Reklam
Reklam

Suriye Kürdistanı’na Karşı Çıkıp, Irak Barzani Kürdistanı’na Destek Olmak; GAFLET TAVRI MI, YOKSA HIYANET KASITLI MI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 37
ZayıfMükemmel 

 

Suriye Kürdistanı’na Karşı Çıkıp, Irak Barzani Kürdistanı’na Destek Olmak;

GAFLET TAVRI MI, YOKSA HIYANET KASITLI MI?

      

Türkiye haklı olarak, İsrail’in teşviki ve ABD’nin desteği ile, Suriye’de oluşturulmaya çalışılan Kürt Devletçiğine karşı çıkmaktadır. Ancak AKP ve Erdoğan iktidarının, şu çelişkisi sırıtmaktadır: Kuzey Irak’ta yapılandırılan Barzani Özerk Bölgesi de, aynı İsrail ve ABD’nin yıllar süren yoğun çabaları ve Siyonist amaçları sonucu bu noktaya taşınmıştır. Suriye Kürdistanı’na karşı çıkıp, ama ondan daha tehlikeli olan Barzani Kürdistanı’na her türlü imkânı sağlamak, nasıl bir marazlı mantıktır?

“Yaptıklarımız suç ise; peki Erdoğan neden sanık sandalyesinde oturmamaktadır?” diye soran Selahattin Demirtaş önemli ve gizemli bir çelişkiye projektör tutmaktadır. Çünkü kendisi de aynı şeytani odakların figüranıdır!..

Kobane davasında konuşan eski HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın: “Eğer yaptıklarımız suç ise suç ortağımız AKP’dir, Erdoğan neden sanık sandalyesinde yok? İmralı’da Öcalan’la anlaşma yapan ben değilim!” sözleri önemliydi ve dikkat çekiciydi.

Kobane’ye destek için 6-8 Ekim 2014’te gerçekleşen protesto eylemleri ile ilgili olarak HDP’nin eski Eş Genel Başkanları ve Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyelerinin de aralarında bulunduğu 21’i tutuklu 108 ismin yargılandığı Kobane Davası’nın 15’inci duruşmasına Sincan Cezaevi Kampüsü’nde devam edilmişti. Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görülen davanın duruşmasına çok sayıda avukat, HDP milletvekilleri, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) ve çok sayıda izleyici iştirak etmişti. Mezopotamya Ajansı’nın 4 Ağustos 2022 tarihli haberine göre, Sincan Cezaevi’nde tutulan siyasetçiler duruşma salonunda hazır bulunurken, farklı cezaevlerinde bulunan siyasiler ise Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla duruşmaya bağlanıvermişlerdi.

SEGBİS ile Edirne F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nden duruşmaya bağlanan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş söz alıp şunları söylemişti: “Hiçbir mütalaada ve iddianamede çözüm sürecinden (özellikle) bahsedilmiyor. Mütalaa, çözüm süreci yokmuş gibi davranılıyor; çünkü o atmosferde kurulan bir sözün anlamı çok daha farklıdır. İddia makamına göre çözüm süreci yok!?.. Demokratik Toplum Kongresi’nin Cemil Çiçek imzasıyla Meclis’e davet edildiğini görmüyor, ama Yargıtay’ın DTK’ya ilişkin kararını görüyor. DTK’nın hâlâ yasal çalışma yürüttüğünü görmüyor. AKP’nin o dönemdeki politikaları yokmuş gibi davranıyor. O dönemin Başbakanı Erdoğan’ın ‘MİT Müsteşarı gidip İmralı’ya görüşecek’ dediğini görmüyor. O dönemin Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, ‘Bizim dönemimizde PKK bayrağını açmak suç olmaktan çıktı’ diyor. O dönem herhangi bir savcı çıkıp ‘bunlar suç’ diyebilir miydi? Sırrı Süreyya Önder devlet görevlisinin yanında konuşuyor, ama ne devlet görevlisi ne Erdoğan bunları inkâr etmiyor. Belgelerde, Erdoğan ‘Ben Apo’yla anlaştım’ diyor ama savcı bunu görmüyor. Hangi konuda anlaştınız? diye sormuyor. Hangi konuda anlaştıklarını bilmiyoruz. Başbakan, İmralı’da Öcalan’la anlaştığı halde, ben ve arkadaşlarım ‘Sayın Öcalan’ dediğimiz için yargılanıyoruz. Savcılık, o süreci unutturmaya çalışıyor!? O DÖNEM BAKANLIK ‘PYD TERÖR ÖRGÜTÜ DEĞİL’ DEDİ. Savcı, A Haber Genel Yayın Yönetmeni olsa anlarım ama kendisi bir hukukçu. AKP’li Adalet Bakanlığı, o dönemde ’PYD terör örgütü değildir’ dedi ama savcılık mütalaasında PYD için terör örgütü diyor. Dosyada belge var, savcının haberi yok mu? Dosyada, Bircan Yorulmaz, ‘PYD’den mail geldi’ diye tutuklanıyor ama o dönem PYD eş başkanları Türkiye’ye geliyor. Dönemin başbakan yardımcısıyla görüşüyor, suç olmuyor. Neymiş bize mail gelmiş suç oluyor, oysa AKP iktidarına bizzat PYD kendisi geliyor. Eğer yaptıklarımız suç ise ortağımız AKP’dir. Erdoğan neden sanık sandalyesinde yok? Biz yargılanıyorsak; AKP’liler de yargılanmalı. İmralı’da Öcalan’la anlaşma yapan ben değilim. Mütalaa çarpıtmadan ibarettir, savcı süreç görülmesin istiyor. Dışişleri Bakanlığına yazı yazılarak 2012’den bugüne kadar PYD yetkilileriyle kaç kere görüşmüşler, ne konuşmuşlar sorulsun istiyorum. 2007’deki İmralı’daki avukat görüşmelerinin tam kaydını istiyorum. Adalet Bakanlığı’ndan belgeler istenilsin. Dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner, dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Ahmet Davutoğlu, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tanık olarak dinlenilmesini talep ediyorum.”

