ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1782
mod_vvisit_counterDün1726
mod_vvisit_counterBu Hafta6583
mod_vvisit_counterGeçen hafta16665
mod_vvisit_counterBu Ay10512
mod_vvisit_counterGeçen Ay67493
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar19018742

IP'niz: 44.192.94.86
Bugün: 06 Tem 2022

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 13043085

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

Hak-Bâtıl Savaşı UHUD GAZASI VE İNSAN MANZARALARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 58
ZayıfMükemmel 

 

Hak-Bâtıl Savaşı

UHUD GAZASI VE İNSAN MANZARALARI

        

Al-i İmran Suresi 152-153-154. Ayetlerinin Uyarıları ve İrşadı

“Andolsun (Uhud’da ve kıyamete kadar buna benzer durumlarda), Allah size verdiği sözünde sadık kaldı (ve O’nun va’adi doğru çıktı, ki önceleri) siz O'nun izniyle onları (inkârcıları) kırıp-geçiriyordunuz. Ta ki sevdiğiniz (zafer)i size gösterdikten sonra, siz yılgınlığa yöneldiniz, isyan ettiniz ve (Hz. Peygamberce: ‘Sakın yerinizden ayrılmayın!’ şeklinde verilen) emir hakkında çekiştiniz. Sizden kiminiz dünyayı, kiminiz ahireti istiyordu. Sonra (Allah) denemek için (imtihan gereği) sizi (bir müddet) ondan (manevi yardımdan mahrum bıraktı, cihad şuurundan ve ahiret duygusundan) çevirip uzaklaştırdı. Ama (sonra yine de) sizi bağışladı. Allah mü’minlere karşı fazıl (ve ihsan) sahibi olandır.”

“(Uhud’da) Siz o zaman (yılgınlık ve perişanlıkla savaş alanından) durmaksızın uzaklaşıyor, (kendi canınızı kurtarma telaşıyla) kimseye dönüp bakmıyordunuz. (Hakk) Elçi (olan Hz. Muhammed SAV) de sürekli sizi arkanızdan çağırıp duruyordu. (Allah) Elinizden kaçırdığınız (ve o gün sizden uzaklaştırdığımız zafer ve ganimet mallarına) ve size isabet eden (sarsıcı sıkıntılara) fazla üzülmeyip (onları unutmanız) için sizi kederden kedere uğratmıştı. Allah, yaptıklarınızdan Haberdardır.”

“Sonra (o yenilgi ve) kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, (rahatlamak ve o şaşkınlığı atlatmak üzere tatlı) bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu. (Sizden kalpleri hastalıklı) Bir grubu da, nefisleri can derdine düşürmüştü; Allah'a karşı haksız yere cahiliye zannıyla (kötü) zanlara kapılarak: ‘Bu işten bize ne var ki? (Cihada katıldık da ne kazandık?) diyorlardı. De ki: ‘Şüphesiz işin (takdirin) tümü Allah'ındır.’ Onlar (münafıklar), Sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar, ‘Bu işten bize (hayırlı) bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik’ diye (sızlanıyorlardı). De ki: ‘Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri (ölüp mezarı boylayacakları) yerlere gidecekti. (Kimse ölümden kaçamazdı. Bunu) Allah, sizi deneyip sinelerinizdeki (nifak ve itirazı yoklayıp açığa çıkarmak) ve kalplerinizdeki (kötü duyguları) arındırmak için (yaptı). Allah, göğüslerin-gönüllerin özünde (saklı) olanı bilip durandır.’” (Al-i İmran: 152-153-154)

Uhud Savaşı’nda Müslümanların tarafı iki zümreydi: Birincisi; sadık mü’minlerdi. Onların, Allah'ın va’adine ve Resulüllah’ın haberine itikatları tam olduğundan, elbette İslam’ın yücelmesini isterler ve Allah’ın nusret vereceğini ümit ederlerdi. Uhud Gazası’nda meydana gelen hezimetten sonra tevbe edince Cenab-ı Hak bu kesime hafif bir uyku vermekle korkularını emniyete ve meşakkatlerini rahata ve ıztıraplarını sükûnete çevirdiğini bu ayetle beyan etmiştir. Uyku; sükûnet ve emniyete sebeptir. Zira; korku olan yerde uyku gelmez. İşte o zaman da uyku Allah'ın lütfu ve Resulüllah'ın mucizesidir. Zira; o savaş esnasında uyku âdetin hilafı olduğu gibi uykunun yalnız mü’minleri sarıp, münafıklarda hasıl olmaması bile mucize olduğunu gösterir. Uyku insanlar için her zaman nimettir. Çünkü; daima uyanık bulunmak zaafiyet verdiği gibi, uyku da kuvvet ve metanet sebebidir.

Uhud Gazası’nda ikinci zümre ise, Hz. Peygamberin risaletinden şüphe ve Allah'ın va'adinden tereddüt eden münafık taifedir. Zira; onlar: “Allah-u Teâlâ, Muhammed (SAV)'e nusret etmez ve zafer vermez” gibi sû-i zan besleyen kesimdi. Ve zaten düşmanlar defolup gidince; imanında ihlâs olan mü’minlerden her biri bir yerde hafif az bir uykuyla istirahat edip elem ve kederden uzaklaştıkları sırada, münafıklar kötü niyetleri ve bozuk tıynetleri içinde son derece muztariplerdi. Bu durum ehl-i imanın akıbetlerinin emniyet, ama münafıkların akıbetlerinin felaket olduğuna taraf-ı İlahi’den bir beşaretti. Münafıkların cahiliye zannıyla düşünceleri; Allah'ın va’adine güvenmemeleri ve “Muhammed (SAV) resul olsaydı, Onun üzerine müşrikler musallat olmazdı” şeklindeydi.

Uhud Gazası’na çıkılmadan evvel Resulüllah'ın ashabıyla istişaresinde, münafıkların reisi Abdullah b. Übey de; Medine'den çıkılmayıp savunma harbi yapılmasını istemişti. Halbuki gençlerin ve ekseriyetin tercihi, Uhud'a gidip orada muharebe etmek olunca; genelin görüşüne uyan Efendimiz, ordusuyla Uhud’a gitmişti. İşte bu nedenle münafıklar: “Muhammed (SAV) bizim sözümüzü dinlemedi, birtakım çocukların sözüne itibar etti. Bizim sözümüzle hareket etseydi, bu bela başımıza gelmezdi. Gidin Muhammed (SAV)’e söyleyin!” demişlerdi. Hatta bazı münafıklar; Hazreç kabilesinden katlolunanları haber verdiklerinde, “Muhammed (SAV)’in iddiası doğru olsa, bu mağlubiyete duçar olmazdı. Halbuki fena halde mağlûp oldu. O halde boş iddialar peşindedir” diyerek mü’minlerin kalplerine şüphe koymak istemişlerdi. Cenab-ı Hak da emrin ve takdirin hepsinin kendisine mahsus olduğunu beyanla onları reddetmiştir. Çünkü; her şey Allah’ın kudreti tahtında olunca hikmeti icabı bazen dostlarını ve bazen de düşmanlarını galip getirir. Ve düşmanların galip olması haklı olmalarını göstermemektedir.

Özetle; Uhud vakasında bozgunluktan sonra İslam taifesine lütuf olarak Cenab-ı Hakkın hafif bir uyku ihsanıyla istirahatlerini ve sükûnetlerini sağladığı ve münafık taifesini ise uykudan ve istirahatten mahrum bıraktığı ve onların Cenab-ı Hakka sû-i zanlarının cezasını buldukları haber verilmektedir.

Aziz Erbakan Hocamız: “Tarafımız ve Safımız, Ayarımızı Gösterir” Buyurmuşlardı!..

• “Faraza, bir zaman tünelinden geçirilip Asr-ı Saadet dönemine ve Uhud Tepesi’ne bırakılan kimse, bir tarafta Aleyhisselatü vesselam Efendimiz, arkasında iman ordusu, karşı tarafta ise Ebu Süfyan ve küfür ordusu olduğu halde Uhud Harbi’nin yapıldığını görse;

1- Hangi bahane ile olursa olsun; Ebu Süfyan’ın safına katılsa, ona arka çıksa ve alkışlasa; küfrünü ve kötülüğünü açığa vurmuş demektir.

2- Veya “Allah, Hakka yardım etsin” deyip, hiçbir tarafa tâbi ve taraf olmadan oturup beklese; o zaman da münafıklığını ispat etmiştir. Zira bu söz “Hangi taraf haklı, pek bilemiyorum, Hz. Muhammed’in haklılığından da şüphe ediyorum” anlamına gelir.

3- Şayet bu manzara karşısında, "Ya Rabbi, Resulüne ve ashabına yardım et" şeklinde dua etmekle yetiniyor ve yerinde duruyorsa, bu halde de fasık (günahkâr ve gayretsiz) bir Müslüman olduğu belirginleşir.

4- Yok eğer, bu durumu görür görmez; “Resulüllah'ın ayağına diken batacağına benim gözüme ok saplansın” diyerek yerinden fırlıyor ve bağırsakları çalılara takılsa bile İslam’ın safına katılmak ve Allah yolunda vuruşmak üzere koşuyorsa, o takdirde gerçek bir mü’min olduğunu kanıtlamış birisidir.”

İmtihan gereği, birçok sıkıntı ve sarsıntılara, itham ve iftiralara uğrandığında sızlanmamalıdır.

Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takva gösterirseniz, muhakkak bu “azmi'l-umur"dan (değerli ve şerefli işlerden)dir. (Zalimlerin ve hainlerin asılsız ithamlarına ve kasıtlı ezalarına; Allah için sabretmek ve Hakk yolda cihadını sürdürmek, kararlılık ve kahramanlık gerektirir.)” (Al-i İmran: 186)

Evet, Efendimizin Uhud’un stratejik tepesine yerleştirdiği okçu nöbetçilerin, kesin talimatlara rağmen görev yerlerini terk etmesi üzerine yaşanan hezimetten sonra Allah, bu kederin ardından mü’minlere bir güven duygusu olsun diye, bazılarına kendinden geçiren bir uyuklama hali indirmişti. Bu arada bir kısım münafık insan da kendi derdine düşmüş, Allah hakkında haksız bir şekilde, Cahiliye dönemi insanları gibi gerçek dışı şeyler düşünerek: “Bu konuda bizim fikrimizi mi sordular?” diyerek itiraz ve isyana yönelmişlerdir. Peygamberimize; onlara: “Bütün karar ve yetki Allah'a aittir” demesi emredilmiştir. Onlar, aslında Sana açıklayamadıkları şeyleri içlerinde gizliyorlar ve kendi aralarında: “Bizim bir tercih hakkımız olsaydı, burada böyle öldürülmezdik” dedikleri bildirilmişti. Onlara: “Siz evlerinizde bile olsaydınız, kendilerine ölüm takdir edilmiş olanlar, düşüp ölecekleri yere mutlaka gideceklerdi. Allah bunları, kalplerinizdeki samimiyeti denemek, gönüllerinizi şeytanın vesvesesinden temizlemek için yapmıştır. Allah, kalplerde olanları çok iyi bilir.” uyarısı gelmişti.

Uhud’da; şüphesiz, iki ordunun karşı karşıya geldiği gün, Müslümanların safından savaştan kaçanları, yaptıkları bazı hatalar yüzünden şeytan yoldan çıkarmak istemişti, Allah ise onlardan tevbekâr ve pişman olanları affetmişti. Şüphesiz Allah günahları çok bağışlayan, ceza vermekte acele davranmayandır.

Uhud Savaşı’nın Kapsamı:

Uhud Gazası sadece meydan muharebesi değil, aynı zamanda vicdanlarda gerçekleşen bir harptir. Bu savaşın alanı cephelerin en genişidir. Çünkü oradaki savaş sadece tek yönlü olmayıp birçok yönüyle müthiş bir mücadeledir. İnsanların nefsi tasavvur ve duygularında, hayallerinde ve tutkularında, umûmen bütün varlığında girişilen bir muharebedir.

Mü’minler için Uhud’da önce zafer, sonra hezimet geldi. Zafer ve hezimetten sonra da en büyük muzafferiyet geldi. Kur’an’ın açıkladığı hakikatleri aydınlatan imani duygularda ve gönül yurdunda yaşatan marifetin zaferiydi bu… Safların temizlenişi; nefislerin denenişiydi. Bundan sonra tasavvurdaki karaltılardan, davranışlardaki cıvıklıklardan kurtulup, Müslüman saflarındaki saflaşma ile gerçek hürriyete erişilmişti. Bütün bunlar ancak aralarındaki münafıkların ortaya çıkmasıyla elde edilmişti. İmani direktifleri itirazsız yerine getirmek, İslam’a davetin sıkıntılarını yüklenmek ve cihadın zorluklarına göğüs germek, samimiyet ve marifet gerektirmektedir. Uhud’daki hezimet ve zafiyetlerin gerisinde elde edilen en büyük hasılat bu idi. Zafer ve ganimet hasılatıyla kıyaslanmayacak kadar büyük ve önemli bir kazanıma erişilmişti. Eğer Müslümanlar gazadan zafer ve ganimetle dönselerdi bile, bu geniş ve derin kazanımların yanında önemsizdi.

Kur'an’ın üslubunda savaşta cereyan eden hadiseleri takiben gelen ifadelerde en çok dikkati çeken husus; savaş sahnelerini ve cereyan eden hadiseleri sunarken, bu manzara ve vakaların ötesinde onlarla doğrudan doğruya alâkalı olarak yer alan İlahi öğütler ve öğretilerdir. Ayrıca nefislerin tezkiyesi, kalplerin çapraşık düşüncelerden temizlenmesi, karanlık kinlerden azade edilmesi; günahların kirinden kurtarılıp, hırsın ve cimriliğin, gizli duygu ve isteklerin köleliğinden gerçek iman özgürlüğüne erişilmesi elbette en büyük zaferdir.

Bu ayetlerden birkaç sayfa öncesinde:

“Ey iman edenler! (Sakın) Faizi yemeyin, kat kat arttırılmış olarak (insanları sömürmeyin). Ve Allah'tan korkun (da faizci sistemden vazgeçin); umulur ki felaha ve refaha erersiniz.”

Ve (faizci düzeni mübah sayan) kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakınıverin.”

“Allah'a ve Elçisine (ve Onların izinden giden adil devlete ve hükümete) itaat edin, olur ki merhamet edilir (huzurlu ve onurlu yaşama ulaşıverir)siniz.” (Al-i İmran: 130-131-132) buyrulması da oldukça dikkat çekicidir.

Kur’an’da; bir savaş sahnesini hatırlatan ve kıyamete kadar gerekli ve geçerli uyarılar yapılan ayetlerin anlatıldığı bahis içinde en çok dikkati celbeden husus; şüphesiz ki, faizden söz edilerek yasak getirilmesi, şûra konusu kurumlaştırılarak, Uhud Savaşı’nda açıkça görülen kötü neticelerine rağmen, devlet ve hükümet işlerinin istişare yapılarak yürütülmesinin emredilmesidir.

Uhud Savaşı

Müslümanlar Bedir'de şanlı bir zafer kazanmışlardı. Harbin seyrine bakacak olursak bu zaferin bir mucize olduğu açıktı. Allah Müslümanların eliyle küfrün ileri gelenlerini ortadan kaldırmış, Kureyş'in başlarını koparmıştı. Kureyş'in eşraf takımı Bedir'de yok olunca, Harb oğlu Ebu Süfyan Mekke liderliğini ele almıştı. Ebu Süfyan Müslümanlardan intikam almak için çırpınmaktaydı. Kureyş ticaret kervanının taşıdığı mallar Müslümanların eline düşmekten kurtarılmıştı. Bunun üzerine müşrikler kaçırdıkları bu mallarla Müslümanlara yeniden harp açmak için hazırlanıyorlardı. Ebu Süfyan Kureyşlilerden, Bedevilerden ve ittifaklarına aldıkları yakın kabilelerden üç bin kişilik bir kuvvet toplayıp hicretin üçüncü senesi Şevval ayında yola çıkmıştı. Onları teşvik etmek ve firar edenlere engel olmak için beraberlerine kadınlarını da almışlardı. Böylece Ebu Süfyan kafilesi Medine üzerine yürüyüp Uhud'a yakın bir yerde konaklamıştı...

Resulüllah (SAV) ashabını toplayıp; “Düşmana karşı vuruşmaya mı çıkalım, yoksa Medine’de kalıp savunma tedbirlerini mi alalım?” diye istişare yapmıştı. Kendisinin fikri Medine'de kalıp, müdafaa harbi yapmaktı. Şayet düşmanlar gelirse sokak başlarında, daracık yerlerde, kadınlı erkekli onları öldürmek ve püskürtmek kolaydı. Resulüllah'ın bu görüşüne münafıkların reisi Abdullah İbni Ubey de katılmıştı. Fakat içlerinde çoğunluğu gençlerden oluşan ve Bedir harbine katılmayan sahabelerin büyük bir kısmı düşmana karşı çıkmayı, Medine dışında savaşmayı istiyorlardı. Bunların bazıları, Bedir gibi kolay ve kârlı bir galibiyet ummaktaydı. Ve bu fikirlerinde ısrar ediyorlardı. Cemiyette hâkim olan fikrin: “Düşmanı dışarıda karşılamak” olduğu belirince, Resulüllah kalkıp evine vardı. Zırhını giyip, kılıcını kuşandı ve topluluğun yanına çıktı. Fakat toplulukta bir çalkantı başlamıştı; “Yoksa dışarıda karşılamakta ısrar ederek Resulüllah'ı gücendirdik mi?” diye endişe ediyorlardı. Resulüllah'a: “İsterseniz Medine’de kalıp istediğiniz gibi yapalım” dedilerse de Resulüllah: “Bir peygamber zırhını giydikten sonra düşmanla onun arasında Allah hükmünü verinceye kadar, artık geri çıkarmaz” buyurmuşlardı. Böylece onlara ulvî bir peygamberlik dersi vermiş oluyorlardı. Çünkü şûra, vaktinde yapılırdı. Her şey bitip azim ve tevekkülle yürüme vakti gelince, artık tereddüde mahal kalmazdı. Tekrar istişare yenilenip, görüşler arasında tercih yapılmazdı. Sadece kararlaştırılan işler sonuna kadar uygulanırdı. Geriye ancak Allah'ın dilediğini yapmak kalırdı.

Hz. Peygamberin Rüyası

Resulüllah bir gece önce rüyasında: “Kılıcının ağzında kırıklar olduğunu, bir öküzün kesildiğini ve kendisinin elini kuvvetli bir zırha soktuğunu” görmüştü. Kılıcındaki kırıklığı Ehl-i Beytinden bir kişinin ölmesine yorumladı. Öküzün kesilmesini ashabından bir kitlenin öldürüleceğine te'vil buyurmuşlardı. Zırh da Medine'dir, diyordu. Böylece O, daha önceden savaşın akıbetini belirtmiş oluyordu. Buna rağmen istişare nizamına uyuyor, istişareden sonra kararlaştırılan şekilde hareket etme örneğini gösteriyordu. Zira O, bir ümmeti terbiye ediyordu. Ümmetlerin ise hâdiselerin kaynağı olan tecrübe stoklarına ve hâdiselerin neticesine uygun olarak terbiye edilmesi gerekiyordu... Aynı zamanda duygularının tamamen istikrara ulaştığı kalbinin bihakkın kabul ettiği Kaderullah'a göre gidiyordu.

Resulüllah, ashâb-ı güzin'den müteşekkil bin kişilik bir kuvvetle Medine dışına çıktı. Ümmü Mektum'un oğlunu namaz kıldırması için Medine'de bıraktı. Ordu Medine ile Uhud arasına gelmişti ki, münafıkların reisi Abdullah İbni Übey, askerin üçte bir kısmını aldatarak geri döndürmeyi başarmıştı. Resulüllah için: “O, gençleri dinliyor da bana muhalefet ediyor!” hezeyanını tekrarlamaktaydı. Câbir bin Abdullah’ın babası Amr İbni Haram peşlerine gidip döndermek için çok uğraştı. “Gelin ya Allah yolunda savaşın, yahut da müdafaada bulunun.” dediyse de onlar: “Eğer sizin savaşabileceğinizi bilsek dönmezdik” bahanesine sığınmışlardı. Bunun üzerine Abdullah da onları bırakıp dönmek zorunda kalmıştı.

Ensar’dan bir grup, müttefikleri Yahudilerden yardım dilemeyi istedilerse de Resulüllah kabul etmedi. Bu savaş imanla küfrün savaşıdır. Yahudiler neci oluyor. Zafer Allah'tandır. Gönüller her şeyden tecerrüd edip O'na gerçekten tevekkül ederse zafer kolaylaşacaktır. Resulüllah: “Bizi kestirme yoldan onların yanına çıkaracak kimse var mıdır?” diye sormuşlardı. Ensar’dan bazı kişiler çıktılar ve kafileyi Uhud'daki vadinin kenarına kadar gizlice getirdiler. Ordunun arkası Uhud'a dönüktü. Resulüllah emir gelinceye kadar kimsenin savaşmamasını bildirdi...

Sabah olunca savaş hazırlığına başladılar. Müslüman ordusu yedi yüz kişi olup elli kişisi süvari idi. Efendimiz okçuların başına Abdullah İbni Cübeyr'i dikti. Onlara; yerlerini iyice muhafaza edip, hiç ayrılmamalarını, askerin ganimet topladığını görseler bile asla kımıldamamalarını emretti. Bu vadinin başı İslam askerinin gerisindeydi. Düşmanın arkadan Müslümanları vurmaması için okçuları oraya dikti. Resulüllah, sancağı Mus’ab Bin Ümeyr’e verdi. Cenahlardan birisine Zübeyr İbni Avvam’ı, diğerine de Münzir İbni Amr'ı dikti. Delikanlıları ön tarafa dizdi. Küçükleri geriye çekti. Bunlar arasında Abdullah İbni Amr, Usame İbni Zeyd, Useyd İbni Hudayr, Bera İbni Âzib, Zeyd İbni Erkam, Zeyd İbni Sâbit ve Amr İbni Hazm bulunuyordu... Öne çektiği kuvvetler arasında Semure İbni Cündeb, Rafi İbni Hadiç vardı ki, bunların her ikisi de on beşer yaşındaydılar.

Kureyş, üç bin kişilik orduyla savaşa katılmıştı. Bunlar arasında iki yüzü süvariydi. Sağ cenahta Halid İbni Velid, sol cenahta İkrime Bin Ebu Cehil bulunuyordu. Resulüllah kılıcını o gün Ebu Dücane'ye vermişti. Bu sahabe harpte büyük başarılar gösteren şecaatli büyük bir kahramandı...

Ve Savaş Başladı!

Müşriklerden ilk meydana atılan Ebu Âmir-i Fâsık olmuştu. Buna Râhip de derlerdi. Resulüllah ise Fâsık adını vermişti. Cahiliyye devrinde Medine’deki Evs kabilesinin reisiydi ve Medine Krallığına hevesliydi. İslam geldiği zaman sırt çevirip, Resulüllah’a düşmanlığını açığa vurdu. Medine’den kaçıp Kureyş’e sığındı. Kureyşlileri Resulüllah’a karşı harekete geçiriyor, kışkırtıyordu. Kavminin kendisini görünce, kendi cephelerine geçip kendilerini destekleyeceğini söylüyordu. Uhud gününde Müslümanlara karşı ilk önce o meydana çıktı. Kabilesine seslenerek kendisini tanıttı. Kabilesinden olanlar “Allah gözünü kör etsin ey Fâsık” dediler. O da; “Kabilem benden sonra kötülüğe sapmış” dedi. Sonra şiddetli bir çarpışma başladı. Savaş kızışınca Ebu Dücane El Ensâri, Talha İbni Ubeydullah, Hamza İbni Abdulmuttalib, Ali İbni Ebu Tâlib, Enes İbni Nadr, Sa’d İbni Rebi şiddetle ve cesaretle vuruşmaktalardı.

Okçuların nöbet yerinden ayrılmaları!

Başlangıçta galibiyet Müslümanlardaydı. Kureyş'in ileri gelenlerinden tam yetmiş kişiyi saf dışı bırakmışlardı. Allah'ın düşmanları hezimete uğramış kaçıyorlardı. Çekilen düşman ordusu karılarının yanına varınca kaçan kocalarının karşısında müşrik kadınları feryat ederek üstlerini başlarını yırtmaya başlamışlardı. Okçular müşriklerin yenilip çekildiğini görünce, Resulüllah kımıldamamalarını emrettiği halde yerlerini terk etmeye başladılar. “Ganimet! Ganimet!” deyip koşuştular. Kumandanları, Resulüllah'ın emrini hatırlattıysa da hiç duymadılar. Müşriklerin bir daha dönemeyeceklerini sanarak ganimet toplamaya koştular. Böylece Uhud’un gerisindeki hudut kapılarını düşmana açmış oldular.

Tam o sırada, fırsat kollayan müşriklerin süvari komutanı Halid bin Velid durumu anladı. Müşrik süvarilerini oraya aktardı. Hududu açık bulunca Müslümanların gerisinden içeri sızdı ve sinsice saldırdı. Müşriklerden geri çekilenler Halid'in ve süvarilerin Müslümanları geriden vurduklarını görünce tekrar dönüp Müslümanları çepeçevre sardılar. Savaş tam tersine döndü. Mağlubiyet bu sefer Müslümanların tarafındaydı ve saflarda panik başladı. Hiç kimsenin beklemediği bu aniden gelen dehşet karşısında şaşkınlık ve yılgınlık yaşanmıştı. Müslümanlardan Allah’ın şehadet nasip ettiği kimseler ruhlarını teslim edip şehit olmuşlardı. Müşrikler Resulüllah’ın yanına kadar sokulmuşlardı. Zaten Onun yanında birkaç kişi kalmış ve bunlar da kahramanca, ölünceye kadar savaşmışlardı. Peygamberimizin yüzü yaralanmış, alt çenesindeki azı dişleri kırılmış, başına geçirdiği miğfer kafasını yarmış, müşriklerin attığı taşlar her yanını kanlar içinde bırakmıştı. Ve Allah’ın Resulü Efendimiz, Ebu Âmir-i Fâsık (Râhip)’ın Müslümanları aldatmak için kazıp üstünü örttüğü çukura düşmüştü. Miğferin halkalarından iki halka yanaklarına gömülmüştü.

“Ey iman edenler! (Din ve dava uğrundaki zorluklara, hayatın ve cihadın sıkıntılarına) Sabredin ve sabır üzerinde yarışın, (Allah’la, peygamberlerle, cihad emirinizle, Hakk yoldaki cemaatinizle) irtibatınızı koparmayın, kararlı ve sebatlı davranın (ve nöbet ve hizmet yerlerinizi terk edip ayrılmayın. Bu emirlere karşı gelmek hususunda) Allah’tan korkun. (Bu sayede) Umulur ki kurtuluşa ve başarıya (felaha) ulaşırsınız!..” (Al-i İmran: 200) emrinin unutulması, Müslümanlara pahalıya mal olmuştu.

Müslümanları kaplayan bu dehşet esnasında birisi “Muhammed öldü!” diye bağırmıştı. Bu ses geriye kalan Müslümanların moralini iyice yıkmıştı. Düştükleri yeis ve şaşkınlıktan acı bir hezimete uğramış, geri çekilip savaşamaz olmuşlardı.

Herkesin ye'se düştüğü zamanda Enes İbni Nadr hiç de ümitsizliğe kapılmadan, kenara çekilen Muhacir ve Ensar’ın, Talha İbni Ubeydullah'ın, Ömer İbni Hattab'ın yanına koşarak: “Ne oturuyorsunuz?” diye bağırmıştı. Resulüllah öldürüldü!” diye cevap verdikleri zaman: “Ondan sonra yaşayıp da ne yapacaksınız? Resulüllah öldüğü gibi siz de ölün ki kurtulasınız!” diye çıkışmıştı. Sonra müşriklere doğru koşunca Sa’d İbni Muaz'a rastlamış: “Ey Sa’d! Ben Uhud tarafında cennetin kokusunu duyar gibi oldum” demiş, çarpışmaya başlamıştı. Ölünceye kadar savaşmış ve yetmiş küsur yerinden darbe almıştı. Onun parçalanmış cesedini kimse tanıyamadı. Sadece kız kardeşi parmaklarından tanımıştı.

Hz. Resulüllah yaralı halde Müslümanların yanına doğru varmıştı. Miğferin altında Onu ilk tanıyan Ka’b İbni Malik olmuştu. Ka’b, hemen bağırarak Müjde ey Müslümanlar! İşte Resulüllah!” diye bağırmıştı. Resulüllah eliyle işaret ederek: “Sus!” buyurmuşlardı. Hemen Müslümanlar oraya toplanıp etrafını sardılar. Bunlar arasında Ebu Bekir, Ömer ve Hâris gibi sahabeler bulunuyordu. Biraz tepeye tırmandıktan sonra Resulüllah azılı kâfir Übey İbni Halef’i atının üzerinde gördü. Übey Mekke'de atını yemlerken hep, “Bununla Muhammed'i öldüreceğim!” diyen zalimdi. Resulüllah bunu duyunca: “İnşaallah onu Ben öldürürüm!” demişti. Tam bu sırada Haris'ten mızrağını alıp Allah’ın düşmanına fırlattı. O, öküzler gibi bağırarak yere yıkılmıştı. Öldüğü anlaşılmıştı. Resulüllah’ın daha önce de dediği gibi aynı atının üzerinde cehenneme yuvarlanmıştı.

Her konuda Kur’an’a ve Resulüllah’a teslim olmak, en sağlam sığınaktır.

“Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği (bir konuda karar verdiği) zaman, mü'min bir erkek ve mü'min bir kadın için, artık o işte kendi isteklerine (ve beklentilerine) göre (başka görüşleri) seçme ve tercih hakkı yoktur, olamaz! Kim Allah'a ve Resulüne isyan ederse, (ayet ve hadislerin açık hükümlerini çiğner veya kendi keyfince te’vil edip tersine çevirirse,) işte gerçekten o, apaçık bir sapkınlıkla sapmıştır.” (Ahzab: 36)

(Ey Nebim!) Hayır (onların zannettiği gibi) değil; Senin Rabbine andolsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde Seni hakem kılıp, sonra Senin verdiğin hükme, (hem de) içlerinde hiçbir sıkıntı (ve gizli itiraz) duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, onlar hakkıyla iman etmemişlerdir. (Çünkü iman; Ayet ve Hadisleri kutsal ölçü edinmeyi gerektirir. Bu ayete göre adil devlet ve hükümet kararlarına da itaat edilmelidir.)” (Nisa: 65)

Bu ayet-i kerimede yapılan uyarılar ve verilen mesajlar:

1- Allah mü’min kullarını, hem galibiyet ve ganimetle, hem de hezimet ve eziyetle imtihan buyurmaktadır. Bize düşen zaferde şımarmamak, zahmet ve yenilgide ise umutsuzluğa kapılmamaktır.

(Uhud’da olduğu gibi her asırda) Eğer size bir yara (ve yenilgi) dokunduysa (sabredin ve ümitsizliğe düşmeyin, zira) o (düşman) kavme de benzeri bir yara (ve hezimet) değmişti. İşte Biz (galibiyet ve hâkimiyet) günlerini (ve dönemlerini) insanlar (Hakkı tutan veya bâtıla uyan toplumlar) arasında (imtihan gereği ve gayretlerine göre) böyle çevirip-devredip dururuz. Bu, Allah'ın iman edenleri bilmesi (belirtip ayırıvermesi) ve sizden (bu deneme ve eleme sürecine) şahitler (veya şehitler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez.” (Al-i İmran: 140)

2- Çeşitli dert ve musibetlerin yoğunlaştığı durumlarda, mümkünse bir abdest alıp biraz uyumanın, insanı sakinleştirip huzura kavuşturacağına işaret olunmaktadır.

3- Münafıklar ve kalbinde maraz taşıyanlar bu tür yenilgi ve keder ortamında, hemen Allah’a su-i zanda bulunup, boş yere belaya bulaştıklarını söyleyerek, kötü niyetlerini ve bozuk tıynetlerini açığa vurmakta, fitne ve fesada kalkışılmaktadır.

4- Allah yolunda tebliğ cihadını yürütenlerin ve murabıt olarak nöbet bekleyenlerin asla görev yerini terk etmemeleri de dolaylı olarak hatırlatılmaktadır.

5- Cihat gayreti ve kulluk mesuliyeti ile çalışılıp çabalarken başımıza gelecek kaza ve belaların, aslında evlerimizde otururken de, takdir edilenin bize ulaşacağı… Hatta Dini gayret ve hizmetlerin, başımıza gelecek belalara kalkan olacağı da vurgulanmaktadır.

6- Cenab-ı Hak iman iddiamızdaki ve İslam davamızdaki samimiyet ve teslimiyetimizi imtihan edip açığa çıkarmak, sabır ve sadakat ehlini onurlandırmak üzere, çeşitli sıkıntı ve sarsıntılara uğratmaktadır. Asıl müjde ise bu imtihanı kazananlaradır.

Andolsun, Biz sizi; biraz korkuyla (doğal ve sosyal afetler ve düşman saldırılarıyla), açlık (ve kıtlıkla) ve bir parça da mallardan, canlardan ve semerat (ürün ve evlatlar)dan noksanlaştırmakla (hastalık ve sakatlıkla) imtihan edeceğiz. (Tedbirli ve temkinli hareket ederek) Sabır (sükûnet ve teslimiyet) gösterenleri müjdele (ki, sadece onlar sevaba ve başarıya erişeceklerdir).

(Sabır ehli mü’minlere) Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: “Biz kesinlikle Allah içiniz (O’nun rızası ve davası peşindeyiz) ve şüphesiz (öldükten sonra da) O'na dönücüleriz.” (Bakara: 155-156)

“Ey iman edenler! Yeryüzünde (hicret ve sefer için) gezip dolaştıkları veya (gazada olup Hakk yolunda) çarpıştıkları süreçte (mü’min olarak ölen) kardeşleri için: ‘Eğer yanımızda kalsalardı, ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi’ diyerek (şehitleri kınayan) kâfir kimseler gibi olmayın!.. Allah, bunu (Hakk yolda fedakârlığı, ahmaklık sanma şuursuzluğunu) onların (münafıkların) kalplerinde onulmaz bir hasret (ve huzursuzluk duygusu) olarak kılmıştır. (Zira aslında) Dirilten ve öldüren Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı Görendir. (Her şeyi kayıt altına alandır.)

“Yemin olsun ki (haklı hizmet ve hareket içindeyken) eğer Allah yolunda öldürülür, ya da ölürseniz; Allah'tan (size ulaşacak) olan bir rahmet ve mağfiret, onların (sizden ayrılanların ve sizi alaya alanların) bütün topladıkları (dünyalıklar)dan çok daha hayırlıdır.” (Al-i İmran: 156-157)

(Daha önce düşmanlarınıza) İki misli uğrattığınız bir musibet, (şimdi ganimeti ahirete tercih ettiğinizden) size isabet edince mi: ‘Bu nereden (çıktı)?’ diye (sızlanıverdiniz). De ki: ‘O, sizin kendinizden (nefsi heveslerinizden ve dünyevi gafletinizden)dir.’ Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.” (Al-i İmran: 165) ayetleri üzerinde de kafa yormamız ve kendimizi bu İlahi öğüt ve ölçülere uydurmamız lazımdır.

Makale Paylaşım Sayısı: 284

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR