ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1901
mod_vvisit_counterDün3864
mod_vvisit_counterBu Hafta5765
mod_vvisit_counterGeçen hafta27382
mod_vvisit_counterBu Ay82879
mod_vvisit_counterGeçen Ay119131
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17839726

IP'niz: 3.236.170.171
Bugün: 15 Haz 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12602745

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

MADDENİN ASLI VE HAYATIN SIRRI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 36
ZayıfMükemmel 

 

Milli Çözüm Araştırma Ekibi

Akın CENGİZ, Neslihan BAYRAKTAR,

Kâzım GÜLFİDAN ve Necati AKGÜL

          

         

MADDENİN ASLI VE HAYATIN SIRRI

            

Siyasi ve askeri cihadın başarıya ulaşması, nefsi cihadın yapılmasına bağlıdır. Nefisle cihadın en önemli aşaması ise dünya sevgisinin kalpten çıkarılmasıdır. Hz. Peygamber Efendimiz; “Dünya sevgisi bütün hataların başıdır” buyurmuşlardır. Çeşitli arzularımızı, mal ve makam tutkularımızı tabulaştırıp tapınmaktan, bunların uğrunda haksızlık ve ahlâksızlığa kaymaktan korunmak için de, öncelikle dünyalık bütün nimetlerin ve zevklerin fani olduklarını, bunları ebedi ahiret yurdunu kazanmak üzere birer imtihan vesilesi olarak ve emaneten bize sunulduklarını unutmamak lazımdır. Sahip olduğumuzu sandığımız imkân ve fırsatların, gelmesi mukadder olan ve hızla yaklaşan ölümle birlikte elimizden çıkacağını düşünmekten de öte; şu anda bile servet, şehvet ve etiket gibi fazilet ve lezzetlerin maddi asıllarıyla değil, beynimizde oluşan algılarıyla muhatap kılındığımızı bilmek; nefsi, siyasi ve askeri her türlü cihadımızda bize büyük kolaylıklar sağlayacak, Allah yolunda malımızı, rahatımızı, hatta canımızı, daha bir huzur ve şuurla feda etmemizi sağlayacaktır.

Önce, Ahmet Akgül üstadımızın şu önemli tespitlerini aktararak konuya başlayalım:

Erbakan Hocamızın çeşitli vesilelerle buyurdukları gibi: “Bu çoğu materyalist ve Darwinist Batılılar ‘Madde, Madde!..’ deyip duruyorlar. Oysa bunlar ‘Madde’nin de ne olduğunu bilmiyorlar, bu konudaki sorularımız karşısında şaşırıp-tıkanıp kalıyorlar. Efendim; maddeler moleküllerden, onlar atomlardan meydana gelmiş olmaktadır. Atomlar ise varlığı kabul edilen ama aslında erişilemeyen enerji zerreciklerinden oluşmaktadır. Peki, bu ‘Enerji’nin kaynağı nedir, aslı-astarı neden ibarettir? diye sorulduğunda hiçbir yanıt veremiyorlar…”

Evet, Allah (CC) Kendi Nurundan, önce Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhisselam'ın nurunu yarattı. O nurdan da diğer Enbiya-ı izamı, Melaike-i kiramı ve cümle insanları ve diğer mahlûkatı varlığa çıkardı. Böylece Hadis-i Kutsi’de buyrulan: “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek (kudret ve nimetlerimi göstermek) için; bütün mahlûkatı halk eyledim...” hakikatini aşikâr kıldı.

Elbette maddi olarak da kâinat vardır, tabiat vardır, işte bu cümle mevcudat Allah tarafından yaratılmış harika sanat eserleri konumundadır. “Bu âlem, bu evren yoktur, sadece hayali bir görüntü söz konusudur!” diyen bazı filozof takımı ve sofestai sapkınları yanılmakta ve inkâra kaymaktadır. Ancak insanların; Allah tarafından yaratılan bu mevcudatın ve mahlûkatın dünyada iken kendisiyle, yani maddesiyle muhatap olduğunu sanması bir yanılgıdır. Çünkü zahiren gördükleri, işittikleri, temas ettikleri, dokunuverdikleri ve hissettikleri, o şeylerin ve nimetlerin kendileri değil, karanlık beyninde şekillenen enerji seslerin, resimlerin ve lezzetlerin bizzat yaşanmışlık hissine çevrilen algılarıdır. İnsanoğlu ancak Ahirette ve özellikle Cennette bu nimetlerin hakikisine ve bakisine (daimisine) muhatap ve malik olacaktır. Allah (CC) bu imtihan sahasında iken, fani dünyanın geçici ve cüz’i kısmına bile kullarının madden sahip ve malik olmasını, Kendi Zatına ve “Malikül Mülk=mülkün tek ve gerçek sahibi” sıfatına yakışır bulmamıştır. Bu nedenle sadece eşyanın beynimizde oluşan ve gerçek sanılan görüntüleriyle muhatap kılmıştır.

“O gün onlar (bütün bu olaylar ve yaratılış sırları) orta yere çıkacaktır. Onlardan hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmayacaktır. (Ve Allah soracaktır:) ‘Bugün mülk ve hükümranlık kimindir?’ (Herkes ve her şey şöyle cevap verip haykıracaktır:) ‘Bir olan, Kahhâr olan Allah'ındır. (Hüküm ve egemenlik sadece O’nun hakkıdır.)’ [Not: Kahhâr: Allah’ın bir ismi olup; mutlak galip gelen, asla yenilmeyen, karşı durulmaz gücüyle her şeyi ve herkesi ezip itaat ettiren, emrini ve takdirini her yerde ve her halde yürüten anlamındadır.] (Mü’min Suresi: 16) ayetinden de anlaşılıyor ki: Bir bakıma Allah, kıyamet-buluşma günü şöyle buyuracaktır: “Ey insan, cin ve melek tüm şuurlu varlıklar, şimdi anladınız mı; ki cümle kâinat, mevcudat, mahlûkat, dünya ve tabiat olarak bütün maddi ve manevi varlıkların tek ve gerçek maliki, hakiki ve daimi sahibi olan ancak Kahhâr olan Allah'tır.”

Tekrar hatırlatıp vurgulayalım ki, elbette ve kesinlikle; Yüce Rabbimizin Mevcudiyetini, Vahdaniyetini, Kudret ve Azametini, Rahmet ve Nimetlerini, Hikmet ve Marifetlerini gösterip yansıtan, harika san’at eserleri konumunda olan canlı ve cansız bütün mahlûkat zahiri ve maddi olarak vardır; bu dünya ve tabiat, yüz milyarlarca galaksisi ve trilyonlarca yıldız ve gezegenleriyle bütün bu kâinat, İlahi ve sonsuz kudretin muhteşem ve mükemmel sergi sarayı hükmünde bulunmaktadır.

