YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69b6ea9713ebf
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 5 3 4
Bugün : 43249
Dün : 60538
Bu ay : 866788
Geçen ay : 1638380
Toplam : 51208481
IP'niz : 2600:1f28:365:80b0:113:f625:a692:9e7

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Sn. Diyanet İşleri Başkanımıza

AÇIK VE ACI BİR MEKTUP!

        

29 Ekim 2021 Cumhuriyet Bayramımız Cuma gününe rastlamıştı. Bu kutlu günün anlamını ve amacını, bu devleti ve Cumhuriyeti bize miras bırakan şahsiyetlerin hayırla ve şükranla anılmasını konu alan bir hutbe beklerken: “Yaşlılarımıza saygı” başlıklı bir hutbe okumuşlardı. Bu bir unutkanlık ve ihmalkârlık sayılamazdı. Bunun kasıtlı ve marazlı bir tavır olduğu sırıtmaktaydı. Maalesef toplumun Cumhur İttifakı – Millet İttifakı taraftarları olarak karşılıklı “Çamur İttifakı – Zillet İttifakı…” şeklinde kutuplaştırıldığı bir ortamda, Cumhuriyetin İslam’ın ruhuna ve insanlık onuruna en uygun rejim olduğu gerçeğinin vurgulanması ve aşırılıkların yumuşatılması için, bugün önemli bir fırsat iken ve yurdumuzun her tarafında ve her kurumunda Cumhuriyet Bayramı kutlanırken; aynı gün Cuma hutbesinde ve sohbetinde bu tarihi ve talihli gerçeği yok saymak için nasıl bir gerekçe uydurulacaktı?!. Evet, geçmişte ve günümüzde bazı kötü niyetli çevrelerce: “Cumhuriyete uyarsızlık” veya “Laikliğe ve demokrasiye aykırılık…” bahanesiyle, bu ülkede inancımıza ve dindar halkımıza yönelik birtakım sataşma ve saldırılar yaşanmıştı… Ama şimdi “Kabuk bağlamış yaraları kaşımak ve çirkef bataklığı karıştırmak…” kime ve ne kazandıracaktı?!

Cumhuriyet Bayramı’na denk düşen bir Cuma hutbesinde “Cumhuriyet kavramının ehemmiyetini ve Cumhuriyeti kuranların kadru kıymetini” unutmak, en azından vefasızlık ve vicdansızlıktır, bunun en önemli nedeni de “vasıfsızlık”tır. Yani olayları ve konuları önem ve öncelik sırasına koyamamaktır. Bize ulaşan nimet ve faziletlerin zahiri sebepleri ve sahipleri olan şahsiyetlere nankörlük yapmak, Hadis-i Şeriflere göre, Allah’a da şükürsüzlük sayılır.

Sn. Diyanet İşleri Başkanı!..

Eğer Cumhuriyet olmasaydı, büyük bir ihtimalle zatı aliniz “Türbeleri ziyaret Hocası” bile yapılmayacaktınız… Ve yine, eğer Cumhuriyet kurulmasaydı; Sn. Cumhurbaşkanı, Bakanlar ve Yüksek Bürokratlar; o dönemdeki şartlar, standartlar ve sağlanan fırsatlar içerisinde “Sarayın hademe başı” koltuğuna bile oturamayacaklardı. Daha da ilerisi; eğer şanlı Kurtuluş Savaşı yapılmasaydı ve Cumhuriyet kurulmasaydı, bugün Türkiye bile olmayacaktı ve Aziz Milletimiz esir ve zelil bir konumda kıvranacaktı!..

Cumhuriyet ve Monarşizm Kavramları

Cumhuriyet, Arapça “Cumhur” kelimesinden türetilen bir kavram olup; halka mahsus ve ait olan, toplumun istek ve iradesine dayanan yönetim şekli için kullanılmaktadır. Bu kavram; Kur’ani esaslara, Resulüllah’ın buyruklarına, Raşit (olgun ve doğru) Halifelerin seçilme ve yönetme kurallarına da uygun bulunmaktadır. Bu nedenle Cumhuriyet, Latince “Demokrasi”nin eş anlamlısı sayılır. Elbette Batı tipi demokrasilerle, bilinen Cumhuriyetlerin pek çok ayrı, hatta birbirlerine aykırı çeşitleri bulunmaktadır ve maalesef çoğu kez bunlar birbirlerine karıştırılmaktadır.

Üstelik bazı çevrelerin inatla iddia ettikleri gibi “Cumhuriyetin; 29 Ekim 1923 gecesi birkaç kişi arasında konuşulup kararlaştırılmış ve o sabah Meclise dayatılıp bir oldu bitti ile çıkarılmış bir karar” sanılması da yanlıştır. Çünkü 1919’da Erzurum Kongresi sırasında Millet Bahçesinde toplanan halkımızın Mustafa Kemal’e doğru “Yaşasın Cumhuriyet!” diye bağırdıkları o tarihlerin tanıkları ve Atatürk’ün en yakınları tarafından aktarılmıştır.

Bir toplum için en büyük talihsizliklerden birisi de, siyasilerin ve entellerin;

a) Araçları, amaç yerine koymaları ve hatta bazen araçların hatırına amaçları feda edecek kadar gaflet ve dalalet içine dalmaları…

b) Ülke sorunlarını önem ve öncelik sırasına koymamaları, temel konuları bırakıp teferruatla uğraşmalarıdır.

Örneğin: Parti ve hükümet araç; ülkeye ve millete adaletli hizmet amaçtır.

Demokrasi araç; halkın fiilen yönetime katılımı ve etkin bir denetim mekanizmasının oluşturulması amaçtır.

Laiklik araç; Ülkede din ve vicdan özgürlüğünün sağlanması, din istismarının veya dini baskıların önünün alınması, farklı din ve düşünceden bütün insanların birlikte barış içerisinde yaşaması, din hizmetleriyle devlet işlerinin ayrılması amaçtır.

Cumhuriyet araç; Ülkenin varlığı ve bekası, devlet millet kaynaşması, milli birlik ve bütünlüğe yönelik tehditlere karşı her türlü hazırlığın yapılması amaçtır.

İlke ve inkılaplar, kanun ve kurallar araç; toplumun huzur ve güven ortamına ulaşması, refah ve kalkınmanın yaygınlaşması, çağdaş yaşam şartlarının ve standartlarının yakalanması amaçtır.

Şimdi ülkemizde, egemenliğimiz AB’ye devredilirken, geleceğimiz ve güvenliğimiz karartılırken, birileri bunları dert etmeyip, “laiklik elden gidiyor” diye yaygara koparıyorsa…

Türkiye BOP bahanesiyle İsrail’e eyalet yapılmaya ve federasyonlara ayrılmaya çalışılırken, birileri “başörtüsü tehlikesiyle” uğraşıyorsa…

Ahlâki yozlaşma, ekonomik kısırlaşma ve etnik kutuplaşma, toplumu felakete sürüklerken birileri “daha fazla batılılaşma, daha fazla özgürlük” diye yırtınıyorsa:

Ya bunlar araçlarla amaçları ayıramayacak kadar akıldan noksandır. Veya, kendi şahsi ve şeytani hesapları için ortalığı karıştıracak kadar kötü insanlardır.

Kemal Gözler bu konuda çok önemli tespit ve tahlillerde bulunmaktadır. Ama hem İslami kurum ve kavramları, hem Osmanlı yönetim yapısını ve onun zamanla yozlaşmasını, hem de Atatürk İnkılaplarının özel şartlarını ve genel amaçlarını doğru okuyamamaktan kaynaklanan; Ilımlı İslamcıların ve Yeni Osmanlıcıların dışarıdan şırıngalı görüşlerini çağrıştıran bazı yanlış yorumlar yapılmaktadır.

“Türkiye’de Cumhuriyetin ilanının 75’inci yılı münasebetiyle, 1998’de “Cumhuriyet” üzerine çok şey işittik. Peki ama “Cumhuriyet” nedir? Bu soru üniversite öğrencilerine yöneltildiğinde, genellikle şu cevaplar verilmektedir: “Cumhuriyet halkın halk tarafından yönetildiği rejimdir”, “Cumhuriyet halkın yönetime katıldığı rejimdir”, “Cumhuriyet en iyi yönetim şeklidir” vs. Bu cevaplarda öğrencilerin ilkokul birden beri öğrendikleri tüm bilgilerin kalıntıları saklıdır. Aslında öğrenciler cumhuriyeti değil, demokrasiyi tanımlamaktadırlar. Ülkemizde demokrasiyle cumhuriyetin aynı şeyler olduğu yolunda yerleşik ve yanlış bir inanç vardır. Her ne hikmetse, “Cumhuriyet”in tanımı istendiğinde, “demokrasi”nin tanımı verilmektedir. Farkında olunmadan cumhuriyet, demokrasi ile özdeşleştirilmektedir. Oysa bu anlayış bütünüyle yanlıştır; ve bu yanlışlığın kanıtlanması pek kolaydır. Çünkü birer cumhuriyet olmakla birlikte demokratik olmayan pek çok devlet vardır. Komşularımız Irak ve İran birer cumhuriyettir. Keza eski SSCB de bir cumhuriyet idi. Oysa bu devletlerin demokratikliği lafta kalmıştır. Demek ki “cumhuriyet = demokrasi” anlayışı ampirik olarak (tarihi ve fiili gerçeklere göre) yanlıştır.