Evet, Suriye Kürdistanı’na karşı çıkıp, Kuzey Irak Barzani Kürdistanı’na destek olmak… Ve hele Suriye, Irak ve Türkiye’nin parçalanması için asıl çırpınan Siyonist İsrail’le normalleşme anlaşmaları yapmak ahmaklık mıydı, yoksa hıyanet kasıtlı mıydı?

İsrail’in “Çevre Stratejisi”nin Irak Uyarlaması

1961 yılı, Kuzey Irak'taki Kürtler adına önemli bir yıldı. Bağdat reji­minin Arap milliyetçiliğine dayalı sert ve asimilasyonist politikasından rahat­sız olan Kürtler, o yıl, ünlü Barzani aşiretinin liderliği altında silahlı bir is­­yan başlatmışlardı. Çeşitli iniş çıkışlara rağmen 1975 yılına dek sürecek olan bu ilk isyan, doğal olarak çeşitli "dış güçler"in de ilgisini çekmiş olmaktaydı. Tahmin edilebileceği gibi, bu dış güçlerin başında İsrail vardı. İler­leyen dönemde İran ve abd de Kürt isyanının destekçiliğine soyunacak, "Kürt kartı"nı kurcalayacaklardı. Hatta çoğu insan "Kürt kartı"nın asıl sahiplerinin bu iki ülke olduğunu sanacaklardı. Oysa Kürt isyanına hem ilk el a­tan, hem de bu kartı çok daha uzun vadeli ve stratejik bir bakış açısıyla değerlendiren ülke, İsrail'di.

1961'de patlak veren isyan, kısa süre içinde İsraillilerin ilgi alanına gir­di ve Kürtlerle temas kurdular. İlk önemli temas ise, 1964 yılında yapıldı. O zamanlar Savunma Ba­­kan Yardımcısı olan Şimon Peres, Kürt hareketi içinde önemli bir yere sahip olan ve uzun yıllar Kürtlerin Avrupa temsilcisi sıfatını taşıyan Dr. Kumran Ali Bedir-Han ile gizlice buluşmuşlardı. Bedir-Han, 1940'lı ve 50'li yıl­lar­da İsrail adına ajanlık yapmıştı ve dolayısıyla diyaloğun yeniden baş­latıl­ması için en uygun aracıydı.[1] Hatta İsrail'in Ortadoğu ülkelerindeki azın­lık­lara destek vererek düşmanlarını zayıflatabileceği, bunun için en uygun a­zın­lıkların başında da Kürtlerin geldiği tezi, 1948'de Bedir-Han'ın kendisi tarafından açıklanmıştı.[2]

Peres ile Bedir-Han arasındaki bu görüşmede Kürt gerilla (Peşmerge) subaylarından bir grubun İsraillilerden askeri eğitim almasına karar verildi. "Merved" (Halı) adı verilen bu gizli operasyon Ağustos 1965'te başladı ve üç ay kadar sürdü. İsrail, çok önem verdiği Kürtlere danışmanlık yapmak ve on­ları eğitmek üzere bölgeye en iyi istihbaratçılarından Tuğgeneral Tsuri Sa­guy, Yarbay Haim Levakov ve Albay Arik Regev'i göndermişti.[3] Aynı yıl içinde zamanın üst düzey Mossad görevlilerinden David Kimche'nin yanında bir grup gizli servis görevlisi, gizlice Irak'a geçerek Kürt­lerle yeni ve daha kapsamlı bir görüşme daha gerçekleştirdiler.[4] Ertesi yıl, İsrail kabinesinde yer alan ve eski bir Aliyah B (Mossad'ın Yahudi göç­le­ri ile ilgili kolu) görevlisi olan Aryeh (Lova) Eliav, katır sırtında yaptığı ma­ce­ra­lı bir yolculukla Kürt ayaklanmacıların karargâhına gitmişti. Eliav, eli boş da gelmemiş, yanında kapsamlı bir heyet ve hatta bir de 3 doktor ve 3 hemşi­re­den oluşan bir "seyyar hastane" getirmişti, Bağdat hükümetine karşı sava­şırken yaralanan Kürtler tedavi olsunlar diye.[5] Eliav, burada isyanın lide­ri Molla Mustafa Barzani ile görüşmüş, hatta ona Knesset'in yedinci ça­lış­ma döneminin başlaması nedeniyle piyasaya sürülen altın bir madalyon he­diye etmişti. Kuzey Irak dağlarında yapılan görüşme, "İsrail'in, Kürt dev­leti ve halkının kalkınması için askeri, ekonomik ve teknik yardım verme is­teği" etrafında şekillenmişti.[6] Bu gelişmelerin ardından İsrailli uzmanların da katılım ve yardımıyla Barzani 1966 Haziran'ında Irak ordusuna büyük bir sal­dırıya girişmişti.

Kürt isyanı boyunca İsrail Barzani gerillalarına para yardımında da bulunmuştu. Ünlü Amerikalı gazeteci Jack Anderson, Washington Post'taki bir makalesinde şöyle yazıyordu: “Her ay kimliği belli olmayan bir İsrail yet­kilisi İran sınırından Irak'a gizlice girerek Kürt lider Molla Mustafa Bar­zani'ye 50 bin Amerikan doları veriyor. Bu para Kürtlerin, İsrail aleyhtarı olan Irak hükümetine karşı faaliyetlerini sürdürmelerini sağlıyor.”[7]

Anderson'ın o sıralarda yayınlanan bir cıa raporuna dayanarak ver­diği bilgiler arasında, Molla Mustafa Barzani ile dönemin Mossad şefi Zvi Za­mir arasındaki yakın ilişki de vardı. Söz konusu rapora göre, Zamir, en azın­dan bir kez Barzani'yi Kuzey Irak'taki karargâhında ziyaret etmiş ve ondan Bağdat hükümetine karşı yürütülen saldırı ve sabotajların dozunu artır­masını "rica" etmişti. Bunun yanında, Irak'taki Yahudilerin İsrail'e gizlice göç edebilmeleri için de Barzani'den yardım istenmişti. Bu tür "rica"ların hep­si, Barzani tarafından olumlu karşılanıyor, İsrailliler de her ay düzenli ve­rilen 50 bin dolarlık yardımların dışında, ekstra 50 binlik "paket"ler veri­yor­lardı Kürtlere.[8]

İsrailli eski general Rafael Eitan'ın anıları da, İsrail-Barzani işbir­liğinin boyutlarını bütün çıplaklığıyla ortaya koyan bilgiler sağlıyordu. Anı­larında yazdığına göre, Rafael Eitan, Mustafa Barzani'nin talebi üzerine, 1969 yılında Kuzey Irak'a giderek ayaklanmayı yakından görmüş ve ayaklan­manın lideri Barzani ile, mücadeleyi daha yaygın bir savaş haline dönüştürme konusunu görüşmüştü. Eitan ziyaretinden sonra, İsrail Savunma Bakanlığı'na, Kürtlerin çok iyi savaşmakla beraber gelişmiş savaş araçları ve silahlarından mahrum olduklarını, kendilerine yardım edilmesi gerektiğini bil­diren bir rapor da yazmıştı.[9]

1960'lı yılların ortasında başlayan bu İsrail-Kürt yakınlaşması, Yahudi Dev­leti'nin büyük zaferi ile sonuçlanan Altı Gün Savaşı'ndan sonra çok daha bü­yük bir ivme kazanarak devam etti. 1967 Haziran’ındaki savaş, Orta­doğu'­daki tüm dengeleri alt-üst ederken ve Yahudi Devleti'ni çok daha fazla büyü­teç altına sokarken, Kürtlerle gizli gizli yürütülen ittifaka zarar verme­di. Aksine, ittifak daha da gelişti ve İsrail'in giderek sertleşen söylemine para­lel olarak daha da açık hale geldi. Ian Black ve Benny Morris'e göre, Ku­zey Irak dağları ile Tel-Aviv arasındaki bu ilişki giderek "Ortadoğu'nun en kötü saklanan sırrı" sıfatını kazandı.

İsrail 1967 yılında Arap ordularından ele geçirdiği çok sayıda Sovyet si­la­hı­nı Kürtlere gönderdi. Kendilerine verilen Doğu Bloku silahlarına önce şa­şı­ran daha sonra çok sevinen Molla Barzani, olağanüstü bulduğu İsrail ya­pı­mı bombalardan daha çok istemişti. Kendisini silah ve paraya boğan İsrail'­in gücüne hayran kalan Barzani, İsraillilere ortak bir seferberlik de önermişti. Bar­zani'nin planına göre, Kürt peşmergeler Irak'ı zapt ettiğinde İsrail de Su­riye'yi işgal edebilecekti.[10]

İsrail'in Kürtlere giderek artan desteğinin en sembolik göstergelerinden biri, 67 Eylül’ünde Kürt hareketinin lideri Molla Mustafa Barzani'nin İsrail'e yaptığı ziyaretti. Moşe Dayan'a hediye olarak bir Kürt hançeri getiren Barzani, Yahudi Devleti'nde oldukça sıcak bir biçimde ağırlandı. Bu ziya­re­tin uyandırdığı yankılar, Kuzey Irak'taki Kürt isyanında İsrail'in parmağının var olduğu gerçeğini siyasi gündeme taşımaya yöneltti. 1969 Mart’ında Ker­kük'­teki petrol rafinerilerine düzenlenen saldırının gerçekte İsrailli askeri danışmanlar tarafından planlandığı ve yönetildiği hemen herkesçe biliniyordu.[11] Mısırlı ünlü gazeteci Muhammed Hasaneyn Heykel'in ulaştığı ve açık­ladığı bilgiler de, 1971'de "Kürdistan'daki İsrailli subayların İsrail ile düzenli bir telsiz bağlantısı içinde olduklarını ve Irak içindeki istihbarat ve sabotaj faa­liyetlerini organize ettiklerini" belgelemişti.[12] İsrail'in Kürtlerle olan ittifa­kı, dönemin Irak basınında da yoğun biçimde konu edilmişti. Barzani ikin­ci olarak 1973 yılında İsrail'i ziyaret etti. Bu ziyaretinde de, ilkinde olduğu gi­bi, 1950 ortalarında İsrail'e göç etmiş Kürt Musevisi David Gabay'ın evin­de kalmış, hediye olarak da Moşe Dayan'ın eşi için altın bir kolye getirmişti.[13]

Kısacası, İsraillilerin kafasında henüz 1930'larda şekillenen ve 1965'te fiili olarak başlayan İsrail-Kürt ittifakı, 1970'lerin başında büyüyerek devam etti. Ancak 1970'ler, Kuzey Irak'taki Kürt isyanının ve dolayısıyla İsrail-Kürt itti­fakının kaderi açısından önemli bir değişiklik meydana getirdi. Çünkü o dönemde, İs­rail'in dışında bizzat ABD Barzanilerle irtibata geçmişti.

Kürt İsyanlarıyla İlgili; Tahran, Washington ve Tel Aviv Arasındaki Vizyon Farkı

1961'de başlayan Kürt isyanı, 1975'te İran desteğinin kesilme­siyle birlikte sona erdi. Irak, ayaklanmayı büyük bir şiddet kullanarak bas­tır­dı ve Kürtlerin bu ilk büyük denemeleri başarısızlıkla neticelendi. Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulması, aslında abd için acil bir hedef değildi. Böyle bir devleti kurduruyor gözükmek, aynı sorundan muzdarip olan bazı abd müttefiklerinin -en başta Türkiye'nin- Washington'a isyan etmesine yol açabilirdi. Öte yandan, böyle bir devleti finanse etmek büyük bir ekonomik yük oluştururdu abd için. Kısacası, isyanı destekleyen üç önemli güçten ikisi, yani abd ve İran, Kürt isyanına verdikleri desteği sadece taktik bir manevra olarak görmektelerdi.

Ancak, Kürt isyanını destekleyen üçüncü önemli güç, yani İsrail açısından durum çok farklıydı.

İsrail, daha önce de belirttiğimiz gibi, Kürtleri sadece taktik yani geçici bir koz olarak değil, stratejik yani kalıcı bir müttefik olarak görmekteydi. Yahu­di Devleti için Kürt azınlığı desteklemek ve Irak'a ve Türkiye’ye karşı kışkırtmak beka stratejilerinin bir gereği idi. Bu isyanın başarıya ulaşması, yani bir Kürt Dev­leti'nin kurulması ise, abd ve İran'ın aksine, İsrail için son derece olum­lu bir gelişmeydi. Bu, klasik "böl-yönet" stratejisini Ortadoğu'ya uyarlamak is­teyen Yahudi Devleti'nin zaten eskiden beridir görmek istediği bir şeydi. Oded Yinon'un 1980'­lerde İsrail İçin Strateji başlıklı raporu, "Irak etnik ve mezhebi temeller üzerine bölünecektir; kuzeyde bir Kürt Devleti; ortada bir Sünni ve güneyde Şii devleti" diye devam eden satırlarıyla, Yahudi Devleti'nin bu konuda ne denli ısrarlı olduğunu göstermekteydi.

1975 Sonrası Washington'daki Kürt Lobisinin Ağırlığı

İsrail'in İran kanalıyla Kürtlerle kurduğu ittifak, İran'ın ve abd'nin kur­duğu ittifaklara göre çok daha kalıcı ve stratejikti. Bu nedenle, İsrail, 1975'­ten sonra da Kürtlerle olan yakın temaslarını sürdürmüşlerdi. abd ve İran yönetimleri Kürtlere ihanet etmişlerdi, ama İsrail, özellikle de Ame­ri­ka'daki lobisi yoluyla, Barzani hareketine destek vermişlerdi. Mol­la Mustafa Barzani'nin Washington'da geçirdiği ömrünün son yılları, bu konuda önemli örnekler içermekteydi. Molla Mustafa, görüşmek istediği abd'li yetkililer tarafından hiç önemsenmemişti. Buna karşılık, İsrail lobisine bağlı ya da bu lobiyle yakın çalışan politikacılar Barzani’ye destek vermişlerdi. Kürt lobisinin oluşumundaki en önemli role sahip bu iki Amerikalının en belirgin özellikleri, İsrail bağlantılarıydı. Perle zaten kimliğinin ga­yet bilincinde olan bir Yahudi’ydi, Demokrat Senatör Jackson ise İsrail'in ateşli bir savunucusu bilinirdi.

Molla Mustafa Barzani'nin ölümünden sonra onun yerine geçecek olan oğlu Mesud da bu İsrail bağlantısından nasibini alıyordu. Turan Yavuz, 70'li yılların başındaki siyasi gelişmelerden söz ederken Barzani'nin iki oğlu hakkında şöyle yazıyordu: “İdris ve Mesut, bir aralar sık sık Tahran, Tel Aviv ve Washington'da görülüyordu. İran pasaportu ile kimlik değiştirerek seyahat eden İdris ve Mesut, bu başkentlerdeki cıa, savak ve Mossad genel mer­kezlerinden çıkmıyordu.”[14]

Tüm bu durum, İsrail'in Kuzey Irak'taki ayrılıkçı Kürt hareketinin en stratejik destekçisi olageldiğini, Yahudi Devleti'nin 1975'ten sonra da Irak'ta bir Kürt Devleti kurulması fikrinden vazgeçmediğini ve bu amaçla da Barzani aşiretiyle çok yakın ilişki içinde olduğunu göstermektedir. 1975'te abd ve İran'ın devreden çıkmasıyla fiili olarak zaafa uğrayan bu ilişki, hiçbir za­man teorik canlılığını yitirmemiştir.

PKK, Kürt Ayaklanmaları ve İsrail Bağlantısı

Körfez Savaşı sonucunda Saddam'ın bozguna uğraması, ülkenin kuzey ve güneyindeki muhalifleri ümitlendirdi. Özellikle abd'nin desteğini ar­kalarında hisseden Kürtler, bir kez daha Kürt devleti hayaline kapılarak Sad­dam'a karşı isyana girişildi. Sonra gelişen olayları; Kürtlerin Tür­ki­ye sınırına yığılışını, Çekiç Güç'ün konuşlandırılışını, 36. paralelin kuzeyinin Irak birliklerine yasaklanışını ve Kuzey Irak'ta bir Kürt devletine doğru adım adım yürüyüşü, hepimiz biliyoruz.

Ancak bu olayların içinde fazla gündeme gelmeyen bir aktör daha var­dı: Kürt Devleti projesinin kadim destekçisi İsrail. Yahudi Devleti, Körfez Sava­şı'nda olduğu gibi Kürt isyanında da ön planda görünmedi. Oysa Kürt isya­nın­da, Körfez Savaşı'ndaki etkisinden de büyük bir etkiye sahipti. İsrail'in ilk önemli fonksiyonu, 1975'te ihanet nedeniyle abd'ye küsmüş olan Kürtleri yeniden Washington ile temasa geçirmekti. Gerçekten de İsrail, 1975'teki Ce­zayir Anlaşması sonrasında Irak Kürt hareketini "satmayan" tek ülke idi. O zamandan bu yana da konu hakkındaki hassasiyetini devam ettirdi. Öyle ki, 1983 yılında İsrail Dışişleri Bakanı Yitzhak Şamir Türkiye'nin Kuzey Irak'ta gerçekleştirdiği sınır ötesi harekât ile ilgili olarak görüşlerini soran Brüksel'deki gazetecilere verdiği cevapta; Türkiye'yi "Kürdistan'ı işgal altında tu­tan devletlerden biri" olarak nitelemişti.

Bu nedenle İsrailliler, Körfez Krizi sırasında Amerikalılar ile Kürtler ara­sında kurulan ilişkilerde aracılık rolü üstlenmişti. (İsrail'in sıkı sansürü ne­de­niyle bu konuda dışarı çok az bilgi sızmıştır.) Ayaklanma başladıktan son­ra da, Kürt davasının hep önde gelen savunucusu oldular. Hatta İsra­illiler, abd'nin Kürt ayaklanmasına yeteri kadar destek vermediğini düşü­nü­yorlardı. Dışişleri Bakanı David Levy, Kudüs'te yaptığı ve Reuters Ajansı tara­fından dünyaya geçilen konuşmasında Kuzey Irak'ta ayaklanan Kürtlere (yeterince) silah yardımı yapmadığı için abd'yi eleştirerek, isyancı Kürtlere silah verilmesini istemişti.

Bu arada İsrail, Barzani aşireti ile olan kadim ilişkilerini çoktan yenilemişti. Körfez Savaşı'nın başından beri, Mossad'ın Mesud Barzani güçlerine ver­diği destek bilinmekteydi. Uğur Mumcu, öldürülmeden 17 gün önce yazdığı ya­zısında bu konuya değinerek şöyle demişti:

“70'li yıllardaki bu ilişkiler (Barzani-Mossad ilişkileri) bugün sürüyor mu? Kitaba göre [Israel's Secret Wars] sürüyor. 'Körfez Savaşı' sırasında Irak'ın attığı Scud füzelerinin Tel Aviv'e düşmesi üzerine bu ilişkiler yeniden başladı. Baba Molla Mustafa Barzani ile kurulan ilişkiler, şimdi de oğul Mesud Barzani ile sürüyor. Mossad, [Mesud] Barzani'ye Avrupa kahvelerinde çekler vererek bu desteği sürdürüyor. Kitapta Mesud Barzani'nin, İsrail'e gizlice giderek yardım istediği de yazılıyor. Bu ilişkiler sürüyor ve anlaşılıyor ki daha da sürecek... Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek... İlgi belli... İlişki de belli.”[15]

abd Yahudi Lobilerinin Kürt Devleti Planları

ABD'nin Saddam'a karşı giriştiği Körfez Savaşı'nın gerçekte büyük ölçüde İsrail'in telkinleriyle ve İsrail'in tezine uygun bir biçimde geliştiği bilinmektedir. Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak'ta patlak veren Kürt isyanı ve ABD'nin bu konudaki politikası da yine Yahudi Devleti'nin beklentilerine uygun olarak gelişti. Saddam, tam İsrail'in istediği biçimde "dişleri sökülerek" yerinde kalmış, ancak öte yandan İsrail'in on yıllardır hayalini kurduğu Kürt Devleti'ne yol verecek olan ayaklanmaya hız verilmişti. Amerikalılar Yahudi lobilerinin teşviki ile baştan beri bu niyetlerini pek belli etmek istemeseler de, Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt oluşumu, kısacası bir Kürt devleti kurmak hedefindeydiler. Nitekim Körfez Savaşı sırasında bunun için epeyce çaba da göstermişler, Kuzey Iraklı Kürtlere ayaklanmaları için silah göndermişlerdi.

Suni "Suriye Tehdidi"ni Türkiye’ye empoze eden İsrail olmaktaydı!

17 Aralık 1989 tarihli Sabah gazetesinde "İsrail Uyardı: Güney Komşula­rınıza Dikkat!" başlığı ile manşetten haber yayınlanmıştı. Türk basınının İsra­il'e en yakın gazetecisi olan Sedat Sertoğlu'nun İsraillilerle yaptığı görüş­me­ler üzerine hazırlanan haberde, şu cümleler yer alıyordu:

İsrail Uyardı: Güneye Dikkat!.. İsrailli uzmanlar Türkiye'nin Ortadoğu’da 24 saat­te her şeyin değişebileceği olasılığını unutmaması gerektiğini söylediler. Kim­liklerinin yazılmaması şartıyla görüşlerini açıklayan İsrailli yetkililer, Kürt me­selesi ve Atatürk Barajı nedeniyle Türkiye'nin başına bugünkünden çok da­ha ciddi dertler açılabileceğini kaydettiler... İsrailli yetkililer Hafız Esad yöne­ti­minin Çin'den 80 adet 600 km. menzilli M-90 füzesi aldığını, bunun için de 100 milyon doların üzerinde para ödediğini belirttiler ve bu füzelerin önemini şöyle anlattılar: "Yeni füzeler menzil uzunluğu nedeniyle Suriye topraklarının içerlerinde konuşlandırılabilirler. Sınıra getirip koyulmaları gerekmiyor. Bu nedenle bir savaş halinde Türk jetlerinin bu füzeleri tahrip etmesi için Suriye'nin içlerine hava hücumu düzenlemesi gerekecek. Yoksa füzeler Atatürk Bara­jı'­na büyük hasar verecek güçte." Suriye'nin gap için Türkiye ile savaşacağını be­lir­ten İsrailli uzmanlar, "Bu savaşta Türkiye, nato ve Amerikan desteğini ar­kasında bulamayabilir, bunu unutmayın" dediler.

Kısacası, İsrailler, Türkiye'nin önüne büyük bir "Suriye öcüsü" koyu­yor­lardı. Bunu yapmak için kullandıkları kanal da o malum "bir kısım med­ya"ydı. Söz konusu medya kesimi, ilerleyen ay ve yıllarda aynı konuyu dü­zen­li bir biçimde işlediler. Başta üstteki haberin sahibi Sedat Sertoğlu -ve onun kontrolündeki Sabah gazetesinin "Dünya Raporu" sayfası- olmak üzere, kimi za­man yine "İsrailli uzmanlar"ın beyanatlarına dayanarak kimi zaman da baş­ka kaynaklardan Suriye'nin Türkiye açısından ne denli büyük bir tehlike olduğu anlatıldı sürekli. Bu ülke ayrılıkçı terör örgütünün en büyük hami­siydi, Türkiye'nin suyunda gözü vardı, hatta Hatay'ı bile kendi topraklarına katmayı planlıyordu. Suriye, yanına Yunanistan'ı ve terör örgütünü de ala­rak Türkiye'ye karşı "iki buçuk savaş stratejisi" geliştiriyordu.

Barzani'nin Parlatılması

Şimdiye dek Türkiye'ye empoze edilmek istenen stratejik aldatmaların başında Türkiye'nin Suriye'ye ve İran'a karşı kışkırtılması vardır. An­cak bir de Kürt sorunu açısından hayati önem taşıyan Kuzey Irak mesele­si vardır ve burada da Türkiye'ye yanlış bir politika dayatılmaktadır. Po­litika, Kuzey Irak'taki farklı gruplar arasında Barzani'nin seçilip desteklen­mesi, bir başka deyişle "Türkiye'nin Barzani'ye oynaması"dır.

Önce durumu kısaca özetleyelim. Bilindiği gibi, 1991'den sonra o­tonom bir yapı kazanan Kuzey Irak'taki Kürt hareketi içinde iki büyük siyasi baş vardı; Mesud Barzani'nin önderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisi (kdp) ve Celal Talabani'nin liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği (kyb). Bu ikisi arasındaki ayrımın öncelikle sosyolojik bir tabanı vardı; iki ay­rı lehçe konuşan iki ayrı Kürt aşiretinin lideriydiler. Barzani, nüfusları Ku­zey Irak'ın batısında daha yoğun olan Kırmançların lideriydi. Talabani ise do­ğuda yoğunlaşmış olan Sorani aşiretinin liderliğini yürütüyordu. Siyasi olarak da kdp; Habur, Zaho, Dohuk, Amadiyah, Minba, Eskikalah bölgelerini kapsayan Bahdinan'da hâkimdi. kyb ise; Erbil, Revandüz, Diyana, Kuştepe, Tak­tak, Dokhan, Cemcemal, Süleymaniye, Leylan, Kadir Karam, Molla Umar, Sargala, Bava Nur yerleşim yerlerini kapsayan Soran bölgesini elinde tu­tuyordu. Sayıları 600 bini aşan ve ağırlıklı olarak Erbil'de yaşayan Türkmenler ise üçüncü önemli grubu oluşturuyorlardı.

Ve Türkiye'de yıllarca, kdp ve kyb liderlerinin birbirinden daha farklı bir mizaca sahip olduklarını ve bunun da izledikleri politika üzerinde etkili ol­duğunu öne süren bir propaganda yapıldı. Israrlı bir biçimde savunulan ve çok geniş kabul gören bir düşünceye göre; Mesud Barzani, daha güve­nilir, sözüne sadık, istikrarlı bir liderdi. Celal Talabani ise sık sık kullanılan de­yimle "kaypak" bir politikacıydı; bir gün söylediğini bir sonraki gün yalanlayabilir, dahası müttefiklerini kolayca "satabilir"di.

Barzani ve Terör Örgütü irtibatı

Son 10-15 yıl içinde Kuzey Irak'taki siyasi tabloda çok hızlı ve ani de­ği­şimler yaşanmıştır. Bu nedenle sağlıklı bir tahlil yapabilmek için bu dö­ne­min bir parçasını değil, tümünü göz önünde bulundurmak gerekir. Türkiye için Kuzey Irak'taki doğal müttefik olarak sunulan kdp'nin ve onun lideri Me­sud Barzani'nin gerçek konumlarını görmek için de bu tür bir bakış şart­tır. Barzani'nin geçmişine baktığımızda ise genelde unutulmuş olan bir ger­çek­le yüz yüze geliriz: pkk'ya ilk kucak açan güç Barzanilerdir. pkk'nın Kuzey Irak'a yerleşmesi, 1982 yılında Barzani'nin izniyle ol­muş­tu. Bu dönemde pkk ve kdp uyum içinde çalışmaya başladılar. Suriye ve Lübnan'da eğitilen pkk militanları Kuzey Irak'a kaydırılıyor, Kuzey Irak’ta yeni pkk kampları oluşturuluyordu. Türkiye-İran-Irak üçgenindeki Lolan kampı pkk'nın en büyük kampı durumuna gelmişti. Bu kampta KDP'nin radyo merkezi olduğu gibi pkk'nın gazetesi de yayınlanıyordu.

Barzani ile pkk arasındaki bu dostluk, faili meçhule kurban giden ün­lü Binbaşı Cem Ersever'in yazdığı Kürtler, pkk ve A. Öcalan adlı kitapta şöyle vurgulanıyordu:

Mesud Barzani aynı zamanda Türk ordusunun yıllardır operasyon düzenle­di­ği halde temizleyemediği Kuzey Irak bölgesini terör örgütü pkk'ya açıp yerleş­mesini sağlayan insandı. 1982 yılı sonlarında aralarında yaptıkları anlaşma uya­rın­ca pkk, Kuzey Irak'ta kdp denetiminde bulunan bölgeye gruplar halin­de militanlarını yerleştirip kamplar açtı.[16]

pkk'nın Kuzey Irak’ta gösterdiği faaliyetlerden haberdar ve rahatsız olan Türkiye 1983 kışında Irak ile bir "Sınır Güvenliği ve İşbirliği Antlaş­ma­sı" imzaladı. Bu anlaşma çerçevesinde Türkiye, Irak sınırları içine 10 km ka­dar girerek operasyon yapabilecekti. Ancak kdp'nin; önce Kuzey Irak'a pkk'nın girmesine izin vermesi, da­ha sonra çıkartmak için hiçbir girişimde bulunmaması, Kuzey Irak'ı en iyi şekilde kullanan örgüte 1987 yılı içinde atılım yapma imkânı verdi. Hakkari, Eruh, Şırnak, Van-Çatak bölgelerinde zorla örgüte alınan gençlerin de kat­kısı ile sayıları 100'ü bulan pkk'lı gruplar dağlarda rahatlıkla gezmeye baş­la­dılar.

Hatta Barzani'nin "mecburi onayı" üzerine Mayıs 1997'de Refah-Yol Başbakanı Erbakan döneminde Türkiye Kuzey Irak'a tarihinin en büyük askeri harekâtını yapmıştı. “Bu, Batı Kudüs ve Washington'da çizi­len ‘Barzani'ye ait bir Kürdistan’ projesinin Türkiye'ye de onaylatılması an­lamına geliyordu” diyenler yanılmaktaydı. Oysa yukarıda göz attığımız gelişim, Barzani'nin Türkiye için gü­venilir bir müttefik olduğu tezinin ne kadar aldatıcı olduğunu ortaya koymaktaydı. Erbakan Siyonist ve emperyalist hesapları bir kez daha boşa çıkarmıştı. Çünkü, ortada açık bir durum vardır: Gerek Barzani gerekse Talabani, şart­lar gerektirdiğinde pkk ile rahatlıkla ittifak kurmuşlardır ve bundan son­ra da buna devam edecekleri açıktır. Tüm bunlara rağmen maalesef R. T. Erdoğan iktidarları, abd ve İsrail'in Kuzey Irak'taki tercihi olan Barzani'yi "güvenilir bir müttefik" olarak kabul etmek durumunda bıra­kılmıştı. Türkiye'nin yapması gereken şey ise, bu grup­ların herhangi birisine bel bağlayarak pkk'ya karşı onlardan yardım beklemek değil, Kuzey Irak'ın Bağdat'ın otoritesinin altına yeniden girmesi için elinden geleni yapmaktır.

Türkiye'yi Barzani'yi desteklemeye yöneltenler -yani abd ve İsrail- ise, "Barzani'ye ait bir Kürdistan" projesini maalesef Erdoğan iktidarının gaflet ve desteği ile gerçekleştirdiler. Bu tür bir devletin orta vadede Türkiye'den toprak talep edeceğini kestirmek içinse kâhin olmaya gerek yoktur. Özellikle Tür­kiye "yanlış" bir yola girer de Barzani'nin Batı Kudüs'teki dostlarını rahatsız edecek politikalar izlerse, Barzani'nin yangına dönüştüreceği Kürt ayrı­lık­çılı­ğı kıvılcımı, sınırın kuzeyine sıçratılacaktır. Nitekim, Barzani'nin Batı Kudüs'teki dostları bu opsiyonu uzun bir süredir değerlendirmektedirler. Ufuk Gül­demir'in aktardığına göre, Dış Politika Enstitüsü'nün 1986 yılında Ankara'da basına kapalı olarak toplanan Türkiye Ortadoğu ilişkileri çalışma grubunda "devletin en üst noktalarında bulunmuş bir yetkili" şu bilgiyi ver­miştir:

“İsrail'de araştırmacılar son üç yıldır Türkiye'deki azınlık sorunlarını, etnik sorunları incelemeye başladılar. Bunu tabi şöyle yorumlamak mümkün: Türkiye gelecekte Arap müttefiki olarak İsrail'e hasmane bir tutum takınırsa o zaman bu İsrail için çok büyük bir tehdit oluşturur. O zaman Türkiye'nin destabilizasyonu İsrail için son derece önem taşır. Bu yüzden de etnik incelemeleri yaptırıyorlar.”[17]

İsrailli araştırmacıların "Türkiye'deki azınlık ve etnik sorunları" incelemeye başladıkları 1983 yılının aynı zamanda terör örgütünün de ortaya çıktığı yıl oluşu herhalde tesadüf değildir. Daha önce Netanyahu kabinesinde Altyapı Bakanı olan ve Kürt Devleti projesinin de fikir ba­bası sayılan Ariel Şaron'un o dönemde söylediği "Türkiye ilgi alanımız için­dedir" şeklindeki sözün anlamı da bununla ilgili olsa gerektir.

 


  [1] Ian Black & Benny Morris, Israel's Secret Wars, s. 184.

 [2] Kürt hareketinin Avrupa temsilcisi Kumran Ali Bedir-Han, 1948'de İsrail Dışişleri Bakanlığı'nın Ortadoğu İşleri Departmanı'na sunduğu bir raporda, İsrail'in Suriye ve Lübnan'daki azınlıkları isyana teşvik ederek bu ülkeleri destablize edebi­le­ce­ği­nin altını çizmişti. Raporda; Dürziler, Maruniler ve Kürtler'in İsrail'in doğal müt­te­fikleri olduğu vurgulanıyor, Yahudi Devleti'nden gelecek yardım­la­rın da, özel­likle "Kürt ulusal mücadelesi"nde önemli rol oynayabileceği belir­tili­yor­du. bkz. Ian Black & Benny Morris. Israel's Secret Wars, s. 65.

  [3] Shmuel Segev, HaMeshulash HaIrani, Tel Aviv, 1981, s. 214; Ian Black & Benny Morris, Israel's Secret Wars, s. 184.

  [4] Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 105.

  [5] Dan Raviv & Yossi Melman, Every Spy A Prince, s. 83.

  [6] Edmond Gharib, The Kurdish Question In Iraq, s. 142.

  [7] Jack Anderson, Washington Post, 18 Eylül 1972; Turan Yavuz, ABD'nin Kürt Kartı, s. 46.

  [8] Turan Yavuz, ABD'nin Kürt Kartı, s. 47.

  [9] Fehmi Koru, Terör ve Güneydoğu Sorunu, ss. 110-11.

 [10] Ian Black & Benny Morris, Israel's Secret Wars, s. 185; Nezih Tavlaş, "Türk-İsrail Güvenlik ve İstihbarat İlişkileri", Avrasya Dosyası (İsrail Özel), Cilt 1, Sayı 3, Sonbahar 1994, ss. 5-31.

  [11] Ian Black & Benny Morris, Israel's Secret Wars, ss. 327-28.

  [12] Shmuel Segev, HaMeshulash HaIrani, Tel Aviv, 1981, s. 214; Ian Black & Benny Morris, Israel's Secret Wars, s. 328.

  [13] Fehmi Koru, Terör ve Güneydoğu Sorunu, ss.110-11.

  [14] Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Kartı, s.47-48

  [15] Uğur Mumcu, Cumhuriyet, “Mossad ve Barzani”, 7 Ocak 1993

  [16] Ahmet Cem Ersever, Kürtler, PKK ve A. Öcalan, s. 80.

  [17] Ufuk Güldemir, Çevik Kuvvetin Gölgesinde Türkiye, 1980-1984, Sayfa: 202

Makale Paylaşım Sayısı: 468

SON YORUMLAR