Ancak biz insanların gördüklerimiz, işittiklerimiz, lezzetlerimiz, hissettiklerimiz, dünyadaki ve uzaydaki varlıkların maddi asılları değil, onların beş duyumuzla (gözle bakma, kulakla duyma, derimizde dokunma, dilimizle tatma, burunla koklama) vasıtasıyla seyrettiklerimizin, dinlediklerimizin, tadıp yediklerimizin, dokunup hissettiklerimizin elektrik sinyallerine çevrilerek ilgili sinirlerle beynimize iletilen enerji kopyalarının oluşturduğu algılar toplamıdır. Yani bizim olduğunu sandığımız, tapularıyla gururlanıp tabulaştırdığımız, hatta, Allah korusun aşırı bağlanıp tapındığımız; vücutlarımız, evlatlarımız, hanımlarımız, kocalarımız, dostlarımız, akraba ve arkadaşlarımız, konaklarımız, bağlarımız, arsalarımız, arabalarımız, apartmanlarımız, kasalarımız, paralarımız, masalarımız, makamlarımız, mağazalarımız, fabrikalarımız… Bunların hepsi vardır; ama bizim muhatap olduklarımız, bunların beynimizde şekillenen, sürekli izletilen film kareleri misali görüntülerinin yığınıdır, zahiren sahip olduğumuza inanıp aldandığımız zanlarımız ve kuruntularımızdır.

Şimdi iz’anla ve insafla tartıp söyleyelim: Bu fani algılar ve duygular için; harama bulaşmaya, haksızlık yapmaya, günahlara dalıp ahiretimizi yıkmaya, kalp kırmaya ve Allah'ın rızasını, rıdvanını, sonsuz ve kusursuz Cennet hayatını elimizden kaçırıp, korkunç Cehennem azabına müstahak olmaya değer mi? Bu akıl kârı mıdır? Çünkü bu dünyada sadece fani görüntüleriyle irtibat kurduğumuz maddi nimet ve faziletlerin, asıl gerçeğine ve ebedi zevkine inşaallah cennette malik ve muhatap olacağız.

Şimdi de, Harun Yahya müstear ismiyle yazan zatın (ki Adnan Oktar sadece o eserleri yayınlamak için aracı kılınan, ama sonunda şaşırıp ve şımarıp bunları istismar ve suiistimal ederek sapıtan insandır) şu tahlillerine dikkatle kulak kabartalım. Çünkü bunlar hayata, dünyaya ve kâinata bakış açımızı değiştirecek ve yüksek iman ufkuna eriştirecek saptamalardır, asla felsefi bir yorum ve yaklaşım sanılmamalıdır, bilakis aynen hakikattir.

Maddenin Ardındaki Sır

Akıl ve vicdan yoluyla çevresini izleyen kişi fark eder ki, evrendeki canlı-cansız her şey sonradan yaratılmıştır. Peki, tüm bunlar kim tarafından yaratılmıştır? Şurası çok kesin ve açıktır ki, evrenin her noktasında kendini belli eden "yaratılmışlık", evrenin kendisinin bir ürünü olamayacaktır. Örneğin; bir böceğin kendi kendisini var etmesi imkânsızdır. Güneş Sistemi, bitkiler, insanlar, bakteriler, alyuvarlar, kelebekler kendi kendilerini yaratmamışlardır. Tüm bunların "tesadüfen" oluşmaları gibi bir ihtimal de asla söz konusu olmayacaktır. Dolayısıyla şu sonuca varılacaktır: Gözümüzle gördüğümüz her şey yaratılmıştır... Ancak gözümüzle gördüğümüz şeylerin hiçbiri "Yaratıcı" değildir. O halde, Yaratıcı, gözümüzle gördüğümüz her şeyden başka ve üstün bir varlıktır. Kendisi görünmeyen, fakat yarattığı her şeyin Kendisi’nin varlığını ve vasıflarını gösterdiği üstün bir güç vardır; o da Yüce Allah’tır!

İşte Allah'ın varlığını tanımayanların saptıkları nokta da buradadır. Bu kişiler, Allah'ı gözleriyle görmedikleri sürece, O'nun varlığına iman etmemeye şartlanmışlardır. İşte bu nedenle, evrenin her yerinde apaçık görünen "yaratılmışlık" gerçeğini gizlemek, evrenin ve canlıların yaratılmamış olduğunu iddia etmek gafletine kapılmışlardır. Bunu yapmak için akıl almaz yalanlara başvurmuşlardır. Evrim teorisi de bu konuda başvurulan yalanların, sonuçsuz çırpınışların en belirgin olanıdır. İnkâr edenlerin bu temel yanılgısı, aslında Allah'ın varlığını inkâr etmeyen, ancak çarpık bir Allah inancına sahip olan pek çok kişi tarafından da paylaşılır. Toplumun çoğunluğunu oluşturan bu kişiler, yaratılışı reddetmezler, ancak Allah'ın "nerede" olduğuna dair bâtıl inançları vardır: Çoğu, Allah'ın yalnızca "gökte" olduğunu sanır. Bilinçaltlarındaki bâtıl düşünceye göre, Allah çok uzaklardaki bir gezegenin arkasındadır ve çok nadiren "dünya işlerine" karışır. Ya da hiç karışmaz; evreni yaratmış ve öylece bırakmıştır, insanlar kendi kaderlerini çizip durmaktadır!?..

Kimileri de Kur’an'ın Allah'ın "her yerde" olduğuna dair haberini duymuşlardır, fakat bunun anlamını tam olarak kavrayamamışlardır. Bilinçaltlarındaki bâtıl düşünce; Allah'ın radyo dalgaları ya da görünmez, hissedilmez bir gaz gibi (Allah'ı tenzih ederiz) maddeleri çevrelediği şeklinde inanılır. Oysa bu düşünce ve baştan beri saydığımız, Allah'ın "nerede" olduğunu bir türlü çözemeyen (belki de bu yüzden O’nu inkâr eden) düşünceler, ortak bir yanlışa dayanmaktadırlar: Bunlar hiçbir temeli olmayan bir ön yargıyı benimsemekte, ondan sonra da Allah ile ilgili olarak zanlara kapılmaktadırlar. Nedir bu ön yargı?.. Bu ön yargı maddenin varlığı ve niteliği ile alâkalıdır. İnsanların büyük bir kısmı gördüğümüz maddesel evrenin, var olan gerçekliğin ta kendisi olduğu konusunda şartlanmışlardır. Oysa modern bilim, bu ön yargıyı da yıkarak, çok önemli ve etkileyici bir gerçeği ortaya koymaktadır. Biz bu yazımızda Kur’an'da da işaret edilen işte bu büyük gerçeği açıklayacağız.