Öğrencilere “monarşi nedir” diye sorulduğunda ise, genellikle, “monarşinin bir kişinin yönetimi olduğu”, “monarşide iktidarın halka değil, krala ait olduğu”, hatta “krallığın anti-demokratik ve kötü bir rejim olduğu” yolunda cevaplar alınmaktadır. Bu cevaplar, elbette öğrencilerin ilkokul birden beri edindikleri kültürü yansıtmaktadır. Maalesef, bizim insanımız, hatta aydınlarımız; monarşiyi demokrasinin karşıt kavramı olarak tanımlamaktadırlar. Aslında ülkemizde, pek farkında olmasak da, her nedense, monarşi ile demokrasinin karşıt kavramlar olduğu yolunda yerleşik bir anlayış vardır. Monarşinin anti-demokratik bir rejim olduğu, demokrasiyle uzlaşamayacağı yolunda bilinç-altımıza yerleşmiş bir kanı yaygındır. Oysa bu kanı bütünüyle yanlıştır. Arend Lijphart’ın demokratik olarak kabul ettiği yirmi bir ülkeden onu cumhuriyet, on biri ise monarşidir. Avustralya, Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Hollanda, Japonya, Kanada, Lüksemburg, Norveç, İsveç, Yeni Zelanda[1] gibi demokratikliklerinden hiçbir şekilde şüphelenilmeyen ve üstelik uzun zamandan beri demokratik rejimleri kesintiye uğramamış olan bu devletler bir cumhuriyet değil, monarşidir.

Görüldüğü gibi cumhuriyet ile demokrasi arasında doğrudan bir bağıntı yoktur. Bir cumhuriyet demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir. Keza monarşi ile demokrasi arasında da bir bağıntı da yoktur. Bir monarşi demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir.

O halde biz cumhuriyet ve krallığın ampirik (deneysel ve gerçekçi) veriler karşısında geçerli olan tanımlarını yapmak zorundayız. Kanımızca; “Cumhuriyet, devlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği devlet şekli… Monarşi ise devlet başkanlığının irsî olarak intikal ettiği devlet şekli” olarak tanımlanabilir. Görüldüğü gibi bu tanımlara göre, cumhuriyet ile monarşi birbirinin karşıt kavramlarıdır. Bu tanımlarda demokrasiye atıf yoktur. Cumhuriyetlerin ve monarşilerin demokratik olup olmadığı ayrı bir sorundur. Yukarıdaki tanımlar, demokratik ve anti-demokratik, mevcut tüm cumhuriyetler ve monarşiler için geçerlidir. Şüphesiz cumhuriyete ve monarşiye isteyen herkes istediği duygusal anlamı atfedebilir. Ama ampirik verilerle tutarlı olan tek tanım yukarıdaki cumhuriyet ve monarşi tanımıdır. O halde, demokrasiye atıf yapmadan, cumhuriyet ve monarşi birbirinin karşıt kavramı olarak tanımlanmalıdır.

Aslında cumhuriyetin demokrasiyle özdeşleştirilerek tanımlanması sadece bize özgü bir hata değildir. Fransız anayasa hukukçularının bir kısmı da cumhuriyeti demokrasinin eş anlamlısı olarak tanımlamaktadır. Bu yüzyılın başında, bu anlayışı en açık şekilde savunan yazar Maurice Hauriou’dur. Ünlü hukukçuya göre, “cumhuriyet tamamen seçime bağlı bir hükümet şeklidir”. Dahası yazara göre, cumhuriyet, seçilmiş yöneticilerin ömür boyu değil, sadece belirli bir zaman için görevde kalmasını gerektirir. Ona göre bu şart sayesinde cumhuriyet, millî egemenliğin en iyi şekilde gerçekleştiği hükümet şekli haline gelir. Böylece cumhuriyet, millî egemenlik ile ve dolayısıyla demokrasiyle özdeşleşir.[2]

Fransa’da günümüzde hâlâ cumhuriyeti, demokratik düzenin temel prensiplerini içine alan geniş bir kavram olarak kabul eden yazarlar vardır. Örneğin Didier Maus’a göre, “cumhuriyet genel oy, temsilî rejim, kuvvetler ayrılığı gibi prensipleri kapsar.”[3] Keza Maurice Agulhon, cumhuriyetten “kralsız ve diktatörsüz bir sistem”i, bir “hukuk devleti”ni, bir “liberal demokrasi”yi anlamaktadır.[4] Dekan Louis Favoreu de cumhuriyeti demokrasiyle özdeş olarak yorumlamaktadır. Yazara göre, demokrasiyle özdeş anlamda cumhuriyet, “cumhuriyetçi mirası” oluşturur ve bu anlamda cumhuriyet, 1958 Fransız Anayasasının 2’nci maddesinde sayılan değerleri (demokratiklik, laiklik, vs.) içermektedir.[5] Cumhuriyeti demokrasiyle tanımlamada en aşırıya giden yazar, hiç şüphesiz Maurice Duverger’dir. Yazara göre, “‘Cumhuriyet’ terimi seçimlerle ifade edilen halk egemenliği üzerine kurulu bütün rejimleri ifade eder.”[6] Hatta yazara göre, Büyük Britanya gibi, sembolik fonksiyonlu irsî bir krala sahip rejimler dahi bir “cumhuriyet”tir. Yazar bu tür rejimlere bir de isim koymaktadır: “cumhuriyetçi monarşiler (monarchies républicaines).”[7]

Belki de cumhuriyetin bu yanlış anlaşılış tarzı bize Fransız kültüründen geçmiştir.

Cumhuriyeti devlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği rejim olarak tanımladığımıza göre, “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” diyen Anayasamızın 1’inci maddesinin “Türkiye’de babadan oğula veraset yoluyla geçen bir devlet başkanlığının ihdasını yasakladığını” söyleyebiliriz. Başka bir şeyi değil.

Günümüz Türk Devleti bir cumhuriyettir. Osmanlı Devleti ise bir monarşi idi. Zira 1876 Kanun-ı Esasi’sinin 3’üncü maddesi, “Saltanat-ı Seniye-i Osmaniye… sülale-i âli Osman’dan usulü kadimesi veçhile ekber evlada (Saltanat hayattaki yaşça en büyük evlada) aittir” demekteydi.

Türkiye’de cumhuriyet, 29 Ekim 1923 tarih ve 364 sayılı “Teşkilat-ı Esasiye Kanununun Bazı Mevaddının Tavzihen Tadiline (Bazı maddelerin açıklanıp düzeltilmesiyle ilgili) Dair Kanun” ile ilan edilmiştir. Bu Kanunun 1’inci maddesine göre, “Türkiye Devletinin şekl-i hükümeti, Cumhuriyettir.” 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları da “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” diyerek cumhuriyeti sürdürmüşlerdir.

Aslında cumhuriyetin ve monarşinin Fransa’da ve Türkiye’de yanlış tanımı, tarihi sebeplerle açıklanabilir. Ülkemizde monarşi deyince Osmanlı İmparatorluğu, “cumhuriyet” deyince de Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti anlaşılmaktadır. Ve zaten her rejim doğal olarak, kendisini “iyi”, yıktığı rejimi ise “kötü” bir rejim olarak takdim eder. Bir bakıma meşruluğu için de bu gereklidir. Ancak, halkın yönetime müdahalesi ve denetimi açısından Osmanlı İmparatorluğu’nun tamamen anti-demokratik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ise bütünüyle demokratik bir devlet olduğunu iddia etmek, bilimsel gerçekliğe aykırıdır. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik olup olmadığı ayrıca tartışılması gereken konulardır.

Demokrasinin “normatif” (Bir kurala ve oturmuş kurumlara bağlı) ve “ampirik” (sadece deneylere ve gözleme dayalı) olmak üzere iki değişik teorisi vardır. Normatif teoriye göre, “demokrasi; halkın halk tarafından halk için yönetildiği bir rejim” olarak tanımlanır. Bu bir idealdir. Bu ideale tam anlamıyla hiçbir zaman ulaşılamaz. Dahası bu anlamda demokrasinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti değer yargılarıyla ilgili bir takdir sorunudur. Değer yargıları alanında ise görecelilik ilkesi geçerlidir. Bu ilkenin geçerli olduğu alanda bilim yapılamaz.

Ampirik (Deneye ve gözleme dayalı) teoriye göre ise; demokrasinin varlığı birtakım kriterlerden hareketle belirlenir. Örneğin şu şartları yerine getiren bir rejim demokratik olarak kabul edilebilir: ●Etkin siyasal makamlar seçimle işbaşına taşınmalıdır. ●Seçimler düzenli aralıklar ile tekrarlanmalıdır. ●Seçimler serbest, adil olmalı ve genel oy ilkesi uygulanmalıdır. ●Seçimlere birden fazla siyasal parti katılmalıdır. ●Muhalefetin iktidar olabilme şansı olmalıdır. ●Ülkede temel kamu hakları güvence altına alınmış bulunmalıdır.

Bir devlet bu altı şartı birlikte gerçekleştiriyorsa, o devletin aşağı yukarı demokratik sayıldığını ampirik olarak belirleyebiliriz. Bu şartlar açısından Osmanlı Devleti’ni ve Türkiye Cumhuriyeti’ni ayrı ayrı ve detaylarıyla değerlendirmek gerekir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950’ye kadar bu şartları yerine getiremediğini, 1950’den sonra ise kesintiye uğrayarak yerine getirebildiğini genel olarak söyleyebiliriz. Buna karşın, Osmanlı İmparatorluğu da 1876 Kanun-ı Esasi’sinden sonra ve özellikle Kanun-ı Esasi’nin 1909’daki değişikliklerinden sonra yukarıdaki şartlara büyük ölçüde yaklaştığını gözlemlemekteyiz. Ayrıca ampirik demokrasi teorisine göre, her devlet kendi tarihsel döneminin şartlarına göre değerlendirilmelidir. 1876-1878 yıllarındaki Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasî rejimi demokratiklik bakımından döneminin Batı Avrupa monarşilerine oldukça yakındır. İkinci meşrutiyet ile Osmanlı anayasal düzeni, dönemin Avrupa’sında olduğu gibi, meşrutî bir anayasal monarşiye dönüştüğünü söylemek sanırım bir abartı olmayacaktır. Bundan sonraki paragrafı şöyle düzeltmek lazımdır:

“Şüphesiz tarihte bazı olaylar olmasaydı, tarihin nasıl gelişeceği yolundaki senaryolar dayanaksız görülecekti. Her halükârda tasarlanan senaryonun doğruluğunun veya yanlışlığının ampirik olarak kanıtlanması mümkün değildir. Ancak, Türkiye’de monarşi kaldırılıp, cumhuriyet ilan edilmeseydi, ampirik demokrasi teorisi açısından demokratik gelişimin sürebileceği tahmin edilebilirdi. Hatta, insanın aklına Atatürk hayatta kalsaydı Türkiye’nin demokrasiye daha çabuk geçme ihtimali, hatta monarşili bir Türk demokrasisinin bugünkünden bile sağlam ve istikrarlı olabileceği konuları akla gelmektedir. En azından, eğer demokrasi egemenliğin teorik kökeni ile tanımlanmadıkça, İslami hayat ve anlayışın demokrasiye asla engel oluşturmayacağı bir gerçektir.” şeklinde düzeltilmelidir.

Şimdi de demokratiklik açısından monarşilerin cumhuriyetlere üstünlüğünü araştıralım.

Demokratik rejim açısından monarşilerin sahip olduğu birinci avantaj, monarşilerde siyaset-dışı, tarafsız ve birlik sembolü durumunda bir devlet başkanının bulunmasıdır. Arend Lijphart’a göre bu, çoğulcu toplumlar için oldukça büyük bir avantaj oluşturmaktadır. Zira, bu tür toplumlarda, seçilmiş devlet başkanının alt-toplumlardan birinin üyesi olması kaçınılmazdır.[8]

Bu formüle göre, Başkan başta oturur, ama her erki veya kesimi bizzat yönetmez (le roi règne, mais ne gouverne pas).”[9] Yani kral veya hükümdar siyasal yönetimi kendisi belirlemez. Bu görev ve yetki demokratik olarak sorumlu olan hükûmete aittir.[10] Başkan yön verdiğine, ama yönetmediğine göre, onun varlığı demokrasi ile tamamen uyum içindedir. Bu sistem demokrasinin iyi işlemesi için yararlı olabilir. Başkan, siyasî yapının temelinde bulunan siyasal bütünlük olgusunu sembolize etmektedir. Miguel Herrero de Minon’un belirttiği gibi, monarşi XIX’uncu yüzyıl boyunca Almanya ve İtalya’da demokratikleşme süreci içinde rol oynamış, bu ülkelerde millî birliği demokratikleştirmeyi başarmıştır. Keza çok sonraları ve birbirinden çok uzak iki ülkede, 1977’de İspanya’da ve 1993’te Kamboçya’da monarşi, demokratikleştirici bir unsur olarak rol oynamıştır. M. Herrero de Minon, Monarşinin yıkılmasının, 1919’da kurulan yeni Alman, Avusturya ve Çek demokrasilerinin koruyucu şemsiyesini indirdiği iddiasındadır. Yazara göre bundan ders alarak, İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri, 1945’te Japonya’da monarşiyi ilga etmeyi yararlı bulmamışlardır. Keza, eski sosyalist devletlerinden bazıları kurulurken, monarşinin yıkılıp yerine cumhuriyetin ihdas edilmesi demokrasi için bir zafer olmamıştır.

Demokrasinin ön koşulu ulusal bütünlük ve birliktir. (Integration nationale). Ulusal bütünlük yoksa, ulusal demokrasi mümkün değildir. O halde bütünleşmek demek, bir bakıma demokratikleşmek demektir. Monarşi ise aynı zamanda sembolik ve şahsî bir bütünleşme faktörüdür. Şurası açık ki taç, ister başlangıçtaki mitik anlaşılış tarzına göre olsun, ister daha rasyonalize versiyonlarına göre olsun, siyasî yapının sembolüdür. Tüm sembollerde olduğu gibi, bilgiden ziyade duygulara hitap eden bir nesnedir. Bu sembol sayesinde ulusal bütünlüğe erişilir. Bu sembol ile Devletin siyasî varlığı süreklilik elde etmektedir. Ayrıca başkan, devletin devamlılığının cismanileşmesidir.[11]

 Diğer yandan monarşide “bir şahsî bütünleşme faktörü” vardır. Gerçek kişi olarak Kral, Padişah, Sultan; meşruluk unsuru makamındadır. Ancak bu meşruluk Weber’in anladığı anlamda karizmatik bir yöneticinin meşruluğu sanılmamalıdır. Zira, bir hükümdar alkışlandığında, bu alkışlar “belirli bir kişi” için çalınmamaktadır; onlar daha ziyade, siyasal olarak birleşmiş bir halkın özbilincinin eylemi konumundadır. Monarşik bir devlet başkanının anlamı, millî marş veya bayrakta olduğu gibi, halkın siyasal birliğinin canlanması ve temsil makamıdır.[12] Carl Schmitt’in belirttiği gibi, sadece kral veya kraliçeler duygusal bir bağlanma konusu sayılır. Kral bir sembol, adeta bir nevi bayraktır.[13]

İspanya örneğinde monarşi ulusal bütünleşmeyi sağlayıcı ve demokratikleştirici bir unsur olarak rol oynamıştır. İspanya, monarşi sayesinde otoriter rejimden demokrasiye geçişi kolaylaştırmıştır.

Yasalara bağlı ve halkın iradesine dayalı bir “Başkan”ın sistemde bulunması, kuvvetler ayrılığına hizmet eder bir statüde olmalıdır.[14] Zaten Anayasal monarşiler de, kuvvetler ayrılığına ve yürütmeden bağımsız bir kral tarafından siyasal birliğin temsili esasına dayalıdır. Başkanın karşısında ise, ikinci bir temsilci olarak halkı temsil eden parlâmento vardır. Böylece hukuk devletinin örgütlenmesinde dengelenme ortaya çıkmaktadır.[15] (Not: Bazı paragraflardaki “Kral”, “Başkan” şeklinde aktarılmıştır.)

Max Weber’e göre, irsî monarşi devletin en yüksek makamı için rekabeti saf dışı bırakır. En yüksek yer için siyasal mücadele çoğu kez ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcıdır. Böylece siyasal mücadele yumuşar ve rasyonelleşip HAKEM konumuna taşınır. Zira, politikacıların iktidar hırsı, devletin en yüksek makamının milli çıkarlar ve ülke yararları doğrultusunda basit ve fasit politik oyunların üstüne çıkarılır. İşte Max Weber’e göre, önceden tespit edilmiş ilkelere göre belirlenen bir Kralın veya Hükümdarın varlığı monarşinin en önemli fonksiyonlarındandır.[16]

O halde kral (Hükümdar veya Başkan); siyasal partilerin üstünde bir konumda olmalıdır. Bu nedenle “Partili Cumhurbaşkanı” oldukça sakıncalıdır. Carl Schmitt’in belirttiği gibi, parlâmenterleşme ve demokratikleşme; devleti siyasal partiler devleti haline getirdiğinde, bu başlı başına önemli bir aşamadır. Yasama ve yürütmenin karşısında kral özel bir konum kazanır. BAŞKAN; tarafsız ve ılımlılaştırıcı bir Hakem konumuna taşınır. Devletin değişik fonksiyonları ve faaliyetleri arasındaki bütün karşıtlıkları ve kırılmaları Başkan yumuşatır, eşitler ve ılımlılaştırır.[17]

Monarşilerin avantajları konusunda son olarak şunu belirtelim ki, Stalin SSCB’si, Nazi Almanyası gibi yüzyılımızda görülen en korkunç totaliter rejimler; monarşilerin değil, cumhuriyetlerin içinden çıkmışlardır. Üstelik her iki rejimin kurulmasından önce söz konusu ülkelerde istikrarlı monarşiler vardı. Monarşilerin demokratiklik bakımından cumhuriyetlere çeşitli üstünlükleri varsa da, demokratik bir monarşinin birinci şartı, kralın siyasette aktif bir rol oynamaktan çekilmeyi kabullenmiş olmasıdır. Zira Richard Rose ve Dennis Kavanagh’ın gözlemlediği gibi, kralın siyasî iktidarı kullanmayı sürdürmek istediği ülkelerde monarşiler yıkılmıştır.[18]

Yukarıda belirtildiği gibi; Krallar, Hükümdarlar veya Başkanlar tarafsızlık konumlarıyla birlik ve dirlik sembolü olmaları lazımdır. Ama ne var ki bazen kralların, bölücü bir güç haline gelebildiği durumlar da yaşanmıştır. Örneğin, Kral Leopold III’ün İkinci Dünya Savaşı sırasındaki tutumu, savaş sonrası Belçika’da önemli bir siyasal bölünmeye yol açmıştır. 1950’de Kralın tahtta kalıp kalmaması konusunda başvurulan halk oylaması, belli başlı alt-toplumlar arasında şiddetli bir çatışmaya zemin hazırlamıştır. Flamanlarla Katoliklerin çoğunluğunun Kralı desteklemesine karşılık, Valonların, Sosyalistlerin ve Liberallerin çoğu, onun tahttan uzaklaştırılmasına çalışmışlardır.[19]

Demokratik monarşilerde; krallar siyasal iktidarı kullanmaktan vazgeçmişlerdir. Bu nedenle etkin siyasal bir makam değildirler. Ne var ki, monarşilerde hükümdarlar iktidardan büsbütün de yoksun değildirler. Parlâmenter hükümet sistemlerinde hükümdarlar, devlet başkanı olarak, genellikle başbakanı atama yetkisine sahiptirler. Arend Lijphart’i belirttiği gibi, bir başbakan adayı üzerinde herkes birleştiği takdirde bu önemli bir fonksiyon değildir, ama anî bir ölüm ve istifa durumunda çok-partili bir parlâmentoda partiler bir anlaşmaya varamadıkları takdirde, hükümdarın başbakan seçimindeki rolü ihmal edilebilir bir rol olmayabilir. 1974 İsveç Anayasası, hükümdarın rolünü salt törensel bir role indirgemek için, başbakanın atanması görevini hükümdardan alarak Rigsdag (parlâmento) Başkanına devretmiştir.

Böylece “cumhuriyet ve monarşiyi” tanımlamaya ve bunların birbiri karşısında avantaj ve dezavantajlarını ortaya koymaya çalıştık. Sonuç olarak; cumhuriyetin her zaman bizatihi demokrasiyi sağlayamadığı gibi, monarşinin de bizatihi demokrasiye engel bir yanının olmadığını vurguladık.

Bugün hâlâ; Büyük Britanya, İspanya, Belçika, Hollanda, Danimarka, Norveç, İsveç, Lüksemburg gibi Avrupa ülkelerinde monarşi vardır. Cumhuriyet olan birçok Avrupa ülkesinde de günümüzde hâlâ monarşist partiler bulunmaktadır. Doğu Avrupa ülkelerinin 1990’ların başında demokrasiye geçişleriyle bu ülkelerde de monarşist partiler kurulmuşlardır. Rusya, Romanya, Bulgaristan gibi birçok ülkede günümüzde monarşi taraftarları vardır; ve bunlar siyasal mücadelede azımsanamayacak bir role de sahip konumdadır.

Günümüz Türkiye’sinde herhangi bir monarşist parti olmadığı gibi, bu yönde en ufak bir siyasal akım dahi söz konusu değildir. Günümüzde milliyetçi ve İslamcı partiler dahi cumhuriyetçidir. Hatta Osmanlı hanedanının bazı üyeleri de günümüzde kendilerinin “cumhuriyetçi” olduklarını söylemektedir. Özetle, günümüzde Türkiye’de cumhuriyet tam anlamıyla yerleşmiştir, bu ülkenin 600 yıl boyunca ve o dönemlerin şartları ve ihtiyaçları doğrultusunda başarıyla yönetildiği Monarşi ise tamamen unutulmuş gibidir.

Osmanlı Saltanatı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1-2 Kasım 1922 tarihinde verdiği kararla[20] kaldırılmıştır. 3 Mart 1924 tarih ve 431 sayılı Kanun[21] ile de hilafet kaldırılmıştır. Bu kanun sadece Osmanlı Hanedanına mensup kişilerin sınır dışı edilmesini şart koşmamış; bu Hanedanın “damatlar”ın da sınır dışı edilmesini hükme bağlamıştır. 18 Nisan 1949 tarih ve 5370 sayılı kanunla değiştirilerek Osmanlı Hanedanından olmayan ve bu Hanedandan biri ile evlenmiş ve ölüm veya boşanma ile dul kalmış olan ve çocuğu bulunmayan erkek ve kadınların Türkiye’ye girebilmesine fırsat tanınmıştır. 18 Nisan 1949 tarih ve 5371 sayılı diğer bir Kanun ile de, bu kimselerin tekrar Türk vatandaşlığını kazanmalarına imkân sağlanmıştır.

Demokrat Parti iktidarı döneminde çıkarılan 18 Nisan 1952 tarih ve 5958 sayılı Kanunla, “Osmanlı Saltanatı Hanedanının padişahlar sulbünden olan erkek azası ve bunların erkek füruu” dışında kalan Hanedan mensuplarının Türkiye’ye gelmelerine izin çıkarılmıştır. Keza bu kişilerin Türk vatandaşlığına alınmalarına da olanak sağlanmıştır. Maalesef bu iyi niyetli açılımları bazıları; “Yeni Osmanlıcılığın ve Ilımlı İslamcılığın ilk adımı” olarak istismara kalkışmışlardır.

Osmanlı hanedanının, kadınlarına verilen haklar Cumhuriyetin 50’nci yılı münasebetiyle 1974 yılında çıkarılan Af Kanununun 8’inci maddesiyle erkek mensuplarına da tanınmış ve Osmanlı Hanedanının erkek mensuplarının da yurda gelmelerine imkân hazırlanmıştır. Osmanlı hanedanı kesintisiz hüküm sürmüş Dünyanın en uzun ömürlü hanedanıdır. Bu hanedanın saltanatı altında Osmanlı İmparatorluğu başarı ile yönetilmiş ve altı yüzyıl yaşamıştır. Bilindiği gibi “millet” kavramı, “halk” kavramından farklı olarak geçmişi de içine alır. Bugünkü Türk milleti büyük ölçüde altı asırlık Osmanlı geçmişinin bir ürünü ve devamıdır. Türk milleti Osmanlı yönetimi altında asli varlığını koruyarak başkalarını da kucaklamış, bünyesini çeşitlendirerek geliştirmeyi başarmıştır. Türk millî kimliği açısından Osmanlı Medeniyeti, çok önemli ve tarihi bir göstergedir. Ancak “Ilımlı İslam, Dinlerarası Diyalog” safsatalarıyla birlikte gündeme getirilen “Yeni Osmanlıcılık” akımı da; Siyonist ve emperyalist merkezlerin, Milli ve dini duyarlılıklarımızı istismara ve yozlaştırmaya yönelik yeni bir tuzağıdır.

“Türkiye’de siyasal yelpazenin her kesimi cumhuriyetçidir ve demokrasiden yanadır. “Cumhuriyetçi” olmayan kesim de bu “Cumhuriyet”in kendisinden değil, laikliği algılayış ve uygulayış biçiminden rahatsızlık duymaktadır. Yukarıda Türkiye’de “cumhuriyet = demokrasi” şeklinde bir anlayış bulunduğu ve bunun nasıl yanlış olduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Aynı şekilde ülkemizde bir yandan cumhuriyet ile laiklik arasında, diğer yandan da monarşi ile teokrasi arasında bir paralellik kurulmaktadır. Oysa cumhuriyet ile laiklik arasında ve keza monarşi ile teokrasi arasında da, doğrudan bir ilişki bulunmamaktadır. İran örneğinde olduğu gibi, bir cumhuriyet dine dayalı olabileceği gibi, Belçika ve Hollanda örneğinde olduğu gibi; bir monarşi laik de olabilir.”[22] Hem tarihte hem de günümüzde bunun pek çok örneklerine rastlanmaktadır.

Ancak Türkiye için gerekli ve önemli sayılan sistem; Anayasamızın giriş bölümünde çerçevesi çizilmiş olan, Evrensel hukuk kurallarına ve temel insan haklarına dayalı hazırlanan, çağımızın şartlarına ve insanımızın ihtiyaçlarına da uygun bulunan ve Mustafa Kemal tarafından da hedef olarak sunulan yeni ve adil bir düzendir.

 


  [1] Arend Lijphart, Çağdaş Demokrasiler, Çev. Ergun Özbudun ve Ersin Onulduran, Ankara, Yetkin Yayınları, Tarihsiz

  [2] Maurice Hauriou, Précis de droit constitutionnel, Paris, Sirey, 1929, réimpression par les Editions du C.N.R.S., 1965, s.343

  [3] Didier Maus, “Sur ‘la forme républicaine du gouvernement’”, Revue française de droit constitutionnel, n°11, 1992, s.412

  [4] Maurice Agulhon, La République: “République”, in Olivier Duhamel et Yves Meny (sous la direction de-), Dictionnaire constitutionnel, Paris, P.U.F., 1992, s.923.

  [5] Louis Favoreu, Commentaire sous la décision n° 92‑312 DC du 2 septembre 1992, “Maastricht II”, Revue française de droit constitutionnel, 1992, s.738;

  [6] Maurice Duverger, “Les monarchies républicaines”, Pouvoirs: Revue d’études constitutionnelles et politiques, 1996, no 78, s.107

  [7] Ibid

  [8] Lijphart, op. cit., s.77

  [9] Schmitt, op. cit., s.433

   [10] Miguel Herrero de Minon, “Monarchie et développement démocratique”, Pouvoirs: Revue d’études constitutionnelles et politiques, 1996, no 78, s.9

  [11] Schmitt, op. cit., s.432

  [12] Ibid., s.12

  [13] Schmitt, op. cit., s.430

  [14] Schmitt, op. cit., s.431

  [15] Schmitt, op. cit., s.434

  [16] Maw Weber, Grundriss der Sozialökonomik, Wirtschaft und Gesellschaft, III, s.649’dan aktaran Schmitt, op. cit., s.431

  [17] Schmitt, op. cit., s.432

  [18] Richard Rose ve Dennis Kavanagh, “The Monarchy in Contemporary Political Culture”, Comparative Politics, 8, no.4, (July 1976), s.568’den nakleden Lijphart, op. cit., s.77

  [19] Lijphart, op. cit., s.78

  [20] Düstur, Tertip 3, Cilt 3, s.152

  [21] Düstur, Tertip 3, Cilt 5, s.323

  [22] Yar. Doç. Dr. Kemal Gözler, Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, www.anayasa.gen.tr.

 

 

 

 

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

Subscribe
Bildir
20 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

AKP döneminde en çok laçkalaşan kurumlardan biri diyanet…
AKP’nin 19 yıldır sürdürdüğü faiz ve fuhuş düzenine karşı en çok karşı çıkması gereken halkı bu yönde en çok bilinçlendirmesi gereken kurum diyanet iken; bunu yapmayıp üstüne birde yapılan hayati yanlışların üzerini kapatması…
2018 yılında İstanbul Sancaktepe Bilali Habeşi Camii imamı Ebubekir Karsan sosyal medyada ki videosunda camilerin rant kapısı haline geldiği yöndeki açıklaması diyabette ki çürümeyi gözler önüne seriyor…

Makalenin düşündürdükleri…
Üniversitelerin Siyasal Bilgiler Fakültelerinde anlatılan bu en temel kavramlar eğer bu makaledeki gibi anlatılsaydı belki yeni Osmanlıcılık, demokrasi, cumhuriyet, laiklik, vb. kavramların üzerinden yapılan toplum mühendisliği bu ölçekte etkili olmayacaktı.

Siyasal yönetimler bir ülkede yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişki biçimidir. Uygulamada makalede de zikredildiği üzere bu Monarşi de olabilir, Cumhuriyette olabilir. Fakat insanlığın gelmiş olduğu medeniyet seviyesine göre genel kabul Cumhuriyet olmuşsa, bu tercih binlerce yıllık medeniyetlerin tecrübelerinden istifade edilerek kâmil manada şekil verilip uygulanması lazımdır. Diyanet’in sergilemesi gereken tutum; bu kavrama karşı değil, tarih ve vicdanla saygı duyup, aklıselim ile gerçek manada adaleti, hukuku, sosyal refahı hedefleyen kâmil olanı aramak olmalıdır.

Dünya tarihi boyunca siyasal yönetim şekilleri ve başarısızlıkları şu şekilde cereyan etmiştir;

Savaşlarda kahramanlık veya toplumsal tehlikeler zamanında bir kurtarıcının toplumun desteğiyle iktidara gelmesi ile oluşan Monarşi; zorba yönetim ve tirana dönmesi ile,

Soylu seçkin azınlığın ülkeyi yönetmesi ile oluşan Aristokrasi; aristokratların liyakatsizliği ile,

Zenginlerin iktidarı olan Oligarşi; refah konusunda eşitsizlik ile,

Yasaların egemenliği yerine halkın egemenliği olan Demokrasi ise; halkın ya siyasete çok müdahil olamaması, ya haklarını arayamaması, ya da manipülasyona açık olması ile (ki tarihte gerçek bir örneği yoktur),

Oligarşi ve Demokrasinin iyi taraflarının bir araya getirilmesi ile oluşan Cumhuriyet ise otokrasi ve totaliterliğe dönüşmesi ile son bulur.

Ancak hepsi esasında toplum nezdinde hak ve adaleti sağlayamadığı için yozlaşır ve yıkılır. Bunun sebebi toplum desteğini kaybetmesidir.

Günümüzde monarşinin devam ettiği ülkeler mevcut olsa da temsili statüdedir. Aristokrasi tarih boyunca erdemli seçkinlerin değil soylu ve zengin seçkin aileler, yani hanedanlar ile uygulanmış fakat bugün bir örneği kalmamış diyebiliriz. Totaliter rejim, bugün bir tek Kuzey Kore’de kalmıştır. Fakat oligarşi, otokrasi, despotizm, tiranlık, diktatörlük, ve kleptokrasi (hırsızlar rejimi) demokrasinin Aziz Erbakan Hocamızın deyimiyle bugünkü “demonkrasi” halini almış uygulanışı Türkiye başta olmak üzere neredeyse tüm dünyada “Cumhuriyet” ve “Demokrasi” adı altında yürütülmektedir. Yani Siyonizm insanlığın tecrübeyle kazandığı ve İslam’ın uygun gördüğü bu kavramları şekillendirerek sömürüsünü sürdürmektedir.

Esasen bakıldığında Cumhuriyet veya monarşi bir rejim iken demokrasi bir rejim değildir. Demokrasi rejimin işleme biçimidir. Yani bir cumhuriyet demokrasiyle işlendiği gibi; SSCB’de olduğu gibi sosyalizmle, İran’da olduğu gibi teokrasi ile işlenebilir. Cumhuriyet, hukukun üstünlüğü, yurttaşlık ilkesi, egemenliğin seçimler yoluyla halka ait olduğu bir “rejim” iken; demokrasi bu ilkelerin yönetimde nasıl temsil edileceğini belirlemektedir. Cumhuriyet, milli hâkimiyetin ve iradenin yönetime yansımasıyken; demokrasi bu iradenin topluma ne kadar yayıldığını izah edip ölçümlemektedir. Cumhuriyet meclis ile temsil edilir; demokrasi ise bu meclisin yasama ve yürütmesinin seçimini biçimlendirmektedir.

Bazı batılı sözde ilim adamlarının dediği gibi Cumhuriyet amaç, demokrasi ise araç değildir. Demokrasi de, laiklik de, cumhuriyet de hepsi birer araçtır; amaç insan hakları, huzur, refah ve adalet sağlamaktır. Demokrasi Cumhuriyetin, yani halk egemenliğinin olgunlaşması adına bir araçtır. Laiklik te böyledir. Aksi takdirde dünyada mollalar cumhuriyeti (İran), tek parti cumhuriyeti (1925-1946 Türkiye’si), pretoryenler cumhuriyeti, beyaz azınlık cumhuriyeti (Mandela öncesi Güney Afrika) gibi farklı cumhuriyet modelleri ortaya çıkmaktadır. Her ülkenin ve toplumun dinamiği farklıdır. Dolayısıyla cumhuriyetin ilericilik olduğunu, monarşinin ise çağdışılık olduğunu savunmak; ya da teokrasiye karşı olanların, dinsizliğin din haline getirilmesi ve laiklik şemsiyesi altında sistemsel olarak uygulanışına ses çıkarmaması; ya da tapındığı Avrupa’nın insan haklarından yoksun ve adaletsiz yönetimlerini görmezden gelirken; Osmanlıyı hedefe koyup çağ dışı, baskıcı, insan haklarını ve adaleti yok sayan bir ülke olarak görmek; kamil olanı bulmak adına hep bir boşluk oluşturmakta, bu boşluktan sürekli bir kaos doğmakta ve bu kaostan yine Siyonizm nemalanmaktadır.

Tarih boyunca insanlık; kahraman, soylu, zengin, seçkin, asker, yargıç, bürokrat, din adamları, etnik grup, toplum, en yaşlı ve hatta denizciler olmak üzere farklı farklı unvan ve sıfatların egemenliğinde yönetim biçimlerini kendi çağlarına ve özel koşullarına göre tercih etmiştir, bundan devlet ve halk olarak iyi veya kötü biçimde etkilenmiştir ve artık çıkmaza girmiştir. Tarih bize göstermektedir ki bu konu kesinlikle bir tabu olmamalıdır.

Tarih boyunca Monarşiler demokrasiyi aratmış, demokrasilerin rejim olarak imkânsızlığı cumhuriyeti doğurmuş, cumhuriyet oligarşi, otokrasi ve diktatörlük ile sonuçlanmış ve bu sistemsel geçiş aşamaları kısır döngü içerisinde sürüp gitmiş ve bir tekamül sağlasa da kamil bir sonuç elde edilememiştir.

Cumhuriyetin demokrasi ile aynı gösterilmesi; demokrasinin liberal, parlamenter, katılımcı, sosyalist vb. farklı farklı yorumlarının olması hala daha kamil manada uygulanamamasına delildir.

İyinin, güzelin, doğrunun ve faydalının bulunması adına tüm bu tarihi tecrübelerden istifade ederek, gerçek bir cumhuriyetin, örnek bir demokrasinin, doğru bir laikliğin uygulanabileceği; bir avuç azınlığın değil, halkın gerçek egemenliğini, refah, huzur ve barış temin edeceği; aklıselimin, müspet ilmin, vicdani kanaatin, evrensel insan haklarının ve ilahi din olan İslam’ın ışığında; siyasi, hukuki, ilmi ve ekonomik gibi on ana başlıkta ve her biri altında 100’er alt başlık olmak üzere toplam 1000 başlıkta hazırlanan ADİL DÜZEN’in denenmesi kaçınılmazdır. Yönetim sistemini Adil Düzen’e göre tanımlayıp uyguladığımız gün, siyonizmin sebep olduğu insanlığın adalet, refah, huzur ve barış konularında çektikleri zulümler son bulacak ve refah medeniyeti kurulacaktır.

Meşalenin kıymeti karanlıkta anlaşılır, Milli Çözüm de dalalet karanlıklarından hakikat aydınlığına çıkaran meşaledir. Elhamdülillah…
[b]Milli Çözüm’le muhatap oldukça, hatta muhabbet ettikçe diyorum çünkü bu yazıların her cümlesi okuduktan sonra yüzümde gülümsetmeye, gönlümde itminana vesile oluyor… [/b]

Anlıyorum ki aklınıza gelebilecek tüm kavramlar; hümanizm, eşitlik, evrensellik, globallik, cumhuriyet, demokrasi, sağ, sol, komünizm, sosyalizm, liberalizm…

[b]Hangi kavramı, hangi -izm’i düşünürseniz düşünün. Bu kavramlar birer araçtır ve her birinin hem iyi hem kötü özellikleri vardır. O halde devlet bir araç üzere bina edilmeyecektir. Çünkü her aracın bir sıkıntısı çıkacak ve nihayetinde patlak verecektir. Bu nedenle devlet amaç üzere inşa edilir… İşte Milli Çözüm bize ataç ve amacın farkını ve amacımızı gösteriyor. Bu ne büyük yol göstericilik!.. [/b]

Bu hakikatten sonra, kalabalıklar, yollar, dernekler, partiler hatta insanlar… Kabukları, dış görünüşleri ne olursa olsun özünde sadece iki kategoride sıralanıyor; Hak mı? Bâtıl mı?… Milli mi? İşbirlikçi mi? Zaten ne demişti Erbakan Hocamız[b]; “Üç değil, ikidir.” [/b]

Şimdi yine bir araç olan diyanet işlerinin dindar ve din temsilcisi görünümünü sıyırıp özüne inince hangi kategoriye uygun hareket edildiğini takdir edersiniz diye düşünüyorum…

Diyanet işleri başkanlığının işi AKP’nin melanet lerine fetva uydurmak mı ,yoksa toplumun millî ve manevî değerlerini korukmak mı
İyiki varsın ülkemizin ve geleceğimizin sigortası milli çözüm ,bu gerçekleri yazmaya başkalarının ne cesareti yeter nede imanı yeter. Kaleminiz keskin yolunuz açık olsun selam ve dua ile Allah’a emanet olun

Diyanet işleri başkanlığının işi AKP’nin melanet lerine fetva uydurmak mı ,yoksa toplumun millî ve manevî değerlerini korukmak mı
Ne yazık ki toplumun ve insanımızın milli ve manevi değerlerini korumakla görevli, topluma gerçek hak anlayışını ,temel insan haklarını ,kuran nizamı ve islamdaki aile yapısını anlatmak ve toplumu bilgilendirmek le görevli ,yıllardır Siyonizmin ve emperyalizmin insanlığı sömürmesine ve genç yaşlı, çoluk çocuk demeden müslümanları katledilmelerinin,önlenmesi için çözüm yolları üretmesi ve bunun için hükümeti ve yetkilileri uyarması gereken DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI ne yazıktır ki yıllardır AKP İKTİDARI’NIN ahlâk ve maneviyatımızı bitirmesine ve ülkeyi parsel parsel satmasına kılıf uydurmaktan gerçek sorunların çözümüne zaman bulamamıştır . 29 EKİM 2021 CUMHURİYETİN kurtuluşunun 98 yılı Cuma gününe gelmesi nedeniyle cuma hutbesinde hiç konu olmaması içimizi burkmuş,toplumun DİB.na olan güveni sarsılmıştır.
Diyanet işleri başkanlığı’nın bu tavrı Türkiye Cumhuriyetini canıyla kanıyla savunup bize miras bırakan şanlı ecdadımızın ve şehitlerimizin kemiklerini sızlatmış insanımızın kendilerine olan güveni sarsılmıştır. Kısacası Hükümet ve Tayyip korkusu Allah korkusunun önüne geçmişti.

Vefasızlık!!!
Cumhuriyet Bayramı’na denk düşen bir Cuma hutbesinde “Cumhuriyet kavramının ehemmiyetini ve Cumhuriyeti kuranların kadru kıymetini” unutmak, en azından vefasızlık ve vicdansızlıktır, bunun en önemli nedeni de “vasıfsızlık”tır. Yani olayları ve konuları önem ve öncelik sırasına koyamamaktır. Bize ulaşan nimet ve faziletlerin zahiri sebepleri ve sahipleri olan şahsiyetlere nankörlük yapmak, hadis-i şeriflere göre, Allah’a da şükürsüzlük sayılır.

Taşlanmayı ve dışlanmayı göze alarak GERÇEĞİ haykıran yazan , sabır ve metanetle beyinlerdeki buzların çözülmesine vesile olan Milli Çözüm’e ve Muhterem Ahmet Hocamıza çok teşekkür ediyorum.
İnsanoğluna, geçmişten bu yana yerleşmiş ve benimsenmiş olan durum ve düşüncelerin aksine yeni ve orijinal gerçekleri anlatmak ve kabul ettirmek kadar zor bir iş yoktur.

En başta yakın çevresinin ve duyan herkesin peşinden haklı çıkacağı, aleyhinde kullanacağı bazı gerçekleri ilan ve isbat etmek olgun bir şahsiyet, sağlam bir teslimiyet ve tam bir cesaret ister. Çünkü daha olgunlaşmamış ham kalmış kimseler, kınanmak ve dışlanmak korkusuyla inandıkları gerçekleri söyleyemez ve savunamazlar, insanların çoğu haklılığa değil kalabalığa baktıkları için böyledir. İşte Milli Çözüm HALKA DEĞİL, HAKKA TAPTIĞI ve halkın huzur ve saadetine yönelik Kur’an’ın Resulullah’ın ışığında, Aziz Erbakan Hocamızın öğretilerinin izinde ve çizgisinde hakkı hakikatı haykıran günümüzün tercümanlığını üstlenmiş Milli Görüş’ün tek temsilcisi olma vasfını bihakkın yerine getirmekte olan bir zihniyettir ELHAMDÜLİLLAH.

İnsan zihni , her şeyi peşin hükümler ve yerleşik kabuller çerçevesinde değerlendirmeye meyillidir. Sade ve sıradan insanlar, belki ilim ve fikir ehli bile o günü kadar doğru zannedilen bazı yanlışların aksi iddia edildiğinde buna karşı çıkmışlar ve sonunda teslim olacakları bu gerçeklere savaş açmışlardır.

Bütün peygamberlerin, hak elçilerin, müceddidlerin , müçtehitlerin, ilmi keşifler yapan mucitlerin başlarına gelen belaların ve halk tarafından yapılan saldırıların gerçek nedeni, yeni gerçekleri ve orijinal fikirleri başka insanlara anlatırken ortaya çıkan ; belirli bir çizgide şartlanmış ve klasik kalıplara göre düşünmeye alışmış topluluklar düşünce sistemlerini ve değer ölçülerini altüst eden yeni şeylerin sahiplerine saldırmaktan geri durmazlar.

İşte Milli Çözüm her türlü zorlukları belaları hakaret ve haksızlıkları göze alarak , ekonomide, ticarette, bilim ve teknolojide, insan hakları ve demokraside , refah seviyesi ve sosyal hizmetlerde yeni gerçekleri ve orijinal fikirleri tüm toplumun istifadesine sunmanın derdini tasasını ortaya koyan ve İslam adına en yüksek ve örnek bir medeniyet olan ADİL DÜZEN’İN kurulması ve hakim olması yolunda gayret ve çaba gösteren TEK ZİHNİYET TEK HAREKETTİR. Rabbim istifade edenlerden olmak için gayret ve çabasını gösterenlerden olmamızı lütfeylesin …. AMİN.

Taşlanmayı ve dışlanmayı göze alarak doğru bildiğini haykıran yazan , sabır ve metanetle beyinlerdeki buzların çözülmesine vesile olan bu ve benzeri makale şiir konferans söyleşi gibi hizmetlerinden gayretlerinden ötürü Milli Çözüm’e ve Muhterem Ahmet Hocamıza çok teşekkür ediyorum.

CUMHURİYET’İN CÜRUFLARI!
Erbakan Hocamızın belirttiği gibi; İstiklal Savaşı, Amerikan mandasını isteyenlerin değil, bağımsız devlet isteyen Millî Görüşçü evlatlarının gayretiyle başarılmıştır. İstiklal Savaşı’nın hazırlıkları ve Millet Meclisi’nin kuruluşu için çalışmalar Erzurum’da ve Sivas’ta yapılmıştır. Sivas’ta yapılmış olan toplantının sembolik resmine bugün baktığımız zaman ne görüyoruz? Mustafa Kemal’in bir yanında Sivas Kadısı Hasbi Efendi, öbür tarafında Erzincanlı Şeyh Fevzi Efendi, Meclis açılıyor Hacı Bayram’da dua yapılıyor, Meclisin kapısında her birini ayrı bir Müftü ayrı bir kadı yapıyor.
Cumhuriyeti sahiplenemeyen vefasız ve vicdansızlara sormak lazım, Maalesef toplumun Cumhur İttifakı – Millet İttifakı taraftarları olarak karşılıklı “Çamur İttifakı – Zillet İttifakı…” şeklinde kutuplaştırıldığı bir ortamda, Cumhuriyetin İslam’ın ruhuna ve insanlık onuruna en uygun rejim olduğu gerçeğinin vurgulanması ve aşırılıkların yumuşatılması için, bugün önemli bir fırsat iken ve yurdumuzun her tarafında ve her kurumunda Cumhuriyet Bayramı kutlanırken; aynı gün Cuma hutbesinde ve sohbetinde bu tarihi ve talihli gerçeği yok saymak için nasıl bir gerekçe uydurulacaktı?!.
“Cumhuriyet kavramının ehemmiyetini ve Cumhuriyeti kuranların kadru kıymetini” unutmak, en azından vefasızlık ve vicdansızlıktır, bunun en önemli nedeni de “vasıfsızlık”tır. Yani olayları ve konuları önem ve öncelik sırasına koyamamaktır. Bize ulaşan nimet ve faziletlerin zahiri sebepleri ve sahipleri olan şahsiyetlere nankörlük yapmak, hadis-i şeriflere göre, Allah’a da şükürsüzlük sayılır.
Cumhuriyeti bize miras bırakan şahsiyetlerin hayırla ve şükranla anılmasını konu alan bir hutbe bile yapamayan vefasızlar, olsa olsa Cumhuriyet’in cürufu olurlar!

Zaferin gecikmesinin bir hikmeti de Milli Çözüm gerçeğinin anlaşılması, zaferi hak etmek için Hak çizgide sadakatle gecesini gündüzüne katan mücahitlerle, müminlik edebiyatı yapan münafıkları birbirinden ayırmak olmasın?
Makalemizi okuduktan sonra “Milli Çözüm” (en ehem) mevzuları ele alırken; Konunun özünü tas tamam izahı ve hiçbir kesimin itiraz edemeyeceği şekilde hakikati sunması, bilgelikle birleştirici yöntemi, hayranlık uyandırmakta. Mevcut iktidarın (diğer zihniyetlerin) konulara yaklaşımına baktığımızda ise “yaralayıcı, ayrıştırıcı, yavan, tarihimizden dinimizden uzak, ideal devlet yönetimi kriterlerine uymayan ve vicdanlara hitap etmeyen yöntemleri [b]“Milli Çözümün”[/b] yanında karikatür hükmünde kalmakta.

Evet [b]“Milli Çözüm”[/b] sorunlara [b][i]“Milli Çözümü” [/i][/b]sunmak için geceyi gündüze katmak, Siyonist Baronları karşısına almakta ve onların ağzıyla konuşup hareket eden işbirlikçilerin şerrine sabretmek ve gerekeni avuçlarına vermekte. Aynı zamanda her daim Kur’an ışığında, Peygamber Rehberliğinde, Erbakan projelerine tam hâkimiyetle Tek Başına hareket etmekte.
[b]Zaferin gecikmesinin bir hikmeti de bu gerçeklerin anlaşılması, zaferi hak etmek için Hak çizgide sadakatle gecesini gündüzüne katan mücahitlerle müminlik edebiyatı yapan münafıkları birbirinden ayırmak olmasın? [/b]

Cenabı Hak, uzun bir sabır, sadakat ve cihat döneminden sonra Peygamber müjdesinin ve Kur’ani vaadlerin doğruluğunu göstermek, mümin ve mücahitlerin imanlarını takviye etmek ve gönüllerini teskin ve teselli buyurup sevindirmek ve “şayet (davanızda ve inancınızda samimi ve) sadık iseniz (yıllardır beklediğiniz ve iddia ettiğiniz bu fetih ve) zafer ne zaman?” [i](Secde 28)[/i] diye müminlerle alay eden münkir ve münafıkların burnunu yere sürmek ve kendi kudret, rahmet ve adaletini bizzat göstermek üzere, fetih kapılarını açacak ve inananları iktidara taşıyacaktır…[1]

“(Münkirler ve münafıklar zafer gecikti diye, mü’minlerle alay ederek ve hayal peşinde gittiklerini söyleyerek, eğer bu inanç ve iddianızda) “Doğru iseniz bu (söylediğiniz ve beklediğiniz) fetih (zafer ve adalet dönemi) hani, ne zaman?” deyip durmaktadır! (Onlara) De ki: “(İlahi adaletin gerektirdiği ve haber verdiği bu devrim ve değişim mutlaka ve pek yakında gerçekleşecek; ne var ki:) O fetih ve zafer günü, (daha önce zalimlerden taraf olup) Hakkı inkâr edenlere, (bu mutlu gelişmeleri görmeleri ve çaresiz) iman etmeleri, kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak ve onlara kıymet ve mühlet de tanınmayacaktır!.” (Allah’ın va’dine ve fetih müjdesine inanmayanları) Artık Sen onlardan yüz çevir ve bekle. Zaten onlar da (kuşku ve tedirginlik içinde) beklemektedir. (Bir müddet daha şeytanlıkları ve şımarıklıkları ile baş başa bırak ki, oyalanıp avunsunlar; zira yakında tarihi bir inkılapla küfür ve zulüm saltanatları yıkılacaktır!)” [i](Secde 28 30)[/i] [1]
[1] MilliCozum.com

Adil Düzen
tüm yazıyı özetleyen cümle ; “Türkiye için gerekli ve önemli sayılan sistem; Anayasamızın giriş bölümünde çerçevesi çizilmiş olan, Evrensel hukuk kurallarına ve temel insan haklarına dayalı hazırlanan, çağımızın şartlarına ve insanımızın ihtiyaçlarına da uygun bulunan ve Mustafa Kemal tarafından da hedef olarak sunulan yeni ve adil bir düzendir.”

“Cumhuriyetin aslı bizim…”Prof Dr Necmeddin Erbakan
“Cumhuriyetin aslı bizim, aslı bizim olanın alternatifini niye tekrar yapalim…” 2 dk lik bir video

https://youtu.be/snh8wXKJOHM

Adil düzen inkılabının gerçekleşmesi ile diyanet işleri başkanlığı artık üzerine düşen sorumluluğu tam manasıyla yerine getirecek inşallah
Diyanet işleri başkanlığı daha evvel de

kadın sporcuların giyimini ile ilgili Kur’an’a, ahlâka, insanlığa uygun fikir beyan eden diyanet işleri görevlisini açığa alarak hatalarda bulunmuş söylenmesi gereken hakikatleri söylemeyi bırakın söyleyeni cezalandirmisti,

Yine deniz ürünleri ile ilgili fetva yayınlayıp, domuz ve eşek eti ithaline izin veren kararname için tepkisiz kalmış,

Ülkede ki her türlü faiz, fuhuş ahlaksızlığın yaygınlaştırılması için çıkarılan her türlü kanun ve sözleşme kere tepkisiz kalmış

[b]İnşallah en kısa sürede Diyanet İşleri Başkanlığı, kimsenin etkisinde ve tesirinde kalmadan sadece Hakkı ve hakikatleri anlatacak ve uygulayacak , ahlâk ve maneviyat sahibi nesiller yetişmesini sağlayacak dirayete sahip bir kurum haline ADİL DÜZENLE kavuşacak inşallah[/b]

MİLLİ BİRİKİM’e Sahip Çıkmaķ!..
Diyanetin bu vasıfsız,vefasız,duyarsız tutumu,aynı zamanda, tesisinde kaldığı işbirlikçi siyasi iktidarın bir zihniyet yansıması olayıdır!..

‘Cumhuriyet’gibi hem ülkemizin kuruluş değerleri içinde yer almış;hem de milletimizin kahir çoğunluğunu tarafından hüsnü kabul görerek idealize edilmiş bir kavrama karşı,kör-sağır ve dilsizleri oynamak bir BASİTLİK tavırdır!..

Kendisini cumhuriyetle özdeşleştirmeye çalışan bir kısım solcu-sağcı yaftalı,din düşmanı- masonik kesimlerin;istismarla-keyiflerince yorumlayarak dejenere ettikleri ‘Cumhuriyet’ kavramını,doğru şekilde tanıtarak aslî mecrasına oturtmak ‘Milli Birliğe’ katkı sunmak anlamına gelmekteydi!..Fakat mesuliyet taşıması gerekenler bu işlerden ne kadarda uzak kimselerdi!..

Mensubu olmaya çalışmakla en büyük bir şerefi kazanacağımızı bildiğimiz-inandığımız!..Ülkemiz ve insanlığın yaşadığı maddi-manevi buhranlardan kurtuluşunun tek adresi olan MİLLİ ÇÖZÜM; her konuda olduğu gibi,bu noktada gereken duyarlılığı gösterek,hem yanlışlara parmak basmış hem de işin doğrusunu ve olması gerekeni ortaya koymuştur!..

Yapılması gereken yegane şey ;ülkemizin MİLLİ BİRİKİMİ ve İDEAL GELECEĞİ konumundaki bu çizgiyi doğru anlamak ve kutlu amaçlarına katkı sunmak için çalışmaktır!..Fakat kimse merak etmesin ki; böylesine hayati bir noktada bile gerekeni yapması gerekenler; ister yapsınlar,ister yapmasınlar, hatta karşı çıksınlar!..Herşey olması gereken noktaya doğru hızla yol almaktadır!..’Milli Değişim ve Dönüşüm’kaçınılmaz gelmektedir!..

Adil Düzen;Herkesin Mecburi Geçiş Yapacağı Küresel bir İslah ve İmar Proğramı!
Temel insan hakları, evrensel hukuk kuralları, tüm insanlığın aradığı ve özlemini çektiği iktisadi huzur huzur normları ;
Aklın, Müspet veriye dayalı İlmin, Tecrübe ve tarihi birikimin, Sağlam vicdana dayalı varılan kanaatlerin, Sapmaz ve sarsılmaz esaslara bağlı Kuranı Kerimin insanlığa deklare ettiği prensiplerin ve sonuçların verileri ile oluşmuştur.. Cumhuriyetimizin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürkün işaret ettiği, Prof Necmettin Erbakan Hocamızın büyük bir sabır, hassasiyet ve derinlikli bir vizyonla hazırladığı ve çok kısa bir zaman içinde Milli Çözüm eliyle fiili icraatla resmi bir hukuk modelini alacak olan Adil Düzen, sadece Ülkemize ve bölgemize ait bir ihtiyaç değil, tüm insanlığı kuşatma yeterliliğine haiz bir Evrensel Saadet programıdır…
Türkiyemizin aydınları, münevverleri, akademik camianın mensupları, din ve kanaat önderleri başta olmak üzere tüm partilerin, sivil toplum kuruluşlarımızın, devlet erkinin, bu emsalsiz proğrama biranevvel sahip çıkmaları kendileri ve insanımız açısından büyük bir bahtiyarlık, buna mukabil bu programa duyarsız ve kayıtsız kalmaları ne büyük bir bedbahtlıktır!!

Ha chp ha akp
29ekim cuma hutbesini dinlerken şok olduk ,kızdık,sinir olduk.Cumhuriyetin ilanı olan bir günde ,yaşlılara saygıdan bahsetmeleri istismarcıgın daniskasıydı.Erbakan hocamız ve Akmet hocamızdan öğrendiğimiz gibi bu CHP ve AKP nin birbirinden farkı yoktu.Akp bu hareketi Chp ye yarardı.Bütün siyasi ömrü istismarcılıkla geçen bu Akp yi bu millet ne zaman anlayacaktı.Ahmet hocamız bu yazısıyla hislerimize tercüman olmuş.Allah razı olsun inşallah

Neden Atatürk düşmanlığı…
Bu dönemin alametlerinden biri de, İstiklâl Harbimizin lideri ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü unutturmaya ve yok saymaya çalışmaktadır. Bunlar; 100 yıllık hesabın peşinde koşanlar, “şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edenler”, din istismarcıları,etnik ırkçılar, her cins bölücüler, çıkarcılar ve riyakâr iş birlikçilerdir. Bu yolda hiçbir insanî, dinî, millî ve ilmî ölçüleri de yoktur… Peki neden?
Düşünmezler ki; I. Dünya Savaşı, Türk Milletinin en büyük eseri dediğimiz Osmanlı Türk Devletinin tasfiyesiyle sonuçlandı. Haçlılar; “1000 yıl mücadele edip, Türkleri ve Devletlerini yok ederek emelimize ulaştık. Şimdi sıra bunları geldikleri yer Orta Asya’ya sürmeye geldi” dedikleri sırada, adeta bir mucize oldu. Dört yıl süren harbin sonunda Padişahları esir, toprakları işgal edilmiş bir avuç yokluklar içindeki yaralı bereli Türk; kadını-erkeği, genci-yaşlısı ile Çanakkale’de ün kazanan liderinin, “Ya istiklâl, ya ölüm” çağrısına koştu ve ” canlarını feda ederek zafere ulaştı’’. Böylece Osmanlı Türk Devletinin küllerinden bağımsız Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Düşmanlar hüsrana uğradı.
Bundan dolayı, bütün emperyalistler, Mustafa Kemal Atatürk’ün amansız düşmanı; mazlum milletler de hayranı oldu. Beş sene önce yapılan bir araştırmada, İngilizlerin, “Dünyada en büyük düşman” olarak Atatürk’ü gördükleri ortaya çıktı. Buna karşılık Atatürk, mazlum milletlerin rehberi olmaya devam ediyor.
Akp ve işbirlikçilerine; Kabul etseniz de, etmesiniz de Atatürk dünya tarihinin ender gördüğü liderlerden biridir. Haçlı gavurların işgal ettiği cennet vatanımızın, kurtarılmasına vesile olmuştur.

YILLARCA BÖYLE GİDECEK GİBİ
Bu çark dönmeye devam ediyor. Galiba bir süre daha dönmeye devam edecek gibi. Yani dünya onların dünyası. Merhum Erbakan’ada her türlü ihaneti ve haksızlığı yapanlar hala daha dünyanın çarkında at koşturmaya devam ediyorlarsa, demekki inanan Müminler görevini hakkıyla yerine getirmiyor ve ihanet takımına fırsat verecek ortamı bırakıyorlar. Yani bu millet hakettiği gibi yönetiliyor

Düşman Kardeşler
Ülkemiz uzun yıllardır bir döngünün içerisinde. İlk defa Üstad Ahmet Akgül hocamızdan duyduğumuz; din istismarcıları ile devrim simsarları grupları; menfaat kavgalarını olabildiğince çirkin alanlara çekmeye devam ediyorlar. Cuma hutbesinde vefadan bahsedip bu ülke kurulsun diye lazım olan her türlü fedakarlığı yapanları ufak bir notla anmak vefasızlığına düşenlerle, Cumhuriyet Bayramı kutluyoruz yalanıyla, gavuru kıskandıracak şekilde ahlaka muhalif gösteriler yaptıran muhalefet kafası iki düşman kardeşten başkasını ifade etmemekte. İkisi de ülkenin temel değerlerine meydan okurken, birileri Cumhuriyet Bayramını kutlamamayı din kahramanlığı sayıyor, bir diğeri ise Türk gençlerinin çıplak ve rezil danslar sergilemesini medeniyet görüyor. Evet her ikisi de konuyu çarpıtmakta ustalık sergiliyor ve toplumu bir şekilde kutuplaştırıp siyonizme uşak olmanın yollarını arıyor.

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
20
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...