mücadeleye başlamaktır. Ki bunu bugün Milli Çözüm yapmaktadır.

Fakat mücadeleye girildikten sonra davan ve inancın uğrunda: Yalnızlık, başarısızlık, iftira, saldırı, hayal kırıklığı ve umutsuzluklar olabilir ve işte tam burada nefis hemen devreye girer: “Demek ki yanlış yoldasın.” der. Ama imana dayalı bir sabır ise: “Sonuç gecikti veya istediğimiz gibi gelişmedi diye Hak bildiğim davamdan vazgeçmem.” der. İşte Hz. Eyyub’un sabrı budur ve bu sabır “Haklı ve Hakka bağlı olmak, hemen zafere erişileceği anlamına gelmez.” diyerek hiçbir etkileyicinin etkisinde kalmadan yoluna devam edebilmektir.

Hatta Cercis gibi artık mesele “rahatımı feda ederim”den “canımı bile feda ederim” seviyesine gelebilmektir. Tabi bunun en önemli anlamı fiziksel ölümden ziyade; “Benim şahsım değil, Hak davamın devamı ve selameti önemlidir.” anlayışına ulaşmaktır. Çünkü nefsi insana davasını kendisinin malı gibi gösterebilir, bu durum ibadete ibadet etmeye yol açar ve dava kendisine hizmet eder hale gelebilir. Halbuki kişi kendisini davanın hizmetkarı olarak görürse: “Davası onun kurtuluşu için bir nimet” olur. Bu durum, nefsin aldığı en büyük yenilgilerinden biridir.

Ne mutlu; Nefsin hâkimiyetinden kurtulup, Teslimiyete ulaşarak, Fedakârlık gösterip, Zulme karşı mücadele ederken, Karşılaşılan zorluklara sabrederek, Davasının uğrunda kendi benliğini feda edip yok edebilenlere ve bunun sonucunda bütün bunları Kur’an ve Sünnet ışığında birleştirip tevhide ulaşanlara, büyük bir hasretle en Sevgiliye kavuşma ve Allah’ın rızasına ulaşmak için gece gündüz çalışıp çırpınanlara…

Evet özetle;
Kişi ya kendini: Nefis, Teslimiyet, Fedakârlık, Mücadele, Sabır, Sebat = Vuslat şeklinde formatlar ve huzura kavuşur.

Ya da bunun karşıtı olan nefsani ve şeytani yola göre kendini: Benlik, Konfor, Menfaat, Korku, Şikayet, Vazgeçiş şeklinde formatlar ve Hüsrana uğrar.

Tercih bize kalmıştır; Ya Faniyi (sonu hüsran olanı) seçeriz, Ya da Bakiyi (sonu huzur ve en Sevgiliye kavuşma olanı) seçeriz… Ortası yoktur!..

İlahi vuslat çağrında. Eyyüpleyin dert bağrında

Cercis gibi Hak uğrunda. Çıkmayan canı neylerem!..

Allah razı olsun. Yüce Allah canımızı hak yolda vererek cihad eden kullarından olabilmeyi bizlere nasip eylesin.

 “(Dünya ve kâinat) Üzerindeki her şey fanidir (gelip geçici birer gölgedir).” (Rahman 26) https://www.mealikerim.com/55/rahman/26
“(Ey münkirler ve nankörler!) Size verilen şeyler, sadece (fani) dünya hayatının geçimi ve ziynetidir. (Sadık ve mücahit mü’minler için) Allah katında olan ise (elbette) daha hayırlı ve daha süreklidir (cennet nimetleri tükenmez ve bâkidir). Hâlâ aklınızı (ve vicdanınızı) kullanmayacak mısınız?” (Kasas 60) https://www.mealikerim.com/28/kasas/60
 
Hz. İbrahim gibi Allah’a va’adini yerine getirenler…
Hz. İsmail gibi Allah yolunda fedakârlık edip kurban edilmeye bile teslimiyet gösterenler…
Hz. İsa gibi Hikmet sırrını yüklenip göklere yükselen maneviyat sahipleri…  
Hz. Musa gibi zulme karşı duran asalet sahipleri…
Hz. Eyyüb gibi dert bağrındaki sabır sahipleri…
Hz. Cercis gibi Hak uğrunda defalarca canını feda edebilenler…
Vuslata ererler… Sonunda vuslatı bulur mest olurlar.
 
“İman edip salih amellerde bulunan ve Rablerinden bir Hakk olarak Muhammed’e indirilen (Kur’an)a inananların ise, (Allah) kötülüklerini örtüp bağışlamış ve durumlarını düzeltip ıslah ederek (onları şerefli kılmıştır, kılacaktır)…” (Muhammed 2) https://www.mealikerim.com/47/muhammed/2
“… de ki: “Bana Allah yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na tevekkül ettim ve (çünkü) O, büyük Arş’ın Rabbidir.” (Tevbe 129) https://www.mealikerim.com/9/tevbe/129
“Ve Allah ile beraber diğer bir ilaha tapma; (Rabbinden başkasına dua edip yalvarma!) Zira O’ndan başka ilah yoktur. O’nun yüzünden (Zatından) başka her şey helak olucudur. Hüküm (kanun ve karar) O’nundur ve siz O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas 88) https://www.mealikerim.com/28/kasas/88
 “… Allah bize yeter. Ve O ne güzel (ve en mükemmel) Vekîl’dir. (Biz O’nun emrinde, O da bizimle beraber olduktan sonra, O’nun izni ve iradesi dışında hiçbir güç bize zarar veremeyecektir)” diyerek (dik duran sadıklardır).” (Âl-i İmran 173) https://www.mealikerim.com/3/ali-imran/173
 “(Onlar sevinç ve saadetle) Rablerine (Allah’ın tecelli cemaline) bakıp duracak (ve tarifsiz mutluluğa ulaşacak)lardır.” (Kıyamet 23) https://www.mealikerim.com/75/kiyamet/23
“(Sen onların) Yüzlerinde (sonsuz saadet ve) nimete ermenin (ve cennete girmenin) sevinç parıltılarını fark edip sezersin.” (Mutaffifîn 24) https://www.mealikerim.com/83/mutaffifin/24
“Onlara (mü’minler için özel ambalajlanıp) mühürlenmiş halis cennet şarabından içirilir.” (Mutaffifîn 25) https://www.mealikerim.com/83/mutaffifin/25
“Ki sonrası misktir (insanı sonsuz mutluluklara iletecektir). İşte (en nefis nimet ve faziletler için) imrenip yarışanlar (fani ve fena olan şeyler uğrunda değil) bunlar için heveslenip yarışıvermelidirler.” (Mutaffifîn 26) https://www.mealikerim.com/83/mutaffifin/26

“Herhangi bir kimse Malazgirt’te inanışının şahlanışını yaşamadan, Kosava’da Niğbolu’da bir kılıç olup parlamadan, Ulubatlı Hasan olup Istanbul’u Fethetmeden, Sultan Fatih olup atını denize sürmeden, Kanunî olup şanlı ordularıyla Avrupa’nın içine yürümeden, Seyyit Çavuş olup 250 kiloluk mermiyi ‘Ya Allah’ deyip namluya sürmeden, Bir insan Sakarya’nın siperlerine girmeden ve Kıbrıs’ta düşman tahkimatının arasından geçmeden Milli Selamet’in ne olduğunu anlayamaz”. buyuran Aziz Erbakan Hocamızın bu sözleri ;
Yeryüzünde her dil ve renkten , her kültür ve kökenden, herkesin huzur ve barış içerisinde insanca yaşayabileceği Adil bir Düzen kurmak için gayret ederek Cihad etmeyi Allah’ın rızasına ulaştıracak en büyük ibadet bilmeyi bizlere öğretmektedir…

Demek ki; Tek başına bile kalsan zulme baş kaldırmadan ve Rabbimizin yolunda ömrü harcamadan, canımızı kurban vermeden, diğer dertleri terk edip tek derdimiz vuslat olmadan vuslata erilmiyor.

FÂNİ olandan vazgeçip, EBEDÎ olana yönelen bir gönlün, aşk ve vuslat yolculuğu

Dünyanın geçici nimetleri; Hakk’ın cemali, vahdet şarabı ve ilahî vuslat karşısında ne kadar da değersizdir.

“Neylerem” tekrarları, sadece dünyadan yüz çevirmeyi değil, kalbin bir defa hakikati bulduktan sonra, başka hiçbir şeye tamah etmemesini ifade eder.

Hedef; tevhid, aşk, teslimiyet, fedakârlık ve vuslattır.

Hz. İbrahim ateşle, Hz. İsmail kurbanla, Hz. Musa zulme karşı duruşla, Hz. İsa hikmetle, Hz. Eyyûb sabırla, Hz. Cercis ise, Hak yolundaki fedakârlıkla sembolleşmiştir.

Böylece peygamberlerin ve salihlerin hayatındaki imtihanlar, birer hakikat mektebi hâline getirilmiştir.

“Kendi canımdan geçmişem”
Buradaki ölüm, bedensel yok oluş arzusundan ziyade, nefsin bencilliğinden geçip, Hakk’a adanmaktır.

Hakiki aşk, insanı kendisinin esiri olmaktan kurtarıp, sevdiğine kul olmaya götürür.

“Ben Dost cemalin görmüşem. Huri cinanı neylerem”
Bu, tasavvufî düşüncenin özüdür: Cennet bile, Allah’ın rızası ve cemalinin yanında gaye değildir; nihai gaye, Dost’un kendisidir. Âşık için, mükâfatın ötesinde, mükâfatın Sahibine ulaşmak vardır.

Hak yol, yalnız sözle değil, bedel ödeyerek yürünür. İbrahim gibi teslimiyet, İsmail gibi fedakârlık, Eyyûb gibi sabır, Musa gibi cesaret ve Muhammed Mustafa ﷺ yoluna bağlılık olmadan, vuslat iddiası eksik kalır.

Dava varsa dert,
hasret varsa hastalık,
vuslat varsa mestlik vardır.
Çünkü gerçek aşk, insanı yerinde bırakmaz; dönüştürür, arındırır ve “ben”den “Dost”a doğru bir yolculuğa çıkarır.

Önemli olan, dünyayı küçümsemek değil, dünyaya esir olmamaktır.
Cenneti istememek değil, Cennet’in Sahibine talip olmaktır.
Candan geçmek ve yok olmak değil, canı Hakk’a adamaktır.
Vuslat ise, yolun sonunda değil, insanın bütün varlığıyla Dost’a yönelmesindedir.

“Ben ne isterim?” sorusundan, “Dost ne ister?” makamına yükselebilmek, ilahî aşkın zirvesidir.

“Neylerem” sözü, bu makamın mührüdür: Dost bulunduysa, gayrı neyleyeyim?

Picture of Ömer ÇAĞIL

Ömer ÇAĞIL

YORUMLAR

Son Yorumlar
9
0
Görüşlerinizi duymak isteriz, lütfen yorum yazın.x
Paylaş...