Âlemler (Evren) Elektrik Sinyallerinden Oluşmaktadır:

Yaşadığımız dünya ile ilgili tüm bilgilerimiz bize beş duyumuz aracılığı ile ulaşır. Yani biz gözümüzün gördüğü, elimizin dokunduğu, burnumuzun kokladığı, dilimizin tattığı, kulağımızın duyduğu bir dünyayı tanırız. Doğumumuzdan itibaren bu duyulara bağlı olduğumuz için "dış dünya"nın, duyularımızın bize tanıttığından farklı olabileceğini düşünmeye hiç kalkışmamışızdır. Oysa, bugün birçok bilim dalında yapılan araştırmalar son derece farklı bir anlayışı ortaya çıkarmış, algılarımız ve algıladığımız dünya ile ilgili ciddi şüphelerin oluşmasına yol açmıştır. Bu yeni anlayışın çıkış noktası ise şudur: Bizim "dış dünya" olarak algıladıklarımız, yalnızca elektrik sinyallerinin beyinde oluşturduğu etkiler olmaktadır. Elmanın kırmızılığı, tahtanın sertliği, dahası anneniz, babanız, aileniz, sahibi olduğunuz bütün mallar, eviniz, işiniz ve bu yazının satırları yalnızca ve yalnızca beyninizdeki elektrik sinyallerinden ibaret algılardır. Elbette maddi dünya, tabiat ve kâinat vardır, ama duyu organlarımız yoluyla beynimize ulaşan, elektrik sinyalleri olmaktadır.

Görme, Duyma, Tatma Nasıl Oluşmaktadır?

Görme olayı oldukça aşamalı bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Görme sırasında, herhangi bir cisimden gelen ışık demetleri (fotonlar), gözün önündeki lensin içinden kırılarak geçerek gözün arka tarafındaki retinaya ters olarak aktarılmaktadır. Buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülen görme uyarıları, sinirler aracılığı ile beynin arka kısmındaki görme merkezi adı verilen küçük bir bölgeye ulaşmaktadır. Bu elektrik sinyali bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde görüntü olarak algılanır. Yani görme olayı, gerçekte beynin arkasındaki küçük, ışığın hiçbir şekilde giremediği, kapkaranlık bir noktada yaşanır. Şimdi genelde herkesçe bilinen bu bilgiye bir kez daha dikkatlice bakalım: Biz, "görüyorum" derken, aslında gözümüze gelen uyarıların elektrik sinyaline dönüşerek beynimizde oluşturduğu "etki"yi görmüş olmaktayız. Yani "görüyorum" diyen bir insan, gerçekte beynimizdeki elektrik sinyallerini seyretmeye başlamıştır.

Hayatımız boyunca gördüğümüz her görüntü birkaç cm3'lük görme merkezinde oluşmaktadır. Okuduğunuz bu satırlar da, ufka baktığınızda gördüğünüz uçsuz bucaksız manzara da, bu küçücük yerde meydana gelmiş olmaktadır. Bu arada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta daha vardır. Az önce belirttiğimiz gibi, kafatası ışığı içeri geçirmez, yani beynin içi kapkaranlıktır. Dolayısıyla beynin, ışığın kendisiyle muhatap olması imkânsızdır. Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayalım: Karşımızda bir mum olduğunu düşünelim. Bu mumun karşısına geçip onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz, muma ait ışığın aslı ile hiçbir zaman muhatap olmaz. Çünkü mumun ışığını gördüğümüz anda bile kafamızın ve beynimizin içi kapkaranlıktır. Kapkaranlık beynimizin içinde, aydınlık, ışıl ışıl ve renkli bir dünyaya bakıp durmaktayız.

Aynı durum diğer algılarımız için de aynıdır. Ses, dokunma, tat ve koku, birer elektrik sinyali olarak beyne ulaşır ve buradaki ilgili merkezlerde algılanırlar. Duyma olayı da böyle ortaya çıkmaktadır. Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kulağa taşır, orta kulak aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne yollamaktadır. Aynı görmede olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşip yaşanır. Kafatası ışığı geçirmediği gibi sesi de geçirmez durumdadır. Dolayısıyla dışarısı ne kadar gürültülü de olsa beynin içi tamamen sessiz bulunmaktadır.

Koku algımız da böyle oluşmaktadır. Vanilya kokusu, gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun epitelyum denilen bölgesindeki titrek tüylerde bulunan alıcılara gelirler ve bu alıcılarda etkileşime girerler. Bu etkileşim beynimize elektrik sinyali olarak iletilir ve koku olarak algılanır. Sonuçta bizim güzel ya da çirkin diye adlandırdığımız kokuların hepsi; uçucu moleküllerin etkileşimlerinin elektrik sinyaline dönüştürüldükten sonra, beyindeki algılanış biçiminden başka bir şey olmamaktadır.

Benzer şekilde, insan dilinin ön tarafında da dört farklı tip kimyasal alıcı vardır. Bunlar tuzlu, tatlı, ekşi ve acı tatlarına karşılıktır. Tat alıcılarımız bir dizi kimyasal işlemden sonra bu algıları elektrik sinyallerine dönüştürüp beyne aktarır. Bu sinyaller de beyin tarafından tat olarak algılanırlar. Bir çikolatayı ya da sevdiğiniz bir meyveyi yediğinizde aldığınız tat, elektrik sinyallerinin beyin tarafından yorumlanmasıdır. Yani siz dışarıdaki nesnenin maddesiyle muhatap olmazsınız; çikolatanın kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Örneğin, beyninize giden tat alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz herhangi bir şeyin tadının beyninize ulaşması mümkün olmaz; tat duyunuzu tamamen yitirmiş olacaksınız.

Dokunma duyumuza gelince durum yine aynıdır. Bir cisme dokunduğumuzda dış dünyayı ve nesneleri tanımamıza yardımcı olacak bilgiler, derideki duyu sinirleri aracılığıyla beyne ulaştırılırlar. Dokunma hissi beynimizde oluşmaktadır. Zannedildiği gibi dokunma hissini algıladığımız yer parmak uçlarımız ya da derimiz değil, yine beynimizdeki dokunma merkezi olmaktadır. Bizler nesnelerden gelen elektriksel uyarıların beynimizde değerlendirilmesi sonucu sertlik ya da yumuşaklık, sıcaklık ya da soğukluk gibi nesneleri tanımlayan farklı farklı hisler duyarız.

Yani beynimizin dışındaki maddesel dünyaya ulaşmamız imkânsızdır. Muhatap olduğumuz tüm nesneler, gerçekte görme, işitme, dokunma gibi algıların toplamıdır. Algı merkezlerindeki bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin bizim dışımızdaki "aslı" ile değil, beynimizdeki kopyaları ile muhatap olmaktadır. Biz ise bu kopyaları dışımızdaki gerçek madde zannederek yanılırız. Bu durum Allah’ın bir mucizesi sayılmalıdır.

Üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir nokta da uzaklık hissidir. Uzaklık, örneğin bu okuduğunuz yazıyla aranızdaki mesafe, sadece beyninizde meydana gelen bir boşluk hissidir. Bir insanın kendisinden çok uzakta sandığı maddeler de aslında beyninin içindedir. Örneğin, insan göğe bakıp yıldızları seyreder ve bunların milyonlarca ışık yılı uzakta olduklarını sanır. Oysa yıldızlar onun içinde, beynindeki görüntü merkezindedirler. Bu yazıları okurken içinde oturduğunuzu sandığınız odanın da aslında içinde değilsiniz; aksine oda sizin içinizdedir. Bedeninizi görmeniz, sizi odanın içinde olduğunuza inandırır. Ancak şunu unutmayın; bedeniniz de beyninizde oluşan bir görüntüdür. Tüm diğer algılarınız için de aynı durum geçerlidir. Örneğin, siz yan odadaki televizyonun sesini duyduğunuzu sanırken aslında beyninizin içindeki sesle muhatapsınızdır. Metrelerce uzaktan geldiğini sandığınız ses de, hemen yanınızdaki kişinin konuşması da aslında beyninizdeki birkaç cm3'lük duyma merkezinde algılanmaktadır. Bu algı merkezinin dışında sağ, sol, ön, arka gibi bir kavram yoktur. Yani ses sağdan, soldan veya havadan size ulaşmaz; sesin geldiği bir yön yoktur.

Algıladığınız kokular da böyledir; hiçbiri uzak bir mesafeden size ulaşmaz. Koku alma merkezinizde oluşan etkileri, dışarıdaki maddelerin kokusu zannedersiniz. Oysa bir gülün görüntüsü nasıl ki görme merkezinizin içindeyse, o gülün kokusu da aynı şekilde koku alma merkezinizin içindedir; dışarıdaki gülün ve kokusunun aslı ile muhatap olmazsınız. Çünkü bizim için "dış dünya", aynı anda beynimize ulaşan "elektrik sinyalleri bütünü"nden başka bir şey değildir. Beynimiz hayatımız boyunca bu sinyalleri değerlendirir. Biz de bunları maddenin dışarıdaki "aslı" sanarak yanıldığımızın farkında olmadan bir ömür süreriz. Yanılırız, çünkü bu dünyada algılarımızla maddenin kendisine asla ulaşamayız. Ama tekrar vurgulayalım ki, dışarıda maddi bir âlem elbette vardır, ama Yüce Rabbimiz bir mucize olarak bizleri sadece bunların görüntüleriyle muhatap kılmaktadır. Çünkü mü’minlere gerçek yaşam Cennette sunulacaktır.

İnsanın Bilgisi Sınırlıdır!

Buraya kadar anlattığımız gerçeğin ortaya koyduğu en önemli sonuçlardan biri, insanın dış dünya hakkındaki bilgisinin aslında son derece sınırlı olmasıdır. Dış dünya hakkındaki bilgilerimiz hem beş duyu ile sınırlıdır, hem de bu duyuların bize algılattığı dünyanın “asıl dünya” ile birebir uyumlu olduğunu gösterecek hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Dolayısıyla asıl dünya, belki de bizim algıladığımızdan çok daha farklıdır. Orada bizim algılayamadığımız pek çok varlık ve varlık boyutu vardır. Örneğin, cinlerin ve meleklerin yaşamından haberimiz bile olmamaktadır. Bizim bilgimiz, evrenin en uzak noktalarına ulaşsa bile, yine eksik olarak kalacaktır. Tüm varlıkları eksiksiz ve kusursuz bir biçimde bilen ise, tümünü yaratmış olan Yüce Allah’tır. Allah’ın yarattığı varlıklar, ancak O’nun izin verdiği kadar bilgi sahibi olacaktır. Bu gerçeğe, Kur’an’da pek çok ayetle işaret buyrulmaktadır.

Bu “Dış Dünyayı” Yapay Olarak Oluşturma İmkânı da Vardır!

Tanıdığımız tek dünya, zihnimizin içinde olan, orada çizilen, seslendirilen ve renklendirilen, kısacası zihnimizde meydana gelen bir dünyadır. İşte beynimizde seyrettiğimiz bu algıların kimi zaman “yapay” bir kaynaktan bile geliyor olabildiğini de düşünmemiz lazımdır. Bunu şöyle bir örnekle zihnimizde canlandırabiliriz: Önce, beyninizi vücudunuzun dışına çıkarıp, cam bir küpün içinde suni olarak yaşattığımızı düşünelim. Bir de bunun yanına, her türlü elektrik sinyalinin üretilebildiği bir bilgisayar yerleştirelim. Sonra, herhangi bir ortama ait görüntü, ses, koku gibi verilerin elektrik sinyallerini yapay olarak bu bilgisayarda üretelim ve kaydedelim. Bu bilgisayarı elektrik kablolarıyla beyninizdeki algı merkezlerine bağlayalım ve burada kayıtlı olan sinyalleri beyninize gönderelim. Bu sinyalleri algıladıkça beyniniz (bir başka deyimle “siz”), bunların karşılığı olan ortamı görecek ve yaşayacaktır.

Bu bilgisayardan beyninize, kendi görüntünüze ait elektrik sinyalleri de gönderebiliriz. Örneğin bir masada otururken algıladığınız bütün görme, işitme, dokunma gibi duyuların elektriksel karşılıklarını beyninize gönderdiğimizde, beyniniz kendisini bürosunda oturmakta olan bir işadamı sanacaktır. Bilgisayardan gelen uyarılar devam ettikçe de bu hayali dünya devam edecektir. Yalnızca bir beyinden ibaret olduğunu ise hiçbir şekilde anlayamayacaktır. Çünkü beynin içinde bir dünya oluşması için beyindeki ilgili merkezlere gerekli uyarıların ulaşması yeterlidir. Bu uyarılar yapay bir kaynaktan, örneğin bir kayıt cihazından ya da daha farklı bir algı kaynağından geliyor olabilir. Maddesel karşılıkları olmayan algıları gerçek sanarak aldanmamız çok kolaydır. Nitekim bu gerçeği rüyalarımızda sık sık yaşarız. Rüyada tamamen gerçek gibi duran olaylar yaşar, insanlar, nesneler, ortamlar görürüz. Ama hepsi birer algıdan başka bir şey değildir. Rüya ile “gerçek dünya” arasında ise temel bir fark yoktur; her ikisi de zihinde yaşanır.

Peki, Asıl Algılayan Kim Olmaktadır?

Buraya kadar açıklananlardan, beynimizin içinde yaşadığımızı sandığımız ve “dış dünya” olarak algıladığımız maddesel dünyanın aslında mevcut bulunduğunu, ama bizlerin onun görüntüleriyle muhatap olduğumuzu anlamış olunmalıdır. Ama asıl önemli soru burada ortaya çıkmaktadır: Bildiğimiz bütün maddesel varlıklar gerçekte birer algı ve enerji yığını ise, o halde beynimiz ne konumdadır? Beynimiz de kolumuz, bacağımız ya da başka herhangi bir nesne gibi maddesel dünyanın bir parçası olduğuna göre, o da diğer maddeler gibi bir algı ve enerji yoğunlaşması olmalıdır. Zaten maddeler moleküllerden, moleküller atom zerrelerinden, bunlar da elektrik cinsi enerjiden oluşmaktadır. Rüya ile ilgili bir örnek konuyu daha iyi açıklayacaktır. Şimdiye kadar olan anlatımımıza uygun olarak beynimizin içinde bir rüya seyrettiğimizi varsayalım. Rüyada hayali bir bedenimiz olacaktır. Hayali bir kolumuz, hayali bir gövdemiz, hayali bir gözümüz ve de hayali bir beynimiz bulunacaktır. Rüya sırasında bize, “Nerede görüyorsun?” gibi bir soru gelse vereceğimiz cevap “beynimde görüyorum” olacaktır. Ama ortada gerçek bir beyin de yoktur. Sadece hayali bir vücut, hayali bir kafatası ve hayali bir beyin vardır. Rüyanızdaki görüntüyü gören irade ise, rüyadaki hayali beyin değil, ondan daha “ötede” olan bir varlıktır. Rüyadaki ortamla gerçek hayat dediğimiz ortam arasında herhangi bir fiziksel fark olmadığını biliyoruz. Öyleyse, bize gerçek hayat dediğimiz ortamda, “Nerede görüyorsun?” sorusu sorulduğunda da üstteki örnekteki gibi “beynimde” cevabını vermenin bir anlamı yoktur. Her iki durumda da gören ve algılayan irade, bir et parçası niteliğindeki beyin değildir. Buraya kadar hep dış dünyanın bir kopyasını beynimizde izlediğimizden söz ettik. Bunun önemli bir sonucu, dış dünyanın aslını hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimizdir.

En az bu kadar önemli olan ikinci bir gerçek ise, beynimizde izlediğimiz bu dünyayı izleyen “irade”nin, beynin kendisi olamayacağıdır. Beyin, kendisine gelen verileri işleyen ve görüntüye çeviren bir bilgisayar-monitör sistemi gibidir; ama dikkat edilirse bilgisayarlar kendi kendilerini izlemezler. Varlıklarının şuurunda da değildirler. Bu şuuru aramak için beyni analiz ettiğimizde karşımıza, diğer canlı organlarda da bulunan protein ve yağ molekülleri gibi moleküllerden daha farklı bir malzeme çıkmaz. Yani beyin dediğimiz et parçasında, görüntüleri seyrederek yorumlayacak, bilinci oluşturacak, kısacası “ben” dediğimiz şeyi yaratabilecek bir güç ve yetenek bulunmamaktadır.

Maddeden başka bir varlığı kabul etmeyen materyalistlerin içinden çıkamadıkları sorunlardan biri budur: Gören, gördüğünü algılayan ve tepki veren bu “içteki göz” kime aittir?

Şimdi şunu düşünün: Elinizdeki kitap, içinde oturduğunuz oda, kısaca önünüzdeki bütün görüntüler beyninizin içinde görülmektedir. Peki bu görüntüleri atomlar mı görüyorlar? Hem de kör, sağır, bilinçsiz atomlar! Neden atomların bir kısmı bu özellikleri kazanmış da, diğerleri kazanamamışlar? Düşünmemiz, kavramamız, hatırlamamız, sevinmemiz, üzülmemiz, bütün bunlar bu atomların arasındaki kimyasal reaksiyonlardan mı ibaret? Bu soruları dikkatle düşündüğümüzde, atomlarda irade aramanın bir anlamı olmadığını görürüz. Açıktır ki, gören, işiten ve hisseden varlık, madde ötesinde bir varlıktır. Bu varlık “canlı”dır ve ne madde, ne de görüntü değildir. Bu varlık vücut görüntümüzü kullanarak önündeki algılarla muhatap olur. İşte bu varlık “Ruh”tur! Bu satırları yazan ve okuyan akıllı varlıklar, birer atom ve molekül yığını -ve bunların arasındaki kimyasal reaksiyonlar- değil, “Ruh”tur. Ruh ise Allah’ın insana kattığı “SIR”dır.

Gerçek ve Mutlak Varlık Allah’tır!

Tüm bu gerçekler, bizi çok önemli bir soruyla daha karşı karşıya getirir: Madem bizim muhatap olduğumuz dünya, gerçekte ruhumuzun gördüğü algılardır, o halde bu algıların kaynağı nedir?.. Bu soruya cevap verirken dikkat edilmesi gereken gerçek şudur; biz maddeyi sadece hayalimizde görürüz, dışarıdaki aslı ile hiçbir zaman muhatap olamayız. Madde bizim için bir algı olduğuna göre, “yapay” bir şeydir. Yani bu algının bir başka güç tarafından yapılması, daha açık bir ifadeyle yaratılması gerekir. Hem de sürekli olarak. Eğer sürekli bir yaratma olmazsa, bu algılar da yok olur giderler. Bu, bir televizyon ekranında görüntünün devam edebilmesi için, yayının da sürekli devam etmesi gibidir.

Peki, kim bizim ruhumuza yıldızları, dünyayı, bitkileri, insanları, bedenimizi ve gördüğümüz diğer her şeyi sürekli olarak seyrettirip durmaktadır?

Çok açıktır ki, içinde yaşadığımız tüm maddesel evreni yaratan ve sürekli yaratmaya devam eden üstün bir Yaratıcı vardır. Bu Yaratıcı, bu denli görkemli bir yaratılış sergilediğine göre de, sonsuz bir güç ve bilgi sahibi olan Allah’tır. Nitekim o Yaratıcı, bize indirdiği Kitap yoluyla Kendisi’ni, evreni ve bizim neden var olduğumuzu anlatır. O Yaratıcı Allah, Kitabının ismi ise Kur’an’dır! Göklerin ve yerin, yani evrenin sabit ve kararlı olmadığı, sadece Allah’ın yaratmasıyla varlık buldukları ve Allah yaratmayı durdurduğunda yok olacakları bir ayette şöyle ifade buyrulmaktadır:

“Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar (yok olup yıkılırlar) diye (her an kudreti altında) tutmaktadır. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, Kendisinden sonra artık kimse onları (varlıkta) tutamazdı. Doğrusu O, Halim’dir, bağışlayandır.” (Fatır Suresi: 41)

Gerçekte Maddi Bir Dünya Vardır!

Elbette bu ayette maddesel evrenin Allah’ın kudreti altında tutulması anlatılmaktadır. Allah evreni, dünyayı, dağları, canlı cansız tüm varlıkları yaratmıştır ve onları her an kudreti altında tutmaktadır. Allah’ın HÂLIK sıfatı bu maddesel evrende tecelli edip durmaktadır. Allah Hâlık’tır, yani her şeyi yaratan, yoktan varlığa çıkarandır. Bu da bize göstermektedir ki, beynimizin dışında, Allah’ın yarattığı varlıklardan oluşan maddesel bir evren elbette vardır. Ancak, Allah bir mucize ve yaratışındaki üstünlüğün ve sonsuz ilminin bir tecellisi olarak, bu maddesel evreni bize bir “hayal”, “gölge” veya “görüntü” gibi izlettirip yaşatır. Allah’ın yaratışındaki mükemmelliğin bir sonucu olarak insan, beyninin dışındaki dünyaya asla ulaşamamaktadır. Bu gerçek ve maddesel evrenin sırrını bilen ise sadece Allah’tır.

“Dış dünya” sandığımız algıları seyrederken, yani hayatımızı sürerken de, bize en yakın olan varlık, yine Allah’ın Kendisi olmaktadır. Kur’an’da yer alan “Andolsun, insanı Biz yarattık ve (her an) nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu (ve içinden neler geçirip durduğunu dahi) biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kaf Suresi: 16) ayetinin sırrı da bu gerçekte saklıdır. Bir insan kendi bedeninin sadece “madde”den oluştuğunu zannettiğinde bu önemli gerçeği kavrayamaz. Çünkü örneğin “kendi” zannettiği yer beyniyse, dışarısı olarak kabul ettiği yer kendisine 20-30 cm gibi belirli bir uzaklıkta olacaktır. Ama madde diye bildiği her şeyin zihnindeki algılar olduğunu kavradığında, artık dışarısı, içerisi, uzak, yakın gibi kavramlar anlamsızlaşır. Oysa Allah kendisini çepeçevre kuşatmıştır ve ona “sonsuz yakın”dır. Allah insanlara “sonsuz yakın” olduğunu, “Kullarım Sana Beni soracak olursa (onlara de ki:) muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım…” (Bakara Suresi: 186) ayeti ile de bildirir. Bir başka ayette geçen, “…Muhakkak Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır.” (İsra Suresi: 60) ifadesi de yine aynı gerçeği haber verir. İnsan kendisine en yakın olan varlığın yine kendisi olduğunu sanarak yanılır. Oysa Allah bize, kendimizden bile daha yakındır. “Hele can boğaza gelip dayandığında ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz, Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz.” (Vakıa Suresi: 83-85) ayetleriyle de bu gerçeğe dikkat buyrulmaktadır. Ancak ayetlerde de bildirildiği gibi insanlar gözleriyle görmedikleri için bu olağanüstü gerçekten habersiz yaşarlar.

Öte yandan, İmam Rabbani’nin ifadesiyle bir gölge varlıktan başka bir şey olmayan insanın, Allah’tan bağımsız bir güce sahip olması da imkânsızdır. Nitekim, “Sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Saffat Suresi: 96) ayeti yaşadığımız tüm olayların Allah’ın kontrolü altında gerçekleştiğini gösterir. Kur’an’da bu gerçek bildirilmekte ve “…Attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı…” (Enfal Suresi: 17) ayetiyle, hiçbir fiilin Allah’tan bağımsız olmadığı vurgulanmaktadır. İnsan gölge varlık olduğu için atma eylemini yapan kendisi olamaz. Ancak Allah bu gölge varlığa kendisinin attığı hissini yaşatmakta, hayır ve şer yönündeki tercihlerinden dolayı da sorumlu tutmaktadır. Gerçekte ise tüm fiilleri gerçekleştiren Allah’tır. Gerçek budur. Bir insan bunu kabullenmek istemeyebilir, kendisini Allah’tan bağımsız bir varlık sanmaya devam edebilir, ama bu hiçbir şeyi değiştirmez.

Allah (CC) Fani Dünyanın Geçici ve Cüz’i Kısmına Bile Hiç Kimsenin Sahip Olmasına Fırsat Tanımamıştır.

Açıkça görüldüğü gibi, bizim “dış dünya” ile doğrudan münasebet kuramadığımız, Allah’ın sürekli ruhumuza gösterdiği bir kopyası ile muhatap kılındığımız bilimsel ve mantıksal bir gerçektir. Ne var ki insanlar bunu pek düşünmek istemezler. Bu konuda biraz samimi ve cesur düşünecek olursanız, evinizin, içindeki eşyalarınızın veya antikalarınızın, yazlığınızın, yeni aldığınız arabanızın, ofisinizin, mücevherlerinizin, bankadaki hesabınızın, gardırobunuzun, eşinizin, çocuklarınızın, iş arkadaşlarınızın ve sahip olduğunuz diğer şeylerin de, aslında zihninizde olduğu gerçeğini fark edersiniz. Etrafınızda gördüğünüz, duyduğunuz, kokladığınız kısacası beş duyunuzla algıladığınız her şey bu “kopya dünya”ya aittir; en sevdiğiniz sanatçının sesi, oturduğunuz iskemlenin sertliği, kokusu hoşunuza giden bir parfüm, sizi ısıtan güneş, renkleriyle göz alıcı bir çiçek, pencerenizin dışında uçan bir kuş, denizin üzerinde hızla ilerleyen sürat motoru, bol ürün veren bahçeniz, işinizde kullandığınız bilgisayar ya da dünyadaki en kaliteli teknolojiye sahip müzik setiniz… Evet gerçek budur, çünkü dünya yalnızca insanı denemek için yaratılan bir âlemdir. İnsanlar kısa yaşamları boyunca asla gerçeğine ulaşamayacakları algılarla denenirler. Bu algılar ise, özellikle süslü ve çekici gösterilir. Bu gerçek, Kur’an’da şöyle haber verilmektedir:

“Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüş paraya, salma (serbest dolaşan bakımlı) güzel atlara (lüks arabalara, yatlara), hayvanlara ve ekinlere (bahçelere, bağlara) duyulan tutkulu şehvet insanlara ‘süslü ve çekici’ kılındı. (Oysa) Bunlar, (fani) dünya hayatının (geçim) metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katındadır.” (Al-i İmran Suresi: 14)

İnsanların çoğu sahip oldukları ya da olmaya çalıştıkları malların, paraların, yığdıkları altınların, gümüşlerin, dolarların, mücevherlerin, taşıdıkları hesap cüzdanlarının, kredi kartlarının, kullandıkları dolaplar dolusu kıyafetlerin, son model arabaların, kısacası her türlü zenginliğin büyüsüyle dinlerini bir kenara bırakır, ahireti unutur ve yalnızca dünyaya yönelirler. “İşim var”, “ideallerim var”, “sorumluluklarım var”, “vaktim kısıtlı”, “yetiştirmem gereken işler var”, “ileride yapacağım” diyerek, dünyanın “süslü ve çekici” yüzüne aldanarak namaz kılmaz, mallarını fakirlere vermez, ahirette kazanç sağlayacakları ibadetlere yönelmezler. Aksine yalnızca dünyada kazanç sağlamaya çalışarak ömürlerini tüketirler. “Onlar, dünya hayatının sadece dış (görünüşü)nü bilirler (gerçeğinden ve içyüzünden habersizdirler). Ahiretten ise (daha da) gafildirler.” (Rum Suresi: 7) ayetinde işte tam bu yanılgı anlatılır.

Bizim vurguladığımız gerçek ise, bütün bu hırsları ve bağlılıkları anlamsızlaştırması açısından hayati önem taşımaktadır. Çünkü bu gerçeğin anlaşılması, insanların sahip oldukları ve olmaya çalıştıkları her şeyin, hırsla sahip oldukları mülklerinin, varlıklarıyla övündükleri çocuklarının, kendilerine en yakın sandıkları eşlerinin, en sevdikleri arkadaşlarının, bedenlerinin, bir üstünlük olarak gördükleri mevkilerinin, okudukları okulların, geçirdikleri tatillerin, evet hepsinin birer gölge varlıktan ibaret olduğunu göstermektedir. Bu durumda bunlar adına yapılan hırslar, günahla geçirilen zamanlar, harcanan hayırsız çabalar da boşunadır. O halde bazı insanlar sahip oldukları mal ve makamlarıyla, yatlarıyla, katlarıyla, fabrikalarıyla, mağazalarıyla, tarlalarıyla, arsalarıyla, sanki bunların aslı ile muhatap olabilirmiş gibi övündükleri zaman, aynen küçük çocukların simülasyon (sanal gerçeklik) seyrederken kendilerini kahraman sanmalarından farksızdır. Yatlarında “kasılarak” dolaşan şımarıklar, arkadaşlarına arabalarıyla gösteriş yapanlar, zenginliklerini her fırsatta öne çıkaranlar, mevkilerinin kendilerini herkesten üstün kıldığını sananlar, bunlarla gösteriş yapıp duranlar, aslında zihinlerindeki görüntüler ile gösteriş yaptıklarını anladıklarında ne duruma düşeceklerini artık anlamaya çalışmalıdır.

