Reklam
Reklam

FETİH SURESİ’NİN MÜJDE VE MESAJLARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 32
ZayıfMükemmel 

 

FETİH SURESİ’NİN MÜJDE VE MESAJLARI

                  

Fetih Suresi Hicretin 6. yılında müşriklerle yapılan meşhur Hudeybiye Barışı arkasından Medine’de inmiştir.

Bu mübarek sure:

A) Cenab-ı Allah’ın (CC), Hz. Peygamberin (SAV) şahsında; mü’min ve mücahit kullarına mutlak fetih (galibiyet ve hâkimiyet) vaadini ve bu müjdelere kesin inanmamız gerektiğini ifade ve ikaz buyurmaktadır.

B) Bu sure, sahabenin (RA) ve her asırdaki mü’minlerin cihat, teşkilat ve itaatle ilgili uymaları ve uygulamaları gereken esasları ortaya koymaktadır.

C) Fetih Suresi, hem Asr-ı Saadet’te, hem de ondan sonraki her dönemde; uydurma bahaneler ve yalan mazeretlerle hizmete katılmayanların ve de dışarıdan Müslüman ve müttaki görünüp, aslında İslam’ın zafer bulmasını ve inandığımız değerlerin iktidar olmasını hazmedemeyen haset ve hıyanet ehlinin, acı ve alçaltıcı akıbetlerini anlatmaktadır.

D) Bu sure-i celile, Resulüllah’ın gördüğü ve ashabına haber verdiği halde, bir müddet geciktiği için, bazılarının vesvese ve şüphelerle itiraza yeltendiği, Fetihle ilgili mübarek ve müjdeli rüyalarının gerçekleşeceğini ve bunun gibi her asırdaki sadakat ve istikamet ehli mü’minlerin, zafer ve galibiyetle ilgili manevi işaret ve beşaretler içeren sadık rüyalarının ve cihat davalarının da boşa gitmeyeceğini hatırlatmaktadır.

E) Fetih Suresi, cahili Mekke medeniyetinin ve tüm müşrik düzenlerin sonunda mutlaka yıkılacağını ve İslam dininin ve adalet düzeninin bütün bâtıl sistemlere galip ve hâkim olacağını haber vermekte ve bu İlahi müjde ve mesaja bizzat Cenab-ı Allah’ı (CC) şahit tutmaktadır.

F) Bu mübarek ve müjdeli sure, Asr-ı Saadet’te Efendimize hizmet ve sadakat gösteren Ashab-ı Kiram’ın üstün meziyet ve mükâfatlarını beyan buyurduğu gibi; kıyamete kadar her asırdaki mürşit, müçtehit ve mücahit önderlerin yanında ve cihat yolunda sabır ve sadakat gösteren ehli imanın, yüksek değer ve derecelerine de ima ve işarette bulunmaktadır.

Şimdi Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin: “Yemin olsun, bu gece Bana öyle bir sure indirildi ki, o Benim için bütün dünyadan ve içinde bulunanlardan daha sevimli (ve değerli)dir.”[1] buyurmakla yüksek kıymet ve ehemmiyetine dikkatlerimizi çektiği bu mübarek ve müjdeli suredeki ayetlerin, deryalar misali hikmet ve işaretlerinden, aklımızın erdiği ve kalbimize geldiği kadarını arz etmeye çalışalım.

Bu konuya hazırlanırken itimat ve itibar edilen beş büyük tefsirle, beş ayrı Meal-i Kerim’i, sahih hadisleri içeren Kütüb-i Sitte’yi ve önemli siyer ve tarihi eserleri ve pek çok lügat ve ansiklopedileri araştırdım ve yararlandım.[2]

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin de tespit ettikleri gibi; Kur’an ayetlerinin her bir asra bakan ve önemli olaylara işaret buyuran ve açık hükümleri ve hikmeti ile de çatışmayan ayrı ayrı anlamları ve farklı yorumları mutlaka olacaktır ve bu durum “De ki: Rabbimin sözleri için derya (dolusu) mürekkep olsa bir o kadar daha ilave etsek, (yine de) Rabbimin sözleri (ve ayetlerin hikmet ve işaretleri) bitmeden önce denizler tükenecektir.”[3] ayetine de uygun bulunmaktadır.

Bismillahirrahmanirrahim

1. Ayet: “Doğrusu Biz Sana (zafer yollarını) açtık; apaçık bir fetih ihsan ettik.”

Bu ayetle, Mekke Fethi’ne zemin hazırlayan ve Efendimizin siyasi ve diplomatik bir başarısı sayılan ve ilk başta hikmeti anlaşılamadığından birçok tartışmalara ve itirazlara yol açan ve pek çok tavizler verilerek sağlanan Hudeybiye Anlaşması’na işaret buyrulduğu gibi[4] mutlak gerçekleşeceğini kesinlikle belirtmek üzere geçmiş zaman kipi kullanılarak, Mekke Fethi’nin yakında geleceği ve müşrik hâkimiyetinin biteceği de ifade olunmaktadır.[5]

Bu ayet, Resulüllah’ın şahsına hitaben “Biz Sana feth-i mübini verdik” buyurmakla;

a- “Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de...”[6] ayetinin de bildirdiği gibi zafer ve galibiyetin Allah’ın elinde ve takdirinde olduğuna,

b- “Cihat eden ancak kendisi için cihat etmiş olur. Şüphesiz Allah (CC) âlemlerden müstağnidir”[7] ayetinin ifade ettiği gibi insanların Hak yolundaki cehdü gayretlerinin sadece kendi nefsi kazançları sayılacağına ve Allah’ın rahmet ve inayetine müstahak kılınacağına,

c- Ayette “siz” yerine “sen” zamiri kullanılarak, zaferin Efendimizin şahsına has kılınması, Cenab-ı Hakkın her asırda özel olarak seçip, feragat ve fedakârlık ehli bir cemaatin şahs-ı manevisi haline getirdiği zatların eliyle zafere ulaştırdığına (Bak: Talut-Calut olayında zaferin Hz. Davut eliyle verilmesi)[8] işaret buyurulmaktadır.

Bediüzzaman Hz.leri de: “Zulüm ve dalâlet ehlinin birleşip Siyonizm’in güdümünde bir “şahs-ı manevi” çıkararak İslam’a hücumları hengâmesinde, hakikat ve cihat ehlinin de kendi içlerinden bir “şahs-ı manevi” etrafında kenetlenmeleri ve İslam’ı ona muhafaza ve müdafaa ettirmeleri gerektiğini” ikaz ve ifade eden tavsiyeleri oldukça önemlidir ve dikkate alınmalıdır.[9]

2. Ayet: “(Bu zaferi verdik ki) Allah (CC) Senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın ve Sana olan nimetini tamamlasın ve Seni sırat-ı müstakime hidayet buyursun.”

Bu ayet Hz. Peygamberimizin (SAV) birtakım sıkıntı ve tasalarını gidermek ve Onu teselli etmek için gönderildiği söylense de, aslında her türlü günahtan masum kılınan ve korunan, zaten Peygamber olarak bizzat hidayet rehberi yapılan Efendimizden ziyade, İbnü’l Arabî gibi zatlar bu müjdenin Ashab-ı Kiram’a ve her asırdaki ümmetinden biat, itaat ve sadakat erbabı olan ehl-i imana işaret ettiği kanaatini taşımaktadır.[10]

Bu takdirde ayetin manası “Ey sağlam itikat ve samimi cihat ehli mü’minler! Siz Allah yolunda ve Peygamberin veya cihat emirinin yanında sabır ve sadakatle hizmet ve gayretlerinizi, Allah’ın va’ad ettiği galibiyet ve hâkimiyet gününe kadar sürdürürseniz, Allah da (CC) sizin günahlarınızı bağışlayacak, sizi iç ve dış düşmanlarınıza galip ve üstün kılacak, sizi her türlü nimet ve faziletlerle donatacak. Haklı ve hayırlı bir dine ve döneme, sağlam ve sapmaz bir sisteme ve Adil bir Düzene ulaştıracak ve sizi dünya ve ahirette saadet ve selamete kavuşturacaktır. Zira İslam hâkim olmadan ve Adil Düzen kurulmadan Allah’ın nimetleri tamamlanmış olmayacaktır.

3. Ayet: “(Ve ey Resuli Zişanım ve Onun davasını güden seçkin kullarım. Bununla beraber Rabbin) Sana şanlı bir zaferle yardım edecektir.”

Bu ayet, 1. ayette ifade edilen, Hudeybiye Anlaşması’yla Efendimize verilen stratejik ve diplomatik başarıdan sonra, bunların arkasından Mekke Fethi’nin ve kesin zaferlerin geleceğini müjdelemektedir.

Ve zaten “FETİH” 3 basamakta tamamlanmaktadır.

I. Feth-i Karib: İslami hareketin başlangıcındaki peşin başarılar ve yakın zaferler.[11]

II. Feth-i Mübin: Dost düşman herkesin, İslâm’ın gücünü ve haklılığını kabule mecbur kalacağı açık ve kesin neticeler.[12]

III. Mutlak Fetih: İslâm’ın iktidar olduğu ve kendi hâkimiyetini kurduğu, zalim ve müşrik düzenlerin kovulduğu ve son bulduğu dönemler.[13]

Bu ayetlerin işaret ve beşaretinden (müjdesinden) ve Sünnetullahtan (Cenab-ı Hakkın takdir program ve prensiplerinden) anlaşılıyor ki; bugün de, önce çeşitli kademelerden ve çetin dönemlerden sonra İslami hareketin şahs-ı manevisi iktidar olacak ve yeni bir dünyanın kurulmasına zemin hazırlayacak. Bunu hazmedemeyen dış güçler ve Siyonist merkezler silaha davranacak ve saldırıya başlayacak. Ama İslam cephesi daha önce her türlü tedbirini gizlilik ve titizlikle hazırlamış olduğundan, yapılan bu saldırı ve savaşlardan İslam kârlı çıkacak ve asrın lideri çok şanslı ve şerefli bir zafer kazanarak, Deccalizmin (Siyonizm’in) saltanatı yıkılmış olacaktır!..

4. Ayet: “(Böylece) O (Allah CC) imanlarını bir kat daha arttırsınlar diye mü’minlerin kalplerine sükûnet (huzur, itminan ve emniyet) indirdi (ve indirecektir). Göklerin ve yerin orduları (elbette) Allah’ındır. Allah (CC) her şeyi (nasıl yapacağını en iyi) Bilendir; Hüküm ve Hikmet sahibidir.”

Cenab-ı Hak; uzun bir sabır, sadakat ve cihat döneminden sonra Peygamber müjdesinin ve Kur’ani va’adlerin doğruluğunu göstermek, mü’min ve mücahitlerin imanlarını takviye etmek ve gönüllerini teskin ve teselli buyurup sevindirmek ve “şayet (davanızda ve inancınızda samimi ve) sadık iseniz (yıllardır beklediğiniz ve iddia ettiğiniz bu fetih ve) zafer ne zaman?”[14] diye mü’minlerle alay eden münkir ve münafıkların burnunu yere sürmek ve Kendi kudret, rahmet ve adaletini bizzat göstermek üzere, fetih kapılarını açacak ve inananları iktidara taşıyacaktır...

Allah (CC) bütün bunları yaparken de, zahirde bir cihat emirinin çevresinde, teşkilat düzeni ve disiplini içerisinde hareket ve hizmet eden mü’min ve mücahit kullarını kullanıp onları şereflendirdiği gibi, aynı zamanda melekler, cinler ve ruhaniler gibi görünmeyen ordularını da devreye sokmaktadır.

Zannediyorum ki; bugün yeryüzünde ve ülkemizde şeytanın temsilcisi Siyonist beyinlere, İslam ve insanlık düşmanı çok gizli merkezlere karşı yapılan ve failleri meçhul kalan hareketler de, bu görünmeyen “Allah Orduları” tarafından yapılmakta ve yardımcı olunmaktadır.

5. Ayet: “(Her şeye gücü yeten, göklerdeki ve yerdeki ordularıyla işlerini yürüten Cenab-ı Hakkın ayrıca cihadı emretmesi; bu hizmet ve gayretleri sebebiyle) Mü’min erkek ve kadınları, altından ırmaklar (ve havuzlu şelaleler) akan ve içinde ebedi kalacakları cennetlere sokması ve onların günahlarını örtüp bağışlaması içindir. İşte Allah katında gerçek kurtuluş ve büyük mutluluk budur (ve sonsuz huzura bu sayede erişilir).”

6. Ayet: “(Cenab-ı Hakkın İslami harekete ve onun önderi olan şahsiyete zafer ve iktidar vermesi; aynı zamanda) Allah hakkında kötü zanda bulunan (Allah’ın ve Müslümanların süper güçlerle başa çıkamayacakları kanaatini taşıyan, mücahit ve müstakim kimseleri hayalperestlikle suçlayan; ama zahirde mü’min ve müttaki rolü oynayan) münafık erkek ve kadınlara, (ve yine İslam’ın bir kısmına inanıp bir kısmını gereksiz sayarak inkâra ve itiraza kalkışan) müşrik erkek ve kadınlara azap vermesi (ve İslami hareketin aleyhinde çalışanları rezil ve rüsva etmesi) içindir. Ta ki, (kâfirlerin ve hainlerin, Müslümanlar için bekledikleri) kötülük çemberini onların başına geçirsin (diyedir. Hem mü’min ve müttaki geçinip de Kur’an ahkâmına karşı çıkan münafıkların, hem de yanlış yorumlanıp uygulanan laiklik ve çağdaşlık adına İslam’a saldıran müşrik takımının hepsine) Allah gazap etmiş, lanetlemiş ve onları hazırladığı cehenneme (terk etmiştir). Orası ne kötü (ve kahredici) bir gidiş yeridir.”

Bâtıl ve zalim bir düzen içinde din sömürüsü ve ucuz hikmet kahramanlığı sürdürebilmek için İslâm’ın adaletinden hiç hoşlanmayan ve bu amaçla başlatılan fikri ve siyasi girişim ve gelişimlere devamlı karşı çıkan ve aleyhinde çalışan bu münafık tiplerin durumunu şu ayetler de çok güzel izah etmektedir.

“Ey iman edenler! (Fitne çıkarmamak, anarşi ve ahlâksızlığı kışkırtmamak ve karşılıklı hak ve hürriyetlere saygılı bulunmak şartıyla; onlarla birlikte yaşayın, komşuluk yapın, ülke ve bölge nimetlerini paylaşın, ilmi ve iktisadi konularda yardımlaşın, ama gerçekten iman ve Allah’a itimat ediyorsanız sakın ha!) Yahudilerin (ırkçı emperyalist kesimlerini ve yine haksızlık ve ahlâksızlık hedefleyen bazı) Hristiyan (merkezlerini) veliler (yöneticiler) edinmeyin. (Onları dost ve dürüst zannedip, kendinize idareci, karar verici olarak kabullenmeyin. Zulüm ve hıyanet örgütlerine ve girişimlerine destek vermeyin.) Onlar, (sizin değil) birbirlerinin dostları ve destekleyicileridir. (Artık) Sizden her kim onları dost (ve rehber) edinip (peşlerine giderse), kesinlikle o da onlardandır. Şüphesiz Allah (Siyonist Yahudilere ve emperyalist Hristiyanlara değer ve destek veren ve Müslümanlara hıyanet eden) zalimler topluluğuna hidayet etmez (onların iman nurunu karartır). [Not: Bu ayet Yahudi ve Hristiyan kimselerle iyi ve insani ilişkileri, ticari ve bilimsel işbirliğini değil; zulüm sistemlerinin ve oluşumlarının güdümüne girmeyi yasaklamaktadır.]

(Bu İlahi ikazlarımıza rağmen) Kalbinde maraz bulunan (şuursuz Müslüman)ları görürsün ki, hâlâ (Yahudi ve Hristiyanlarla ve onlara ait bâtıl kural ve kurumlarla dostluk hususunda) onların arasına koşuşturup yarışırlar (kâfirlere yaranmaya çalışırlar ve bu münafıklıklarına bahane olarak da); “aleyhimize gelişen ve değişen zaman içinde, başımıza bir felaket gelmesinden (ve Müslümanların mağlup olmasından) korkuyoruz. (Bari hiç değilse, Yahudi ve Hristiyanların yardımını kaçırmayalım, diye düşünüyoruz)” diyerek (sahte mazeretlere sığınırlar). Fakat pek yakında Allah (Müslümanlara) umulmadık bir zaferi veya Kendi katından mutlu bir emri (ve haberi) gönderecek de (o münafıklar) kendi içlerinde gizledikleri (şeytani heves ve hesaplarına) bin pişman (ve perişan) olacaklardır.

(O küfür cephesi ve köle düzeni yıkıldığı zaman şuurlu ve onurlu) Mü’minler (münafıklara) şöyle (seslenip) diyeceklerdir: “Bunlar mıydı o, bütün güçleriyle sizinle beraber olduklarına yemin edenler?” (Bakın tapınıp sığındığınız şeytani güç odakları nasıl da yıkılmış ve sizi sahipsiz bırakmışlardır?) Artık (münafıkların) bütün çabaları boşa çıkmış ve hüsrana uğramışlardır.[15]

7, 8, 9. Ayetler: “(Cenab-ı Hakk bütün bu va’ad ettiklerini yerine getirmeye Kâdir’dir. Zaten) Göklerin ve yerin (içindeki gizli ve özel) orduları Allah'ın (emrinde)dir. Allah Azîz ve Hâkim’dir. (Sınırsız kuvvet, hâkimiyet ve hikmet sahibidir.)

(Ey Resulüm!) Kesinlikle Biz Seni, (bir) şahit, müjdeleyici ve inzar (ikaz ve irşad) edici olarak göndermişizdir...

Ki (ey kullarım! Bu vesile ile siz) Allah’a ve Resulüne iman edesiniz, Onu savunup destekleyesiniz, Ona içtenlikle saygı gösterip (dinine ve davasına) yardım edesiniz (diyedir.) Ve sabah akşam (her yerde ve her halde) O'nu (hatırlayıp) tesbihle yüceltmeniz (ve O’nun emir ve hükümlerine göre hayat sürüp huzura ermeniz) içindir.”

Demek ki imtihanımızın özü Hak ile bâtıl mücadelesinde safımızı tercih ve tespit etmemiz; Allah’ın dinine gayret ve hizmet göstermemiz ve sağlam bir imanla beraber ibadet ve istikamet çizgisinde yürümemizdir... Peygamberler ve onların varisi olan önderler ise bu imtihanda mümeyyiz, mürşit ve şahit yerindedir.

10. Ayet: “(Ey Resulüm!) Şüphesiz (Hakk ve adalet hâkim kılınsın, zulüm ve küfür düzenleri yıkılsın diye, imani ve insani bir mesuliyetle) Sana biat edenler, (bağlılık sözü verenler, aslında ve aynen) ancak Allah’a biat etmiş (gibi)dirler. (Sanki) Allah’ın eli (Seninle biat ve itaat sözleşmesi yapan) şahısların elleri üzerindedir. (Hakk ve hayır adına biat edip sadakat gösterenler Allah'ın özel inayeti ve hidayeti içindedirler.) Bu nedenle artık kim ahdini bozar (davadan ve sadakatten ayrılır)sa, o sadece kendi aleyhine ahdini bozmuş birisidir. Her kim de Allah’a verdiği ahdine vefa gösterir (sadakat, samimiyet ve gayretini devam ettirir)se, (Allah kesinlikle) ona da büyük bir ecir (şeref ve zafer) verecektir.

Bu ayet her ne kadar Hudeybiye Anlaşması öncesi Mekke’ye elçi olarak gönderilen ve orada bir müddet müşrikler tarafından tutuklanıp gecikince, öldürüldüğü endişesi düşünülen Hz. Osman’ı kurtarmak ve ölünceye kadar Hz. Peygamberin yanında kalmak ve savaşmak üzere Resulüllah’a biat eden[16] Ashab-ı Kiram (RA) hakkında gelmiş ise de; “Nüzul sebebinin özel ve geçici bir nedene dayanması, mana ve hükmün genel ve daimi olmasına mâni değildir” kaidesince, her asırdaki Müslümanları kapsamakta ve sorumlu tutmaktadır.

Çünkü hak ve adaleti hâkim kılmak, inançlı kadroları iktidara taşımak ve yeryüzünde bir adalet ve saadet medeniyeti kurmak üzere bir cemaat düzenine ve teşkilat disiplinine girmek ve bu maksatla İslami hareketin liderine bağlılık göstermek üzerimize farzdır.

Peygambere biat ve itaat nasıl Allah’a itaat ise,[17] “Ulu’l-Emre ve cihat liderine” biat ve itaat ise Peygambere itaat makamındadır.

Zira “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan Ulu’l-Emre de itaat edin”[8] hükmü Kur’an’ın kuralıdır.

Ayetin ifadesinden de açıkça anlaşılıyor ve İlahi bir ikaz olarak seziliyor ki:

a- Adaleti hâkim kılmak, zulüm ve sömürü düzenlerini yıkmak üzere Peygambere veya bu amaçla bir hizmet birimine biat edenler aslında Allah’a söz vermiş ve O’nun hizmet ve himayesine girmiş olmaktadır. Burada biat, haklı ve hayırlı bir hedefe varmak üzere bilinçli bir beraberlik ve bağlılık anlamındadır.

b- Böyle bir biat bağı olmayanlar ve Hakkı hâkim kılma amacı taşımayanlar gerçekte Allah’la irtibat ve intisab kurmamış sayılmaktadır. Yani Allah’ın razı olduğu bir huzur ve hürriyet ortamını hazırlamak üzere görev ve sorumluluk yüklenmeyenler, orijinal ifadesiyle biat ve itaati terk edenler Allah’la sözleşmelerini bozmaktadır.

c- Bu biat ve itaat bağına sadık kalanlar, Allah’ın rahmet ve faziletine mazhar kılınmakta ve imtihanı kazanmaktadır.

d- Peygamberine veya cihat emirine verdiği sözü bozup biat ve itaatten cayanlar ise, Allah’ın kahrına uğrayıp rezil ve perişan olmaktadır.

Bugünümüzde de İslam ve insanlık davasına ve milli hareketin şahs-ı manevisi olan Zat’a nefsanî hesaplarla itibar etmeyenlerin... Veya daha önce verdikleri bağlılık sözünde sebat ve sadakat göstermeyenlerin ibret verici akıbetlerini herkes görüp durmaktadır.

Bu ZAT: Zalim çevrelerin ve işbirlikçi hainlerin topyekûn korkup sakındığı; İslami zihniyetine ve insani hedefine saldırıp savaş açtığı; Onu yaralamak ve yarı yolda bırakmak için münafıkları ve din istismarcılarını kışkırttığı; hatta makam ve menfaat düşkünü kendi adamlarını ayartıp kullandığı hikmet ve hizmet erbâbı, siyaset ve devlet adamı olarak ortaya çıkmaktadır.

11. Ayet: “Yakında Bedevilerden (Medine civarındaki köylü Arap kabilelerinden olup basit bahanelerle cihad görevinden ve Hudeybiye seferinden) geri kalmış (ve nasipsiz bırakılmış) olanlar gelip Sana: “Mallarımız (hayvanlarımız ve tarlalarımızın bakımı) ve evladü iyalimizin (korunması ve ihtiyaçlarının karşılanması gibi mazeretler) bizi oyalayıp engelledi. (Yoksa gönlümüz ve duamız sizinle beraberdir. Bu nedenle) Allah’tan bizim için mağfiret dile” diyeceklerdir. (Oysa) Onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylemektedirler. Onlara de ki: “(Rabbim, kalbinizde gizlediklerinizi ve gerçek niyetlerinizi bilip durduğu için) Eğer Allah size bir zarar gelmesini murad etse veya bir menfaate erişmenizi dilese, O’nun bu kararına karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Kaldı ki Allah bütün yaptıklarınıza (ve kafanızda tasarladıklarınıza) Habîr'dir (her şeyden haberdar olup Bilendir).”

Bu ayet-i kerime; korkaklık, rahatına ve menfaatine düşkünlük, malına ve canına zarar gelmesinden sakınmak ve daha beteri İslâm’ın zafer kazanmasına gönlü razı olmamak gibi sebeplerle cihada katılmayan, ama uydurma özürlerin arkasına sığınarak asıl niyetini saklamaya çalışan fasık ve münafıkların genel özelliklerini ve kötü akıbetlerini beyan edip uyarmaktadır.

12. Ayet: “Belki de aslında siz, (ey Bedeviler ve bedavacılar! Hz.) Peygamberin ve mü’minlerin ailelerine bir daha geri dönmeyeceklerini zannetmiş (ve beklemiştiniz). Bu (acı duruma düşmeleri) sizin (bozuk) kalplerinize (ve yamuk gönüllerinize) de cazip gelmişti de kötü zanlar beslemiştiniz ve (böylece) belayı hak eden bir topluluk oluvermiştiniz.”

Her asırda, mü’minlerin değerini münafıkların da ayarını ortaya çıkaran mihenk taşı, cihat ibadeti olmuştur. Namaz, oruç, hac gibi ibadetleri hatta fazlasıyla yerine getiren, ama İslâm’ın adaletini ve inancımızın hükümetini kurmak üzere yapılan, şartlara göre askeri veya siyasi cihat hareketine katılmaktan yan çizen münafıklar; aslında Müslümanların hezimete uğramalarını gözlemekte ve İslami hareketin başarısız olmasını arzulamaktadır. Bunlar bizim yanımızda ise devamlı bizden görünerek, riyakârlık ve dalkavukluk yapmaktadır.

13. Ayet: “Kim Allah ve Resulüne (gerçekten ve tamamen) imana yanaşmazsa, (rahatına ve menfaatine uygun gördüğü ibadetleri yapar, cihada katılmak ve Hakkı savunmak gibi nefislerine zor gelen emir ve hükümleri inkâr ve itiraza kalkışırsa) o kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.”

14. Ayet: “(Herkesin imanı da inkârı da kendisinedir. İyiliği de kötülüğü de nefsi içindir. Kimse Allah’a kâr ve zarar ulaştıramaz.) Zira göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. O (layık olanlardan) dilediğini bağışlar, (müstahak olanlardan) dilediğine azap eder. Allah (CC) çok Bağışlayan ve çok Merhamet buyurandır.”

15. Ayet: “(Ey mü’minler!) Siz (Hayber’deki ve her yerdeki) ganimetleri almaya gittiğiniz zaman (dünya sevgileri ve samimiyetsizlikleri nedeniyle cihaddan) geri bırakılanlar (sorumluluktan ve fedakârlıktan kaytaranlar) gelip diyeceklerdir ki: ‘Bize müsaade edin de sizi izleyelim (sadık mücahitlerle birlikte gidelim, ganimet ve devlet işlerine iştirak edelim).’ Onlar, Allah'ın kelâmını (ve kararını) değiştirmek (bedavadan ganimet devşirmek) istiyorlar.

De ki: ‘Siz, kesin olarak bizim peşimizden gelemezsiniz. Allah, daha evvel sizinle alâkalı böyle (takdir) buyurdu (sizin niyetinizi ve mahiyetinizi bize bildirdi).’ Bunun üzerine: ‘Hayır, bizi kıskanıyorsunuz’ diyeceklerdir. Hayır, öyle değil; doğrusu onlar anlayışları pek kıt olan (ve feraset ehli mü’minleri kandıracağını sanan zavallı)lardır.”

İşte her asırda örnekleri görülen kolaycı ve bedavacı tiplerin hali budur. Zahmete ve külfete gelmez ama menfaate koşuverirler... Hizmet ve gayrete yanaşmaz, ama ganimete üşüşürler... Fedakârlık etmez ama vefakârlık beklerler. Seferde, tebliğde, mitingde, eğitimde, aidat ödemekte görünmez, ama adaylık, müdürlük, ihale gibi ganimet devşirmeye gelince hepimizden daha çok dava adamı kesilirler.

Ancak şurası kesindir ki; sadece sadıkların söz sahibi olacağı, cevrü cefasını ve davanın sıkıntısını çeken mücahitlerin zafer sefasına kavuşacağı; korkakların, kaçakların ve kolaycıların ise elbette altta kalacağı günler de mutlaka gelecektir ve zaten İlahi adalet de bunu gerekli kılmaktadır.

16. Ayet: “O Arabîlerden (Hudeybiye) seferinden geri kalıp (ama ganimetten pay almak için ucuz kahramanlık rolü yaparak Hayber gazasına katılmak isteyenlere) de ki: “Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı çarpışmaya çağırılacaksınız. (Eğer iddianızda sadıksanız) Onlarla, Hakka teslim oluncaya kadar savaşacaksınız... (İşte samimiyet ve cesaretinizi ispat için bu bir fırsat ve imtihandır.) Eğer emre itaat eder (verilen görevleri yerine getirir)seniz, Allah'tan size güzel bir ecir-mükâfat vardır. Yok, eğer önceden döndüğünüz gibi yine yan çizecek olursanız, sizi çok acıklı (ve alçaltıcı) bir azapla (eziyet ve zillete) uğratacaktır.”

 Demek ki belli bir zaman teşkilat düzeninden ve cihat disiplininden kaçan, hayırlı hizmetlerden kaytaran; ama zafer ve ganimet kokusu alınca ucuz kahramanlığa ve dava adamlığına kalkışan tiplerin marifet ve sadakatini ölçmek için, böyle ciddiyet ve cesaret isteyen görevlerle sınanması ve bunların sorumluluk ve sıkıntı altına sokulması lâzımdır.

17. Ayet: “(Haksızlığın ve ahlâksızlığın hâkim olduğu bir dönemde ve ülkede, yeniden adaleti hâkim kılmak, ilmi ve insani bir düzene kavuşmak üzere gayret etmek herkese farz-ı ayındır. Ancak hizmet yapamayacak ve işe yaramayacak kadar) Kör, topal ve hasta olanlara vebal yoktur. (Böyle ciddi mazeret ve mecburiyetleri olanların dışında) Her kim Allah’a ve Resulüne itaat eder de (gayret gösterirse), Allah onu altından ırmaklar (ve havuzlu şelaleler) akan cennetlere sokacaktır. Kim de (cihadla ve Milli savunmayla ilgili hizmet ve hazırlıklardan) geri kalır (ve kaytarırsa) onu da çok acı bir azapla cezalandıracaktır.”

18. Ayet: “(Ey Resulüm!) Gerçekten Allah (CC), o mü’minlerden razı olmuştur ki, (Hudeybiye’de) ağacın altında Sana biat ettikleri vakit (onların) kalplerindeki (sadakat ve samimiyetleri)ni bilmiş, (bundan dolayı) üzerlerine sekinet (huzur ve emniyet) indirmiştir. (Ayrıca) Kendilerini pek yakın bir fetihle (Hudeybiye barış süreci ve Hayber zaferiyle) ödüllendirmiştir.”

19. Ayet: “Ve elde edecekleri daha birçok ganimetleri de (nasip edecektir), çünkü Allah (CC) Galip ve Güçlü olandır, Hüküm ve Hikmet sahibidir.”

20. Ayet: “(Bunların da ötesinde) Allah (CC) size (ileride) ele geçireceğiniz (kâfirlerin zulüm ve zilletinden kurtulmak ve yeryüzünde hükümran olmak gibi), daha pek çok ganimet (ve faziletler) de va’ad etmiştir. İşte (şimdilik) şunları hemen vermiş ve insanların elini (ve eziyetini) sizden çektirmiştir (size düşmanlarınıza karşı güç ve galibiyet ihsan etmiş) ki, bu (her asırdaki mücahit) mü’minlere bir delil ve alâmet teşkil etsin ve sizi sırat-ı müstakime (Kur’an’ın yoluna ve İslam’ın huzuruna) iletip eriştirsin. (Zira Allah, cihad emriyle mü’minlere izzet ve fazilet vermeyi murad etmiştir.)”

21. Ayet: “Bunlardan başka; henüz elde edemediğiniz (ve şimdilik güç yetiremeyeceğiniz), ama Allah’ın kuşatıp ihata buyurduğu (kudret ve rahmet hazinesinde hazır bulundurduğu ve ileride kavuşacağınız; devlet, izzet, servet ve cennet gibi daha birçok ganimet ve faziletler de va’ad etmiştir. Ki) Allah (CC) her şeye Kâdir’dir.”

22. Ayet: “Şayet kâfirler (Hudeybiye Anlaşmasına yanaşmayıp da) sizinle savaşsalardı, yine kesinlikle arkalarına dönüp kaçacaklardı. Sonra bir dost ve yardımcı da bulamayacaklardı.”

Yani Hz. Peygamber (SAV) müşriklerden korktuğundan değil, hikmet ve maslahat böyle bir anlaşmayı gerekli kıldığı için Hudeybiye Barışı’nı imzalamıştı.

Yeri gelmişken yukarıdaki ayetlerin daha iyi anlaşılması bakımından Hudeybiye Barışı ile ilgili olayları da ana hatlarıyla hatırlatalım:

Hicretin 6. yılında Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz gördüğü bir rüya üzerine, umre yapmak için Mekke’ye gidileceği müjdesini duyurmuşlardı. Yurtlarının ve yakınlarının hasreti ve Kâbe’nin muhabbetiyle yanıp tutuşan Ashab (RA) bu habere çok sevinmiş ve hazırlığa başlamışlardı.

Civardaki Müslüman kabileler de davet edilmiş, ancak: “Muhammed, can düşmanlarının içine gitmekle kendisini tehlikeye atıyor” bahanesiyle bu sefere katılmamışlardı.

Nihayet Ensar ve Muhacirinden oluşan bin beş yüz kişilik bir iman kafilesi, 1 Mart 628’de Zilkade’nin ilk pazartesi günü yola çıkmıştı. Bu arada yetmiş kurbanlık deve ile Abbad bin Bişr komutasındaki yirmi kişilik bir keşif kolu önden gönderilmiş, yani tedbir olarak yol emniyeti sağlanmıştı.

Resulüllah (SAV) ve Ashabı (RA) Zulhuleyfe’de öğlen namazını kılıp ihram kuşanmışlardı. Beşir bin Süfyan, müşrik olduğu halde, dikkatleri çekmesin diye, Kureyş’in durumunu öğrenmek üzere Mekke’ye yollanmış ve bu gözcü Hudeybiye yakınlarında Kureyş’in Peygamberin gelişinden haberdar olduklarını ve silahlı hazırlık yaptıklarını öğrenip Resulüllah’a ulaştırmıştı. Mekkelilerin, Müslümanları şehre sokmama kararı aldıklarını ve Halid bin Velid komutasında iki yüz kişilik bir süvari birliğinin yola çıktığını gelip Hz. Peygamberimize anlatmıştı.

Nihayet Gamim Vadisi denilen yerde düşman süvarileri görülünce, Kureyş’in kötü niyeti iyice anlaşılmış oldu. Efendimiz, Ashabıyla kısa bir müzakereden sonra, kesin kararını veriyor, anayoldan saparak Mekke’ye on yedi kilometre uzaklıktaki Hudeybiye mevkiine geliyordu. Efendimizin mübarek develeri Kusva burada çöktü. Ashabın yürümek için zorlamasına rağmen ileri gitmek istemiyordu. Efendimiz (SAV): “Onu bırakın. Vaktiyle filleri köstekleyen şimdi onu engelliyor” buyurarak bu işin Allah’tan bir ikaz olduğunu işaret buyurmuştu.

Müslümanlar Hudeybiye mevkiinde bütün su kuyularının daha önce Halid bin Velid tarafından tutulduğunu görünce telaşlanıp susuzluktan şikâyete başladıklarında Efendimiz, suyu çekilmiş bir kuyuya okunu fırlatınca mucize olarak sular kaynıyor ve kuyuyu dolduruyordu.

Bu sırada Müslümanlara iyice yaklaşan müşrikler sapan taşı ve oklarla tecavüze kalkışıyordu. Bu saldırganların birçoğu yakalanıp esir ediliyordu. Efendimiz, niyetlerinin savaş olmadığını göstermek üzere bunların birçoğunu serbest bırakıyordu. Ancak Mekke’ye elçi olarak gönderilecek Müslümanlara karşı rehin olmak üzere otuz kadarını alıkoymuştu.

Bu arada Peygamberimizin elçi olarak gönderdiği Varaka’ya Mekkeliler rağbet etmiyor ve dinlemiyordu. Bu sefer kendileri Taif’teki Sakif oğulları kabilesi reisi Urve bin Mes’ud’u Hz. Peygambere elçi olarak gönderiyordu. Urve, ashabının Peygambere nasıl bir sadakat ve itaatle bağlı olduklarını görünce şaşırıp, Peygamberimize; “Ya Muhammed! Farz edelim ki sen galip geldin. Kendi kavmini imha etmek yakışık olur mu?” diyerek endişelerini ifade edince, Efendimiz: “Hayır, Benim maksadım savaş değil, barıştır. Düşmanlık değil, dostluktur. İsterlerse bir anlaşma yapabiliriz” karşılığını veriyordu.

Urve Mekke’ye dönüp durumu Kureyş’e aktarıyordu. Ashabının Muhammed’e (SAV) olan bağlılığını, Müslümanların cesaret ve fedakârlığına ne İran Kisralarının ne de Bizans Kayserlerinin ordusunda rastlamadığını, onlarla savaşmanın divanelik olacağını bildiren bir konuşma yapınca, müşrikler, “Sus bizi korkutma!” diye tersliyor, Urve de bunlara kızarak askerlerini alıp Taif’e geri dönüyordu.

Urve ayrılınca, Kureyş’e yardım için gelen Ehabiş Arapları reisi Huleys de; “Böyle makul ve masum bir ziyaretten insanlar menedilemez” diyerek çekip gidince müşrikler daha zor durumda kalıyordu.

Bu arada Efendimiz Hz. Ömer’i elçi olarak Mekke’ye göndermek istediyse de Hz. Ömer’in; “Müşrikler benden hoşlanmazlar, beni onlardan koruyacak kabilem de yok. Osman’ın akrabaları kalabalıktır. Onun gitmesi daha münasiptir” teklifi üzerine Hz. Osman (RA) elçi olarak Mekke’ye gönderiliyordu.

Hz. Osman, Eban bin Sa’d’ın emanı (garanti ve himayesi) altında Mekke’ye giriyor ve Hz. Peygamberimizin (SAV) maksadını Kureyş büyüklerine anlatıyordu. Kureyş ise, Müslümanların Kâbe’yi ziyaretine asla izin vermeyeceklerini, eğer isterse yalnız kendisinin ziyaret edebileceğini söyleyince, Hz. Osman ise Resulüllah olmadan Kâbe’yi ziyaret etmeyeceğini bildiriyor, bunun üzerine müşrikler Hz. Osman’ı tutuklayarak göz hapsine alıyordu.

Hz. Osman gecikince, Müslümanlar arasında onun öldürüldüğü şayiası yayılmaya başlıyor; bu gelişmeler üzerine Peygamber Efendimiz bütün Ashabını Semure denen ağacın altına toplayarak; “Canlarını Allah’a feda edeceklerine, ölseler de geri dönmeyeceklerine” dair onlardan söz alıyordu. Gönüllü ölüm fedaileri gibi iman ordusunun bu kararlılığına “Biat-ı Rıdvan” adı veriliyordu.

“(Ey Resulüm) Hakikaten, mü’minler ağaç altında Sana biat ettikleri zaman Allah onlardan razı oldu. Allah onların kalbindeki (sadakat ve samimiyeti) bildiğinden üzerlerine manevi sükûnet ve emniyet indirdi ve kendilerine yakın bir zafer verdi” (Fetih: 19) ayeti bu olay hakkındadır.

Mekke müşrikleri tarafından duyulan Biat-ı Rıdvan olayı onları sarsıyor ve şaşırtıyordu. Derhal Hz. Osman’ı salıveriyor, hemen arkasından da işi bir anlaşmayla tatlıya bağlamak üzere Süheyl bin Amr’ı elçi olarak göndermeye mecbur kalınıyordu. Zaten Peygamberimizin başından beri istediği de buydu.

Süheyl çok ağır şartlar koşuyordu. Uzun tartışmalardan sonra nihayet anlaşma masasına oturuldu. Anlaşma metnini yazması için Hz. Ali görevlendirildi. Tarih: 13 Mart 628 idi.

Efendimiz, “Allah’ın Resulü Muhammed’in yaptığı anlaşmadır” başlığını yazdırınca Süheyl yine itiraz etti. “Biz Senin Allah’ın Resulü olduğunu kabullense idik, bu kavga ve barışa zaten gerek yoktu” dedi ancak (Abdullah oğlu Muhammed) ibaresine razı olabileceğini söyledi. Ve bu konudaki inadı ve ısrarı üzerine Hz. Ali’nin ve diğer Müslümanların razı olmamalarına rağmen Efendimiz “Resulüllah” ibaresini sildirdi ve “Vallahi siz müşrikler kabul etmeseniz de Ben yine gerçek Peygamberim” buyurdu. Ve anlaşmanın diğer şartları aşağıdaki şekilde belirlendi, yazıldı ve taraflarca imzalandı:

1- Müslümanlar bu sene Mekke’ye girmeden ve Kâbe’yi ziyaret etmeden geri döneceklerdi.

2- Eğer isterlerse gelecek yıl ziyaret için gelebilecekler, ama yanlarında kınlarında saklı kılıçtan başka silah getirmeyecek, Mekke’de ancak üç gün kalabilecekler ve bu müddet zarfında müşrikler şehri terk edeceklerdi.

3- Müslümanlar, Mekke’deki Müslümanların hiçbirini beraberinde alıp Mekke’ye götüremeyeceklerdi. Ama Medine’den gelen bir Müslüman Mekke’de kalabilecekti.

4- Müşriklerden birisi Müslüman olarak kaçıp Medine’ye sığınsa, Kureyş’e geri teslim edilecekti. Ama Medine’den birisi gelip Mekke’ye sığınsa geri verilmeyecekti.

5- Diğer Arap kabileleri istedikleri tarafı tutmakta serbestti.

6- Bu anlaşma müddeti on yıl geçerliydi.

Bu anlaşmanın hikmet ve hedefini ve doğuracağı mesut neticeleri ilk anda kavrayamayan Ashab-ı Kiram, derin bir hayret ve huzursuzluk içinde bulunuyor ve zillet kabul ettikleri bu ağır şartları bir türlü hazmedemiyorlardı.

Derken Süheyl’in oğlu Ebu Cendel, Müslüman olduğu için hapis ve işkence edildiği yerden kaçarak perişan bir durumda gelip Peygamberimize sığındı. Babası Süheyl, eğer oğlunu geri vermezlerse anlaşmayı iptal edeceklerini söyledi. Efendimiz de anlaşma gereği Ebu Cendel’i müşriklere geri teslim etmek zorunda kalınca sahabedeki sabır taşı çatlamıştı.

Buhari ve Müslim’de müttefakün aleyh olarak zikredildiğine göre Hz. Ömer artık dayanamayarak hayret ve hiddetle Resulüllah’a gelerek:

- Sen gerçekten Allah’ın Peygamberi değil misin?

- Evet!

- Biz Hak yolda, düşmanlarımız bâtıl üzere değil mi?

- Evet!

- Bizim ölülerimiz şehit ve cennetlik, onlarınki murdar ve cehennemlik değil mi?

- Evet!

- O halde niçin böylesi ağır şartları kabul ederek dinimizi ve şerefimizi alçaltıyorsun? deyince,

Efendimiz:

- “Ben Allah’ın Resulüyüm, O’na isyan etmem. O benim yardımcımdır”, buyurdu.

Bu sefer de Hz. Ömer:

- Peki rüya görüp Kâbe’yi ziyaretle müjdelendiğimizi ve Allah’ın bize yardım edeceğini söyleyen Sen değil miydin?

Efendimiz:

- “Evet ama, ille de bu sene olacak diye şart koşmamıştım” karşılığını verdi.

Hz. Ebubekir ise, Hz. Ömer’e dönerek: “Sakin ol ey Hattaboğlu! Unutma O Allah’ın Resulüdür. O yanlışlık yapmaz ve Allah O’nu yalnız bırakmaz” diye ikaz ettiler. Tam bu sırada Fetih Suresi’nin ilk ayeti nazil olmuştu.

“Ey Habibim Biz Sana açık ve gerçek bir zaferin kapısını açtık.” (Fetih: 1)

Herkesin zaafiyet ve zillet kabul ettiği Hudeybiye Anlaşması’nı Cenab-ı Hak “zafere açılan bir kapı” ve fetih olarak niteliyordu.

Bu ayetler Hz. Ömer’e gönderilip okutuldu. Hz. Ömer hayretle: “Bu fetih midir Ya Resulüllah?” diye soruyor ve artık yatışmaya başlıyordu.

Hz. Ömer’in hayatı boyunca bu hadiseyi hatırladıkça pişmanlık gösterdiği ve affedilmek ümidiyle nafile namazı kılıp, oruç tuttuğu rivayet ediliyordu.

Daha sonra Efendimiz Ashabına hitaben:

“Haydi kalkınız! Kurbanlarınızı kesip tıraş olunuz!” diye emir verdiği halde kimse yerinden kalkmıyordu. Ramazan el Buti “Fıkhu’s Siyre”sinde; “Ashab o derece üzgün ve şaşkın bulunuyorlardı ki, ufak bir bahane ile nerede ise birbirini öldüreceklerdi” şeklinde durumu özetliyordu.

Nihayet, zevcesi Ümmü Seleme; “Ya Resulüllah! Sen kalk, kimseye bir şey söylemeden kurbanı kes ve tıraş ol” diyor, Efendimiz de aynısını yapıyor, bunun üzerine Ashab-ı Kiram da (RA) kalkıp kurbanlarını keserek tıraş oluyordu.

Hudeybiye Anlaşması şu hikmetlere dayanıyordu:

1- Hudeybiye Anlaşması ile Efendimiz (SAV), “Müslümanların artık siyasi bir güç olduğunu” resmen ve fiilen müşriklere kabul ve tasdik ettirmiş oluyordu. Nasıl ki hicretten sonra yapılan vatandaşlık anlaşması ile İslam devletinin varlığını Yahudilere tescil ettirdiği gibi, bu da siyasi bir zafer sayılıyordu.

Böylece müşriklerle Müslümanlar aynı haklara sahip iki toplum haline getiriliyor, Müslümanlar “kaçak, sığıntı, esir ve köle” gibi ikinci ve üçüncü sınıf insan muamelesi görmekten kurtarılmış oluyordu.

2- Mekkelilerle Müslümanların devamlı savaşmaları ve düşmanlık içinde bulunmaları, müşriklerin Müslümanlarla ilişki kurmalarına ve İslam’ı yakından tanımalarına engel oluyordu. Bu kin ve düşmanlık duvarını yıkmak için bir barış ortamına şiddetle ihtiyaç duyuluyordu. Nitekim Hudeybiye Anlaşması sonucu Müslümanlarla Mekkeliler ve diğer kabileler arasında, ticaret ve ziyaret maksadıyla yapılan seyahatler sonucu İslam hızla yayılmaya başlıyordu.

3- Hudeybiye Anlaşması Mekke Fethi’ne kapı açıyor ve o büyük zafere zemin hazırlıyordu. Hem Mekke Fethi’nin zorla ve savaşla değil, siyaset ve ferasetle yürütülen bir barış ortamı sayesinde gerçekleşeceği hususunu öğretiyordu.

Bununla ilgili Fetih Suresi 27. ayet-i kerimesi mealen şöyledir: “Yemin olsun ki Allah, Resulünün rüyasını Hak ve gerçek olarak doğruladı. Allah’ın izniyle yakında, emniyet içinde ve korkmadan mutlaka Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Fakat Allah sizin bilmediğiniz şeyleri bildiğinden (Mekke) fethinden önce (Hudeybiye Anlaşması’nı) size yakın bir fetih ve (gizli bir zafer) yaptı.”

4- Resulüllah, kıyamete kadar savaş-barış, biat ve itaat konularında nasıl davranılması gerektiğini ümmetine fiilen gösteriyor ve Hudeybiye Anlaşması birçok İslami hüküm ve prensiplere delil ve senet teşkil ediyordu.

5- Kalıcı ve kapsayıcı yararlar elde etmek için, gerekirse geçici ve basit tavizler verilmesinin caiz ve lazım olduğu bu anlaşma ile ortaya koyulmuştu.

“Şerr-i Kalil için hayr-ı kesir terk edilmez” (Mecelle) İslâm’da bir kaide-i külliyedir. “Yani küçük bir zarara uğramak korkusuyla büyük faydalar terk edilemez” ölçüsü konuyordu.

6- İnsanları, Müslümanların kendilerine hayat hakkı tanımayacakları yolunda endişelere sevk eden ve İslam’ın iktidarından ürküten birtakım yanlış kanaatleri yıkmak zorunda olduğumuzu da Resulüllah’ın Urve bin Mes’ud’a verdiği cevaptan öğrenmiş oluyoruz. Zira İslam bağış ve barış dinidir. Merhamet ve muhabbet erleri olan Müslümanların zulüm ve intikama tenezzül etmeyeceklerine herkesi inandırmamız gereğini anlıyoruz.

7- Zahirde taviz gibi görünen anlaşma maddelerinin, ileride tek tek Müslümanların lehine döndüğünü ve hatta bunların çoğunun iptalini istemeye müşriklerin mecbur kaldıklarını hayret ve ibretle görüyoruz.

Nitekim, “Müşriklerden birisinin Müslüman olarak Medine’ye sığınması halinde, Mekke’ye iade edilmesi gerektiği” şeklindeki maddenin kabulüne şiddetle itiraz eden sahabeyi Resul-i Ekrem Efendimiz: “Bizden (dinden dönerek) onlara gidecek kimseleri Allah bizden bir an evvel uzaklaştırsın. Onlardan bize gelecek kimselere ise Allah nice kurtuluş yolları açacaktır” buyurarak teselli ediyordu ve aynen öyle gelişiyordu.

Hudeybiye günü müşriklere teslim edilen Ebu Cendel, Mekke’ye kaçtıktan sonra anlaşma gereği geri verilen Ebu Basir ve onlar gibi 300 Müslüman bu sefer kaçıp Mekke-Şam ticaret yolu üzerinde mevzilenerek Kureyş kervanlarını vurmaya başlıyordu.

Müşrikler bu durumu Peygamberimize şikâyet ettiklerinde; “Ne yapalım, anlaşmamız gereği biz onları Medine’ye kabul edemediğimiz gibi müdahale de edemiyoruz” cevabını alıyor, sonunda çaresiz kalarak bu maddenin iptalini istiyordu.

Ülkemizde de milli siyasetin ve yerli gelişmenin öncüsü olan Zatın, düzenin anaç partileri sayılan ve sistemin eli ayağı gibi davranan sağ ve sol siyasetçiler ile yaptığı koalisyon protokolleri de özünde Hudeybiye Anlaşması’nın hikmet ve siyasetini saklıyordu.

Zahirde “Bâtıl” görüşlü partilere bazı tavizler veriliyor, onların hükümet olmalarına yardım ediliyordu. Ama neticede değeri çok geç ve zor anlaşılacak şu siyasi zaferler kazanılıyordu:

a- O güne kadar inananları “Gerici, yobaz ve çağ dışı” diye suçlayan ve daima horlayan bâtıl cephesi bu koalisyonlarla inançlı kesimi ve onları temsil eden zihniyeti artık siyasi bir güç olarak resmen ve fiilen kabul ve tescil etmek durumunda kalıyordu.

Altı asır, “Hak ve adalet var, bâtıla ve zulme geçit yok” esasıyla yönetilen Osmanlı Devleti, 1839 Tanzimat Fermanı’yla “Hak varsa bâtıl da var” zihniyetine boyun eğmek zorunda bırakılıyordu.

Osmanlı’nın çöküşünden sonra ise “Sadece bâtıl var, Hakka yer yok” düşüncesi hâkim olmuştu.

Nihayet Milli Selamet’le beraber “Bâtıl varsa, Hak da var” görüşü yeniden zuhur etmiş ve resmen kabul ettiriliyor; ileride “Yalnız Hak ve adalet vardır, bâtıl ve zulüm kaldırılmıştır” hedefine doğru yola çıkılıyordu.

b- İnançlı kadrolar devlet ve hükümet yönetiminde hem bilgi ve beceri sahibi oluyor, hem de Müslümanların “çağın çok gerisinde kalmış, yabani, pısırık ve beceriksiz kimseler oldukları” hususunda oluşturulan yanlış kanaatler temelinden yıkılmaya başlanıyordu.

c- Bu arada kimin hangi işte ve ne kadar başarılı ne kadar sadık ve sağlam olup olamadığı da deneniyor, hizmet kadrosunun samimiyet, teslimiyet ve kabiliyet derecesini hem lider görüyor, hem de bizzat herkesin ayarını kendilerine gösteriyor ve siyaset inananlar için bir mektep oluyordu.

Hudeybiye Barışı’ndan çıkarılan İslami hüküm ve esasları da şöyle sıralamak mümkündür:

1- Resulüllah’ın müşriklerin dikkatini çekmeden rahat casusluk yapsın diye Bişr Bin Süfyan’ı haber getirmek için görevlendirmesi, “emin ve ehil bir müşrikten bu tür hizmetlerde yararlanmanın caiz olduğu” hükmünü ortaya koymaktadır.[19] Nitekim, hicret esnasında kılavuzlukta ehil ve emin bir müşrik olan Abdullah bin Uraykıt yüksek bir ücretle kiralanmıştır.

2- Ashabın çoğunluğunun şiddetle karşı çıkmalarına rağmen Efendimizin Hudeybiye Anlaşması’nın ağır şartlarını kabul etmesi, “istişarede liderin çoğunluğun kanaatine uymak zorunda olmadığı” hükmünü ortaya koymaktadır.

Nitekim “Şura”, görüş bildirme ve görüş almayı ifade eder, başkanın mutlaka bunlara uyma zorunluluğu ve mecburi tasdik durumu söz konusu değildir.[20]

3- Hudeybiye Anlaşması; Müslümanların gerektiğinde, taviz vererek ve hatta tazminat ödeyerek düşmanlarla barış anlaşması yapmalarının caiz olduğu hükmüne de delil sayılmıştır.[21]

4- “Verdiği karar akıllarına yatmasa ve hikmetini anlamasalar dahi, liderin ve komutanın İslam’a aykırı olmayan emrine uymanın farz olduğu, itiraz ve isyanın asla caiz olmadığı hükmü” Hudeybiye hadisesinde de açıkça gösterilmiş bulunmaktadır.

İbni Haldun Mukaddime’sinde şöyle diyor: “Bil ki biat, itaat etmeye söz vermektir. Bir emire biat eden, kendisinin ve bütün Müslümanların işlerini ona teslim edeceğine, haram ve günah dışında hiçbir hususta onunla çekişmeyeceğine, nefsinin hoş görmediği ve arzu etmediği bir işe zorlansa bile ona itaat etmeye söz vermesi demektir.”[22]

“Büyük âlimler bu hadisle, Müslümanların lideri tarafından bir kimseye ziraat, yahut savaşın emredilmesiyle o şeyin o kimseye farz olmasını gerektirdiği hükmünü çıkarıyorlar. Yani liderin emir ve tayiniyle farz-ı kifaye kabilinden olan şeyler faz-ı ayına dönüşür. Bu durumda (lidere itaatsizlik) askerlikten kaçmak, namazı ve orucu terk etmek gibi büyük günah sayılır.”[23]

Müslümanların her işte olduğu gibi, bilhassa düşmanlarıyla münasebetlerinde dahi nefsi ve aceleci davranmalarının yanlış ve yararsız olacağını, his ve heyecanlarla değil, akıl, feraset ve İslami siyasetle karar vermeleri gerektiğini de Hudeybiye Barışı’ndan anlaşılmaktadır.

Zira, siyasetsiz kuvvet hiçbir işe yaramayacaktır. Unutmayalım: “Harp hiledir” ve İslami siyaset, satranç oyunu gibi feraset, sükûnet ve strateji gerektirmektedir.

Ve gerçek liderler; “Büyük ve kalıcı neticelere ulaşmak için küçük ve geçici tavizler vermekten çekinmeyeceklerdir.

Halkın ve hatta kendi yakınlarının kınamasından ve karşı çıkmasından korkarak, yapılması gerekenden asla vazgeçmeyeceklerdir.”

23. Ayet: “(İşte bu) Allah’ın öteden beri süregelen kanunu (ve imtihan programıdır ki: Hakk namına biat ve hayırda itaat şuuruyla cihad edenleri mutlaka zafere ulaştıracak, münkir ve münafıkları ise mahvu perişan kılacaktır.) Allah’ın kanununda (ve ezeli takdir planında) asla bir değişiklik bulamazsın. (Size düşen Allah'ın Kitabına ve imtihan şartlarına uymak ve sıkıntılara sabırla katlanmaktır. Bugünkü zalim düzenler de her halde yıkılacak ve hainler hak ettikleri akıbete uğrayacaklardır.)”

24. Ayet: “Ve O (Allah CC), Mekke vadisinde (Hudeybiye’de ve kıyamete kadar her dönemde) kâfirlere karşı Sana zafer verdikten sonra; onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çektirip (huzur ve güven ortamı sağlayandır.) Ve Allah, her ne yaparsanız hakkıyla görüp durmakta (ve kayıt altına aldırmaktadır).”

25. Ayet: “(O müşrikler ve zalimler) Onlar ki (Hakkı) inkâr edip (kâfir olanlar) ve sizin Kâbe’yi ziyaretinizi ve bekletilen hediyeleri (kurbanları) yerlerine (Mina’ya) iletilmesini engelleyip alıkoyanlardır. Eğer (bazı mazeret ve mecburiyetlerle hicret edemediklerinden dolayı hâlâ Mekke’de bulunup) kendilerini henüz tanımadığınız (bazı) mü’min erkeklerle mü’min kadınları, bilmeyerek çiğnemeniz (kâfir zannedip öldürmeniz) sebebiyle vicdan azabına kapılmanız ve kınanmanız ihtimali olmasaydı (Allah savaşı önlemez ve barış yapmanıza izin çıkmazdı.) Dilediğine rahmet etmesi (pek çok Mekkeli müşriki hidayete erdirmesi) için Allah böyle yapmıştır. Şayet onlar (Mekke’deki gizli mü’minlerle müşrikler) birbirinden açıkça seçilip ayrılmış olsalardı, onlardan inkâr edenleri elim bir azaba hemen çarptırırdık.”

Ayetten anlaşılıyor ki Mekke’de, gönlü İslâm’a meyleden ama mevcut rejimin ve müşriklerin korkusundan bu imanlarını gizleyen pek çok insan bulunuyordu. Bu nedenle Mekke’nin silahla ve savaşla değil, sulh ve siyasetle ele geçirilmesi takdir buyurulmuştu.

Bugün de durum aynıdır. Kalpleri imana ve İslâm’a ısınan, ama sosyal ve siyasal baskılar yüzünden bunu açıklama fırsatı bulamayan yüz binlerce insanımızın hürriyet ve hidayet ortamına kavuşturulması ve halkımızın, sağcı-solcu, şucu-bucu, diye birbiriyle çarpıştırılıp milli gücümüzün sıfırlanmaması ve dış güçlerin hücumuna zemin hazırlanmaması için, kanlı ve kavgalı yöntemlere değil, sivil ve siyasi inkılâp ve dönüşümlere ihtiyaç vardır. Temel insan haklarına dayalı evrensel hukuk kuralları böylece hâkim kılınmalı, her din ve düşünceden herkese huzur ve hürriyet ortamı sağlanmalıdır.

26. Ayet: “(Hudeybiye’de Müslümanlarla barış imzalamaya mecbur kalan, ama bunun ezikliğini çok ağır şartlar koşarak gidermeye çalışan) Kâfirler, kalplerinde o (şeytani) hamiyet gururunu (kavmiyetçilik ve ataperestlik taassubunu) ve cahiliye damarını kabartıp kaynattıkları zaman, Allah (CC) Peygamberinin ve mü’minlerin üzerine sabır ve sükûnet indirip (onları rahatlattı). Ve onların takva kelimesi (Peygambere, Hakk dava ve devlet liderine Allah için biat ve itaat sözleri) üzerinde kararlılıkla durmalarını sağladı. Zaten onlar (sadık sahabiler ve mü’minler) buna oldukça layık ve ehil (insanlar konumundalar)dı. (Yani sadakat ve liyakat ehli başarıya ulaşırlardı.) Allah (CC) her şeyi (ve herkesi) hakkıyla Bilendir.”

Demek ki münkir ve müşriklerin yenilgiye ve iktidarı Müslümanlara teslim etmeye hazırlandıkları bir süreçte, saltanatlarının yıkılmasının verdiği geçici bir kızgınlık ve hırçınlık tavırlarını, sabır ve sükûnetle karşılamak gerekmektedir.

27. Ayet: “Yemin olsun ki Allah, Resulü’nün (Hudeybiye seferi öncesi, ashabıyla birlikte Beytullah’ı ziyaret ettiklerini müjdeleyen) haklı (ve hayırlı) rüyasını doğru çıkardı. Ve Allah’ın izniyle (huzur ve) emniyet içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak korkusuz (ve kaygısız) bir şekilde Mescid-i Haram’a mutlaka gireceksiniz (buyurduğu va’adini tamamladı. Resulüllah’ın rüyasının gerçekleşmesi biraz gecikti ise de, bunun da pek çok hikmetleri vardı.) Allah sizin bilmediklerinizi de bilir. İşte bakın bundan önce size yakın bir fetih vermiş, (sonu çok hayırlı ve hikmetli olacak Hudeybiye Barışını ve Hayber zaferini lütfetmiştir.)”

28. Ayet: Bütün dinlerden (ve düzenlerden) üstün (ve hâkim) kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve Hakk Din ile gönderen O’dur. (Bu hükmünü gerçekleştirmek ve kullarının Hakk’tan mı bâtıldan mı taraf olduğunu imtihan edip seçmek üzere) Şahit (gözetleyici ve değerlendirici) olarak Allah (CC) yeterlidir.”

Evet İslâm Hak’tır ve baştan sona hayırdır. Kur’an ve Sünnet esas alınarak, müctehit âlimlerin üzerinde icma ve ittifak ettiği prensiplerden yararlanarak, değişen ve gelişen bütün çağların şartlarına ve standartlarına uygun yeni ve yeterli çözüm ve çareler üretilerek olgunlaştırılan adil düzenler, mutedil ve muhteşem medeniyetler bütün insanlığın hayat ve huzur kaynağıdır.

Özel meziyet ve faziletlerinden dolayı Ashab-ı Kiramın (RA) sevap ve üstünlüğü elbette tartışılmazdır. Ancak İslam’dan kaynaklanarak geliştirilen Emevi dönemi sistemi, Asr-ı Saadet’ten daha kapsayıcı ve daha geniş çaplıdır.

Abbasi dönemi düzeni ise, Emevi’lerden de kaliteli ve kuşatıcıdır.

Selçuklu dönemi İslami devlet ve hükümet modeli ise, Abbasilerden daha gelişmiş ve olgunlaşmıştır.

Osmanlı İslam medeniyeti ise, daha öncekileri her bakımdan geride ve gölgede bırakmıştır.

Şimdi, çok ilmi ve ciddi araştırma ve tartışmalar sonucu ortaya çıkarılan, her dinden ve her kavimden bütün insanların birlikte barış içinde yaşama şartlarını hazırlayan “ADİL DÜZEN” projeleri ve “Milli Görüş Medeniyeti”nin ise hepsinden daha mükemmel ve daha muhteşem olması doğaldır ve lazımdır.

İslam’ın bu saadet ve adalet döneminde, Batı’nın barbarlığı ve bâtıl düzenlemelerinin berbatlığı daha net olarak anlaşılacaktır...

Ve çaresi yok, mutlaka Hak gelecek, bâtıl yok olacaktır. Zira güneş doğunca karanlık kaybolacaktır.

29. Ayet: “(Elbette ve kesinlikle Hz.) Muhammed (SAV) Allah’ın Resulüdür; beraberinde bulunanlar (ve kıyamete kadar Onun yanında ve yolunda olanlar) da; inkârcı (zalimlere) karşı şiddetli (cesaretli, mert ve metin), kendi aralarında ise (gayet müsamahalı ve) merhametlidirler. Onları rükû ve secde ederek (her hizmet ve ibadetlerinde sadece) Allah’ın fazlını ve rızasını ararken görürsün. Onların nişanları, (nurlu) yüzlerindeki secde izleridir. Bu onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları ise şöyledir: Sanki bir ekin (tohum kabuğunu) yarıp filizlerini çıkarmış, gittikçe onu (bitki fidesini ve gövdesini) kuvvetlendirerek kalınlaşmış, derken sapları üzerine doğrulup boy atmıştır. Ki bu durum (emek çeken) ziraatçıların da hoşuna gider. Allah’ın (mü’minleri ve İslami hareketleri böyle tedricen geliştirip güçlendirmesi) bunlarla kâfirleri öfkelendirmek (ve zalimleri kahretmek) içindir. (Ama onlardan, sonunda inadından ve inkârından dönüp) İman eden ve salih ameller işleyenlere Allah (yine de) mağfiret ve büyük mükâfat va’ad etmiştir.”

Fetih Suresi’nin bu son ayet-i kerimesi mü’minlerin başka insanlarla münasebet ilkelerini belirlemektedir:

I. Mü’minlerin zalim ve saldırgan kâfirlere karşı tavrı: Ciddiyet ve cesarettir.

II. Mü’minlerin, kendi halinde ve bizimle barış içinde olan gayrimüslimlere karşı davranışlarındaki ilkeleri: İnsaniyet ve adalettir.

III. Mü’minlerin, diğer mü’min kardeşlerine karşı ilişkilerindeki esasları: Merhamet ve muhabbettir.

IV. Mü’minlerin, fasık ve münafık tiplere karşı tutumları ise; müdârâ ve siyasettir.

Bu ayete göre mü’minlerin Tevrat’ta haber verilen ve övülen özellikleri ise;

a) Devamlı ibadet ve istikamet üzerinde bulunmaları,

b) Her hareketlerinde ihlas içinde bulunup yalnız Allah’ın rızasını aramalarıdır.

Bu ayete göre, mü’minlerin ve İslami cemaat ve cihat hareketlerinin İncil’de anlatılan durumu ise şöyledir:

Bir ekin (nebat, hububat veya ağaç) nasıl önce topraktaki tohumunu çatlatıp fışkıran bir filiz halindedir. Sonra güçlenip dirilmiş, derken sapları kalınlaşmış ve gövdesi üzerine dikilmiş ve nihayet başaklarında daneler ve dallarında meyveler taşıyan ve düşmanlarını hasedinden çatlatan güzel ve görkemli bir görünüm arz etmektedir.

Bu Kur’ani örnek, hem her asırdaki İslam’ı yücelişin seyrine, hem de tarih boyunca süregelen değişim ve gelişimlere işaret sayılabilir.

Yukarıda da arz ettiğimiz gibi İslami model ve medeniyetler Asr-ı Saadet’ten günümüze hep gelişerek ve güçlenerek, devamlı çağın şartlarına ve ihtiyaçlarına göre, kendisini yine kendi prensip ve programlarıyla yenileyerek gelmektedir. Ve Adil Düzen Medeniyeti bu köklü ve güçlü gövdenin en olgun ve dolgun bir meyvesi gibidir.

Ve hem Asr-ı Saadet’teki, hem de günümüzdeki İslami hareketin gelişme seyri de bu ayetteki ekin misaline aynen uygun düşmektedir.

Önce, ileride bütün ülkeye hatta yeryüzünü kapsayacak muazzam bir ağaç olmaya aday mübarek bir tohum misali bir Lider .... Ve çevresinde oluşturduğu çekirdek bir kadro... Derken il il, ilçe ilçe, köy köy ve ev ev teşkilatlanarak, şuurlanarak filiz misali adım adım gelişen ve kökleşen bir hizmet ve hareket!..

Ve giderek bütün iç ve dış tehditlere karşı ayakta durmayı ve hedefine ulaşmayı başaran ve haset ve hıyanet ehlinin kıskançlık damarlarını kabartan ve hırslarından çatlatan güçlü ve görkemli bir cemaat!.. Ve inşaallah pek yakında zafer ve galibiyet... İzzet ve hakimiyet... Adil bir hükümet ve herkese huzur ve hürriyet!..

“Mü’minleri müjdele (zira münkir ve münafıklar inanmasa ve kıt akılları yatmasa da). Yardım Allah’tandır ve zafer yakındır...”[24]

Kur’an’dan kaynaklanan yüksek bir barış ve bereket medeniyeti mutlaka doğacak, Allah’ın adaleti, peygamberlerin rivayeti bütün insanlığı yeniden kuşatacaktır.

 


[1] Ahmet b. Hanbel Müsned 1/31; Buhari Tefsirül Kuran 48-1

[2] 1- Hak Dini Kur’an Dili - Elmalılı Hamdi Yazır, 2- Hulasatül Beyan - Mehmet Vehbi, 3- Fizilalil Kur’an - Seyyid Kutub, 4- Tefsirül Kur’ani’l Azim - İbni Kesir, 5- Safvetüt-Tefasir - Muhammed Ali Es-Sabuni, 6- Kütüb-i Sitte (İlgili bölümleri)

[3] Kehf: 109

[4] Keşşaf: 4/262 ve İbni Kesir.

[5] Zemahşeri ve Safvetü’t – Tefasir-c.6, sh. 113

[6] Nasr: 1

[7] Ankebut: 6

[8] Bakara: 246-252

[9] Lem’alar. İhlas Risalesi. 2. Sebeb. 9. Emir

[10] Hak Dini Kur’an Dili – Hamdi Yazır. c.6, sh. 484. Şura – Çelik Yayınları.

[11] Fetih: 18

[12] Fetih: 1

[13] Nasr: 1-2-3

[14] Secde: 28

[15] Maide: 51-53

[16] Buhari Kitabü’l-Meğazi 35, Müslim-İmare: 80

[17] Nisa: 80

[18] Nisa: 59

[19] R. El Buti – Fıkhu’s-Siyre

[20] Fıkhussiyre sh: 340

[21] Hafidu İbni Rüşd, Bidayetül Müctehid C.1 sh: 582-583

[22] M. Faruk en-Nebhan, İslam Anayasa Hukuku sh: 413

[23] Hüseyin el Cisr, Risale-i Hamidiye sh: 450

[24] Saff: 13

 

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

  Sünnet metodunu iyi anlamalı:             Efendimiz (sav) hayatının her...
Devami
  Mutlak hakikat ve hikmetin kaynağı, ilahi vahiydir. Hürriyet, hakkaniyet...
Devami
  "İşte bunlar, Allah'ın ayetlerinden (Delil ve belgelerinden, ibret ve...
Devami
  İSLAM’DA İNSAN HAKLARI VE İSYAN AHLÂKI          İslam’da Devlet Başkanı’na ve...
Devami
  PEDOFİLİ = ÇOCUK İSTİSMARI SAPKINLIĞI VE BAZI AYETLERİN ALÂKASIZ YORUMLARI          Pedofili; genellikle...
Devami
  Tahribat ve makam menfaat kastıyla haklı harekete sızmış marazlı münafıkların...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 282

SON YORUMLAR