ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün590
mod_vvisit_counterDün1835
mod_vvisit_counterBu Hafta2425
mod_vvisit_counterGeçen hafta16507
mod_vvisit_counterBu Ay14332
mod_vvisit_counterGeçen Ay85276
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18589593

IP'niz: 18.212.120.195
Bugün: 07 Ara 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12866932

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

Sn. Diyanet İşleri Başkanımıza AÇIK VE ACI BİR MEKTUP!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 61
ZayıfMükemmel 

 

Sn. Diyanet İşleri Başkanımıza

AÇIK VE ACI BİR MEKTUP!

        

29 Ekim 2021 Cumhuriyet Bayramımız Cuma gününe rastlamıştı. Bu kutlu günün anlamını ve amacını, bu devleti ve Cumhuriyeti bize miras bırakan şahsiyetlerin hayırla ve şükranla anılmasını konu alan bir hutbe beklerken: “Yaşlılarımıza saygı” başlıklı bir hutbe okumuşlardı. Bu bir unutkanlık ve ihmalkârlık sayılamazdı. Bunun kasıtlı ve marazlı bir tavır olduğu sırıtmaktaydı. Maalesef toplumun Cumhur İttifakı – Millet İttifakı taraftarları olarak karşılıklı “Çamur İttifakı – Zillet İttifakı…” şeklinde kutuplaştırıldığı bir ortamda, Cumhuriyetin İslam’ın ruhuna ve insanlık onuruna en uygun rejim olduğu gerçeğinin vurgulanması ve aşırılıkların yumuşatılması için, bugün önemli bir fırsat iken ve yurdumuzun her tarafında ve her kurumunda Cumhuriyet Bayramı kutlanırken; aynı gün Cuma hutbesinde ve sohbetinde bu tarihi ve talihli gerçeği yok saymak için nasıl bir gerekçe uydurulacaktı?!. Evet, geçmişte ve günümüzde bazı kötü niyetli çevrelerce: “Cumhuriyete uyarsızlık” veya “Laikliğe ve demokrasiye aykırılık…” bahanesiyle, bu ülkede inancımıza ve dindar halkımıza yönelik birtakım sataşma ve saldırılar yaşanmıştı… Ama şimdi “Kabuk bağlamış yaraları kaşımak ve çirkef bataklığı karıştırmak…” kime ve ne kazandıracaktı?!

Cumhuriyet Bayramı’na denk düşen bir Cuma hutbesinde “Cumhuriyet kavramının ehemmiyetini ve Cumhuriyeti kuranların kadru kıymetini” unutmak, en azından vefasızlık ve vicdansızlıktır, bunun en önemli nedeni de “vasıfsızlık”tır. Yani olayları ve konuları önem ve öncelik sırasına koyamamaktır. Bize ulaşan nimet ve faziletlerin zahiri sebepleri ve sahipleri olan şahsiyetlere nankörlük yapmak, Hadis-i Şeriflere göre, Allah’a da şükürsüzlük sayılır.

Sn. Diyanet İşleri Başkanı!..

Eğer Cumhuriyet olmasaydı, büyük bir ihtimalle zatı aliniz “Türbeleri ziyaret Hocası” bile yapılmayacaktınız… Ve yine, eğer Cumhuriyet kurulmasaydı; Sn. Cumhurbaşkanı, Bakanlar ve Yüksek Bürokratlar; o dönemdeki şartlar, standartlar ve sağlanan fırsatlar içerisinde “Sarayın hademe başı” koltuğuna bile oturamayacaklardı. Daha da ilerisi; eğer şanlı Kurtuluş Savaşı yapılmasaydı ve Cumhuriyet kurulmasaydı, bugün Türkiye bile olmayacaktı ve Aziz Milletimiz esir ve zelil bir konumda kıvranacaktı!..

Cumhuriyet ve Monarşizm Kavramları

Cumhuriyet, Arapça “Cumhur” kelimesinden türetilen bir kavram olup; halka mahsus ve ait olan, toplumun istek ve iradesine dayanan yönetim şekli için kullanılmaktadır. Bu kavram; Kur’ani esaslara, Resulüllah’ın buyruklarına, Raşit (olgun ve doğru) Halifelerin seçilme ve yönetme kurallarına da uygun bulunmaktadır. Bu nedenle Cumhuriyet, Latince “Demokrasi”nin eş anlamlısı sayılır. Elbette Batı tipi demokrasilerle, bilinen Cumhuriyetlerin pek çok ayrı, hatta birbirlerine aykırı çeşitleri bulunmaktadır ve maalesef çoğu kez bunlar birbirlerine karıştırılmaktadır.

Üstelik bazı çevrelerin inatla iddia ettikleri gibi “Cumhuriyetin; 29 Ekim 1923 gecesi birkaç kişi arasında konuşulup kararlaştırılmış ve o sabah Meclise dayatılıp bir oldu bitti ile çıkarılmış bir karar” sanılması da yanlıştır. Çünkü 1919’da Erzurum Kongresi sırasında Millet Bahçesinde toplanan halkımızın Mustafa Kemal’e doğru “Yaşasın Cumhuriyet!” diye bağırdıkları o tarihlerin tanıkları ve Atatürk’ün en yakınları tarafından aktarılmıştır.

Bir toplum için en büyük talihsizliklerden birisi de, siyasilerin ve entellerin;

a) Araçları, amaç yerine koymaları ve hatta bazen araçların hatırına amaçları feda edecek kadar gaflet ve dalalet içine dalmaları…

b) Ülke sorunlarını önem ve öncelik sırasına koymamaları, temel konuları bırakıp teferruatla uğraşmalarıdır.

Örneğin: Parti ve hükümet araç; ülkeye ve millete adaletli hizmet amaçtır.

Demokrasi araç; halkın fiilen yönetime katılımı ve etkin bir denetim mekanizmasının oluşturulması amaçtır.

Laiklik araç; Ülkede din ve vicdan özgürlüğünün sağlanması, din istismarının veya dini baskıların önünün alınması, farklı din ve düşünceden bütün insanların birlikte barış içerisinde yaşaması, din hizmetleriyle devlet işlerinin ayrılması amaçtır.