Bu Algı Gerçeğinin En Kesin Kanıtı Rüyalardır!

Çünkü bunların benzerlerini insanlar rüyalarında da sık sık görüp yaşamaktadır. Rüyalarında da evleri, çok süratli arabaları, son derece değerli mücevherleri, tomar tomar dolarları, yığın yığın altın ve gümüşleri olmaktadır. Rüyalarında da yüksek bir mevkide bulunurlar, binlerce kişinin çalıştığı bir fabrikaları olur, pek çok insana hükmedebilecek bir güçleri olur, herkesin hayran kaldığı kıyafetler içinde dolaşılır… Ancak nasıl rüyada sahip oldukları ile övünmek onları komik duruma düşürürse, aynı şekilde bu dünyada muhatap oldukları görüntüyle övünmek de bundan farksızdır. Rüyalarında gördükleri de, bu dünyada muhatap oldukları da sonuçta zihinlerindeki birer görüntüden ibaret algılardır. Bunun gibi dünyada yaşadıkları olaylara gösterdikleri tepkiler de, gerçeği anladıklarında, bu insanları utandıracaktır. Kendini kaybetmiş şekilde kavgaya tutuşanlar, bağırıp çağıranlar, dolandırıcılık yapanlar, rüşvet alanlar, sahtekârlık tasarlayanlar, yalan konuşanlar, cimrilik yapanlar, insanların canını yakanlar, onları dövüp sövmeye kalkışanlar, gözü dönmüş saldırganlar, içleri makam mevki hırsı ile dolu olanlar, haset ve hıyanet planlayanlar, gösteriş yapmaya çalışanlar, kendilerini yüceltmek için uğraşanlar ve diğerleri, bir hayal içinde bunları yaptıklarını fark ettiklerinde rezil olacaklardır.

Oysa bilinmelidir ki, tüm evreni yaratan ve her insana ayrı ayrı gösterip gerçek gibi yaşatan Allah olduğuna göre, bu dünyadaki tüm varlıkların gerçek sahibi de yalnızca Allah’tır. Nitekim bu gerçek Kur’an’da şöyle anlatılır:

“Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah’ındır. Allah, her şeyi kuşatandır.” (Nisa Suresi: 126)

Aslı ile muhatap olunamayan hırslar uğruna inancını, vicdanını, aklını ve ahlâkını bir kenara bırakmak ve bunun neticesinde sonsuz yaşamı kaybetmek ise, çok büyük bir akılsızlıktır. Dahası insana sonsuz kayıp ve pişmanlık kaynağı olacaktır. Bu konuda şu nokta çok iyi anlaşılmalıdır: “Tüm bu sahip olduğunuz ve hırsını yaptığınız mallar, zenginlikler, çocuklar, eşler, arkadaşlar, makam-mevki ileride yok olacaktır, o yüzden bir anlamı yoktur” hikmetinden öte; “Bu sahip olduklarınızın hiçbirinin aslı ile şu anda bile zaten muhatap değilsiniz, hepsi yalnızca beyninizde izlediğiniz bir algıdan ibarettir, Allah’ın sizi denemek için gösterdiği birer görüntü dizisidir” gerçeğine dikkat çekilmektedir ki bu ikisi arasında çok büyük bir fark vardır.

İnsan bu gerçeği şu an kabul etmek istemese ve tüm sahip olduklarını var kabul ederek kendini aldatsa bile, sonuçta ölümünün ardından yeniden dirildiğinde, yani ahirette her şey çok net ortaya çıkacaktır. O gün insanın “görüş gücü keskinleşecek” (Kaf Suresi: 22) ve her şeyi çok daha açık fark edecektir. Ama eğer dünyadaki yaşamını hayali amaçlar peşinde koşarak harcamışsa, orada hiç yaşamamış olmayı dileyecek, “Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi, malım (ve makamım) bana hiçbir yarar sağlayamadı, güç ve kudretim yok olup gitti” (Hakka Suresi: 27-29) diyerek helak olacaktır.

Akıllı bir insana düşen ise, tüm kâinatın bu en büyük gerçeğini zaman varken burada kavramaya çalışmaktır. Aksi halde bütün ömrünü hayaller peşinde koşmaya harcayıp sonunda büyük bir yıkıma uğrayacaktır. Allah, dünyada hayaller (ya da “seraplar”) peşinde koşup Yaratıcımız olan Allah’ı unutan bu insanların son durumlarını şöyle vurgulamaktadır:

“İnkâr edenler; onların amelleri (ve dünyalık beklentileri çöl gibi) dümdüz bir arazideki seraba benzer ki; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında ise (orada) hiçbir şey bulamaz ve onun yanında sadece Allah’ı bulur. (Allah da) Onun hesabını tam olarak verir. Allah, hesabı çok seri Görendir.” (Nur Suresi: 39)

Rüya Örneği Üzerinde Dikkatle Durmak Lazımdır

Çünkü beş duyunun hangisinden yola çıkarsak çıkalım, bu dünyanın dışarıda var olan aslına hiçbir zaman ulaşamadığımız artık anlaşılmış olmalıdır. Bunu bize gösteren önemli bir gerçek, o anda yok olan şeyleri rüyada iken var sanmamızdır. İnsan, rüyasında çok gerçekçi olaylar yaşamaktadır. Merdivenden yuvarlanıp bacağı kırılmakta, ciddi bir trafik kazası yapmakta, bir otobüsün altında kalmakta, acıktığında bir pasta yiyip doymaktadır. Kısaca günlük yaşamda rastlanan olayların benzerleri rüyada da aynı inandırıcılıkla, aynı hislerle yaşanmaktadır. Örneğin, rüyasında kendisine otobüs çarptığını gören kişi yine rüyasında, kaza yaptıktan sonra gözünü hastanede açmakta, sakat kaldığını anlamakta, ama aslında bu bir rüyada bulunmaktadır. Yine rüyasında; bir trafik kazasının ardından öldüğünü, ölüm meleklerinin canını aldığını, ahiret hayatının başladığını bile görenler vardır. Rüyasında yaşadığı tüm bu olayların görüntülerini, seslerini, sertlik hissini, acıyı, ışığı, renkleri, her türlü hissi gayet berrak bir şekilde duyumsamaktadır. Üstelik rüyada muhatap olduğu algıların tümü gerçek yaşamdaki kadar doğaldır. Rüyasında yediği bir pasta algılardan ibaret olmasına rağmen karnını doyurmaktadır. Çünkü doymak da bir algıdır. Oysaki gerçekte o anda kişi yatakta uzanmış durumdadır. Ortada ne merdiven, ne trafik, ne otobüs, ne pasta bulunmaktadır. Rüyadaki kişi, dış dünyada karşılıkları bulunmayan algı ve hisleri aynen yaşamakta ve tatmaktadır. Rüyada, “dış dünya”da hiçbir maddi karşılığı bulunmayan olayların yaşanıyor, görülüyor, hissediliyor olması, “dış dünya”nın bizim hiçbir zaman asıl sırlı mahiyetini tam olarak bilemeyeceğimiz bir âlem olduğunu da kanıtlamaktadır. Bu âlemin asıl mahiyeti ancak, onu yaratmış olan Yüce Allah’ın vahyinden Kur’an’dan anlaşılmaktadır.

Sinirleri Paralel Bağlama Örneği Çarpıcıdır!

George Politzer’in trafik kazası örneğini ele alalım: Bu kazada, otobüsün altında ezilen kişinin beş duyu organından beynine giden sinirler, bir başka insanın beynine paralel bir bağlantıyla bağlansa, kazadaki kişiye otobüs çarptığı anda, o sırada evinde oturmakta olan kimseye de sanki otobüs çarpacaktır. Daha doğrusu, kaza geçiren adamın yaşadığı hislerin tamamını, bir müzik teybine bağlanan iki ayrı kolondan aynı şarkının dinlenmesine benzer biçimde, diğer kişi de yaşamaya başlayacaktır. Beynine paralel sinirler bağlanan kişi de evinde oturduğu halde otobüsün fren sesini, otobüsün vücuduna değmesini, kırık kol ve akan kan görüntülerini, kırık ağrılarını, ameliyathaneye sokuluşunun görüntülerini, alçının sertliğini, kolunun güçsüzlüğünü hissedecek, görecek ve yaşayacaktır. Kazadaki adamın sinirleri kaç kişiye bağlansa bunların hepsi, aynen kazayı başından sonuna kadar yaşayacaktır. Kazadaki adam komaya girse, hepsi komaya girmiş olacaktır. Hatta, söz konusu trafik kazasına ait algıların tümü bir alete kaydedilse ve bu algılar sürekli başa alınarak bir başka kişiye verilse, bu kişiye de defalarca otobüs çarpacaktır.

Peki o halde, hangisine çarpan otobüs gerçek sayılacaktır? Materyalist felsefenin bu soruya verebileceği çelişkisiz bir cevap bulunmamaktadır. Doğru cevap, trafik kazasını hepsinin kendi zihinlerinde tüm ayrıntılarıyla yaşadıklarıdır!

Sonuç olarak: Kesinlikle ve çok şükür ki, şu mükemmel kâinat, tabiat, dünya ve milyonlarca çeşit mahlûkat vardır ve bunlar Cenab-ı Hakkın varlık delilleri, kudret ve rahmet eserleridir. Bunların varlığını ve harika yaratılışlarını inkâr, hâşâ Allah'ın san’atını ve saltanatını inkâr gibidir. Şu müzeyyen gökler, Güneş, Ay, uçsuz bucaksız uzay, yıldızlar, gezegenler ve galaksiler… Şu muhteşem okyanuslar, denizler, sahiller, dağlar, ormanlar, göller ve nehirler… Şu karada, suda, toprak altında yaşayan yüz binlerce çeşit hayvanlar, balıklar, havada uçan kuşlar, böcekler… Şu güzelim ağaçlar, meyveler, sebzeler, bin bir derde deva otlar, bitkiler… Şu gönül okşayan güzellikteki bin bir çeşit güller, çiçekler, kelebekler… Ve hele şu her biri harika yaratılışa Allah'ın halifesi olabilecek yeteneklerle donatılmış milyarlarca insanlar, melek yüzlü bebekler… Şu, insanoğluna verilen, akıl yürütme, bilgi ve beceriyle keşfetme sayesinde kurulan ve hayranlık uyandıran medeniyetler, memleketler ve modern şehirler, yerleşkeler… Şu son sistem fabrikalar, makineler, teknolojiler… Bunların her biri Yüce Yaratıcı’nın ibret ve hikmet dolu ayetleridir… Bunlar Rabbimiz Teâlâ’nın düşünen ve akıl yürüten insanı hayret ve hayranlıkta bırakan belgeleridir… Bunlar Allah'ımızın ikram ve ihsan ettiği nimetleri, faziletleridir… Ve işte bütün bunların kendisiyle=maddesiyle değil; görüntülerini, seslerini, güzelliklerini, özelliklerini beynimize ulaşan elektrik sinyallerinin şekillenmesi ile RUH ekranımıza izlettirmesi, sevdirmesi, hissettirmesi ve zevk vermesi ise ayrı bir mucizedir ve Allah'ın mülküne hiç kimseyi ve hiçbir biçimde, zahiri, geçici ve cüz’i şekilde bile olsa, asla ortak (sahip, malik ve müşterek) kılmadığının gereği ve göstergesidir. “Çünkü kesinlikle göklerin ve yerin mülkü (sadece) Allah'a aittir.” (Tevbe Suresi: 116) “Şunu kesinlikle bilin ki; göklerdekilerin ve yerdekilerin tümü gerçekten Allah'a aittir.” (Yunus Suresi: 55) Dünyada bu nimet ve faziletlerin maddesiyle değil görüntüleriyle ve ruh ekranları vesilesiyle irtibat kurabilen ve yararlanabilen insanlardan, kulluk imtihanını kazanan mü’minler cennet âleminde bu nimetlerin en mükemmelleriyle doğrudan ve doğal halleriyle muhatap olabilme ve bir nevi kısmî rububiyet ve mülkiyet sahibi makamına ve mutluluğuna ulaşabilme derecesine erişeceklerdir inşaallah… Bu nedenle diyoruz ki; ölüm ve CENNET bu sanal ve sorunlu yaşamdan, doğal ve kusursuz yaşama geçiştir

Öyle ise daima imtihan şuuru ve kulluk sorumluluğu içinde davranarak, her konuda Rabbimize ve Nebimize iman ve itaat huzuru içinde yaşayarak… Her din ve düşünceden, farklı kültür ve kökenden bütün topluluklara temel insan haklarını ve refah ortamını sağlayacak; akıl, bilim ve din kaynaklı bir Adil Düzen’i kurmak için çalışıp çırpınarak ve bu yoldaki sıkıntı ve saldırılara katlanmak suretiyle nefsi ve siyasi cihadımızı yaparak; bu kısa ve kusurlu hayattan, sonsuz ve sorunsuz bir hayata kavuşalım… Böylece sanal dünyadan, doğal dünyaya, yani cennet ortamına ulaşalım. Nefisle cihadını başaramayanların, yani kendilerini kötülüklerden arındırıp, iman ve ahlâk yönünden olgunlaştıramayanların, zahiri cihatta da başarılı olamayacaklarını asla unutmayalım.

 

Makale Paylaşım Sayısı: 205

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR