Reklam
Reklam
Reklam

Yaklaşan Seçimlerle İlgili: MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ BASIN BİLDİRİSİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 56
ZayıfMükemmel 

 

Yaklaşan Seçimlerle İlgili:

MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ BASIN BİLDİRİSİ

      

Ahmet Akgül Üstadımızın Açılış Notlarından:

Dünyanın tarih ve kültür Başkenti İstanbul’umuzda… Kutlu fethin şahidi surların karşısında… Aziz Erbakan Hocamızın Mübarek Makamının hemen yakınında ve komşuluğunda… Merkez Efendi Hz.lerinin sokağında… Ve bu çok özel ve güzel binada MİLLİ ÇÖZÜM HİZMET KARARGÂHI’mızın açılış toplantısında bizleri bir araya getiren Cenab-ı Hakka sonsuz şükürler ederek başlıyorum. Tüm seçkin konuklarımıza, Milli Çözüm Dergimizin değerli yazarlarımıza ve çok kıymetli kurmaylarımıza hoş geldiniz diyor ve saygılar sunuyorum.

Bu güzel hizmet binamızın açılışında büyük emekler sarf eden, başta Bölge Başkanımız sevgili Yakup Gözübüyük kardeşime, Dergimizin sahibi Ramazan Yücel kardeşime, katkı sunan ve çaba harcayan tüm ekibimize özellikle tebrik, teşekkür ve takdirlerimizi arz ediyorum, Allah kendilerinden ve hepimizden razı olsun diye dualar ediyorum.

Milli Çözüm Dergisi ve Ekibi; Ülkemizde, Bölgemizde, İslam Âleminde ve tüm yeryüzünde… Farklı din ve görüşten ama herkesin temel insan haklarına sahip ve saygın yaşayacağı ADİL BİR DÜZENİN ve yeni bir medeniyet devrimini gerçekleştirecek orijinal proje ve prensiplerin elinde bulunduğu… Bunların farklı dillere çevrilip ilim ve devlet erbabına duyurulduğu bir harekettir.

Milli Çözüm; geçmişimizle geleceğimizi, Atatürk’ün önderliğinde başlatılan ve Allah’ın izniyle başarılan Şanlı Kurtuluş Mücadelemizdeki Kuvay-ı Milliye hedefleriyle Milli Görüş Düşüncesini, örnek bir LAİKLİK ve Demokrasiyle yüksek imani ve ahlâki prensipleri, hem de hamasetle değil bilimsel hakikatlerle bağdaştırıp kaynaştıran… Kendi toplumumuza ve insanlığa akılcı, kalıcı ve kucaklayıcı programlar sunan, belki de yegâne hizmet mektebidir!..

Milli Görüş; ilmi, insani ve İslami prensiplere ve tarihi temellere dayalı ve orijinal-çağdaş program ve projeleri olan bir harekettir. Ama Milli Görüş; özellikle AKP ve yandaş oluşumları için kullanılan anlamda bir “İSLAMCI” hareket asla değildir. İslamcılık, genelde DİN İstismarcılığını veya taklitçi dindarlığı çağrıştıran ve din karşıtları tarafından böyle yaftalanan bir kavram olduğu için, Milli Görüş’ün bu safa sokulması yanlıştır.

Adil Düzen’de; demokratik kurumları çalıştırmak, halkın yönetime daha aktif katılımını sağlamak ve muhalefetin hükümeti denetleme mekanizmasını kolaylaştırmak üzere getirilecek iki önemli kuralı hatırlatmamızda fayda vardır;

1- Seçimlere katılan partiler iktidar olmaları ve Belediye Başkanlığını kazanmaları halinde, 5 yıl içerisinde hangi hizmetleri ve değişimleri, hangi süreler içerisinde ve hangi kaynak paketleriyle yapacaklarını taahhüt eden bir belgeyi-bildirgeyi; hem halka açıklayacaklar, hem de resmen imzalayıp Yüksek Seçim Kuruluna sunacaklardır. İşbaşına geldiklerinde; bu vaatlerini ve söz verilen vakitte yapıp yapmadıklarını takip ve teftiş edecek YSK bünyesindeki yetkili kurum, halkı aldattıklarını ve oyaladıklarını tespit ettikleri, ve uyarıldıkları halde taahhütlerini yerine getirmeyen hükümetler ve partiler, öyle 5 yıl mecburen beklemeye gerek kalmadan, Yüksek Mahkeme kararıyla yetkileri sonlandırılacak ve iktidardan alınacaklardır. Yerlerine ikinci sıradaki partiler hükümeti kuracaklardır. Böylece palavra politikaları ve istismar edebiyatı son bulacaktır.

2- Adil Düzen’de, siyasete ve yönetime getirilecek çok önemli diğer bir kurum ise; bütün Muhalefet Parti Başkanları, Devlet ve Hükümet Başkanı’nın etkili ve yetkili danışmanları konumunda sayılacak; bunlara, bakanları ve bürokratları resmen denetleme ve rapor etme fırsatı tanınacaktır.

Ama şu anda, maalesef Muhalefet liderlerinin oldukça yararlı ve hayırlı önerileri ve birikimleri hiç hesaba katılmamakta ve heba olmaktadır. Örneğin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Helâlleşme çağrısı” tarihi bir adımdı ve Milli birlik ve dirliği pekiştirici, mevcut kamplaşma ve kutuplaşmayı törpüleyici bir fırsattı. Ve tabi her şeyden önce ve özellikle, CHP’nin, Din karşıtı eylem ve söylemlerden uzaklaşmasının ve dindar halkımızla barıştığını kanıtlamasının, her kesimi sevindirmesi lazımdı.

Çünkü her partinin geçmişteki hatalarını itiraf etmesi, toplumdan ve özellikle mağdurlardan özür dilemesi ve artık benzer yanlışlık ve haksızlıklardan vazgeçtiklerini bildirmeleri, olumlu ve sorumlu bir yaklaşımdı. Ancak ön yargılar ve bağnaz saldırılarla böylesi açılımlar boğulmaya çalışılmaktaydı.

İşte bu nedenle Milli Çözüm olarak bize göre şu 5 şeyin partisi yanlıştır, yapıcı değil yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır:

1- Din Partisi veya Mezhep Partisi yanlıştır. İslam Partisi-Hristiyan Partisi, Sünni Partisi-Alevi Partisi olmamalıdır.

2- Irk temelli parti yanlıştır, ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcıdır. Türk Partisi-Kürt Partisi, Çerkez Partisi-Göçmen Partisi olmamalıdır.

3- Bölge Partisi yanlıştır. Güneydoğu Partisi-Ege Partisi yararlı değil zararlı sonuçlar doğuracaktır.

4- Mesleklerin Partisi değil Sendikası olmalıdır. Bu nedenle İşçi Partisi-Köylü Partisi yanlıştır.

5- Millete ait Ortak Değerler Partisi istismarcılıktır. Atatürk Partisi, Bayrak Partisi, Cumhuriyet Partisi, Vatan Partisi kurulmamalıdır. Çünkü bunlar bütün milletin ve tüm partilerin ortak değerleri konumundadır.

Günümüzde siyaset arenasında ve particilik anlayışında görülen, toplumun temel değerlerini ve beklentilerini İNKÂRCILIĞIN da İSTİSMARCILIĞIN da artık önünü kesmek lazımdır. Maalesef bir kısım partiler ve kesimler Dini, ahlâki ve milli değerleri inkâr ederek, AKP gibi partiler ise istismar ederek ve hatta bunlar birbirlerini besleyerek; Erbakan Hocamızın Demokratur tiyatroları dediği bir demokrasi diktatoryası kurmuşlardır.

Sn. Erdoğan, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya Girişiyle İlgili Çıkışının Arkasında Duramayacaktı! Bütün yaptığı hava atmaktı!..

Hatırlayınız; Cumhurbaşkanı Erdoğan, (13.05.2022) Cuma namazı çıkışında gazetecilerin sorularını yanıtlarken: “Finlandiya ve İsveç'in NATO üyeliği adımlarına Türkiye olarak olumlu bakmadıklarını” açıklamıştı. Bu kurusıkı çıkışlar, hem halkımızı avutma amaçlıydı, hem de İsveç ve Finlandiya’ya: “Göstermelik de olsa PKK’ya mesafe koyduğunuza dair açıklamalar yapın ki, NATO’ya girişinizi onaylayalım…” hatırlatmasıydı. Yoksa, yandaş medyanın: “Sn. Erdoğan'ın Finlandiya ve İsveç'in NATO üyeliğiyle ilgili açıklamaları dünyada büyük yankı uyandırdı” yorumları tam bir palavraydı. Ve zaten Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki, günlük basın toplantısında, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Finlandiya ve İsveç'in NATO üyeliğine ilişkin sözleriyle ilgili olarak: “Finlandiya ve İsveç'in NATO üyeliği sürecinde Türkiye'nin pozisyonunu netleştirmeye uğraştıklarını ve bu konuda Türkiye ile birlikte çalıştıklarını” vurgulamıştı. Birçok NATO ülkesinin Finlandiya ve İsveç'in NATO'ya üyelik sürecine desteğini açıkladığını anımsatan Psaki’nin, "Türkiye ve atadığı temsilciler ile çalışmaya devam ediyoruz" sözleri, Erdoğan’ın halkın tepkisini yumuşatma amaçlı ucuz kahramanlık çıkışları yaptığı imasını barındırmaktaydı.

Ardından, Beyaz Saray'dan yapılan yazılı açıklamada, ABD Başkanı Biden'in, Andersson ve Niinisto ile bir telefon görüşmesi yaptığı anlaşılmıştı. Bu görüşmede ABD, İsveç ve Finlandiya arasındaki savunma ve güvenlik iş birliğinin ele alındığına işaret edilen açıklamada, Transatlantik güvenliğinin güçlendirilmesi vurgusu öne çıkmıştı. Görüşmede liderlerin, küresel konularda ülkeler arasındaki iş birliğini ele aldığı kaydedilen açıklamada, Ukrayna'ya desteğe devam edilmesine yönelik taahhüt verildiği de vurgulanmıştı.

Sn. Cumhurbaşkanı’nın bu çıkışı, elbette olumlu ve onurlu bir adımdı. Can düşmanımız ve Dinsiz Terör Eşkıyası PKK’yı resmen ve alenen destekleyen ülkelerin NATO’ya alınmalarına karşı çıkmak ve veto yetkimizi kullanıp buna engel olmak en doğal hakkımızdı. Ancak, umarız ki Sn. Erdoğan bu çıkışlarından geri adım atmazdı ve kuşkularımızdan dolayı bizi haklı çıkarmazdı! Çünkü halihazırda NATO ülkelerinin neredeyse tamamı zaten PKK'ya ve PYD-YPG gibi yan kuruluşlarına açıkça sahip çıkmakta, yani Türkiye'ye düşmanca bir tavır takınmaktalardı. Sn. Erdoğan'a hatırlatmak lazımdı: Almanya’nın, Fransa’nın, Belçika’nın, Avusturya’nın, Birleşik Krallığın ve hele hele Yunanistan’ın PKK ve PYD’ye yaklaşımları İsveç ve Finlandiya'dan farksız mıydı? Ya “Stratejik Müttefikimiz!" ABD'nin küstah tavrını nasıl okumalıydı? Sn. Erdoğan’ın tam da İsveç ve Finlandiya uyarısı üzerine; ABD, Suriye’deki PKK Devletçiği Bölgesine inşaat, ihracat ve ithalat muafiyeti getirildiğini açıklamıştı. Bu resmen PKK'ya Devlet statüsü tanımak ve Suriye’nin parçalandığını duyurmaktı.

ABD yönetimi, Suriye'de SDG ismini kullanan YPG/PKK terör örgütünün işgali altında bulunan bölgelere ilişkin tarım ve inşaat gibi alanlara yönelik yaptırım muafiyeti getirdiğini açıklamıştı.

ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıklar Ofisi’nden (OFAC) yapılan yazılı açıklamaya göre, Amerikan firmaları, YPG/PKK'nın işgali altındaki Suriye'nin kuzeydoğu ve kuzeybatısındaki PKK- PYD Kürt Kantonu bölgelere Suriye yaptırımlarına takılmadan artık yatırım yapabilecek kolaylığı sağlamıştı. OFAC'ın açıklamasına göre söz konusu bölgelere artık tarım, telekomünikasyon, ulaştırma, inşaat ve üretim gibi alanlarda yapılacak yatırımlar, her türlü yaptırımlardan muaf tutulacaktı. Öte yandan, muafiyet lisansları petrol ticaretini kapsamayacaktı. Ayrıca söz konusu yatırımların hiçbirinde Suriye rejimi ile herhangi bir işleme gerek duyulmayacaktı. Açıklamada yatırım lisanslarının coğrafi sınırlarına ilişkin "Suriye'nin kuzeydoğusunda ve kuzeybatısında rejimin kontrol etmediği alanlar" şeklinde genel bir ifade kullanılmıştı ve buralar PKK’ya ayrılan alanlardı. ABD daha önce de Suriye'de terör örgütü YPG/PKK'nın işgal ettiği Deyrizor'daki petrol tesislerinde faaliyet gösteren bir Amerikan şirketinin yaptırım muafiyetini kaldırmıştı.

Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girişine yönelik uyarılarımızın hemen ardından, Kuzey Irak’tan ve Devlet muamelesi yaptığımız Barzani kantonundan yapılan saldırılarla beş kahramanımızın şehit edilmesi de, yine ABD-AB ve HAÇLI-SİYONİST odakların bir düşmanlık tavrıydı! Buna rağmen Sn. Erdoğan henüz bir hafta geçmeden önceki kof çıkışlarından vazgeçmeye ve çark etmeye başlamıştı!..

Peki, “askeri güç yığdıklarını ve Siyonist amaçları için savaş çıkarmaktan sakınmayacaklarını” açıklayan bir İsrail’le NORMALLEŞME GİRİŞİMLERİ başlatan Sn. Erdoğan'ın bu tavrı tutarsızlık mıydı, yoksa tavizkârlık mıydı?

Ve hâlâ hiç sıkılmadan "AKP iktidarı Erbakan’ın stratejik programıdır” safsatasıyla gerçekleri saptıran ve bu uyduruk yakıştırmalarla Erdoğan iktidarının; ekonomik, ahlâki ve ailevi tahribatlarına meşruiyet kazandırmaya çalışanlar, nasıl bir akıl ve vicdan taşımaktaydı?

Ülke çıkarlarımıza ve Milli onurumuza aykırı, bütün bu tutarsız tavırlarına ve kahramanlık kılıflı tavizkâr tutumlarına rağmen hâlâ: “Bu Erdoğan Erbakan’ın devamıdır!”, “Bu Erdoğan Hak davanın has kahramanıdır!”, “Milli Derin merkezler, tüm manevi güçler ve melekler AKP iktidarının arkasındadır!” deyip duran arsız ve ayarsız Din istismarcısı takımı, merak ediyoruz, acaba Erdoğan’ın bu patavatsız palavralar ve omurgasız politikalar karşısında, hangi keramet ve mazeretleri uyduracaklardı!? Bunların faizi, fuhşu, kumarı azdırmalarına, Siyonist İsrail’le normalleşme anlaşmalarına ve hele toplumun temel taşı sayılan aile yuvamızı ve ahlâki yapımızı yozlaştırıp yıkmalarına... Ülkemizi 1,5 trilyon dolar faizli dış borca batırıp geleceğimizi karartmalarına -hâşâ- Erbakan Hocamızı ortak etmekten utanmayan iz’an ve vicdan yoksunları, daha ne safsatalar yumurtlayacaklardı... Ve hikmet uydurduk zannedip daha ne kadar zırvalayacaklardı?!..

Bu iktidar döneminde elbette bazı hayırlı ve yararlı icraatlar da yapılmıştı! Ancak günah-sevap ölçeğine, önem ve öncelik derecesine göre Kur’an terazisinde tarttığımızda talan ve tahribatlarının binlerce kat fazla olduğu ortaya çıkmaktaydı!..

İman ve insaf ehli yanıtlasın… AKP iktidarının başörtüsünü serbest bırakması mı daha sevaptır... Yoksa evli kadınların zina yapmalarını suç olmaktan ve ceza almaktan çıkarması... Ve eşcinselliği meşrulaştıran 6284 sayılı kanunu yapıp yürürlüğe koymaları mı daha ağır günahtır?!..

Ayasofya'yı ibadete açmaları mı daha sevaptır... Yoksa herhangi bir camiden 500 kat faziletli sayılan Mescid-i Aksa’yı her gün basıp mazlum Müslümanlara zulüm ve hakaretler yağdıran Siyonist İsrail’le normalleşme anlaşmasına yanaşmaları mı daha ağır günahtır?!..

Yollar, köprüler, tüneller, havalimanları açmaları ve TOKİ binaları yapmaları mı daha sevaptır... Yoksa ülkemizi 1,5 trilyon dolar faizli borca batırıp, rehin konumuna sokması ve bütün geleceğimizi karartması mı daha ağır günahtır?!..

Küstah Kanadalı Senatörden İsveç ve Finlandiya'nın üyelikleri için: “Türkiye'yi NATO'dan atın!” önerisi yapılmıştı…

Türkiye'nin İsveç ve Finlandiya'nın NATO üyeliğine olumsuz baktığını açıklamasının yankıları sürerken, Kanadalı Senatör Leo Housakos küstahça bir açıklama yapmıştı. Resmi Twitter hesabından bir haber paylaşan Housakos, Türkiye'nin NATO'dan atılması gerektiğini savundu. Yunanistan asıllı Kanadalı senatör: "Bu sorun kolayca aşılır; Türkiye'yi ve Erdoğan'ı NATO'dan atın. Uluslararası hukukun üstünlüğüne saygı duymayan otokratlar ve iktidarlar, en başından itibaren NATO'nun bir parçası olmamalıdır" diye yazmıştı.

Türkiye’yi NATO’dan Çıkarma Şantajları; Erbakan’ın Tarihi Projelerine sahip çıkmaktan başka çare kalmadığının da bir kanıtıydı!..

Tam da böyle bir sırada ve ülkemize yönelik bu küstahça şantajlar karşısında, tek ve gerçek çare; Erbakan Hocamızın:

● İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı,

● İslam Ortak Pazarı,

● İslam Savunma Paktı,

● Müşterek İslam Dinarı,

● İslam Bilim ve Kültür İşbirliği Vakfı

gibi tarihi programlarına ve bunların ete kemiğe büründürülmüş resmi ve fiili kuruluşu olan D-8’ler oluşumuna artık samimiyetle sahip çıkmak ve böylece hem Türkiye’mizin, hem de İslam âleminin huzurunu ve onurunu korumaktı. Ne var ki “Denenmiş denenmez!” gerçeğince, 20 yıldır, her türlü imkân ve iktidar fırsatına rağmen bu tarihi ve talihli adımları bir türlü atamayan, bunları yapacak niyet, gayret, cesaret ve dirayetten yoksun olduğu anlaşılan Sn. Erdoğan’ın bütün bunları yapamayacağı da açıktı.

Meral Akşener’in Sultan Abdülhamit Çıkışı Yanlıştı ve Yakışıksızdı!

Meral Akşener Mayıs (2022) ortalarında yaptığı bir konuşmada:

“O günün şartlarında oluşan demokrasi rüzgârlarına karşı, kendi zulüm ve istibdat rejimini korumak isteyen Abdülhamit’in yerinde bugün, Recep Tayyip Erdoğan bulunmaktadır” anlamındaki sözleri yanlıştı, yararsızdı ve yakışıksızdı… Siyonist güdümlü masonik İttihatçıların ve onların devamı olan Enver, Talat ve Cemal takımının, Sultan Abdülhamit’i yıktıktan sonra, Osmanlı’nın başına hangi belaları açtıklarını ve hıyanetlerinin hesabından kurtulmak için nasıl yurt dışına kaçtıklarını, Meral Hanım bilmiyor olamazdı… Üstelik Meral Akşener, bu talihsiz ve ilgisiz benzetmelerinin, Sn. Erdoğan’a yarayacağını ve ona meşruiyet ve oy kazandıracağını düşünemeyecek kadar gereksiz çıkışlar yapmıştı. Çünkü bu sözleri, Sultan Abdülhamit’e hakaret, ama Recep T. Erdoğan’a ise kıymet ve rağbet anlamı taşırdı. Ve bu arada, SP’nin ve AKP’den kopan partilerin suskunluğu ise, ayrı bir şaşkınlıktı! Elbette, gerektiğinde seçim ittifakları oluşturmalı ve siyasi dayanışma kültürü sağlanmalıydı… Ama bütün bunlar, kendimiz kalarak, aslımıza ve esaslarımıza bağlı olarak yapılmalıydı… Ve zaten kendi özümüzden ve çizgimizden tavizkâr davranmaya başladığımızda, artık başkaları nazarında saygınlığımız da aşınacaktı.

İsrail Lobisi Bile; Erdoğan’ın Kazanmasından Yanaydı!

Bu seçimlerde, Millet İttifak’ının Cumhurbaşkanı adayı; ittifakın en çok oy oranına sahip CHP’nin Gn. Başkanı Sn. Kılıçdaroğlu’nun gösterilmesi; en doğal, en normal, hatta en formal (mantık ve mantaliteye ve teamüllere en uygun) tercih olmasına rağmen, güya CHP’li bilinen en koyu Darwinist, Kemalist, Sosyalist (ve gizli Siyonist) yazar takımının, aynı mutfakta pişirilip servis edildiği sırıtan şu yaklaşımlarına bir bakın…

Cüneyt Özdemir: (CNN Türk programcısı, Kanal D Ana Haber aktarıcısı) “Muhalefet, Erdoğan’ın karşısında, 1994 yerel seçimlerindeki hezimete doğru koşmaktadır. Kılıçdaroğlu’nun adaylık ısrarı, Erdoğan’ın en büyük avantajıdır!..” (Twitter mesajından)

Bu satırlar, güya; “Millet İttifakı adayının kazanmasını istiyor, ama Kılıçdaroğlu’yla böyle bir şansı görmüyor” havasıyla yazılmıştı. Ancak Cüneyt Özdemir’in ayarını ve astarını çözenler ve sinsi amacını sezenler için bunun anlamı açıktı: İsrail Lobisi, Erdoğan’ın kazanmasından yanaydı!..

Evet; ilk, orta ve liseyi meşhur ve malum Ankara Yükseliş Koleji’nde okuyan… Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün tezgâhında çırak olarak palazlanıp parlatılan… 1993’te, Siyonist merkezlerin özel British Council bursuyla Londra’da multimedya eğitimleri alan…

Ve hele bizzat şahit olduğumuz ve ayar notunu koyduğumuz; güya saldırgan ve terörist(!) Filistinlilerin attıkları derme çatma füzelerden dolayı, oldukça mağdur ve mazlum(!) olan İsrail vatandaşlarıyla yaptığı bir röportajda, onların korkularını, kuşkularını ve uğradıkları haksız ve orantısız(!) saldırıları ekrana taşıyan ve Siyonist-anarşist İsrail’in meşru savunma hakkını kullandığı imajını yansıtan bu Cüneyt Özdemir, İsrail Lobisi’nin “Erdoğan olsun!” tezini, tersinden ve dolaylı biçimde “Kılıçdaroğlu olmasın!..” şeklinde aktarmaktaydı. ŞALOM gazetesinden Aylin Yengin’in Cüneyt Özdemir’le yaptığı ve onu pohpohladığı röportajı okuyanlar, bizi daha iyi anlayacaklardı!..

Soner Yalçın; zaman zaman açıkça Erdoğan’ı aklayan ve alkışlayan ve Cüneyt Özdemir’in yakın arkadaşlarından bu yazar:

“Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanamazsa -ki zor görülüyor- hayatının geri kalanı kâbus olur. Bu nedenle CHP’nin başında kalması en uygunudur!..” anlamında uyarılarda bulunmakta, yani dolaylı olarak Erdoğan’ın işini kolaylaştırmaktaydı…

Ve yine Fatih Altaylı; Kemalistlik-Feministlik kılıfı altında kendi Darwinist densizliğini saklayan… Ama ekrana çıkardığı Celal Şengör gibi Dinsizler ve dengesizler üzerinden kendini tatmine çalışan bu kişi de:

“Kılıçdaroğlu asla aday olmamalıdır… Yoksa feci bir hezimet yaşanır ve Kılıçdaroğlu bunun altında kalır!..” yorumlarıyla, dobraca değil dolaylıca Erdoğan’a hizmet sunmaktalardı… Evet bütün bunlardan anlıyoruz ki, İsrail Lobisi, Erdoğan’ın kazanmasından yanaydı… Eee, onun gibisini zor bulurlardı!?.

İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un Erdoğan İltifatları!

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun İsrail’e ziyareti ve Türkiye’nin tavizleri nedeniyle yaptığı teşekkür açıklamasında şunları vurgulamıştı:

“Sn. Erdoğan ile doğru yönde ilerleyen açık ve samimi diyalog ve işbirliği içinde bulunmaktan dolayı büyük bir memnuniyet duymaktayız!..

Ankara ve İstanbul’a yaptığımız tarihi resmi ziyaretlerin ardından, şimdi de Sn. Çavuşoğlu’nun çok verimli geçen İsrail ziyaretiyle yeni bir faza (daha etkili ve sürekli bir aşamaya) geçmiş bulunmanın gururunu yaşamaktayız!..”[1]

Siyonist ve Terörist İsrail Cumhurbaşkanı’nın bu Erdoğan iltifatları, aslında tarihi bir itiraftı... Anlayana sivrisinek saz, ahmaklara Herzog’un itirafları bile azdı!..

Oysa Irak Meclisi bile, İsrail'le normalleşmeyi yasaklamıştı: İsrail'le işbirliği, “idamlık suç” sayılmıştı!

İsrail'le ilişki kurulmasını yasaklayan teklif Irak Meclisi'nde kabul edilip yasalaşmıştı. İsrail ile iş birliği yapmak da "suç" sayılmış ve cezası “müebbet hapis” ya da “idam” olarak kararlaştırılmıştı.

Anadolu Ajansı'nın haberine göre, meclisteki oylamada, söz konusu yasa tasarısı oy birliğiyle onaylanmıştı. Oylamada hazır bulunan vekil sayısı 275 olarak açıklanmıştı. 7 maddelik yasa tasarısı 183 parlamenterin “Evet” oyuyla geçip kesinlik kazanmıştı. Taslakta, "Filistin topraklarını işgal eden Siyonistlerle ilişkileri normalleştirmeye yönelik her türlü girişim kabul edilemez bir yaklaşımdır ve işgalci Siyonistlerle diplomatik, siyasi, askeri, ekonomik, kültürel veya diğer her türlü ilişki kurulması yasaktır” ifadeleri yer almıştı. Bir milletvekili, "Bazı insanlar Irak-İsrail ilişkilerinin normalleşmesini istiyor, bunlar içimizdeki Siyonist ajanlardır ve öncelikle bunları engellememiz lazımdır!" sözleriyle, bu yasanın gerekçelerini açıklamıştı.

Onaylanan yasaya göre İsrail ile ilişki kurmak ve normalleşmenin yanı sıra iş birliği yapmak da "suç" kategorisinde sayılacaktı. Yasada İsrail ile siyasi, diplomatik ve güvenlik işbirliği yapanların cezası "müebbet hapis", fiilen İsrail’e ajanlık ve aracılık yapanların ise "idam" olarak kesinlik kazanmıştı…

Sadr Hareketi lideri Mukteda Sadr, yasanın onaylanması sonrası yaptığı açıklamada, halka sokağa çıkıp bu olumlu ve onurlu yasayı kutlamaları çağrısında bulunmuşlardı.[2] Eh ne diyelim, bizdeki Dindar-Kahraman rolü oynayanlar ders alsınlardı!..

 


[1] AA - Bayram Altuğ – 25.05.2022

[2] www.gazeteduvar.com.tr / 26 Mayıs 2022

 

Makale Paylaşım Sayısı: 443

SON YORUMLAR