Cumhuriyet araç; Ülkenin varlığı ve bekası, devlet millet kaynaşması, milli birlik ve bütünlüğe yönelik tehditlere karşı her türlü hazırlığın yapılması amaçtır.

İlke ve inkılaplar, kanun ve kurallar araç; toplumun huzur ve güven ortamına ulaşması, refah ve kalkınmanın yaygınlaşması, çağdaş yaşam şartlarının ve standartlarının yakalanması amaçtır.

Şimdi ülkemizde, egemenliğimiz AB’ye devredilirken, geleceğimiz ve güvenliğimiz karartılırken, birileri bunları dert etmeyip, “laiklik elden gidiyor” diye yaygara koparıyorsa…

Türkiye BOP bahanesiyle İsrail’e eyalet yapılmaya ve federasyonlara ayrılmaya çalışılırken, birileri “başörtüsü tehlikesiyle” uğraşıyorsa…

Ahlâki yozlaşma, ekonomik kısırlaşma ve etnik kutuplaşma, toplumu felakete sürüklerken birileri “daha fazla batılılaşma, daha fazla özgürlük” diye yırtınıyorsa:

Ya bunlar araçlarla amaçları ayıramayacak kadar akıldan noksandır. Veya, kendi şahsi ve şeytani hesapları için ortalığı karıştıracak kadar kötü insanlardır.

Kemal Gözler bu konuda çok önemli tespit ve tahlillerde bulunmaktadır. Ama hem İslami kurum ve kavramları, hem Osmanlı yönetim yapısını ve onun zamanla yozlaşmasını, hem de Atatürk İnkılaplarının özel şartlarını ve genel amaçlarını doğru okuyamamaktan kaynaklanan; Ilımlı İslamcıların ve Yeni Osmanlıcıların dışarıdan şırıngalı görüşlerini çağrıştıran bazı yanlış yorumlar yapılmaktadır.

“Türkiye’de Cumhuriyetin ilanının 75’inci yılı münasebetiyle, 1998’de “Cumhuriyet” üzerine çok şey işittik. Peki ama “Cumhuriyet” nedir? Bu soru üniversite öğrencilerine yöneltildiğinde, genellikle şu cevaplar verilmektedir: “Cumhuriyet halkın halk tarafından yönetildiği rejimdir”, “Cumhuriyet halkın yönetime katıldığı rejimdir”, “Cumhuriyet en iyi yönetim şeklidir” vs. Bu cevaplarda öğrencilerin ilkokul birden beri öğrendikleri tüm bilgilerin kalıntıları saklıdır. Aslında öğrenciler cumhuriyeti değil, demokrasiyi tanımlamaktadırlar. Ülkemizde demokrasiyle cumhuriyetin aynı şeyler olduğu yolunda yerleşik ve yanlış bir inanç vardır. Her ne hikmetse, “Cumhuriyet”in tanımı istendiğinde, “demokrasi”nin tanımı verilmektedir. Farkında olunmadan cumhuriyet, demokrasi ile özdeşleştirilmektedir. Oysa bu anlayış bütünüyle yanlıştır; ve bu yanlışlığın kanıtlanması pek kolaydır. Çünkü birer cumhuriyet olmakla birlikte demokratik olmayan pek çok devlet vardır. Komşularımız Irak ve İran birer cumhuriyettir. Keza eski SSCB de bir cumhuriyet idi. Oysa bu devletlerin demokratikliği lafta kalmıştır. Demek ki “cumhuriyet = demokrasi” anlayışı ampirik olarak (tarihi ve fiili gerçeklere göre) yanlıştır.

Öğrencilere “monarşi nedir” diye sorulduğunda ise, genellikle, “monarşinin bir kişinin yönetimi olduğu”, “monarşide iktidarın halka değil, krala ait olduğu”, hatta “krallığın anti-demokratik ve kötü bir rejim olduğu” yolunda cevaplar alınmaktadır. Bu cevaplar, elbette öğrencilerin ilkokul birden beri edindikleri kültürü yansıtmaktadır. Maalesef, bizim insanımız, hatta aydınlarımız; monarşiyi demokrasinin karşıt kavramı olarak tanımlamaktadırlar. Aslında ülkemizde, pek farkında olmasak da, her nedense, monarşi ile demokrasinin karşıt kavramlar olduğu yolunda yerleşik bir anlayış vardır. Monarşinin anti-demokratik bir rejim olduğu, demokrasiyle uzlaşamayacağı yolunda bilinç-altımıza yerleşmiş bir kanı yaygındır. Oysa bu kanı bütünüyle yanlıştır. Arend Lijphart’ın demokratik olarak kabul ettiği yirmi bir ülkeden onu cumhuriyet, on biri ise monarşidir. Avustralya, Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Hollanda, Japonya, Kanada, Lüksemburg, Norveç, İsveç, Yeni Zelanda[1] gibi demokratikliklerinden hiçbir şekilde şüphelenilmeyen ve üstelik uzun zamandan beri demokratik rejimleri kesintiye uğramamış olan bu devletler bir cumhuriyet değil, monarşidir.

Görüldüğü gibi cumhuriyet ile demokrasi arasında doğrudan bir bağıntı yoktur. Bir cumhuriyet demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir. Keza monarşi ile demokrasi arasında da bir bağıntı da yoktur. Bir monarşi demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir.

O halde biz cumhuriyet ve krallığın ampirik (deneysel ve gerçekçi) veriler karşısında geçerli olan tanımlarını yapmak zorundayız. Kanımızca; “Cumhuriyet, devlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği devlet şekli… Monarşi ise devlet başkanlığının irsî olarak intikal ettiği devlet şekli” olarak tanımlanabilir. Görüldüğü gibi bu tanımlara göre, cumhuriyet ile monarşi birbirinin karşıt kavramlarıdır. Bu tanımlarda demokrasiye atıf yoktur. Cumhuriyetlerin ve monarşilerin demokratik olup olmadığı ayrı bir sorundur. Yukarıdaki tanımlar, demokratik ve anti-demokratik, mevcut tüm cumhuriyetler ve monarşiler için geçerlidir. Şüphesiz cumhuriyete ve monarşiye isteyen herkes istediği duygusal anlamı atfedebilir. Ama ampirik verilerle tutarlı olan tek tanım yukarıdaki cumhuriyet ve monarşi tanımıdır. O halde, demokrasiye atıf yapmadan, cumhuriyet ve monarşi birbirinin karşıt kavramı olarak tanımlanmalıdır.

Aslında cumhuriyetin demokrasiyle özdeşleştirilerek tanımlanması sadece bize özgü bir hata değildir. Fransız anayasa hukukçularının bir kısmı da cumhuriyeti demokrasinin eş anlamlısı olarak tanımlamaktadır. Bu yüzyılın başında, bu anlayışı en açık şekilde savunan yazar Maurice Hauriou’dur. Ünlü hukukçuya göre, “cumhuriyet tamamen seçime bağlı bir hükümet şeklidir”. Dahası yazara göre, cumhuriyet, seçilmiş yöneticilerin ömür boyu değil, sadece belirli bir zaman için görevde kalmasını gerektirir. Ona göre bu şart sayesinde cumhuriyet, millî egemenliğin en iyi şekilde gerçekleştiği hükümet şekli haline gelir. Böylece cumhuriyet, millî egemenlik ile ve dolayısıyla demokrasiyle özdeşleşir.[2]

Fransa’da günümüzde hâlâ cumhuriyeti, demokratik düzenin temel prensiplerini içine alan geniş bir kavram olarak kabul eden yazarlar vardır. Örneğin Didier Maus’a göre, “cumhuriyet genel oy, temsilî rejim, kuvvetler ayrılığı gibi prensipleri kapsar.”[3] Keza Maurice Agulhon, cumhuriyetten “kralsız ve diktatörsüz bir sistem”i, bir “hukuk devleti”ni, bir “liberal demokrasi”yi anlamaktadır.[4] Dekan Louis Favoreu de cumhuriyeti demokrasiyle özdeş olarak yorumlamaktadır. Yazara göre, demokrasiyle özdeş anlamda cumhuriyet, “cumhuriyetçi mirası” oluşturur ve bu anlamda cumhuriyet, 1958 Fransız Anayasasının 2’nci maddesinde sayılan değerleri (demokratiklik, laiklik, vs.) içermektedir.[5] Cumhuriyeti demokrasiyle tanımlamada en aşırıya giden yazar, hiç şüphesiz Maurice Duverger’dir. Yazara göre, “‘Cumhuriyet’ terimi seçimlerle ifade edilen halk egemenliği üzerine kurulu bütün rejimleri ifade eder.”[6] Hatta yazara göre, Büyük Britanya gibi, sembolik fonksiyonlu irsî bir krala sahip rejimler dahi bir “cumhuriyet”tir. Yazar bu tür rejimlere bir de isim koymaktadır: “cumhuriyetçi monarşiler (monarchies républicaines).”[7]

Belki de cumhuriyetin bu yanlış anlaşılış tarzı bize Fransız kültüründen geçmiştir.

Cumhuriyeti devlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği rejim olarak tanımladığımıza göre, “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” diyen Anayasamızın 1’inci maddesinin “Türkiye’de babadan oğula veraset yoluyla geçen bir devlet başkanlığının ihdasını yasakladığını” söyleyebiliriz. Başka bir şeyi değil.

Günümüz Türk Devleti bir cumhuriyettir. Osmanlı Devleti ise bir monarşi idi. Zira 1876 Kanun-ı Esasi'sinin 3’üncü maddesi, “Saltanat-ı Seniye-i Osmaniye... sülale-i âli Osman'dan usulü kadimesi veçhile ekber evlada (Saltanat hayattaki yaşça en büyük evlada) aittir” demekteydi.

Türkiye’de cumhuriyet, 29 Ekim 1923 tarih ve 364 sayılı “Teşkilat-ı Esasiye Kanununun Bazı Mevaddının Tavzihen Tadiline (Bazı maddelerin açıklanıp düzeltilmesiyle ilgili) Dair Kanun” ile ilan edilmiştir. Bu Kanunun 1'inci maddesine göre, “Türkiye Devletinin şekl-i hükümeti, Cumhuriyettir.” 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları da “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” diyerek cumhuriyeti sürdürmüşlerdir.

Aslında cumhuriyetin ve monarşinin Fransa’da ve Türkiye’de yanlış tanımı, tarihi sebeplerle açıklanabilir. Ülkemizde monarşi deyince Osmanlı İmparatorluğu, “cumhuriyet” deyince de Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti anlaşılmaktadır. Ve zaten her rejim doğal olarak, kendisini “iyi”, yıktığı rejimi ise “kötü” bir rejim olarak takdim eder. Bir bakıma meşruluğu için de bu gereklidir. Ancak, halkın yönetime müdahalesi ve denetimi açısından Osmanlı İmparatorluğu'nun tamamen anti-demokratik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ise bütünüyle demokratik bir devlet olduğunu iddia etmek, bilimsel gerçekliğe aykırıdır. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu'nun ve Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik olup olmadığı ayrıca tartışılması gereken konulardır.

Demokrasinin “normatif” (Bir kurala ve oturmuş kurumlara bağlı) ve “ampirik” (sadece deneylere ve gözleme dayalı) olmak üzere iki değişik teorisi vardır. Normatif teoriye göre, “demokrasi; halkın halk tarafından halk için yönetildiği bir rejim” olarak tanımlanır. Bu bir idealdir. Bu ideale tam anlamıyla hiçbir zaman ulaşılamaz. Dahası bu anlamda demokrasinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti değer yargılarıyla ilgili bir takdir sorunudur. Değer yargıları alanında ise görecelilik ilkesi geçerlidir. Bu ilkenin geçerli olduğu alanda bilim yapılamaz.

Ampirik (Deneye ve gözleme dayalı) teoriye göre ise; demokrasinin varlığı birtakım kriterlerden hareketle belirlenir. Örneğin şu şartları yerine getiren bir rejim demokratik olarak kabul edilebilir: ●Etkin siyasal makamlar seçimle işbaşına taşınmalıdır. ●Seçimler düzenli aralıklar ile tekrarlanmalıdır. ●Seçimler serbest, adil olmalı ve genel oy ilkesi uygulanmalıdır. ●Seçimlere birden fazla siyasal parti katılmalıdır. ●Muhalefetin iktidar olabilme şansı olmalıdır. ●Ülkede temel kamu hakları güvence altına alınmış bulunmalıdır.

Bir devlet bu altı şartı birlikte gerçekleştiriyorsa, o devletin aşağı yukarı demokratik sayıldığını ampirik olarak belirleyebiliriz. Bu şartlar açısından Osmanlı Devleti’ni ve Türkiye Cumhuriyeti’ni ayrı ayrı ve detaylarıyla değerlendirmek gerekir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950’ye kadar bu şartları yerine getiremediğini, 1950’den sonra ise kesintiye uğrayarak yerine getirebildiğini genel olarak söyleyebiliriz. Buna karşın, Osmanlı İmparatorluğu da 1876 Kanun-ı Esasi'sinden sonra ve özellikle Kanun-ı Esasi'nin 1909’daki değişikliklerinden sonra yukarıdaki şartlara büyük ölçüde yaklaştığını gözlemlemekteyiz. Ayrıca ampirik demokrasi teorisine göre, her devlet kendi tarihsel döneminin şartlarına göre değerlendirilmelidir. 1876-1878 yıllarındaki Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasî rejimi demokratiklik bakımından döneminin Batı Avrupa monarşilerine oldukça yakındır. İkinci meşrutiyet ile Osmanlı anayasal düzeni, dönemin Avrupa’sında olduğu gibi, meşrutî bir anayasal monarşiye dönüştüğünü söylemek sanırım bir abartı olmayacaktır. Bundan sonraki paragrafı şöyle düzeltmek lazımdır:

“Şüphesiz tarihte bazı olaylar olmasaydı, tarihin nasıl gelişeceği yolundaki senaryolar dayanaksız görülecekti. Her halükârda tasarlanan senaryonun doğruluğunun veya yanlışlığının ampirik olarak kanıtlanması mümkün değildir. Ancak, Türkiye’de monarşi kaldırılıp, cumhuriyet ilan edilmeseydi, ampirik demokrasi teorisi açısından demokratik gelişimin sürebileceği tahmin edilebilirdi. Hatta, insanın aklına Atatürk hayatta kalsaydı Türkiye’nin demokrasiye daha çabuk geçme ihtimali, hatta monarşili bir Türk demokrasisinin bugünkünden bile sağlam ve istikrarlı olabileceği konuları akla gelmektedir. En azından, eğer demokrasi egemenliğin teorik kökeni ile tanımlanmadıkça, İslami hayat ve anlayışın demokrasiye asla engel oluşturmayacağı bir gerçektir.” şeklinde düzeltilmelidir.

Şimdi de demokratiklik açısından monarşilerin cumhuriyetlere üstünlüğünü araştıralım.

Demokratik rejim açısından monarşilerin sahip olduğu birinci avantaj, monarşilerde siyaset-dışı, tarafsız ve birlik sembolü durumunda bir devlet başkanının bulunmasıdır. Arend Lijphart’a göre bu, çoğulcu toplumlar için oldukça büyük bir avantaj oluşturmaktadır. Zira, bu tür toplumlarda, seçilmiş devlet başkanının alt-toplumlardan birinin üyesi olması kaçınılmazdır.[8]

Bu formüle göre, Başkan başta oturur, ama her erki veya kesimi bizzat yönetmez (le roi règne, mais ne gouverne pas).”[9] Yani kral veya hükümdar siyasal yönetimi kendisi belirlemez. Bu görev ve yetki demokratik olarak sorumlu olan hükûmete aittir.[10] Başkan yön verdiğine, ama yönetmediğine göre, onun varlığı demokrasi ile tamamen uyum içindedir. Bu sistem demokrasinin iyi işlemesi için yararlı olabilir. Başkan, siyasî yapının temelinde bulunan siyasal bütünlük olgusunu sembolize etmektedir. Miguel Herrero de Minon’un belirttiği gibi, monarşi XIX’uncu yüzyıl boyunca Almanya ve İtalya’da demokratikleşme süreci içinde rol oynamış, bu ülkelerde millî birliği demokratikleştirmeyi başarmıştır. Keza çok sonraları ve birbirinden çok uzak iki ülkede, 1977’de İspanya’da ve 1993’te Kamboçya’da monarşi, demokratikleştirici bir unsur olarak rol oynamıştır. M. Herrero de Minon, Monarşinin yıkılmasının, 1919’da kurulan yeni Alman, Avusturya ve Çek demokrasilerinin koruyucu şemsiyesini indirdiği iddiasındadır. Yazara göre bundan ders alarak, İkinci Dünya Savaşı'nın galipleri, 1945’te Japonya’da monarşiyi ilga etmeyi yararlı bulmamışlardır. Keza, eski sosyalist devletlerinden bazıları kurulurken, monarşinin yıkılıp yerine cumhuriyetin ihdas edilmesi demokrasi için bir zafer olmamıştır.

Demokrasinin ön koşulu ulusal bütünlük ve birliktir. (Integration nationale). Ulusal bütünlük yoksa, ulusal demokrasi mümkün değildir. O halde bütünleşmek demek, bir bakıma demokratikleşmek demektir. Monarşi ise aynı zamanda sembolik ve şahsî bir bütünleşme faktörüdür. Şurası açık ki taç, ister başlangıçtaki mitik anlaşılış tarzına göre olsun, ister daha rasyonalize versiyonlarına göre olsun, siyasî yapının sembolüdür. Tüm sembollerde olduğu gibi, bilgiden ziyade duygulara hitap eden bir nesnedir. Bu sembol sayesinde ulusal bütünlüğe erişilir. Bu sembol ile Devletin siyasî varlığı süreklilik elde etmektedir. Ayrıca başkan, devletin devamlılığının cismanileşmesidir.[11]

 Diğer yandan monarşide “bir şahsî bütünleşme faktörü” vardır. Gerçek kişi olarak Kral, Padişah, Sultan; meşruluk unsuru makamındadır. Ancak bu meşruluk Weber'in anladığı anlamda karizmatik bir yöneticinin meşruluğu sanılmamalıdır. Zira, bir hükümdar alkışlandığında, bu alkışlar “belirli bir kişi” için çalınmamaktadır; onlar daha ziyade, siyasal olarak birleşmiş bir halkın özbilincinin eylemi konumundadır. Monarşik bir devlet başkanının anlamı, millî marş veya bayrakta olduğu gibi, halkın siyasal birliğinin canlanması ve temsil makamıdır.[12] Carl Schmitt’in belirttiği gibi, sadece kral veya kraliçeler duygusal bir bağlanma konusu sayılır. Kral bir sembol, adeta bir nevi bayraktır.[13]

İspanya örneğinde monarşi ulusal bütünleşmeyi sağlayıcı ve demokratikleştirici bir unsur olarak rol oynamıştır. İspanya, monarşi sayesinde otoriter rejimden demokrasiye geçişi kolaylaştırmıştır.

Yasalara bağlı ve halkın iradesine dayalı bir “Başkan”ın sistemde bulunması, kuvvetler ayrılığına hizmet eder bir statüde olmalıdır.[14] Zaten Anayasal monarşiler de, kuvvetler ayrılığına ve yürütmeden bağımsız bir kral tarafından siyasal birliğin temsili esasına dayalıdır. Başkanın karşısında ise, ikinci bir temsilci olarak halkı temsil eden parlâmento vardır. Böylece hukuk devletinin örgütlenmesinde dengelenme ortaya çıkmaktadır.[15] (Not: Bazı paragraflardaki “Kral”, “Başkan” şeklinde aktarılmıştır.)

Max Weber’e göre, irsî monarşi devletin en yüksek makamı için rekabeti saf dışı bırakır. En yüksek yer için siyasal mücadele çoğu kez ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcıdır. Böylece siyasal mücadele yumuşar ve rasyonelleşip HAKEM konumuna taşınır. Zira, politikacıların iktidar hırsı, devletin en yüksek makamının milli çıkarlar ve ülke yararları doğrultusunda basit ve fasit politik oyunların üstüne çıkarılır. İşte Max Weber’e göre, önceden tespit edilmiş ilkelere göre belirlenen bir Kralın veya Hükümdarın varlığı monarşinin en önemli fonksiyonlarındandır.[16]

O halde kral (Hükümdar veya Başkan); siyasal partilerin üstünde bir konumda olmalıdır. Bu nedenle “Partili Cumhurbaşkanı” oldukça sakıncalıdır. Carl Schmitt’in belirttiği gibi, parlâmenterleşme ve demokratikleşme; devleti siyasal partiler devleti haline getirdiğinde, bu başlı başına önemli bir aşamadır. Yasama ve yürütmenin karşısında kral özel bir konum kazanır. BAŞKAN; tarafsız ve ılımlılaştırıcı bir Hakem konumuna taşınır. Devletin değişik fonksiyonları ve faaliyetleri arasındaki bütün karşıtlıkları ve kırılmaları Başkan yumuşatır, eşitler ve ılımlılaştırır.[17]

Monarşilerin avantajları konusunda son olarak şunu belirtelim ki, Stalin SSCB’si, Nazi Almanyası gibi yüzyılımızda görülen en korkunç totaliter rejimler; monarşilerin değil, cumhuriyetlerin içinden çıkmışlardır. Üstelik her iki rejimin kurulmasından önce söz konusu ülkelerde istikrarlı monarşiler vardı. Monarşilerin demokratiklik bakımından cumhuriyetlere çeşitli üstünlükleri varsa da, demokratik bir monarşinin birinci şartı, kralın siyasette aktif bir rol oynamaktan çekilmeyi kabullenmiş olmasıdır. Zira Richard Rose ve Dennis Kavanagh’ın gözlemlediği gibi, kralın siyasî iktidarı kullanmayı sürdürmek istediği ülkelerde monarşiler yıkılmıştır.[18]

Yukarıda belirtildiği gibi; Krallar, Hükümdarlar veya Başkanlar tarafsızlık konumlarıyla birlik ve dirlik sembolü olmaları lazımdır. Ama ne var ki bazen kralların, bölücü bir güç haline gelebildiği durumlar da yaşanmıştır. Örneğin, Kral Leopold III’ün İkinci Dünya Savaşı sırasındaki tutumu, savaş sonrası Belçika’da önemli bir siyasal bölünmeye yol açmıştır. 1950’de Kralın tahtta kalıp kalmaması konusunda başvurulan halk oylaması, belli başlı alt-toplumlar arasında şiddetli bir çatışmaya zemin hazırlamıştır. Flamanlarla Katoliklerin çoğunluğunun Kralı desteklemesine karşılık, Valonların, Sosyalistlerin ve Liberallerin çoğu, onun tahttan uzaklaştırılmasına çalışmışlardır.[19]

Demokratik monarşilerde; krallar siyasal iktidarı kullanmaktan vazgeçmişlerdir. Bu nedenle etkin siyasal bir makam değildirler. Ne var ki, monarşilerde hükümdarlar iktidardan büsbütün de yoksun değildirler. Parlâmenter hükümet sistemlerinde hükümdarlar, devlet başkanı olarak, genellikle başbakanı atama yetkisine sahiptirler. Arend Lijphart’i belirttiği gibi, bir başbakan adayı üzerinde herkes birleştiği takdirde bu önemli bir fonksiyon değildir, ama anî bir ölüm ve istifa durumunda çok-partili bir parlâmentoda partiler bir anlaşmaya varamadıkları takdirde, hükümdarın başbakan seçimindeki rolü ihmal edilebilir bir rol olmayabilir. 1974 İsveç Anayasası, hükümdarın rolünü salt törensel bir role indirgemek için, başbakanın atanması görevini hükümdardan alarak Rigsdag (parlâmento) Başkanına devretmiştir.

Böylece “cumhuriyet ve monarşiyi” tanımlamaya ve bunların birbiri karşısında avantaj ve dezavantajlarını ortaya koymaya çalıştık. Sonuç olarak; cumhuriyetin her zaman bizatihi demokrasiyi sağlayamadığı gibi, monarşinin de bizatihi demokrasiye engel bir yanının olmadığını vurguladık.

Bugün hâlâ; Büyük Britanya, İspanya, Belçika, Hollanda, Danimarka, Norveç, İsveç, Lüksemburg gibi Avrupa ülkelerinde monarşi vardır. Cumhuriyet olan birçok Avrupa ülkesinde de günümüzde hâlâ monarşist partiler bulunmaktadır. Doğu Avrupa ülkelerinin 1990’ların başında demokrasiye geçişleriyle bu ülkelerde de monarşist partiler kurulmuşlardır. Rusya, Romanya, Bulgaristan gibi birçok ülkede günümüzde monarşi taraftarları vardır; ve bunlar siyasal mücadelede azımsanamayacak bir role de sahip konumdadır.

Günümüz Türkiye’sinde herhangi bir monarşist parti olmadığı gibi, bu yönde en ufak bir siyasal akım dahi söz konusu değildir. Günümüzde milliyetçi ve İslamcı partiler dahi cumhuriyetçidir. Hatta Osmanlı hanedanının bazı üyeleri de günümüzde kendilerinin “cumhuriyetçi” olduklarını söylemektedir. Özetle, günümüzde Türkiye'de cumhuriyet tam anlamıyla yerleşmiştir, bu ülkenin 600 yıl boyunca ve o dönemlerin şartları ve ihtiyaçları doğrultusunda başarıyla yönetildiği Monarşi ise tamamen unutulmuş gibidir.

Osmanlı Saltanatı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 1-2 Kasım 1922 tarihinde verdiği kararla[20] kaldırılmıştır. 3 Mart 1924 tarih ve 431 sayılı Kanun[21] ile de hilafet kaldırılmıştır. Bu kanun sadece Osmanlı Hanedanına mensup kişilerin sınır dışı edilmesini şart koşmamış; bu Hanedanın “damatlar”ın da sınır dışı edilmesini hükme bağlamıştır. 18 Nisan 1949 tarih ve 5370 sayılı kanunla değiştirilerek Osmanlı Hanedanından olmayan ve bu Hanedandan biri ile evlenmiş ve ölüm veya boşanma ile dul kalmış olan ve çocuğu bulunmayan erkek ve kadınların Türkiye’ye girebilmesine fırsat tanınmıştır. 18 Nisan 1949 tarih ve 5371 sayılı diğer bir Kanun ile de, bu kimselerin tekrar Türk vatandaşlığını kazanmalarına imkân sağlanmıştır.

Demokrat Parti iktidarı döneminde çıkarılan 18 Nisan 1952 tarih ve 5958 sayılı Kanunla, “Osmanlı Saltanatı Hanedanının padişahlar sulbünden olan erkek azası ve bunların erkek füruu” dışında kalan Hanedan mensuplarının Türkiye’ye gelmelerine izin çıkarılmıştır. Keza bu kişilerin Türk vatandaşlığına alınmalarına da olanak sağlanmıştır. Maalesef bu iyi niyetli açılımları bazıları; “Yeni Osmanlıcılığın ve Ilımlı İslamcılığın ilk adımı” olarak istismara kalkışmışlardır.

Osmanlı hanedanının, kadınlarına verilen haklar Cumhuriyetin 50’nci yılı münasebetiyle 1974 yılında çıkarılan Af Kanununun 8’inci maddesiyle erkek mensuplarına da tanınmış ve Osmanlı Hanedanının erkek mensuplarının da yurda gelmelerine imkân hazırlanmıştır. Osmanlı hanedanı kesintisiz hüküm sürmüş Dünyanın en uzun ömürlü hanedanıdır. Bu hanedanın saltanatı altında Osmanlı İmparatorluğu başarı ile yönetilmiş ve altı yüzyıl yaşamıştır. Bilindiği gibi “millet” kavramı, “halk” kavramından farklı olarak geçmişi de içine alır. Bugünkü Türk milleti büyük ölçüde altı asırlık Osmanlı geçmişinin bir ürünü ve devamıdır. Türk milleti Osmanlı yönetimi altında asli varlığını koruyarak başkalarını da kucaklamış, bünyesini çeşitlendirerek geliştirmeyi başarmıştır. Türk millî kimliği açısından Osmanlı Medeniyeti, çok önemli ve tarihi bir göstergedir. Ancak “Ilımlı İslam, Dinlerarası Diyalog” safsatalarıyla birlikte gündeme getirilen “Yeni Osmanlıcılık” akımı da; Siyonist ve emperyalist merkezlerin, Milli ve dini duyarlılıklarımızı istismara ve yozlaştırmaya yönelik yeni bir tuzağıdır.

“Türkiye'de siyasal yelpazenin her kesimi cumhuriyetçidir ve demokrasiden yanadır. “Cumhuriyetçi” olmayan kesim de bu “Cumhuriyet”in kendisinden değil, laikliği algılayış ve uygulayış biçiminden rahatsızlık duymaktadır. Yukarıda Türkiye'de “cumhuriyet = demokrasi” şeklinde bir anlayış bulunduğu ve bunun nasıl yanlış olduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Aynı şekilde ülkemizde bir yandan cumhuriyet ile laiklik arasında, diğer yandan da monarşi ile teokrasi arasında bir paralellik kurulmaktadır. Oysa cumhuriyet ile laiklik arasında ve keza monarşi ile teokrasi arasında da, doğrudan bir ilişki bulunmamaktadır. İran örneğinde olduğu gibi, bir cumhuriyet dine dayalı olabileceği gibi, Belçika ve Hollanda örneğinde olduğu gibi; bir monarşi laik de olabilir.”[22] Hem tarihte hem de günümüzde bunun pek çok örneklerine rastlanmaktadır.

Ancak Türkiye için gerekli ve önemli sayılan sistem; Anayasamızın giriş bölümünde çerçevesi çizilmiş olan, Evrensel hukuk kurallarına ve temel insan haklarına dayalı hazırlanan, çağımızın şartlarına ve insanımızın ihtiyaçlarına da uygun bulunan ve Mustafa Kemal tarafından da hedef olarak sunulan yeni ve adil bir düzendir.

 


  [1] Arend Lijphart, Çağdaş Demokrasiler, Çev. Ergun Özbudun ve Ersin Onulduran, Ankara, Yetkin Yayınları, Tarihsiz

  [2] Maurice Hauriou, Précis de droit constitutionnel, Paris, Sirey, 1929, réimpression par les Editions du C.N.R.S., 1965, s.343

  [3] Didier Maus, “Sur ‘la forme républicaine du gouvernement’”, Revue française de droit constitutionnel, n°11, 1992, s.412

  [4] Maurice Agulhon, La République: “République”, in Olivier Duhamel et Yves Meny (sous la direction de-), Dictionnaire constitutionnel, Paris, P.U.F., 1992, s.923.

  [5] Louis Favoreu, Commentaire sous la décision n° 92‑312 DC du 2 septembre 1992, “Maastricht II”, Revue française de droit constitutionnel, 1992, s.738;

  [6] Maurice Duverger, “Les monarchies républicaines”, Pouvoirs: Revue d’études constitutionnelles et politiques, 1996, no 78, s.107

  [7] Ibid

  [8] Lijphart, op. cit., s.77

  [9] Schmitt, op. cit., s.433

   [10] Miguel Herrero de Minon, “Monarchie et développement démocratique”, Pouvoirs: Revue d’études constitutionnelles et politiques, 1996, no 78, s.9

  [11] Schmitt, op. cit., s.432

  [12] Ibid., s.12

  [13] Schmitt, op. cit., s.430

  [14] Schmitt, op. cit., s.431

  [15] Schmitt, op. cit., s.434

  [16] Maw Weber, Grundriss der Sozialökonomik, Wirtschaft und Gesellschaft, III, s.649’dan aktaran Schmitt, op. cit., s.431

  [17] Schmitt, op. cit., s.432

  [18] Richard Rose ve Dennis Kavanagh, “The Monarchy in Contemporary Political Culture”, Comparative Politics, 8, no.4, (July 1976), s.568’den nakleden Lijphart, op. cit., s.77

  [19] Lijphart, op. cit., s.78

  [20] Düstur, Tertip 3, Cilt 3, s.152

  [21] Düstur, Tertip 3, Cilt 5, s.323

  [22] Yar. Doç. Dr. Kemal Gözler, Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, www.anayasa.gen.tr.

 

 

 

 

Ahmet AKGÜL -

AHMET AKGÜL KİMDİR?

     

Araştırmacı-Yazar, Düşünür ve Siyaset Bilimci olarak tanınan Ahmet Akgül, Milli Görüş çizgisinde önemli bir fikir adamıdır. Olaylara insan eksenli ve İslam endeksli yaklaşmaktadır.

2004 Ocak ayında, arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da aylık olarak yayınlanan “Milli Çözüm” Dergisini çıkarmaya başlamıştır.

Uzun süreli, ciddi ve çileli bir mücadele dönemi yaşamış ve bu duyarlı, tutarlı ve kararlı tavrını hiç bırakmamıştır. Bu yüzden pek çok sıkıntı ve saldırılara uğramış, defalarca mahkeme açılıp tutuklanmış ve hapis yatmıştır.

İnancımız ve ihtiyacımız olan evrensel hukuk kurallarının; bütün insanlığın ortak değeri ve hayat düzeni haline getirilmesi, “Demokrasi, Laiklik ve özgürlükler” gibi çağdaş kurum ve kavramların; ilmi ve insani temellere göre yeniden şekillenmesi… Ve Türkiye’nin yeni bir barış ve bereket medeniyetine öncülük etmesi konularında yoğunlaşmıştır.

Üstadımızın, başta “İnsanın Yozlaşması”, ardından “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” ve yine “Barış ve Bereket Nizamı “İslam Davası” ve Yozlaştırılan “Cihat Kavramı” gibi birçok kitapları İngilizceye çevrilip merkezi Londra’daki Cagaloglu Yayıncılık organizesiyle; Amazon ve Bornes&Noble (bn.com) gibi dünya genelinde dağıtım yapan yüzlerce online sitesinde ve dijital (e-kitap) sayesinde 120 kadar ülkede yayınlanıp okunmaktadır. Ayrıca Üstadımızın “Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı” başlıklı Meal-i Kerim yorumları İngilizce ve Rusça tercümeleri ile “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitaplarının Rusça, Arapça, Çince, Japonca ve İspanyolca tercümeleri tamamlanıp basılmış olup; Almanca, Fransızca, Kırgızca ve Farsça tercümelerinde de sona yaklaşılmıştır.

Milli siyaset ve sorumluluk düşüncesini farklı bir boyutta ele alan ve yorumlayan Hocamız; yaklaşık 40 yıldır Türkiye’mizin her yerinde, Avrupa’da ve İslam ülkelerinde, önemli seminer ve konferanslara katılmaktadır.

Mili Görüş’e çöreklenmiş bazı şaibeli kişilerin gizli niyet ve tertiplerini haber vermesi, uzun vadeli hedefler ve stratejik tavizler sonucu Parti'ye girdiklerini sezmesi ve söylemesi nedeniyle, Ahmet Akgül’ün teşkilatlarda ve Milli Görüşçü kuruluşlarda hizmet vermesi engellenmeye çalışılmış; Erbakan Hoca ise, kendisinin daha bağımsız davranabilmesi ve nifak çarkı içinde körletilip kirletilmemesi için bu girişimlere karşı çıkmamış, ama kendisini uzaktan destekleyip yönlendirmekten de geri durmamıştır. Erbakan’ın “Adil Düzen” projeleri, AKP’nin siyasi hileleri ve karanlık ilişkileri, Fetullahçı Cemaatin gizli mahiyeti konularında sayılı uzmanlardandır.

1949 Elazığ doğumlu olan, çeşitli konularda yayınlanmış ve hazırlanmış 80 (seksen) eseri bulunan yazarımız, evli ve beş çocuk babasıdır.

      

Hocamız’ın Başlıca Kitapları:

● Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı (Türkçe Meal-i Kerim. Abdullah Akgül Yayına Hazırladı.) (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Milli Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız (2 Cilt)

Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi

Refah-Yol’la Rantiye Savaşı

Cemaatin Cılkı, Erdoğan’ın Çarkı, Erbakan’ın Farkı

Türkiye Kuşatılırken, Kuklaların Kapışması

Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya (İngilizce, Rusça, Çince, Japonca, Arapça ve İspanyolcaya çevrildi.)

Bizim Atatürk

Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık

● Dış Politika Yazıları (I) BOP’un Temel Taşları (1988-1998)

● Dış Politika Yazıları (II) Tarihin En Talihsiz Yılları (2002-2015)

Siyaset ve Strateji Bilgeliği

Osmanlı Sistemi ve Abdülhamit Siyaseti

İslam Davası ve Cihat Kavramı (İngilizceye çevrildi.)

● “İnsan”ın Yozlaşması (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Ah-u Figan’ım (Şiir)

Başörtüsü İnkârı ve İstismarı

AKP Tahribatının Fotoğrafı: İslamcı Münafıklar

Yeni İstiklal Savaşında Milli Şuur ve Ordu

Bir Dış Proje Olarak AKP Gerçeği ve Akıbeti

Bilge(!) Erdoğan’dan, İlkeli(!) Numan’a AKP Tezgâhı

Cezaevinde Yazdıklarım

Siyonizm-Deccalizm Ortaklığı

Devrim Simsarları ve Din İstismarcıları

Dilin Düğümü Çözüldü (Şiir)

Din Dengedir İslam İlericiliktir

Din – Devlet ve Demokrasi

Ergenekon Senaryosu “At Değiştirme” Operasyonu muydu?

(Kadiri - Haydari Tarikatı) Gönül Seması ve Tasavvuf Kapısı

Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi

● Teşkilatçılık (İletişim ve İşbirliği Sanatı) Mesaj ve Metod 

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-1 Milli Görüş’ün Marazlıları

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-2 Sonradan Yamuklaşanlar

ABD’li Siyonistlerin, AKP’li Piyonistleri Bir Devrin Bitişi ve Bir Devrimin Gelişi

İdlib-Amik Ovası ve Yaklaşan Armageddon Savaşı

BDP’nin Özerklik Ezanı, TC’nin Cenaze Namazı Olacaktı

Bir Devrim Yaşanıyordu!

Dünya Dönüşüme Hazırlanıyordu

Hidayet Kıvılcımı ve Hikmet Kılıcı (Şiir)

Katı Ulusalcıların ve Ilımlı İslamcıların Din Tahribatı

Osmanlı’dan Cumhuriyete Kripto Yahudiler ve Pakraduniler

Yüz Kur'ani Kavram ve Yorumları

Bizden Söylemesi-1 AKP İntihara Gidiyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Bizden Söylemesi-2 Türkiye Uçuruma Sürükleniyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Terör-Masonluk ve Mafia Medeniyeti

Cumhuriyet Türkiye’sinde Nifak Hareketleri

Ruhlar-Sırlar ve Uzaydaki Yaratıklar

Sabah Yakın Değil miydi?

Tarikatların Hizmet Sahası ve Islahı

Tuz Kokarsa…

Türkiye Büyüyor muydu, Bölünüyor muydu?

Türkiye Dağılacak mıydı, Doğrulacak mıydı? (Ahmaklar Okumasındı!)

Türkiye Tarihi Dönemeçte, Ya Yıkılacak Ya Şahlanacaktı!

Yakın Tarihimizde Yüceler ve Cüceler (2 Cilt)

Zafer Muştuları ve Fetih Hazırlıkları

Erbakan’dan İntikam Alanlar

Suriye’de Yaklaşan Hilal-Haç Kapışması

Başkanlık Muamması ve Çarkların Tıkanması

15 Temmuz Hıyanetinin Gizemi: Bir Darbe Analizi ve Sistem Krizi

Pazarlık Partisi ve Palavra İktidarı

Kemalizm-Tayyibizm Uyarlaması

Asker Darbesi Değil Devlet Müdahalesi Lazımdı

İslam’dan Uzaklaştıkça, İnsanlıktan Çıkılması

Dert Söyletir Aşk İnletir (Şiir)

● Hainleri Haşlama, Zalimleri Taşlama (Şiir)

İstanbul Sözleşmesi ve Ailenin Çözülmesi

      

Hocamızın Önsözünü Yazdığı Milli Çözüm Yayınları:

● Üstad Ahmet Akgül’ün Özgeçmişi ve Öğretileri (Yakup Gözübüyük)

● Haykırış (Şiir - Ali Çağıl)

AKP Yönetimi ve Tahribat Yöntemi Sistem Tahlili ve Siyaset Tenkidi (Nevzat Gündüz)

● Sözün Çözüme Dönüşmesi (Siyasi Fıkralar - Osman Eraydın)

● Ayar Aynası ve Nokta Atışı (Sosyal ve Siyasi Fıkralar - Erdoğan Bişkin)

Milli Çözüm Ekibinden: İlginç Rüyalar ve Manevi Uyarılar (2 Cilt - Hazırlayanlar: Fatma Betül Erişkin – Nail Kızılkan – Neslihan Bayraktar)

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Paylaşım Sayısı: 504

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR