ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3283
mod_vvisit_counterDün3423
mod_vvisit_counterBu Hafta17577
mod_vvisit_counterGeçen hafta29264
mod_vvisit_counterBu Ay55702
mod_vvisit_counterGeçen Ay186777
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17693418

IP'niz: 3.236.231.61
Bugün: 14 May 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12551295

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam
Reklam

LEVENT GÜLTEKİN’İN ERBAKAN KICIKLIĞI VE FIRSATÇILARIN KANCIKLIĞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 48
ZayıfMükemmel 

 

LEVENT GÜLTEKİN’İN ERBAKAN KICIKLIĞI

VE

FIRSATÇILARIN KANCIKLIĞI

      

Levent Gültekin denen edep ve erdem fukarasının Rahmetli Erbakan Hocamızla ilgili zırvaları tam bir hidayet kararmasıydı ve vicdan ayarlarının bozulmasıydı. Bu zavallı zırto, içini şöyle kusmuşlardı:

“Hem Erdoğan’ın ve onun siyaset anlayışının ülkede yarattığı tahribattan şikâyet edip hem de bu siyaset anlayışının asıl kurucu lideri, Erdoğan’ın da hocası Erbakan’a övgüler düzmek bana göre hem samimiyet sorunu taşıyor hem de ülkedeki asıl sorunun görülmesini engelliyor. Erbakan’a övgüler düzmek asıl sorunun belli bir siyaset anlayışı olduğu gerçeğinin toplum tarafından fark edilip kabul edilmesini ve bu siyaset anlayışının ülkeye verdiği zararın asıl kaynağının kavranmasını engeller. Bu ülkede yaşanan siyasal sorunun asıl kaynağı kişiler ve onların yanlış uygulamaları değil, belli bir siyaset anlayışıdır. Yani bugün ülkenin içinde bulunduğu durumun nedeni Erdoğan değil, onun benimsediği siyaset anlayışıdır. Yani inancın siyaset malzemesi yapılmasıdır.”

Oysa bu iddia ve ithamların tamamı yalandı ve yalama bir mantık marazıyla sıralanmış saptırmacalardı. Çünkü:

“Önce Erdoğan’ın Erbakan’ın devamı olduğu” safsatası, Erdoğan’ı iktidara taşıyan odakların uydurmacasıydı ve özellikle Erdoğan’a yaramaktaydı ve onu temize çıkarma çabasıydı. Bu soytarılara soruyoruz: Madem Erdoğan da Erbakan’ın devamıydı, hatta aynısıydı, neden Erbakan’a 11 ay dayanamayan odaklar ve uşakları, şimdi Erdoğan’ı 19 yıldır iktidarda tutmaktalardı?

Çünkü sizleri de havlatan merkezler, Erbakan’ın siyaseti; inancına ve temel insan haklarına bir hizmet aracı yaptığını, Erdoğan gibi Din istismarına asla yanaşmadığını çok iyi biliyorlardı. Yahu siz beyinsiz, kör ve sağır takımı mısınız? Ki, Erbakan İslam Birliği sevdalısıydı, bunlar Haçlı AB kapıcısıydı! Erbakan faizsiz Adil Düzen hazırlayıcısıydı, bunlar faizli borç batağında ülke kazanımlarını bir bir satmaktalardı! Erbakan “önce ahlâk ve maneviyat!” diye yola çıkmış ve gereğini yapmıştı. Bunlar İstanbul Sözleşmesi’yle eşcinselliğe kanuni serbestlik kazandırmış ve zinayı suç olmaktan çıkarmışlardı!.. Ey Levent Gültekin, siz bütün bunları anlamayacak kadar saf mısınız, yoksa aklı kiralık ve vicdanı karanlık bi-insaf mısınız?

Levent Gültekin isimli bu şaşkın ve sapkın kişi aşağıdaki beyanlarıyla, iman, itikat ve ahlâk ayarlarının nasıl bozulup yozlaştığını da şu sözlerle açığa vurmaktaydı:

“Dava idealinin; demokrasi, adalet, özgürlük gibi evrensel değerlerin önüne konulmasıdır. Toplumsal barışı sağlayan özgürlükçü laiklik anlayışının tahrip edilmesidir. Ahlakın yerine konan inanç anlayışının toplumsal çürümeyi daha da hızlandırmasıdır. Ümmet, İslam Dünyası denilen tam olarak ne olduğu, kim olduğu bilinmeyen afaki bir topluluğun yararını ülkedeki, bireyin, vatandaşın, toplumun yani Türkiye’nin yararından daha öncelikli gören siyaset anlayışıdır.

Toplumsal bütünlüğü tahrip eden, liyakati bütünüyle devre dışı bırakan; dini inanç temelli, ümmet bilinci çerçevesindeki ‘biz ve onlar’ ayrımına dayalı yönetim anlayışıdır. Akla, bilime önem veren özgür bireyler yerine, esas amacının dindar nesil yetiştirmek olduğunu söyleyen ve eğitim sistemini bu çerçevede düzenleyen siyaset anlayışıdır. Dindarlıktan anlaşılanın da ahlâktan, dürüstlükten, nezaketten uzak, içi boşaltılmış bir din anlayışıdır. İşte bütün bu siyaset anlayışının fikir babası, kurucu lideri, hocası ve bugün siyaset anlayışını uygulayan kişileri yetiştiren, eğiten kişidir Erbakan. İnancı ideoloji haline getiren kişidir Erbakan. İnanç esaslı ‘biz ve onlar’ ayrımını her ortamda kullanan ve bunu toplumun zihnine işleyen kişidir Erbakan. Anadolu Müslümanlığını ideolojik siyasi bir davaya dönüştüren, bu yaklaşımla tertemiz inancımızı toplumu ayrıştırıcı bir değer haline getiren daha doğrusu bu anlayışın ülkede büyümesini sağlayan kişidir Erbakan. İnanç temelli siyaset anlayışının filizlenip kök salmasını sağlayan kişidir Erbakan. Dindar insanların zihninde demokrasi, özgürlük, eşitlik gibi değerlerin yerine itaat kültürüne dayalı bir anlayışın yerleşmesini sağlayan kişidir Erbakan. Ahlâki sorun taşıyan yaklaşımları, tercihleri, yöntemleri ‘dava için’ diyerek meşrulaştıran bu yolun, dindarlar tarafından bir kültür haline getirilmesini sağlayan kişidir Erbakan.”

Oysa Erbakan’ın dava ideali, İslami gaye ve hedeflerdir. Bunların; “demokrasi ve özgürlükler” gibi yaldızlı kavramları istismar ve suiistimal eden Siyonist güçlerin şeytani heveslerinin önüne konulması, elbette imanın, vicdanın, aklın ve ahlâkın gereğidir. Aksi münafıklık halidir.

Erbakan Hoca; gerçek demokrasiyi ve örnek laikliği savunan ve bunun için Adil Düzen programlarını hazırlatan, dolayısıyla “Laikliğin din düşmanlığı ve inananlara baskı aracı” olarak kullanılmasına haklı olarak karşı çıkan insandır.

İman ve Kur’an esasları; kapsamı ve kuralları açıklanmayan ve her türlü rezaleti mübah sayan ve hoşgörü edebiyatıyla boş verme nemelazımcılığına kılıf yapılan bir “Ahlâk” anlayışından, elbette ve kesinlikle üstün ve kutsal konumdadır.

“Ümmet” kavramını ve “İslam Dünyası” yaklaşımını afaki saymak ise açık bir sapkınlıktır. Çünkü bunlar bizzat Kur’an’ın ve Resulüllah’ın en önemli ve öncelikli kurumları arasındadır. Kaldı ki Erbakan’ın İslam Birliği çağrıları ve D-8 programı, Türkiye’nin ve bizim milletimizin de yararına ve çıkarına olan hazırlıklardır. Bir insanın “Ümmet ve İslam Dünyası” kavramlarından kıcık alması için, ya bunların anlamını ve amacını bilmeyen bir akıl fukarası olmalıdır, veya imanî ve vicdani duyarlılığını yitirmiş birisi olması lazımdır.

Erbakan Hocamızın “Biz ve onlar” sözleriyle, bize oy verenlerle vermeyenleri değil; inanç, ahlâk, vicdan ve temel insan haklarına sahip çıkan ve saygı duyanlarla; zalim, sömürücü fitne ve fesat körükleyici şeytani odakları kastettiğini herkes anlıyordu. Ama işte o şeytani odaklar ve uşakları kendilerini deşifre eden bu gerçekler karşısında çıldırıyor ve Erbakan’ın sözlerini çarpıtmaya çalışıyorlardı. Ve yine, Erbakan’ın hazırlama amacı taşıdığı DİNDAR nesil, her türlü yobazlıktan da, yozlaşmışlıktan da uzak; onurlu, şuurlu ve sorumlu bireyler olmaktaydı.

“Bu yazıyı yazmak zorunda kaldığım için çok üzgünüm” diye başladığı hezeyanlarını:

“Ahirete intikal etmiş bir insanın siyaset anlayışına dikkat çekerken onun hakkında olumsuz şeyler yazmak zorunda kaldığım için üzgünüm. Yazacaklarım ona gönül vermiş, saygı duyan, hürmet besleyen insanları muhtemelen incitecek, üzecek, bunun için üzgünüm.” diye sürdüren Levent Gültekin, sağlığında Erbakan Hoca’nın yüzüne konuşamamış, hatta hayatta olduğu müddetçe bu zırvaları yazamamış bir kahraman (!..) ve tüm Milli Görüşçüleri hesaba katmadığını, ciddiye almadığını ve asla korkmadığını haykıracak kadar da pervazsızdı (!..) Ve tabi aslında patavatsızlığını ve kendisini kimlere pazarlamaya uğraştığını da açığa vurmaktaydı…

Levent Gültekin isimli bu zavallı zırvacı, içindeki zehri ve Milli Görüş düşüncesine yönelik kinini şu müptezel ifadelerle kusmuşlardı:

“Sonradan; yanlış, saçma, ülkeye yarardan çok zarar verici olduğunu anladığım, Erbakan Hoca ile beraber oluşan o gençlik hayallerimi, onlar uğruna harcadığım zamanları, emekleri, yaşanmamış aşklarımı, kıymeti bilinmemiş, heba edilmiş gençliğimi, bu hayaller peşinde koşarken ihmal ettiğim çocuklarımı ve bütün bunların hayatımda neden olduğu tahribatı ve o tahribatın yarattığı acıyı yeniden duymak, dahası artık bütünüyle kurtulmak istediğim keşkelerimi, iç çatışmalarımı, iç hesaplaşmalarımı yeniden hatırlamak, yaşamak, hissetmek zorunda kaldığım için de çok üzgünüm. Sadece benim duyduğum acıları değil, rahmetli Erbakan’ın yarattığı bu hayaller peşinde koşarken gençliğini heba etmiş, bunun uğruna hayatı yaşamayı, çocuklarıyla vakit geçirmeyi ıskalamış, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma bakıp büyük bir hayal kırıklığı yaşayan, bilmeden katkı verdiği bu yıkımın acısını yüreğinde duyan milyonlarca insan var, onlar için de çok üzgünüm. Erbakan Hoca ile kişisel olarak tanışmış, erken gençlik yaşlarında ona büyük hürmet, saygı duymuş, dahası onun evinde, onunla günlerce baş başa sohbet etmiş, bir kısım eleştirilerini, öfkelerini, yaşadığı hayal kırıklıkları onun yüzüne karşı söylemiş, bu nedenle de onun arkasından konuşmamaya özellikle dikkat eden biri olarak bu yazıyı yazmak zorunda kaldığım için de çok üzgünüm.”

“Yazmak zorundaydım çünkü ülkemizin şu günlerde yaşadığı bu karanlıktan, içine düşürüldüğü bu girdaptan çıkış yolunu bulmak için her şeyi açıklıkla konuşmak ve doğru tavrı, tutumu, yaklaşımı geliştirmek zorundayız. Tam olarak neyle mücadele ettiğimizi, neyin mücadelesini verdiğimizi, dahası ülkenin içine düşürüldüğü bu girdaptan çıkabilmek, benimsememiz gereken yaklaşımları netleştirmek için bu konuları yazmak, konuşmak zorundayız.” diyen zırvacı, hiçbir ciddi, ilmi ve gerçekçi bir çözüm önerisi de ortaya koyamamıştı. Çünkü o sadece sahibinin sesi olan bir küfürbazdı.

“İstismara dayalı katı laiklik anlayışını düzeltmek, mücadelesini bunun için vermek yerine; dindar insanların laikliğin kıymetini anlamasını engelleyen, milyonlarca insanın bu değere karşı bir anlayışla yetişmesini sağlayan kişidir Erbakan.” diyen Levent Gültekin, yalanın, iftiranın en bayağısını uydurmakta ve gerçekleri 180 derece çarpıtarak kendi aklınca ve ayarınca Erbakan’a çamur atıp, malum ve mel’un odaklara yaranmaya çalışmaktaydı.

İçine cin kaçmış ve şeytan çarpmış gibi bir hırçınlıkla ve pek az gâvurda görünen bir hınçla, “İslam Birliği’ni oluşturmak ve Adil Düzen kurmak” istediği ve “dindar bir nesil hedeflediği” için Rahmetli Erbakan Hocamıza salyalar akıtarak saldıran Levent Gültekin, Haçlı ve ahlâksız Batının ve Siyonist barbarların “Özgürlükler” kılıfı geçirdikleri soysuzluk, sorumsuzluk ve cinsel sınırsızlık ve doyumsuzluk sistemini savunmaktan da sakınmayacak kadar küstahlaşmıştı.[1]

Peki Levent Gültekin bu cesareti nereden almaktaydı?

O biliyordu ki, Erbakan’a yönelik bu hakaretlerinden Oğuzhan Asiltürk ekibi ve SP yönetimi rahatsız olmayacak, hatta belki de gizli bir memnuniyet duyacaklardı… O biliyordu ki Fatih Erbakan bir tepki koymayacak, babasının vasiyetine bile sahip çıkmayanlar bu hakaretler için de kılını kıpırdatmayacaklardı… Hatta Temel Karamollaoğlu’nun 10 Mart 2021 tarihli twitter hesabından, ayrıca SP sosyal medya hesaplarından: “Levent Gültekin’e yapılan saldırıyı şiddetle kınıyorum” mesajı yayınlaması; dolaylı biçimde, 28 Şubat 2021 tarihinde Erbakan Hocamıza hayasızca hakaretler ve iftiralar yağdıran Levent Gültekin’e destek anlamı taşımaz mıydı!? Evet Levent Gültekin biliyordu ki, Milli Gazete yazarları bu hakaretleri yanıtlamaya değer bulmayacaklar(!) ve Erbakan’ın hatırı için Levent Gültekin kardeşlerine cephe açmayacaklardı…  O biliyordu ki Oğuzhan’ın laytlaştırdığı Milli Görüşçülerden, bu ağır ve asılsız hakaretlere rağmen, himmet ve gayret ehli birileri çıkmayacaktı… Levent Gültekin liboşu biliyordu ki, bu küstahça kustukları yanına kâr kalacak, hatta gizli nifak çetesinden ve masonik şebekeden aferinler alacaktı… Ama o bir konuda yanılmıştı; Milli Çözüm ekibinin onca meşguliyeti arasında bu hıyanet ve hakaretlerin farkında olmayacağını sanmıştı. Beyinsiz başına bu hakikat tokmaklarının ineceğini hesaba katmamıştı. Ey dostlar, bakın ve artık herkesin ayarını anlayın ki, bu yukarıda saydığımız Erbakan istismarcıları Levent Gültekin’i değil, Milli Çözüm’ü haksız bulacaklardı!

Malum ve Mel’un Birgün Gazetesinden Erk Acarer gibi, Amerika’nın kiralık terör şebekesi PKK sevicisi ve demokrasi havarisi züppelerle aynı ağızla ve aynı marazlı mantıkla Erbakan’a sataşan bu Levent Gültekin zavallısına şu şiiri hatırlatmanın tam zamanıydı:

      

Erbakan bir aynaydı, herkes kendini görürdü

Seven de, kötü diyen de; özün söylerdi, haklıydı…

Yükseklere tükürenler, balgam yüzüne dönerdi

Hain kinini kusardı, içinde zehir saklıydı…

      

Erbakan’ın düşmanları, kimler olduğu açıktı

Aynı safta bulunanlar, hepsi korkak bir kancıktı

Ya kiralık bir kuklaydı, ya da kafadan kaçıktı

Hele söyle be hey gafil, Hoca niye yasaklıydı?

      

İşte Erbakan Hocamızın savundukları Laiklik ve Demokrasi kavramlarının, Ahmet Akgül Üstadımızın “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitabındaki izahları:

I- “İlim”de tartışma ve ispat etme esastır.

II- “Din”de ise ikna ve inandırma vardır.

III- “Düzen”de ise müeyyide (yaptırım) ve icap ederse zorlama kaçınılmazdır.

İslam ise hem "Din"dir. Hem "Adil bir Düzen’in temel esaslarını içermekte"dir. Hem de "İlim"dir... Öyle ise her bir kısmı için, ayrı bir metot ve mantığın bulunması tabiidir.

Bu ilmi ve İslami gerçekler ortada dururken, kurulacak Adil bir Düzen’in "bütün vatandaşları, Müslüman olmaya zorlayacağı, Müslüman olmayanlara hayat hakkı tanımayacağı ve herkesi namaz, oruç, gibi ibadetlere mecbur tutacağı" gibi yanlış ve yanıltıcı iddia ve isnatlar, kafaları karıştırmaya yöneliktir.

Demokrasi ve Laiklik adına hiçbir sistemin veremediği temel insan hak ve hürriyetlerini, Adil Düzen gerçekleştirecektir. İmani ve ahlâki değerleri yerleştirmek dâhil, her şeyi kanun zoruyla ve devlet baskısıyla yapacaklarını sanan ve savunan Müslümanların; bu yanlış tutum ve tavırları da halkın ürkütülmesinde önemli ve olumsuz bir etkendir.

Kaldı ki laiklik de İslam’a uygun bir kavramdır.

Erbakan Hoca’nın: “Gelin anayasamıza, laikliğin tanımını ve Türkçe karşılığını yazalım!” teklifi hep duymazlıktan gelinmiştir. Çünkü kötü niyetli ve bozuk tıynetli bir kesim, İslam düşmanlığı yapabilmek için, Laikliğin hep böyle muğlak (kapalı) kalmasını istemişlerdir.

Laiklik: Din hizmetleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılması ise, yerindedir.

Laiklik: Farklı din ve mezhep mensuplarına, devletin ve adaletin aynı mesafede kalması ise, güzeldir.

Laiklik: Değişik din ve düşünceye sahip kesimlerin, birlikte hoşgörü ve barış içerisinde yaşama şartlarının hazırlanması ise, tabiî ki gereklidir.

Laiklik: Devletin ve düzenin, belli bir inancın veya din adamları sınıfının güdümüne bırakılmaması ise, elbette isabetlidir.

Laiklik: Herhangi bir dine veya dinsizliğe mensup olmanın, devlet ve hukuk önünde; ne özel bir imtiyaz ve hürmet, ne de kasıtlı bir mağduriyet ve mahrumiyet nedeni sayılmaması ise, herhalde sahiplenmelidir.

Ancak; Laiklik: Bir ülkenin anayasaları yapılırken ve diğer gerekli kanun ve kurumları hazırlanırken, toplumu oluşturan unsurların ve hele kahir çoğunluğun “dinini, manevi değerlerini, gelenek ve göreneklerini, örf ve adetlerini hiç hesaba katmama, esas almama” şeklinde ifade edilmek isteniyorsa, bu hem imkânsızdır, hem haksızlıktır, hem de yararsızdır! Üstelik doğal ve sosyal kanunlara da aykırıdır. Ve zaten Laikliğin böyle anlaşılıp uygulandığı tek bir ülke dahi yoktur. Çünkü halkın kimliğini, kültürünü ve hayat tarzını şekillendiren en önemli etken olan “Dini” dışlayarak hazırlanmış ve halka onaylatılmış despotik düzenler dışında, tek bir demokratik örnek bulunamayacaktır.

Ve bu açıdan bakıldığında, hâlihazır anayasamızdaki Diyanet Teşkilatı Kurumu kanunları ve uygulaması da, laikliğe aykırıdır... Ve “devletin temel nizamını kısmen de olsa dini temellere dayandırma” suçlamasının muhatabı konumundadır!? Hâlbuki; hukuk, halk içindir. Halkın inancını ve manevi ihtiyacını hesaba katmayan ve özellikle “İslam” kokusu aldığı her şeye düşman tavrı takınan bir anlayış ve yaklaşım laiklik değil, ladinliktir (Dinsizliktir) ve laubaliliktir. Çünkü böyle yanlış ve tutarsız bir uyarlama ve uygulama:

• Önce, Devlet-Millet barışını bozacak,

• Din-Devlet zıtlaşmasını ve çatışmasını doğuracak,

• Ülkede huzur ve güven ortamını sarsacak,

• Ekonomiden eğitime, yatırımdan üretime, sanattan kültüre, her yönlü kalkınmayı ve hayırda yarışmayı ortadan kaldıracak,

• Ve nihayet o ülkeyi, dış güçlerin yarı sömürge sahası, hükümetleri ise, uzaktan kumandalı kuklası durumuna sokacaktır...

Bunun en acı ve çarpıcı örneği ise, maalesef, Türkiye’dir. Nisan 2004’teki ‘Milli Egemenlik ve Siyaset Sempozyumu’ sırasında Sn. Recep T. Erdoğan’ın “Batı’da bir söz vardır: parayı veren akıbetine hakim olur” ifadeleri; Türkiye’nin, küresel sermayenin ve Siyonist bankerlerin, IMF garantisiyle verdiği borç paralarla nasıl esir alındığının, bir nevi dolaylı itirafı gibidir. IMF bir banka değil, Amerikan devleti adına faizli kredileri tahsil etmede kefalet garantisi sağlayan küresel bir faktoring kurumu gibidir ve hâlâ alınan bütün borçlar için IMF’ye kefalet bedeli (Komisyon) ödenmektedir.

Bir zamanlar Laiklik bahanesiyle, başörtüsüne, İmam-Hatip lisesine sataşanların… Ve gelişmeleri Kur’ani bakış açısıyla değerlendiren ve doğruyu söyleyenlere savaş açanların, özellikle Batı’ya yaranmak isteyen yönetimler döneminde mantar gibi ve izinsiz olarak çoğalan kiliselere ve masum bir din tebliği yerine, Türkiye’yi sömürgeleştirmeyi amaçlayan misyonerlik faaliyetlerine niye ses çıkarmadıkları(?) üzerinde dikkatle düşünmelidir. Zaten güdümlü hükümetler bu gibi sorunları çözmenin değil, istismar etmenin peşindedir. Ve yine dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, Denktaş’ın “Annan Planıyla bağımsızlığımız elden gidiyor” sözlerine karşı: “Hangi egemenlikten bahsediyorsun... Bir kasa portakal satamıyorsun… Ülkende futbol maçları yapamıyorsun!” şeklindeki sömürge valisi tipi talihsiz tepkisi de bu tür hükümetlerin ve faizci-teslimiyetçi ve AB’ci zihniyetlerin, İslamcılık dejenereleri ve demokrasi demagojileriyle ülkemizi ve geleceğimizi hangi karanlık neticelere sürüklemek istediklerinin bir göstergesidir. Öyle ise; acilen ve kesinlikle:

• Evrensel hukuk kurallarına,

• Temel ve genel insan haklarına,

• Toplumumuzun tabii yapısına ve tarihi mirasına,

• Halkımızın inanç ve ahlâk esaslarına uygun olarak, “Laiklik”in tanımı, ilgili ve ilmi otoritelerce mutlaka yapılmalı ve bu Türkçe tarifi anayasamıza yazılmalıdır. Ki, her önüne gelen, Laikliği keyfince yorumlayıp yozlaştırmasın ve hele bu laiklik, İslam düşmanlığı şeklinde uygulanmasın”... Ki savcılarımız ve hâkimlerimiz de, hangi temel yasalara ve hangi genel esaslara dayanarak karar vereceği konusunda sıkıntı ve şaşkınlık yaşamasın...

Bu arada şunu da hatırlatalım ki, Atatürk Tevhid-i Tedrisat Kanununu, o dönemde Türkiye’de yaygınlaşan ve kendi dilleriyle eğitim yapıp Hristiyan kültürünü aşılayan yabancı okulların tahribatından gençliğimizi kurtarmayı ve Milli Eğitim programıyla neslimizi koruma altına almayı amaçlamıştır. Ama ondan sonra gelenler, Atatürk’ün çıkardığı bu yasayı, tam aksine Milli ve manevi eğitim veren İmam-Hatiplere karşı kullanmaya başlamıştır. Aslında Adil bir Düzen’de ve asil bir yönetimde, bütün okullarda, kendi seviye ve statüsünde milli ve manevi değerler en ilmi ve etkili metotlarla öğretileceğinden, bugünkü sıkıntıların çoğu kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Çünkü Adil Düzen; bilinen mezhep ve meşrep taassubuyla değil, genel İslami prensipler ve temel insani gereksinimler doğrultusunda hazırlanmıştır. Sünnilerin de Şiilerin de, dindar kesimlerin de kalenderlerin de ortak ihtiyacıdır.

Kelime ve Kavramların Yozlaştırılması

Yeni oluşan sistemler ve medeniyetler, kendisinden önceki düzen ve dönem içerisinde kullanılagelen birtakım kelimelere, yeni manalar yükleyerek, özel kurumlar yanında, orijinal kavramlar da geliştirirler. Aslında hiçbir dil / lisan ne kadar zengin olursa olsun, birbirinden farklı sistemlerin hepsine birden, tamamen yeni ve orijinal kelimeler veremezler. Öyle ise, sistemleri teşkil ve temsil eden unsurların, ortak bir lisan disiplini oluşturması gerekir. Her sistem bu ortak kelimeleri alır, kendi amaçları istikametinde kullanır ve onlardan özel ve orijinal bir “kelimeler ve kavramlar ağı” meydana getirir. İşte İslam dini ve medeniyeti de cahiliye döneminde öteden beri bilinen ve konuşulan "Allah, İslam, İman, Küfür, Nebi, Resul, Akıl, Kerem, Takva, Cihat" gibi kelimelere, öylesine yeni ve orijinal anlamlar yüklemiş ve öylesine yeni ve özel kavramlar meydana getirmiştir ki, kıyamete kadar gelişen bütün zamanlara ve bütün şartlara ışık tutacak ilmi, imani, ahlâki, siyasi ve iktisadi bütün sorunlara çözüm ve çareye esas olacak bir "değişmez doğrular" bütününü insanlığa hediye etmiştir.

Açıkça görülüyor ve anlaşılıyor ki, Kur'an dili ve İslam medeniyeti cahiliye döneminde kullanılan ve konuşulan kelime ve deyimlere özel ve orijinal manalar yüklemiş ve yepyeni kavramlar türetmiştir. Arapçanın şaşılacak derecede zengin bir kelime hazinesine sahip olması ve mevcut kelimelerden yeni kelime ve kavramlar üretmeye de oldukça müsait bulunması da bu işi kolay hale getirmiştir.

Ama maalesef giderek Kur'an’dan uzaklaştıkça, içten ve dıştan tahribatlar arttıkça; zamanla İslami kavramların yozlaştığına ve içi boşalan cevizler gibi, sadece kavramların kalıbı ve kabuğu olan kelimelerin elimizde kaldığına şahit olmaktayız.

Öyle ise bu "Kelime"lerin Islahı ve Evrensel boyut kazandırılması lazımdır ve zaten Demokrasi ve Laiklik amaç değil araçtır.

Toplumda beğeni kazanmış ve hatta insanlığın genel beklentisi halini almış bazı doğru "Kelime"ler, kötü niyetli insanlar tarafından "yanlış manalarla doldurulup şeytani maksatlar" için istismar edilmektedir. Bugün bunların başında ise "Demokrasi" ve "Laiklik" gelmektedir. Halbuki mesela "Hukuk" kavramının, evrensel kurallara ve beşeri bir icma (evrensel konsensüs) ile kabul edilmiş temel ve tabii esaslara dayanması gerektiği gibi, Demokrasi ve Laikliğin de böylesine genel ve gerekli bazı kurum ve kavramlara uyması lazım gelir.

Nasıl ki, oyun sahalarının ve kale direklerinin boyutlarını ve futbolun kurallarını, Türkiye şartlarına göre değiştirmemiz mümkün değilse, "Demokrasi, özgürlük ve insan hakları" gibi kurum ve kavramları da, keyfimize göre eğip bükmemiz, bunları sadece kendimize reva görmemiz, bir çifte standart ve art maksat ifadesidir. Evet, Türkiye'de Demokrasi ve Laiklik açıkça istismar ve suiistimal edilmektedir. Ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan Müslümanlara, inandığı gibi yaşama ve İslam'ın kurallarını uygulama hakkı verilmemektedir.

Evet, kanaatimce, çok kullanılan Demokrasi ve Laiklik gibi "Kelime"lerin artık izahı ve ıslahı gerekmektedir. Yeniden yorumlanması bir ihtiyaç haline gelmiştir. Her türlü istismar ve suiistimalden korunacak şekilde sağlam kalıplara ve tanımlara kavuşturulması icap etmektedir. Bilindiği gibi, toplumların arzuladığı ve ulaşmaya çalıştığı bazı değerleri ve dengeleri ifade etmek için, yeni kelime ve kavramlar türetilmiştir. İşte "Laiklik ve Demokrasi" de bunlardan birisidir.

Laiklik; "Devlet düzenini, din adamları sınıfının ve din istismarının güdümünden kurtarmak, farklı din ve mezhep mensuplarının, birlikte barış içinde yaşama şartlarını hazırlamak" amacını ve anlamını belirten, evrensel bir kurum ve kavram olarak düşünülmekte ve düşlenmektedir, ki bu anlamda güzel ve gereklidir.

Demokrasi ise, "Halkın her kesiminin, aktif ve etkin olarak yönetime katılması, zorbaların ve devrim yobazlarının köleliğinden kurtarılması ve insan onuruna yakışır bir hürriyet ve haysiyet ortamının hazırlanması" heves ve hayalinin bir simgesi olarak dile getirilmektedir, ki bu amaçla önemli ve önceliklidir. Bu iki anlam ve amaç, temelde İslam'ın ruhuna da uygun düşmektedir.

"Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğru ile yanlış açıklanmıştır"[2] ve "Sizin dininiz size, Benim dinim Banadır"[3] ayetleri bu amaçtaki laikliğe… "Onların (yönetim) işleri aralarında şura (danışma ve dayanışma) iledir. Bir haksızlığa uğradıkları zaman, yardımlaş(acak ve haklarını koruyacak kurum ve kuralları oluşturmaktad)ırlar”[4] ayetleri ise yine bu anlamdaki demokrasiye uygun görülmektedir.

Ne var ki özellikle ülkemizde, maalesef bugüne kadar laiklik adına bazılarınca din düşmanlığı yapılmış, dindarlar hayattan ve hükümetten dışlanmış, ve laiklik; "Dine baskı hükümeti" veya "Dine karşı olanların hâkimiyeti" şeklinde uygulanmıştır. İşte, bu yanlış ve haksız uygulamalar yüzündendir ki, laiklik denince bazı kesimlerin kafasında hemen din düşmanlığı algılanmaktadır. Ve yine demokrasi, pek çok ülkede ve Türkiye’mizde, "Diktatörlüğün, saltanat yerine seçimle yürütülmesi... Krallığın Firavunlardan Karunlara (sömürücü sermaye baronlarına) devredilmesi... Mutlu bir azınlığın, demokrat köleler yapılan çoğunluğa hükmetmesi" şeklinde yozlaştırılmıştır.

Bu yanlış ve yozlaştırılmış uygulamalara rağmen "Laiklik ve Demokrasi" hâlâ insanlığın ortak hayali ve ideali konumundadır. Yani insanlık din-devlet barışmasını ve farklı dinlerin bir arada yaşamasını, haklı olarak arzulamaktadır. Öyle ise gerçek ilim ve fikir adamlarına gereken, ilahiyatçı yazar ve araştırmacılara düşen, insanlığın bugüne kadar "Laiklik ve Demokrasi" diye arayıp da bulamadığı, arzulayıp da bir türlü ulaşamadığı "değerlerin ve dengelerin" İslam'da bulunduğunu anlamak ve anlatmaktır.

Bu ilmi ve insani gerekleri ve bu İslami doğruları ve değerleri ise, bugün insanlığın ortak malı konumunda olan ve herkes tarafından kullanılan ve savunulan "Laiklik ve Demokrasi" gibi evrensel kelimelerle açıklamamız daha uygun olacaktır. Yani demokrasi ve laikliği, yeniden yorumlamamız lazımdır. Daha doğrusu bu kelime kalıplarına, ilmi ve insani olan asıl manalarını yerleştirip topluma sunmamız bir ihtiyaçtır. Böylece;

a) Hem zaten bilinen ve peşinen kabul edilen evrensel "kelimeler"le gerçekleri ve insani gerekleri (ihtiyaçları) anlatmamız kolaylaşacaktır.

b) Hem de İslam'ın "Silm" kökünden barış ve bereket medeniyeti olarak evrensel bir boyut kazanması ve insanlığın ortak değerleri halini alması mümkün olacaktır. Öyle ise bu kelimelerden korkmak ve kaçmak anlamsızdır. Ve zaten insanların bildiği ve benimsediği bazı ortak "kelimeler"le onlara yaklaşmak, Kur'an'ın hükmü ve tebliğin şartıdır.

"De ki; ey ehli kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek ve müsavi olan bir "KELİME"ye gelin"[5] ayeti bu gerçeği anlatmaktadır. Zira her ne kadar, Yahudi ve Hristiyanlarla Müslümanların Allah inancı ve kavramı çok farklı ise de, en azından Allah'ın varlığını ve ahiret hayatını kabul eden "ortak kelimeleri" bulunmaktadır. Evet bazı Hristiyan ve özellikle Yahudi bilginlerinin "birtakım kelimeleri YERLERİNDEN DEĞİŞTİRİP"[6] doğru kelimelere yanlış kavramlar yüklemiş ve böylece pek çok haksız ve ahlâksız uygulamalara yönelmiş olduklarını Kur'an haber vermektedir. Bu tiplerin İslam alimleri içerisinde de maalesef örnekleri görülmekte, Kur'ani kavramlar nefsi heves ve hesapları için, yanlış yorumlanmak ve yozlaştırılmak istenmektedir. Bize düşen o kelimeleri ilmi anlamlarına ve İslam’ın amaçlarına uygun olarak yorumlamak ve tebliğimizi bu yolla insanlığa ulaştırmaktır. "Allah bâtılı imha eder ve Hakkı kelimelerle ortaya koyar"[7] ayeti de, bazı gerçekleri, insanlığın bildiği, benimsediği ve ortak değeri haline getirdiği kelimelerle anlatmak gerektiğine izin ve işaret buyurmaktadır. Zaten Allah-u Zülcelal Hazretleri "Kitabı (Kur’an’ı) Hak ve mizan olarak indirmiştir."[8] Bizim inancımıza göre Kur'an, "Mutlak doğrular" manzumesidir. Yani Kur'an asla değişmeyen ve değerini yitirmeyen ölçüler getirmiştir. Her şeyin, bu ilmi ve insani kurallara göre düzenlenmesi ve değerlendirilmesi, insanlığın mutlaka menfaatinedir. Çünkü İslam, tabii ve evrensel olan hayat ve huzur prensiplerini getirmiştir.

Bu nedenle "Laiklik ve Demokrasi" gibi evrensel boyut ve beğeni kazanmış kelime ve kavramları, yozlaşmaktan ve yanlış uygulamaktan kurtarıp, bunların izahına ve ıslahına çalışmak ve ilmi temellere oturtmak hem gerekli hem de güzeldir.

İslam’ın gözden kaçan çok önemli iki özelliğinin:

1- Hukuk ve adalette “İçtihat dönemini” getirip, değişen ve gelişen bütün şartlara ve ihtiyaçlara uygun yorumların, kuralların ve kurumların hazırlanmasını; İlim adamlarına görev olarak yüklediğini ve hamdolsun bunun âlimlerimizce çok ciddi ve sağlam sistem ve disipline bağlandığını.

2- Hükümet ve yönetimde ise “Cumhuriyet dönemini” getirdiğini; Hz. Peygamber Efendimizin (SAV) yerine hiç kimseyi resmen ve alenen tayin etmeyip sahabenin ve ümmetinin “Kendilerini yönetecek kimseleri, yine kendi hür iradeleriyle seçebilme yolunu ve sorumluluğunu gösterdiğini ve böylece cumhuriyet kapısını açtığını bilmeden yapılan yorumlar isabetli olmayacaktır.

 


[1] (Bak: Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Bu yazıyı yazmak zorunda kaldığım için…)

[2] Bakara: 256

[3] Kâfirûn: 6

[4] Şura: 38-39

[5] Al-i İmran: 64

[6] Nisa: 46

[7] Şura: 24

[8] Şura: 17

Makale Paylaşım Sayısı: 708

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR