YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
6629903d7c817
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 7 6 4 4
Bugün : 4533
Dün : 28016
Bu ay : 591985
Geçen ay : 453014
Toplam : 23370949
IP'niz : 3.239.91.5

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Konunun daha rahat anlaşılması için, bazı güncel (ve müptezel) olayları hatırlatmakta fayda vardır. Böylece uzaktan kumandalı robotlara çevrilen halk yığınlarının, nasıl artık gerçeklere hatta bizzat gözüyle gördüklerine değil; beyinlerine şırınga edilen sahte görüntülere ve nefsi-şeytani dürtülerine-kuruntu ve hayallerine inanmaya başladıklarını anlamamız kolaylaşacaktır. Bu münasebetle, Kur’an-ı Kerim’in:

“Ey iman edenler (yöneticilerinize) “Raina = Bizi (koyun sürüsü gibi) güt!” demeyiniz. (Bu zillete rıza göstermeyiniz. Bunun yerine yöneticilerinize) “Ünzurna = Bizi gözet (organize ve nezaret et) deyin, (Böylece hem Dinin hem Adil devletin hukuki ve ahlaki emirlerini) dinleyin.”(Bakara: 104) ayetinin uyarıları da şuurlu ve onurlu müminlerin güdülen sürüler olmaktan kurtulup özgür ve cesur bireyler halini almaları gerektiğini vurgulamaktadır.

8 yaşından beri 7 yıl boyunca tecavüz edilen kızın yaşadığı yöre halkı neden ve nasıl AKP’yi savunmaktaydı?

Elazığ’da yaşanan ve tüm Türkiye’yi sarsan tecavüz skandalından bile maalesef gerekli ders çıkarılmamıştı. 7 yıl boyunca aynı köydeki küçük kıza tecavüz edenlerin ifadeleri insanın kanını dondurmaktaydı. Karakoçan ilçesine bağlı Bulgurlu (eski adı YIĞ) köyünde yaşayan S.A. adlı kız çocuğu 8 yaşından beri yaşları 14 ile 70 arasında değişen 20 kişi tarafından 7 yıl boyunca yüzlerce kez tecavüze uğramıştı. Açılan davada sanıkların yargılanmasına başlanmış, öz ağabeyinin de tecavüzüne uğrayan ve sürekli annesi tarafından suçlanıp dayakla susturulan S.A ile görüştüklerini anlatan avukat Hülya Işık Yıldırım, “yaşadığı bu ağır travmanın sonucu bunalıma giren kız çocuğunun olayları tek tek anlattığını, ama çocukluktan itibaren yaşadığı yoğun tecavüzler sonucu artık bunun normal bir şey olduğunu sandığını ve psikolojik bir çöküntü altında kıvrandığını” aktarmıştı.[1]

Şimdi asıl kafa karıştıran ve insanı şaşkınlığa uğratan durum şuydu: Gidip gezdiğimiz ve yakinen bildiğimiz bu yöre halkı hala ağırlıklı olarak AKP’yi, geri kalanı ise BDP’yi destekleyip savunmaktaydı. Bundan birkaç ay önce Elazığ-Harput Yetiştirme Yurdunda onlarca kız çocuğuna ve yıllarca tecavüz eden idarecilerinden öğretmenlerine, hademelerinden güvenlik görevlisine, tamamına yakınını AKP’nin atadığı insanlar güya açığa alınmıştı, ama bunların kendileri ve yakın çevreleri hala AKP’ye çalışmaktaydı. Bu oldukça acı ve utandırıcı tablo, AKP iktidarının manevi ve ahlaki tahribatını yansıtmaktaydı. Milli Görüşçü iken birbirlerinin penceresine değil bacasına bile kem gözle bakmayan insanların, AKP’lileşince öz bacısına ve komşularının küçük kızlarına tecavüz edecek kadar sapkınlaşmaları bu din istismarcısı münafık iktidarın toplumda nasıl bir yozlaşmaya yol açtığının açık bir kanıtıydı.

Denizli’de 16 yaşındaki kıza istismardan 22 kişi gözaltına alınmıştı.

19.06.2015 tarihli haber sitelerinde yer alan habere göre Denizli’nin Pamukkale ilçesinde, 16 yaşındaki E.S. ile para karşılığı cinsel ilişkiye girdiği iddiasıyla çevre kentlerden ve farklı meslek gruplarından 22 şüpheli Jandarma tarafından gözaltına alınmıştı. Karahayıt Mahallesi’ndeki bir pansiyonda kalan 16 yaşındaki E.S., bir hafta önce jandarmaya giderek erkeklerle 100 lira karşılığında çeşitli otellerde ve pansiyonda ilişkiye girmeye zorlandığını anlatmıştı.

AKP’nin Akreplikleri, Erbakan ve Erdoğan’ın ortak oyunu mu yoksa şeytanın şer kurgusu mu?

“Öncü adamlar vardır, milyonların düşünüp yapamadığını onlar yapar. Dağlar üzerindeki karları çığ gibi boşaltmak için sadece bir çığlık bekler bazen! Necmettin Erbakan “çığlık” olmuştur. Erbakan ile Erdoğan “zıt ve düşman” kutuplar gibi gösterilse bile Türkiye’nin yeni kuşakları onları “öncü adamlar” olarak tanıyacaktır. Necmettin Erbakan Türkiye’nin ufkunu açan liderdir! Kısıtlı kadrolarla adam yetiştiren Erbakan oldu, bunları sahaya süren Erdoğan oldu! Birileri “gömlek değiştirme” hikâyesine öyle inandı ki, düşmana yapılan hilenin farkına varamadı; hâlâ varmak istemeyenleri biliyoruz.

Rahmetli Necmettin Erbakan o kadar zekiydi ki bunu düşmanları bile onaylıyordu. Erbakan, 28 Şubat sonrası aynı siyaset tarzıyla devam etseydi Müslümanlara nefes dahi aldırılmayacağını biliyordu. Fırtınanın kasırgaya dönüşeceğini iyi okuyan Erbakan partiyi yenilikçi/gelenekçi diye ayırarak bu bölünmenin esasında hayırlı bir iş olacağını bilerek hareket ediyordu, zira ortada bir sürü yasaklı vekil bulunuyordu. Hoca böyle davranarak aslında yasakların büyümesini önlemiş oluyordu. Bu yasakları getirenler “Nihayet Erbakan’ın partisini böldük” diye ziyafet şölenlerinde sarhoş zafer naraları atarken, O’nun aklından büyük Türkiye macerası bir an olsun çıkmıyordu.

Erbakan halkı iyi tanıyor, Erdoğan liderliğindeki bir oluşumun yeniden iktidara geleceğini biliyordu. Bu sebeple kendi efsanesini bitirmeye karar veren yine Erbakan’ın kendisi oluyordu. “Milli Görüş gömleğini çıkardık” diyen irade, Milli Görüş çizgisinin AKP’ye aktarılmasını sağlıyordu.

Erbakan en çok kimlere kızıyordu? Abdullah Gül’e ve Recep Tayyip Erdoğan’a! Sonuç ne oldu? Her ikisi de hem Başbakanlık makamına hem de Cumhurbaşkanlığı makamına oturdu! Planı yapan taşları yerine iyi oturtmuştu. Çünkü o, zaferin, bütün planları bilen Allah’tan geleceğine inanıyordu”[2] diyen şarlatanlara sormak lazımdı:

Bu safsatalarla AKP’nin Dine, devlete, millete, ümmete yönelik tahribatlarının ve Siyonist odaklara hıyanet ortaklıklarının bütün vebali Erbakan’ın sırtına yıkılmaya ve Erdoğan aklanmaya mı çalışılmaktaydı. Yoksa asıl AKP’nin bunca rezalet ve hıyanetlerinin “gizli mimarı” olarak gösterilmeye çalışılan Erbakan mı kasıtlı olarak karalanıp şeytani sataşmalara hedef yapılıyordu? Neyse ki bütün münafıklığınızın ve marazlı mantığınızın lağımları yakında deşilmiş, yalan ve iftiralarınız deşifre edilmiş olacaktı. Oluşturulmaya çalışılan bu tür asılsız ve alakasız “algı”lar, aklın ve vicdanın itminanı, imanın ve Furkan’ın ilhamı değil, bizzat Şeytan’ın ve şekavet duygularının çirkin bir “salgı”sıdır.

Ethem Sancak gibilerin sapkınlığı ve Erdoğan hayranlığı!

Hz. Peygamberimize hitap eder gibi -hâşâ- “(Ey Erdoğan) anam, babam, eşim, çocuklarım sana feda olsun!”, “Solculuk dönemimde Mevlana ile Şems’in arasındaki aşka anlam veremiyordum. Erdoğan’ı tanıdıktan sonra gördüm ki böyle bir ilahî aşk da iki erkek arasında olabiliyor” diyen eski komünist yeni kapitalist Ethem Sancak “Milli Görüş Gömleğini çıkardıktan sonra Erdoğan’a yakınlığım ve hayranlığım artmaya başladı” diyerek sinsi ve Siyonist damarını açığa vuruyordu. “İki tabancam var, bolca da mermim var. Ben ölmeden, beni vurup saf dışı etmeden, beni darağacına çekmeden bu ülkenin seçilmiş Cumhurbaşkanına kimse elini süremez” diyen Yiğit’ler bitlendikçe itleşip cesaretleri de artıyordu.

İşte bu Ethem Sancak 24 TV’de canlı yayında İBDA-C’li Yakup Köse’ye niye sahip çıkmıştı?

Akşam, Güneş, Star gazeteleriyle Kanal 24 ve 360 TV’nin sahibi Ethem Sancak, Erbakan ve Milli Görüş karşıtlığını esas alan İBDA-C’li Yakup Köse’ye “Gel aramıza katıl, kavgaya bizim yanımızda devam et” çağrısı yapmış ve tabi memnuniyetle “hay hay!” yanıtını almıştı.

PKK’nın arkasında ABD ve AKP vardı!

Van’ın Erciş ilçesinde PKK’lı teröristler tarafından şehit edilen kahraman korucu Abdulbari Gül sessiz sedasız memleketi Ağrı’nın Diyadin ilçesinde toprağa verilmişti. Geçici köy korucusu Abdulbari Gül, bölücü örgüte karşı mücadele eden kahraman askerlerimizin en güvendiği ve sevdiği koruculardan biriydi. Bölücü terör örgütü temsilcileri ve onun kanlı katilleri ile kendi saltanat hayalleri için masaya oturan sonrada milletin önüne “çözüm süreci” afyonunu sunan iktidar ise, maalesef önce şerefsizlerin it gibi korktuğu korucuların ellerinden silahlarını alıvermiş, onları yasal korumalarından etmiş, her türlü aleni tehditler karşısında çaresizliğe itmişti. “Biz devlet, millet, vatan için çalıştık bari bizi koruyun” feryatlarına karşı sessiz ve ilgisiz kalan PKK’ya şirin görünebilmek uğruna bu kahramanlar bölgedeki Valiler eliyle PKK’nın insafına terk edilmişti. Elektrik direklerine bağlanarak yapılan infazlar karşısında bile kimseden bir itiraz gelmemişti. “Söz konusu çözüm süreci ve saltanat ise gerisi teferruattır” denilmiş ve maalesef Güneydoğu fiilen PKK’nın güdümüne geçmiştir.[3]

Darbeyi Cemaat mı, CIA mı yapardı?

Hatırlayınız Tayyip Erdoğan, NTV’nin sorularını cevaplandırırken, “Paralel Yapı’nın Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızdığı ve bazı sayıların aktarıldığı” yönündeki soruya;

“Türk Silahlı Kuvvetleri’nde paralel yapı yoktur” tezinin doğru olduğuna da inanmıyorum. Çünkü bunların sızmadığı yer yok. Bütün kurumlara sızdılar. Kendilerini kamufle etmesini gayet iyi biliyorlar. Dolayısıyla, süreç içerisinde zaten bunlar da ortaya çıkacaktır ve çıkıyor” diyerek kuşkularını sıralamıştı.

Yavuz Selim Demirağ da, “İmamların Öcü” kitabında: “Necdet Özel, paralel yapı ile mücadele edebilir miydi? Özel’e şantaj mı yapılıyordu?” diyerek Erdoğan’ın “Bunların elinde şantaj kasetleri var. Bu devletin en tepesinden en aşağısına kadar… Cumhurbaşkanının da şantaj kaseti var, benim de vardı. Genelkurmay’ın da vardı” sözlerine ve Özel’in İngiltere yıllarında başından geçen bir olaya atıfta bulunmuşlardı. Ve yine Yazar Demirağ, TSK’da soruşturmanın hâlâ sürdüğünü ve bir neticeye varılamadığını anlattıktan sonra, “TSK, darbe yapar mı?” başlığı altında, Ergenekon sanıklarından Yarbay Mustafa Dönmez’in, Ulusal Kanal’daki bir program sırasında “Cemaat, Emniyet’ten ziyade TSK’da etkin ve köklüdür. Eğer TSK’da tasfiye kararı alınırsa, cemaatin maşaları bir bahaneyle darbe yapar” sözlerini hatırlatmış ve kendisine tekrar sorduğunda Dönmez’in “Evet, TSK’da kümelenen, özellikle personel ve istihbaratta yuvalanan, askeri yargıda kök salan cemaat, (kendi aleyhine) ciddi bir soruşturma durumunda resmen darbe yapar. Hükümeti de bir bahaneyle görevden uzaklaştırır” dediğini hatırlatmıştır. Nihat Genç’in de “Desenize Atatürkçülük kisvesiyle, terörün tırmanması ve Suriye bahanesiyle yeni bir darbeyle karşılaşabiliriz” değerlendirmesi yaptığını, Dönmez’in ise, “Evet Atatürkçülük maskesi dâhil her türlü bahaneye sığınabilirler” dediğini vurgulamıştı.[4] Ama asıl merak konusu şuydu: AKP iktidarından kurtulmak için çırpınan ve her çareye başvuran bu “ulusalcı” takımının ve dini bütün milliyetçi yazarların, elbette normal şartlarda hiç kimsenin arzulamadığı, ama ülkenin birliği ve milletin dirliği tehlikeye girdiği ve müdahalenin kaçınılmaz son çare haline geldiği ortamda bile (ve tabi CIA’nın değil Milli TSK’nın inisiyatifiyle) “Darbe olacağına AKP kalsın” yaklaşımı nasıl bir mantık marazını yansıtmaktaydı? Veya bunların asıl telaşları; “tarihi ve talihli bir değişim yaşanacağı; sağcıların, solcuların ve din istismarcılarının horoz dövüşüyle paslaşıp yürüttükleri bu zillet ve sefalet sisteminin son bulacağı” kuşkularından kaynaklanmış olmasındı?

AKP tek başına iktidar mı olacak, yoksa Türkiye koalisyonlara mı mecbur kalacak? Sorularına yanıt arayan kıdemli AKP yandaşı ve kıymetli Erdoğan yalakası Abdulkadir Selvi bile:

“1- AKP’nin tek başına iktidar olması, artık bıçak sırtındaydı ve çok kritik bir sınırdaydı.

2- HDP’nin yüzde 10 barajını aşma olasılığı ise giderek kuvvet kazanmaktaydı” diyerek acı gerçekleri haykırmakta ve tabi hemen “hıyanet”le suçlanmaktaydı.

Tarih sürecinde ve özellikle günümüzde, kişileri ve kitleleri kendi hedeflerimiz istikametinde yönlendirme ve yönetmeye “Algı” operasyonları ve “Yanılgı” manipülasyonları denmektedir.

Artık, psikolojik, stratejik ve politik mücadeleler genellikle algı operasyonları üzerinden yürütülmektedir. Birbirlerine yabancı gelmeyen bu kelimeler aslında psikolojik manipülasyon ve ikna yöntemlerinde sık sık başvurulan tercihlerdir. Kullanılan terimler sürekli değişse de işin aslı “hedefteki bireyi ya da kitleyi (zoraki değil) kendi rızası ile ikna ederek istenilen kanaate ve istikamete yönlendirmektir. Bu kanaati sağlamak adına yapılan her türlü faaliyet ve yöntem psikolojik manipülasyonun algı operasyonlarıyla gerçekleşir.

Haber, yorum ve demeç olarak ortaya sürülen ve jelatinli kılıflara büründürülen bu terminolojiler temelinde farklılık algısı yaratmak amacıyla bilgi ve bilgilendirme üzerine gerçekleşen psikolojik manipülasyonların da kendisidir. İşte bu bilgi akışını (ve beyin yıkama ve kiralama kampanyasını) kendi lehinde ve istenilen seviyede tutarak kontrolünü sağlayan merkezler ve ülkeler, psikolojik savaş içerisinde büyük bir gücü ellerine geçirmektedir. Özellikle ince algı operasyonları ile yapılan bu taktiksel ve sinsi yöntemlerle kitleler doğru analiz yapma ve doğru bilinci yakalama şansını yitirmektedir. Böylece büyük kalabalıklar bir nevi koyun sürüsü durumuna düşmekte ve birilerinin istediği doğrultuda düşünmekte, ama hala kendi aklı ve vicdanı ile düşünüp değerlendirdiği zannıyla hareket etmektedir. Yenidünya düzeninin en etkili savaşı olarak bilinen psikolojik savaş manipülasyonları ve algı operasyonları her geçen gün daha da etkili ve tehlikeli stratejik bir araç haline gelmektedir.

Bu medya manipülasyonlarıyla, beyinleri körletilip kirletilen ve bir nevi köleleştirilen kalabalıkları “demokrasi ve özgürlük” palavralarıyla yönlendirmek ve işbirlikçi hain yöneticileri “hür iradeleriyle seçtirip” iktidara getirmek, Siyonist emperyalizmin etkin yöntemidir.

Algı, yanılgıya açıktır; “mutlak hakikat” gibi sanılması yanlıştır

Algı, psikoloji ve bilişsel bilim dalında; duyusal bilginin alınması, yorumlanması, seçilip saklanması anlamına gelir. Algı, duyu organlarının fiziksel uyarılmasıyla oluşan sinir sistemindeki sinyallerle oluşuverir. Örneğin, görme, gözün retinasına düşen ışıkla, işitme, kulağa gelen ses tonuyla başlayıp netleşir. Algı bu sinyallerin sadece pasif bir şekilde alınması değildir, öğrenme, dikkat, hafıza ve beklenti ile şekillenir. Algı, bu “yukarıdan aşağıya etkileri” kapsadığı gibi duyusal girdinin “aşağıdan yukarıya” işlenmesini de içerebilir. “Aşağıdan yukarıya işlemler”, basitçe, düşük seviye bilgi kullanılarak daha yüksek seviyede bilginin (örneğin şekiller ile nesne tanımada) oluşturulabilmesidir. Yukarıdan aşağıya işlemler ile kastedilen ise; kişinin kavram ve beklentilerinin algıyı etkilemesidir. Algılama, sinir sisteminin kompleks işlemlerine dayanan bir süreçtir, ancak bilinçsel farkındalığın dışında gerçekleştiği için çoğu zaman kişilerce, zahmetsizce gerçekleştiği zannedilir.

Deneysel psikolojinin, 19. yüzyılın sonlarına doğru yükselişinden beri psikolojinin algı anlayışı çeşitli teknikleri birleştirerek ilerlemiştir. Psikofizik, fiziksel nitelikleri değişen girdinin algı üzerine etkisini ölçerken, Duyusal nörobilim ise algının arka planındaki beyin mekanizmalarını incelemektedir. Algı sistemleri (işledikleri bilgi açısından) hesaplamalı olarak da değerlendirilir. Felsefe, algı ile ilgili olarak; ses, koku gibi duyusal niteliklerin, ne dereceye kadar algılayanın zihni yerine nesnel gerçeklikte var olduklarını irdelemektedir. Duyular geleneksel olarak pasif alıcılar olarak düşünülmesine rağmen, yanılsama ve illüzyon üzerine çalışmalar beynin algısal sistemlerinin, aktif ve bilinç düzeyine çıkmadan girdilerinden duyu oluşturmaya çalıştıklarını göstermiştir. Velhasıl, algının ne derece aktif bir hipotez test sürecinde kullanılabileceği veya gerçekçi duyusal bilginin elde edilebilmesinin bu süreci gereksiz görüp görmeyeceği hala yanıtını beklemektedir.

Beynin algısal sistemleri, insanların çevrelerindeki dünyayı, -herkesin duyusal bilgileri eksik ya da değişken olsa bile- yine de kararlı görmesini sağlayıverir. İnsan ve hayvan beyinleri farklı bölgeleri farklı duyu bilgilerini işleyecek şekilde kısımlı bir yapıya sahiptir. Bu kısımlardan bazıları ilahi bir yaratılış harikası olarak duyusal harita şeklini alabilmektedir. Bu farklı kısımlar birbirleriyle ilişkilidir ve birbirlerinden etkilenir. Örneğin, tatma duyusu kokudan güçlü bir şekilde etkilenir. Algı ile duyum sıklıkla karıştırılabilmektedir. Ayrımı belirleyen temel etken duyumda bir yorumlama ve anlama söz konusu değildir.

Örneğin; yolun karşısından gelen bir tanıdığımız bize doğru yürümektedir ve açıkça gözlerini bize dikmiştir. Ancak yanımızdan hiç oralı olmayıp geçip giderse, problem duyum algı farkına işaret ediyor olabilir. Yani bizim görüntümüz onun gözüne, retinasına yansıyıvermiş, biyolojik yapısı içerisinde göz bu görüntüyü beyne iletmiştir. Fakat beyin burada yapması gereken duyusal bilginin alınmasından sonra, seçilme, düzenleme ve yorumlama aşamalarını gerçekleştirmemiştir. Bu halk arasındaki tabirle “bakmak ve görmek arasındaki fark” gibi de düşünülebilir.

Algı süreci şöyle gelişip olgunlaşır:

1- Tanıdık olmayan bir hedef ile karşılaştığımızda farklı bilgisel ipuçlarına açık olur ve hedef hakkında daha çok bilgiye sahip olma isteğini duyarız.

2- İkinci aşamada hedef hakkında daha çok bilgi toplamaya çalışırız, ardından hedefi kategorize etmek için kimi benzer ipuçlarıyla karşılaştırırız.

3- Bu aşamada ipuçları daha az etkiye açıktır ve seçici davranılır. Hedefin kategorisini doğrulamak için daha çok ipucu aramaya çalışırız. Ayrıca ilk algılarımıza uymayan ipuçlarını görmezden gelir, hatta saptırırız. Giderek algımız daha seçici olur ve hedefin daha istikrarlı bir resmini çizmeye başlarız.

Algının 3 bileşeni vardır:

1- Algılayıcı; bir şeylerin farkına varan ve bir nesneyi ve hadiseyi anlamaya çalışan kişidir. 3 etken bu algılamayı etkiyebilir; deneyim, güdüsel zihin ve duygusal tatmin. Farklı güdüsel ve duygusal durumlarda algılayıcı bir şeyi farklı şekilde algılayabilir. Ayrıca farklı durumlarda algılayıcı “görmek istediğini görme” eğiliminde olduğunda “algı savunması” oluşturabilir.

2- Amacı; bu algılanan veya yargılanan şeyin mahiyetini-gerçeğini bilme isteğidir. Öğrenilmek istenen hedef hakkında bilgi eksikliği veya belirsizliği daha çok anlam çıkarma ihtiyacına sebebiyet verebilir.

3- Ortamı; algılamada ortamın (şartların ve ihtiyaçların) büyük bir etkisi vardır, çünkü farklı durumlar hedef hakkında daha ayrıntılı bilgiler isteyebilir.

Psikolojinin konusu olan insan ve hayvanda algı, duyulara bağlıdır. Klasik beş duyu; görme, duyma, koku alma, tat alma ve dokunmadır. Bunların dışında; beden bilinci, denge hissi, acı ve mutluluk etkisi, feraset (önsezi) gibi duyular da vardır.

“Algılama ve kavrama” kargaşası!

“İletişim (medya) alanında yaygın bir şekilde kullanılmakta olan “algı” deyimine, adeta “hakikat” olgusu yerine ikame edilmek üzere bir anlam yüklenmesi yanlıştır ve yanıltıcıdır. Bir düşüncenin, duygunun ve eylemin mahiyeti ifade edilmek istenildiğinde, “algı” deyiminin kullanılması, sanki gerçek bir durumun ve doğruluğun anlamını üstlenmek çabası ve amacı sırıtmaktadır. Ayrıca “algı”ya yüklenen anlam, zımnen ya da örtük olarak bir “değer yargısı” niteliğine büründürülmeye çalışılmaktadır. Çoğunlukla da bu “algı yönetimi” nitelemesiyle kendiliğinden asla sorgulanamaz ve eleştiri konusu yapılamaz bir mutlak yargıya, hatta tabuya dönüştürülme gayreti kasıtlıdır.

Öncelikle iletişim araçlarının temel konusunun ya da esas sorununun “doğruyu bulmak ve aktarmak” olduğu tespitinin yapılması mutlak gereklidir. Haber şeklinde olsun, makale, inceleme, söyleşi ya da “magazin” türünde olsun, son çözümlemede başvurulan ve kullanılan malzeme “bilgi” ve onunla ilgili “değer” olguları alanına aittir. Sözgelimi doğru haberin muhatabı olan öznenin, yani okuyucu veya izleyicinin zihin dünyasında meydana getirdiği etki, yalan haber bakımından da aynı niteliktedir. Bunlar öznenin (yani okuyucu ve izleyicilerin) bilgi ve değer dünyasında, olumlu ya da olumsuz, açık ya da örtük bir takım değişiklikler meydana getirir. Bu durum kişilerin düşünce ve davranışlarında da kendini belli derecede gösterir.

Bilgi olgusu, kaynak itibariyle; ya duyumla ya akılla ya da sezgi ve kavrayışla ilişkilidir. Sorun olarak ait olduğu alan öncelikle felsefedir. Ancak bilgi olgusunu, oluşum ve kullanımı bakımından başka bilim dalları da, bağlı oldukları yöntem temelinde ele alıp inceleyebilirler. Mesela psikoloji, sosyoloji, elbette şekli yönüyle mantık böyledir. İletişim, giderek bir disiplin kimliği kazanmaya başladığı andan itibaren, konusu olan “haber”in aslında bilgi kapsamına ait olduğunu kavradığı ölçüde, bunun felsefe bağlamı ihmal edilerek anlaşılamayacağını fark etmiştir. Kuşkusuz, ülkemizde bu durum yeterince kuramsal boyutuyla inceleme konusu olarak henüz ele alınmış değildir.

İletişim disiplini, elbette felsefe disiplini gibi bilgi olgusunu, onun mahiyet ve niteliğini bir sorun olarak değil, bilginin kullanımı çerçevesinde konu edinmek mecburiyetindedir. Dolayısıyla bilginin kullanımı için genel olarak öngörülen özellikler ve ilkeler, iletişim disiplinini de bağlayıcı niteliktedir. Sözgelimi “basın ahlak ilkeleri” deyimi, düşünce ve bilim alanında geçerli olan asgari ahlak ilkelerini gözetmek yükümündedir.

Başlıkta algılama ve kavrama ibarelerini, felsefi bir sorun olarak irdelemesek bile, en azından felsefenin genel yaklaşımı temelinde değerlendirmek yerinde olacaktır.

Bir defa “algılama” süreci ya da eylemi kesin doğruları değil, hisleri ve duyguları çağrıştıracaktır ve bilginin, örneğimizde “haber”in duygu temelinde ele alınması, doğruluğu ve kesinliği konusunda bizi sabit ve değişmez bir veriye ulaştırmayacaktır. Yani algı, kaynağı itibariyle öznel, göreceli ve değişkindir. Sözgelimi iletişim alanında muhabir, bir olayın haberini aktarırken, kendi öznel bakış açısının gereği olarak, kendi değer ölçülerinden bütünüyle bağımsız hareket edemeyebilir. Yani haber dolayısıyla zihninde oluşmuş algının etkisini dışa yansıtabilir. Haberin konusu olan olay ile, o olay nedeniyle oluşmuş algının sınırları birbirine karışabilir. Bu türden haberler ile sıkça karşılaşma ihtimali öngörüldüğü için “tekzip” kurumu basın ahlakını tamamlayan ve koruyan önemli bir unsur olarak meydana gelmiştir.

Algı eyleminin ölçüsüz bir şekilde kullanıldığı bir diğer alan, nesnel ahlak kurallarının, nerdeyse bağlamı dışında kullanılması itiyat haline gelmiş olan siyaset alanıdır. Özellikle seçim süreçlerinde siyasetin bütünüyle mahiyetini inkâr anlamına varacak ölçüde yozlaştırılmasında algı eylemi etkin bir yönteme dönüştürülmekte rakiplerini karalamak ve yaralama aracı gibi kullanılmaktadır. Kısaca, kendi başına böyle bir niteliğe sahip olmamasına rağmen algı, bir yöntem olarak yıkıcı bir hal almaktadır. Adeta siyasetin aktörleri, insani niteliklerinden uzaklaştıkları, saçma sapan yöntemlere başvurdukları, asılsız itham ve iftiralarla saldırdıkları ölçüde başarılı sayılmaktadır. Aslında bu bile onlarda oluşan bir algıdır, ama gerçeğin yerine ikame edildiği sanısına dayanmaktadır. Onun için algı yerine kavrama eyleminin doğruluğu, doyuruculuğu ve doğrultucu olduğu üzerine yoğunlaşmak daha yararlı ve yapıcı olacaktır.[5]

Algılama aşamaları ve “bilgi”nin oluşması

Öğrenirken ve düşünürken kullandığımız duyusal bilgi bize dış dünyadan ulaşmaktadır. Bu durumlar günlük yaşamda sürekli yorumlanır, bu nedenle algı öznelleşir ve her kişide farklı bir şekil alır. Bir kişi çevresini algılamadıkça, ona uygun tepkide bulunamayacaktır. Örneğin; doktor hastasını görmeden, dinlemeden, dokunup onu muayene etmeden tedavi etmesi imkânsızdır.

Algı, organizmanın içindeki ve dışındaki uyarıcı durumların bir işlevi olarak oluşmaktadır. Algının olabilmesi için alıcı (kişilerin), iletici (nesnelerin) ve tepki verici, (beyin ve zihnin) birlikte harekete geçmesi lazımdır.

Algı, karmaşık bir süreçtir ve çeşitli aşamaları vardır. Algılama anında o andaki ruhsal durum kadar, geçmiş yaşantılar ve geleceğe ilişkin umutlar da bu sürece katılır. Yani her birey çevresini kendine özel bir şekilde algılayacaktır. Gördüğümüz, işittiğimiz, kokladığımız, tattığımız, dokunduğumuz kısaca yaşadığımız her şeyi o anki ruhsal durum kadar geçmişteki yaşanmışlıkla hafızaya kazınmış hatıralardan ve geleceğe ait umut ve kurgulardan bağımsız düşünmek yanlıştır. İşte bütün bu duyumları ve kurguları yorumlayarak anlamlı bilgiler haline taşıma ve örgütlenmiş bir bütün olarak kavrama sürecine ALGI tanımı kullanılmaktadır.

Algı, nesnelerden, niteliklerden ve ilişkilerden duyu organları aracılığıyla haberdar olma, diğer bir deyişle, nesnelere ve olaylara ilişkin izlenimlerin yorumlanmasıdır. Yani algı:

Duyusal ham maddenin işlenmesidir.

Bilinçli ve yönlendirmeli bir süreçtir.

Duyum, fizyolojik ve basitken; algı psikolojik ve karmaşık bir neticedir.

Algı öznel ve görecelidir, kişilere ve gerçeklere göre değişebilir.

Dikkat derecesi; öğrenmeyi kolaylaştıran, unutmayı zorlaştıran bir faktör gibidir.

Dikkatin yönünü belirleyen faktörler ise:

1- Dış Etmenler: şiddeti, büyüklük nispeti, zıtlık ve tersliği, çok tekrar edilmesi, hareket kabiliyeti, değişiklik ve dikkat çekiciliğidir.

2- İç Etmenler: Organizmanın – bireyin özellikleri; (ruh hali) eğitimi, mesleği, ilgileri, güdüleri, hazır olma hali, algı temeli ve önceden öğrendikleridir.

Bu muhterem zat, eski CHP zulümlerini hatırlatıp Müslümanları AKP’ye mi çağırmaktaydı!

Mevlâ’sını veya Belâsını Arayanlar

“Seçimlere az kaldı. Oylarımızla ya Mevla’mızı yahut belamızı arayacağız. Ne aradıysak onu bulacağız. Kendi düşenin ağlamaya hakkı yoktur. (Neymiş) Din istismarı yapılıyormuş… Din istismarı yapılıyor da, dinsizlik istismarı yapılmıyor mu? Birileri Türkiye’yi 1925 ile 1945 yılları arasına geri götürmek istiyor. O yirmi sene onların altın çağıdır. İnsanların inançlarından, fikirlerinden, görüşlerinden dolayı apar topar asıldığı terör ve zulüm altın çağı. Toplu katliamların yapıldığı altın çağ. Şapka yüzünden nice vatandaşın idam edildiği, olağanüstü mahkemelerde süründürüldüğü, zindanlarda çürütüldüğü altın çağ. Ezan okumanın yasak olduğu altın çağ. Onların altın çağı, Müslüman çoğunluk için karanlık ve kanlı çağdır. O günlerde memleketi kasıp kavuran acımasız bir diktatörlük vardı. Peygamberimiz (Salat ve selam olsun ona) haber veriyor: Bir toplum ne halde ise öyle idare olunur, buyuruyor. Biz ne halde isek, seçimlerden sonra başımıza bize layık idare gelecektir. İyi isek iyi, doğru isek doğru, güzel isek güzel bir idare. Vatandaş seçim günü sandığa git ve oyunu at. Ya Mevla’nın rızası için, ya belanı bulmak için.”[6]

Bu zata sormak lazımdı:

“Ey Müslümanlar, oy emanettir, oy mesuliyettir; oy nasıl bir zihniyet ve sistemle yönetilmek istendiğini tercih meselesidir. Bu nedenle kesinlikle SP desteklenmelidir” demesi gerekirken “aman CHP gelmesin diye AKP’ye oy verilmelidir” şeklinde algılanacak bu muğlak, yuvarlak hatta kaypak ifadelerle, kimleri idare ettiğini zannetmektedir? Olgun ve onurlu mümine yakışan mertlik ve netlik, niye bu muhteremlere bu kadar ağır gelmektedir?

Haçlı AB’nin kuyruğuna takılan AKP’yi desteklemek intihardır!

Haçlı Kanada’da 1840 yılında kiliselerin açtığı ve yerli halkının çocuklarının asimile edilmek için ailelerinden zorla alınarak beyinlerinin yıkandığı yatılı okullarda 1996 yılına dek 6 bin çocuğun kötü muamele sebebiyle sistemli bir şekilde öldürüldüğü açıklanmıştı. Kanada tarihinin kara sayfalarından biri olan yatılı kilise okulları ile ilgili kurulan komisyon, raporunu tamamlamıştı. Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu olarak bilinen kurulun Başkanı Hâkim Murray Sinclair, yatılı okullarda en az 6 bin çocuğun öldüğünü resmen açıklamıştı. İlki 1840 yılında Batı Kanada’da açılan yatılı kilise okullarının, 1883 yılına gelindiğinde federal devletin “yerlileri çocukken yok edin” prensibinin uygulama merkezleri haline geldiğini vurgulayan hâkim 1920 yılında çıkarılan kanunla 7 ila 15 yaş arası tüm yerli çocuklarının bu okullara verilmesi mecburiyeti getirildiğini hatırlatan Sinclair, okullara kaydedilen çocukların yüzde 24’ünün kısa süre sonra öldüklerinin belirlendiğini anlatmıştı.[7]

Yani CHP eliyle yaptırılan tahribatların bin beterinin hem de İslamcılık kisvesiyle AKP marifetiyle yaptırıldığını bu muhterem zevat hala bilmez miydi, yoksa bile bile mi bu vebalin altına girmekteydi?

Ve bütün bunlardan sonra, AKP %40’dan fazla oyla seçimlerden yine 1. parti olarak çıkıyor, ama 276’yı bulamadığı için tek başına hükümeti kuramıyor ve düne kadar hakaret yağdırdıkları muhalefete muhtaç konuma düşüyordu. Artık bir Milli Mutabakat İktidarı tek ve gerçek çözüm yolu olarak karşımızda duruyordu.

 


[1] http://www.internethaber.com/7-yil-boyunca-tecavuz-ettiler790670h.htm

[2] 30 Ağustos 2014, Hacı Yakışıklı, http://www.yeniakit.com.tr/haber/erbakan-ve-erdoganin-buyuk-oyunu-72234.html

[3] ahttakan@gmail.com

[4] arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr

[5] İsmail Kıllıoğlu, Milli Gazete

[6] M. Şevket Eygi, 31 Mayıs 2015, Milli Gazete

[7] 1 Haziran 2015, Milli Gazete

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

Yorumu Takip Et
Bildir
guest
14 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Hasan Ellialtı

@Yörük Ali Efe
Yörük Ali Bey, sizlerle temelde dünya görüşümüz aynı olsada tespitim şudurki yöntem farklılığımız var. Erdoğanın günah karnesini yazmışsınız. Konuya ben şu şekilde bakıyorum; saydığınız gayri islami tutumlar Erdoğanın istemeden ortak olduğu günahlardır. Zira Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar İslam ülkesi olarak görülsede gerçekte öyle değildir. Peygamberimizin o günün arabistanında yaptığı devrimin aynısını bugün Türkiye Cumhuriyetinde yeniden yapmak gereklidir.Türkiye Cumhuriyetinde kendine müslüman diyen insanların ezici bir çoğunluğu müslüman olmasına ramen bilinçsizce faizci kapitalist sistemin savunucusudur. Türkiye Cumhuriyeti insanı İslami devrimin getireceği anlayışa ve bunun sonucunda batının bize yapacağı dayatmalara hazır değildir. Dolayısı ile Erdoğanın yaptığı devrimi aşamalarıyla gerçekleştirme çabasıdır. Peygamberimizin devrim aşamalarına bir bakalım,

1-Peygamberimiz İslami devrimi yaparken yanında tüm ambargolara ve yaptırımlara dayanacak eğitimli, imanlı çelik bir çekirdek oluşturmuş ve tebliğe başlamıştır.

2-Mekkedeki kapitalist sistem peygamberimizi dışlamış ambargo uygulamış, en sonundada canına kast etmiştir.

3-Peygamberimiz mekke müşrikleri ile eşit koşulda güç teşkil etmek için medineye hicret etmiştir.

4-Müsümanlar medinede hem güç toplamış, hemde çoğalmıştır.

5-Yeterli güç elde edilince savaşlar yolu ile mekke müşrik sistemi göçertilmiştir.

Sizinde bildiğiniz gibi devrim bir anda olmamıştır. Sizin gibi samimi kardeşlerimiz gelir gelmez örneğin faiz yasaklansın istiyor. Yasaklansın ancak kapitalist sistem batının can damarıdır. Bu damarı bir anda keserseniz sizlere İranda olanın, Venezüellada olanın, Küba da olanın aynısı olacaktır. Yetmezmiş gibi gerçekte tam anlamı ile müslüman olmayan toplum size karşı ayaklanacaktır. Mete Gündoğan hocanın BDPS/KRS savunusunu bilirsiniz. Kendisine hocam bu sistemle oluşacak ambargo ve baskıları, toplumsal ayaklanmaları nasıl bastıracaksınız diye sorduğumda ” biz doğrunun ne olduğunu söylüyoruz.. sonuçlarını tartışmıyoruz ” demişti. Netice itibariyle ben Erdoğanın bu yönde adımlar attığını yani, Enerjide bağımsızlık, Silah sanayinde bağımsızlık, Eğitimde bağımsızlık konularında temel atmaya çalıştığını görüyorum. Siz yinede kabul etmeye bilirsiniz. Ancak meselenin kusura bakmayın amiyane tabir ile “Bekara karı boşamak” durumuna sokulmaması gerektiği inancındayım.” batılın tekeri dönmesin diye gerekirse kellemizi o tekerin altına koyarız ” demişsiniz biz o kelleleri kolay kolay harcatmayız o durum son raddede gerekli ve elzem bir durumdur. Gerekirse onuda yaparız. Ancak ondan önce yapılması gerekenler var diye düşünüyorum. Kalın sağlıcakla.

Yörük Ali Efe

Engel olan gururumuz değil İmanımızdır!!!
Sn. Ellialtı…

🙂

Yine yorumunuza en sondan başlayalım!
Bizler, samimi ve inançlı insanlar olarak, Erdoğanın hangi hareketini destekleyelim? Faiz için Allah, Zatı ile savaş kabul ettiği faizi dünya gerçeği olarak yol vermesini mi? Zina ile alakalı kanunları düzetlmeyip, muallak olan kanuna daha bir açıklık getirip suç olmaktan çıkarmasını mı? BOP eşbaşkanı olarak kendini ilan etmesini ve Diyarbakırı merkez olarak gösterip bunu ekranlarda bas bas bağırmasını mı? Şimdi kendi ağzı ile terörist, karanlık yarasalar dediği kendince devletin dibine kibritt suyu dökecek kadar tehlikeli olan Cemaatci kadroları koynunda, sizinde kabul ettiğiniz gibi, besleyerek, arkalarını sıvazlayarak devleti kendi eli ile nerede ise tüm kadrolarını teslim edecek kadar aldatılmış ve farkına varamayacak kadar basiretsiz olduğunu , şahsı ve tüm kadroları hep bir ağızdan defalarca aldatıldık ifadeleri ile itiraf etmelerini mi? Daha dün kahvaltı masalarında yumurta tokuştururken, bügün NATO’yu imha etmesi için Suriyeye davet edecek kadar Esad’a düşman olmasını ama dün haremine kadar sokacak kadarda basiretsiz ve ferasetsiz olmasın mı?

Yahu ben, biz bu Allah’a kul olmak kadar şerefli bir rütbe varken, Kimin ne zaman, hangi yetki ve emir ile verdiği belli olmayan ve TBMM tutanaklarında hiç bir belge ve karar olmamasına rağmen kendini tüm ortadoğu İslam çoğrafyasını kana bulayan, Müslüman kadınların ırzına geçilmesine vesile olan bu BOP eş Başkanı rütbesi ile övünen Eş Başkanın neyini kıskanalım da destekleyelim….

Bizim sloganımız Hayra motor,Şerre Frendir… Şehadet parmağımı ıslatacak kadar iyilik görsek destekleriz… Ama Dağlar kadar şerri ve Batıla hizmeti varken biz tıpkı Bedirde karşımızda babamızı, amcamızı, kardeşimizi dahi görsek o şerre fren olur, batılın tekeri dönmesin diye gerekirse kellemizi o tekerin altına koyarız…

Hal böyle iken şer dolu, nifak dolu bu zatı, “gururunuzu aşamadığınız için desteklemiyorsunuz” diyerek bizlere iftira atıyorsunuz,

Evet biz aşamadığımız için bu zatı ve eylemlerini desteklemiyoruz, ama aşamadığımız gururumuz değil İMANIMIZDIR…

Zira imanımızdan dolayı ki tek gurur kaynağımız budur, bu imanımızın gereklerinden dolayı ne malum zatı ne de her hangi bir Batıl hareketi desteklemiyor ve arka çıkmıyoruz…

Hasan Ellialtı

@Yörük Ali Efe
Öncelikle Milli Çözüm Dergisini muhalifte olsam yorumumu eklediği için çok teşekkür ederim. Öyle yada böyle taraf olmuş yayın organlarında yorumlar sagılı dahi olunsa yayınlanmamkta insanlar arasındaki irtibat kopmaktadır. Yörük Ali Bey haklı olarak kendi dünya görüşü çerçevesinde olaya yaklaşmış. Kendisine katılamayacağım sebepleri ise şudur…

1) Erdoğana olan dış destekli saldırıları kurgulanmış bir oyun olarak anlatmış. Bu doğru ve gerçekçi değil. Zira gerçek olsa tüm güneydoğu organize edilerek HDP nin barajı geçmesi, AKP nin tekbaşına iktidarının devrilmesi fiili durumu oluşturulmazdı. Komplo teorilerinin fiziki durumu desteklemesi gerekir. Açık açık batı ve sionist basın Erdoğana saldırmaktadır. Bunda kısmende başarılı olmuştur. Erdoğana karşı yürütülen algı operasyonunun aynısını Romanyada Çavuşeskuya karşı görmüştük. İnsanlar yıllar sonra uyandıklarında iş işten çoktan geçmiş bulunmakta idi.

2) Sizleri anlıyorum, zira Erdoğanın 2012′ e kadar sicili pek parlak görünmedi. Ancak gelinen noktada Erdoğanın Fetullahçıları sadece devlet kadrolarında müslüman insanlar olsun endişesi ile yerleştirdiğini anlıyoruz. Kendim dahi onları aşırı ABD yandaşı olmalarına ramen imanlı olmaları ve bu konuya en yakın insanlar olmaları hasebiyle devlet kadrolarına gelmelerini destekledim. Şahsen bende Fetullah hocayı tanrı edinecek kadar bağlı olduklarını düşünmezdim. Maalesef cemaatlerin tamamında bağlı olunan hoca yada tarikat lideri helal dediğine helal, haram dediğine haram denilen konumdadırki bu ŞİRK tir.

3) Erdoğanın yerinde olsam bugün gördüğüm kadarıyla bende aynı şekilde davranırdım. Küresel dünyada bir üst lige çıkmak, islami devrim yapmak istiyorsanız belli koşulların olması gerekir. Öncelikle Enerji bağımsız olacaksınız. Kendi silahınızı üretir durumda olacaksınız. Eğitimli ve bilinçli bir topluma sahip olacaksınız. ( Zira Allahın istediği islami sistemi uygulamak için Türkiyenin büyük çoğunluğunun gerçek anlamda islamı özümsemiş olması gerekiyor. ) Son olarak Nükleer bir ve ekonomik bir güç olacaksınız. Bu alt yapı olmadan İslami Reforma tevessül etmenin bedelini 28 Şubatta hep beraber görmüş bulunmaktayız. Bunu söylerken Hoca yanlış yaptı demiyorum. İyikide yaptı zira altyapının buna hazır olmadığını gördük. Zannımca Erdoğan bu alt yapıyı oluşturmak için bu kadar imam hatibi açıyor.

4) Allah nasip ederse Türkiyede islami devrim alttan gelen imam hatipli bilgili nesille cerayan edecek. Belki uzun süren bir süreç olacak bu. Zaman zaman istemesekte batının istediği gibi davranacağız. Ancak Nükleer santralleri kurup yıllık 60 milyar dolar enerji harcamasından kurtulup, yerli silah sanayimizle bir okadra tasarruf yapacağız. Batının elinden teknolojiyi ve bilimi alacağız.. yani sabır.. sabır.. sabır..

5) Sizler bence Erdoğanı şuanda desteklemekte gururunuzu aşamıyorsunuz. Gezi Parkı startı Erdoğanın gerçekte olduğu kimliği artık gizleyemez olduğu bir milattır ve siz bunu itirafta gururunuzu aşamıyorsunuz diye düşünüyorum. Ancak muhalifte olsanız temelde samimi insanlar olduğunuzu bildiğimden er yada geç doğruyu anlayacaksınız diye düşünüyorum.

Allahı selamı hepinizin ve tüm islam aleminin üzerine olsun. Sevgi ve saygılarımla.

Yörük Ali Efe

Hulusi Bey ….
Hulusi bey;
şu anki Saadet Partisi “SAADET PARTİSİ”nin kendisi değil malesef bir İZOTOPUDUR!?

Yani tıpkı bir izotop atomlar gibi kimyasal özelliği aynı ama fiziksel özelliği ÖZ atomdan farklı olan halidir…

Kimyası aynıdır,Maneviyatçıdır, Nefis terbiyesini esas alır, ve her daim Hakkı üstün tutar…

Ama maalesef şu aralar fiziki özellikleri olması gerekenden biraz sapmıştır. Yani doğruyu ve yanlışı seçmede ; kim ve hangi eylemler hayra ve hangileri şerre hizmet ediyor bunları ayırmada yönetim kadrolarındaki bazı zafiyet ve mikroplardan arınamadığından dolayı zafiyet göstermekte ve bütün bunlardan kaynaklı şaşkınlık ve güç kaybından mütevellid dirayet noktasında da zayıflıklar göstermektedir….

Ama her şey aslına döner, şuan bu gördüğünüz izotop hali de aslına hem kimyası hem de fiziği ile evvelden nasılsa o haline dönecek ve kaldığı yerden devam edecektir…

Yazılarda umut aşılamak yerinecek değil bilhassa övülecek bir durumdur, tüm satılmış ve işbirlikçi organların milleti umutsuzluk ve karamsarlığa yönelttiği bir zamanda Milli Çözüm “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin” hadisin gereğini yerine getiriyor ve milletimizi zaten sinesinde ve fıtratında sahip olduğu öz güveni yeniden ortaya çıkarması için çaba sarf ediyor…

Kime güveneceğiz? derken elbette kendimize, zira bu millete daima “Çaresiz değil ÇARE SİZSİNİZ” diyerek çarenin aynada karşılarında durduğunu söylemiş ve yazmış bir Milli Çözümdür… Ve son yazıları da okursanız Milli Çözüm bu sözünün arkasında olaraktan asla partizanlık yapmamış ve mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır diyerek çarenin
“YA MİLLİ MUTABAKAT VEYA KAOS VE TAHRİBAT” [url]https://www.millicozum.com/mc/ozel-yazilar/ya-milli-mutabakat-veya-kaos-ve-tahribat[/url]

diyerek nerede olduğunu da yazmış ve söylemiştir…

hulusi

Yörük Ali Bey
Tamam C.Başkanını beğenmiyorsunuz size göre de hala kullanım süresi dolmadı !!! Peki Milli Görüşçülerin şu haline ne diyeceğiz, ne istedikleri, ne yaptıkları belli değil, koalisyon mu istiyorsunuz, seçim mi? Siz hala sözde milli görüş temsilcisi Saadet Partisinin ne yaptığını anlayabildiniz mi bu kadar insan kime güvenecekte yolunu değiştirirecek!! Kusura bakmayın ama ben Davutoğlu ve ekibinin bile C.Başkanı tasfiye olsa bile uzun yıllar gideceğini düşünmüyorum. Yazılarınızda sürekli umut aşılıyorsunuz kime güvenip devrim olacağını düşünüyorsunuz vesselam..
Saygılarımla,

Yörük Ali Efe

Hasan Ellialtı Bey….
Dediğiniz gibi yapalım ve yorumunuzun en sonunda belirttiğiniz gibi fiiliyata bakalım!
Gezi olayları ile beraber görüşüm değişti demişsiniz, ne oldu Gezi olaylarında, izlediği işbirlikçi politikalarla iyice köşeye sıkışan AKP ve Sn. Erdoğan’a bir çıkış kapısı ar(an)ıyordu ve muhalefette her zaman olduğu gibi AKP’ye yardım ve yataklık etmek üzere devreye sokularak ve “iktidarını sabit kılmak istiyorsun muhalefetini de sen ayarla” metoduna göre plan devreye sokuldu. Sonuç olarak; Gezi olaylarını destekliyorsanız CHP’li  ve Anti Erdoğan’cı (ABD politikalarına destek) desteklemiyor ve karşı çıkıyorsanız AKP li ve Erdoğan’cı oldunuz…. (Yine ABD politikalarına destek oldunuz. Sonuç ABD ve İsrail tarafından uygulanan Siyonist ve emperyalist politikalara desteğe devam.) Buna  siyaset satrancında çatal (veya ters siyaset) derler, toplumda oluşturulan algı ile onların planladığı her iki gruptan hangisine doğru giderseniz sonunda sizin değil, onların istediğini tercih etmişsiniz demektir. Kazanan onlardır. Gezi olaylarının en kısa özeti budur….  Ya şucusun, ya da bucusun dediler… Aynı metodu; “AKP’ye muhalifmisin o zaman, paralelcisin, kavgadan önce ise darbecisin” Gibi kullanmaktalar ve ayrıca bir başka örnek olarak; Aydın Doğan “Ben Demirel, ,Özal ve Tansu hanım dönemlerinden daha çok Sizin (AKP) döneminizde 1’e 5 kazandım” diyerek, Bana söylenen laflara siz bakmayın FİİLİYATTA (Erdoğan’ın bana sataşıyor görüntüsü; Onun tabanına “bakın ben Aydın Doğan’a bile kafa tutuyorum” havasını vermek ve tabanını hoş tutmak ve kaymaları önlemek içindir yoksa) benim işlerim tıkırında ve ben en çok bu AKP döneminde, 1’e 5 (yani %500) kazandım” demiştir…

Ayrıca bu sizin dış basın veya dış güçlerin saldırıları ve AKP ve Erdoğan aleyhtarı sözleri sizi aldatmasın, hani ABD içinde pek meşhur “Amerikan Güreşi” dedikleri (pankreas güreşi) tamamen kurguya ve aldatmaya dayalı bir şov programı vardır… Bunların çok sert vuruşları veya birbirlerini yere atmaları seyircilere dönüktür. Ve gerçekte birbirlerine zarar vermek değil, tamamen gösteri ve şova dayalı ve kurgudur. Şovun bitiminde maç gelir yarı yarıya bölüşülür. Kaldı ki; şike yapılmış boks maçında bile maçı kazanacak böksör (şike olmasına rağmen anlaşılmasın diye) normal ve gerçek yumruk yiyebilir ve kaşı gözü patlayabilir ama bu ona (maçı şikesiz kazandı desinler anlaşılmasın algısı oluşturmak için yapılmaktadır) amaç maç kazandırılıp şampiyon yapmak içindir. Veya hadi daha basit benzetmeyle; bunlar tahtaverliye biniyor biri aşağı inmeden öbürü yukarı çıkamaz.

Şimdi de gelelim yorumunuzun en başına, “ÇOK TARAFLI, AŞIRI YANLI VE OBJEKTİFLİKTEN UZAK” iddianıza…. Bizim bu sitede gördüğümüz tek çok taraflılık, HAK’tan yana olmaları ve objektiflikten anladıkları ise asla şaşmaz ve değişmez kesin delil olarak KUR’AN ve SÜNNETİ  esas almaları ve her olay ve gelişmeyi bu göre yorumlamalarıdır…. Ve bu yüzden de, geziden önce geziden sonra, AKP-Cemat kavgası öncesi sonrası bu gruplarla ilgili yorumları, tahlilleri ve tespitleri değişmemiş aynıdır ve 13 yıllık yazılarının tamamı sitede bulunmaktadır.

Şuan durum  şuan iktidar sahipleri için beterdir…. Çok önceden deliğe  süpürülme  kararı alnmış ama araya giren bazı önemli aracıların yalvarmaları sayesinde , Washington’da “Bu adamı kullanın, deliğe süpürmeyin” diyerek son bir şans verildi şeklindeki sözlerini hatırlarsınız…. Süpürmediler ve bugüne kadar da kullandılar ama nihayetinde her şeyin bir son kullanma günü vardır, ve işte bazılarının da son kullanma tarihi gelmiştir. Ve bu şeytani güçlerin ellerinde bugüne kadar kullanılan hiçbir kimse de öylece sallanan sandalyesinde emeklilik geçirmemiştir…. Olay sadece başka bir senaryo zamanıdır ve bu senaryoda da oynayacak kimse için de bir başka işbirlikçiye rol biçilmiştir…. Her ne kadar tavizler verse de , yalvarsalar da fayda yoktur, artık sifonun kolu çekilmiştir, ve o hepimizin bildiği anafor oluşmuştur, işte bu sağa sola sallanmalar, salvoların hepsi bu anaforun ve başına gelecek olan kötü sonun farkındalığından ortaya çıkan hezeyanlar, yakarışlar ve son çarelerdir…. Artık gemi batmakla karşı kaşıyadır… Ve bundandır ki her zaman olduğu gibi batan gemiyi önce fareler terk etmekte ve koca dalgaların arasında tayfasız kalmaktan korkan batan geminin kaptanı kendine çok eskiden bir limanda terk ettiği eski tayfa arkadaşlarından medet ummakta ve bir zamanlar arkasında bıraktığı o limana batan gemisine tayfa bulmak ümidi içinde dönmeye çalışmaktadır…..

İşte bu sebeptendir ki bu geriye dönüş çabası ve eski tayfaları batan gemiye doldurmak için verdiği bu çaresizce çabasına siz diyorsunuz ki;” ERDOĞANIN İÇİNDEKİ MİLLİ GÖRÜŞÇÜ ZİYNİYET PATLAYI VERDİ” Bakın Erdoğan cemaat için “arkadan hançerledi ne istedilerse verdim” dedi ve itiraf etti halktan özür diledi, yetmez Ergenekon davası için “hepimiz kandırıldık” dedi askerden özür diledi itiraf etti. Demek ki özür dileyebiliyor ve itiraf edebiliyor böyle bir erdemi var. Size soruyorum şimdi… (bize göre patlayan Milli Görüş zihniyeti yok. Hadi size göre Milli Görüş zihniyetine döndü dersek o zaman) Erdoğan niye, MİİLİ GÖRÜŞ camiasından özür dilemez. (İki hatasını bilip özür dileyip itiraf ediyorsa, bu konuda şimdiye kadar niye özür ve itiraf yok) AKP’nin; “Milli görüşün devamıyız” diyerek oy aldığı ve 10 yıla aşkın Milli Görüş politikalarını izliyecem diyerek seçmenini oyaladığı ve hesaba hiç katmadığı bir partinin eski genel başkanı olarak bunu niye itiraf etmez. Mesela; “Ben Milli Görüş gömleğini çıkardım ancak hata ettiğimi anladım. Seçmenimi de Milli Görüşün devamıyız diyerek oyunu aldım ve 10 yıla aşkın kandırdım istismar ettim kusura bakmayın.” der mi, dedi mi, diyebilir mi?

Aldanmayın, yorum attığınız bu yazıyı bir daha okuyarak “toplumun algılarıyla nasıl oynanıyor ve ne gibi metodlarla manipüle ediliyoruz” konusunu daha iyi bir şekilde anlamanızı tavsiye ederim….

Hasan Ellialtı

Fikirler Putlaştırılmamalı
Sayın Akgül, Erdoğan hakkındakı görüşlerinizi çok taraflı ve aşırı yanlı, objektiflikten uzak buluyorum. Tüm batı devletleri, ABD, İngiltere, İsrail, Almanya başta olmak üzere, CNN, BBC, Newyork Times gibi siyonizmin yayın organlarının tamamı ve içerideki maşaları bu adama neden saldırıyor diye hiç düşündünüzmü hiç? Hainlik ve satılmışlıkla suçladığınız bu şahıs, ABD ye Fetullah Gülene hayır dediğinden, Nükleer Santral yapacağım dediğinden, Yerli Silah Sanayini kuracağım dediğinden, Faizler indirilsin dediğinden, çinle uzun menzilli füze anlaşması akdetmesinden buyana adamın başına gelmedik kalmadı. Bu kadarınımıda görmüyorsunuzda bu kadar sırtlan arasında birde siz ısırıyorsunuz? 2002, 2007, 2011 senelerinde ben Erdoğana oy vermedim. Neden ABD ve Fetullah Gülen Erdoğanın yanındaydı. Gezi Parkından başlamak üzere destekliyorum çünkü Erdoğanın içindeki Milli Görüşçü ziyniyet patlayı verdi. Bu kadar itin saldırdığı müslümanı desteklemek farzdır. Bu durumda siz kendinizi ve kalıplaşmış sabit görüşünüzü bir sorgulayın isterseniz. Zira ahirette islam için çırpınanları tekmelek ağır bir suç teşkil eder. Erdoğan hata yapmadı demiyorum. Ancak ben fiiliyata bakarım. Bu gün Erdoğan itin köpeğin saldırdığı mazlum konumundadır.

Yörük Ali Efe

Artık ancak acı ve şiddete duyarlı bir toplum!
İnsan dediğin bir anlamda bilinçtir, özgür iradedir. Olayların oluşunu olmadan önce, bazı emarelerden sezebilen ve önlem alabilen, kendisini oluşaBİLECEK olaylara karşı ÖNCEDEN ayarlayabilen ve çeki düzen verebilen bir varlıktır…

Oysa bu durum artık değişmiş ve tıpkı hayvanlara özgü olan ve ancak bir şiddet, korku veya canının yanması karşısında tepki veren ve kanazile edilebilen bir varlık haline gelmişiz…

En son yaşanan olaylarda da bunu net görebiliyoruz,
tepki vermemiz ve bir eylem yapmamız için ancak birilerinin ölmesi, bir yerlerin patlaması ve bu görüntülerin gözümüze sokulması neticesinde tepki verebiliyor ve bu tepkimizde yine insanca değil ancak hayvanca bir tepki oluyor ve sokaklara çıkıp yakıp, yıkıyor ve konuşmak yerine ise bağırıp çağırıyoruz…

Bu tepkilerin hepsi insanca değil hayvanca bir tepkilerdir…. Kurt sürüsü gibi her gördüğümüz ışığa saldırıyor ama bir ateşle kovalanınca oradan sıvışmamış gerektiğini anlıyoruz. Bostandaki, kimindir, helal midir haram mıdır sormadan, bir merkep misali bostanlara destursuz dalıyor, ancak bostancının sopasını sırtımıza yiyince bostanı terk ediyoruz.. Terk ederken de olanca hıncımızla anırıyoruz…

Algılarımız, yorumlarımız insani olmaktan daha ziyada hayvansal seviyelere inmişi durumda, kim daha çok bağırırsa onu haklı, kimin arkasından daha çok saman varsa ( bize vereceği dahi kesin olmamakla beraber) onun yamacına yanaşır haldeyiz…

Hali ile algımızda sorun olması sebebi ile manipüle edilmeye yada daha açık deyişle güdülmeye daha müsanip bir haldeyiz….

Her olay karşısında düşünce organımız olarak midemiz yerine önce akıl ve vicdanımı kullanmadığımız müddetçe algımız ve hali ile amellerimiz hakkında müspet bir sonuç beklemek saflık olacaktır.

Ve birileri tarafından güdülmeniz ve bu güdülme sonucunda yapmış olduğunuz ameller, eylemler ise sizi ne bu dünyada ne de ahir dünyada sorumluluktan ve bunların hesabını vermekten kurtarmayacak, bir mazeret olarak kabul edilmeyecektir…

KEMAL SERKAN

MARAŞ’TAKİ PATRİOTLARI KUMANDA EDEMİYOR DIŞ GÜÇLER ACABA NEDEN???!!! 🙂
ÇARESİ YOK MİLLİ MUTABAKAT HÜKÜMETİ ARTIK KAÇINILMAZ!…

İşbirlikçi zihniyet sonuna kadar görevini yapıyor yapacak…Ama işbirlikçi zihniyetin karşısında mücadele veren milli güçlerde tabiki boş durmuyor durmayacaklar.

Gecenlerde MİLLİYET GAZETESİNDE bir haber çıktı malum. PATRIOTLARIN KOMUTA KADEMESİNDE KOMUT VERİYORUZ DEĞİŞİK KOMUTLAR ÇIKIYOR DİYOR HABER. VE HEKLENMİŞ OLDUGUNU YAZIYOR HABERDE…EEEE DEDİK YA MİLLİ GÜÇLER DE BOŞ DURMUYOR İŞTE. İsterseniz haberi bir inceleyınız link verıyorum:

Maraş’taki Alman Patriot sistemi hack’lendi mi?
(9 Temmuz 2015 Milliyet Gazetesinin Haberi):

İNCELEMEK İÇİN: http://www.necmettinerbakan.net/haberler/yenileceksiniz.html

Bir diğer konu:
Hatırlayınız 28 şubat olduktan sonraki dönemde 3 buyuk partı vardı : ANAP, DOĞRUYOL ve DSP. Asıl solu Ecevıtın partisi temsil etti yıllarca sol o cenahta yıllarca ECEVITIN önderliğinde yol aradı kendıne . Ama bakınız ki 28 şubat oldu bıttı geride ne ANAP diye ne DOĞRUYOL diye ne de DSP diye bir parti kalmadı esameleri bile okunmuyor artık. Bu nasıl 28 şubattı ki de HALA ERBAKAN SEVGISINI VE ERBAKANIN AÇTIĞI O MİLLİ GÖRÜŞ DENİLEN İNSANLIĞIN HUZUR VE SAADETİNİ SAĞLAYACAK OLAN GÖRÜŞ HALA DİMDİK AYAKTA VE SES GETIRIYOR. Ve bakıyoruz ki onca yandaş ve yandaş olmayan medyada tv kanallarında yahudı kendı için koşturan köpeklerini tv de parlatmaya devam edıyor hiç yılmıyor ama sonunun geldiğinin onlarda farkında artık sıyonızmın saltanatı yıkılıyor son demlerini yaşıyorlar.. Bunların yaptığı şu : ‘’uçuruma düşüyor olsan bıle tebessümü yüzünden eksik etme ‘’ anlayışı ile şuan çırpınıyorlar . Turkıye’nin ezilen sömürülen ona buna muhtaç hale gelen , bir ülke durumuna düşmüyor olması MİLLİ GÜÇLERİN ETKİSİYLE’dir (Milli Güçlerin varlığına ispat isteyenler yukardaki patrıot haberının lınkınden anlayabılırler) . Artık engel olamıyorlar Turkıye’nın yok olmasına …Sözümüzü muhterem ERBAKAN hocamızın o güzel fıkrasıyla bıtırelım inşallah.Buyrun hocamızın kendı mübarek ağızlarından dınleyelım fıkrayı:
FIKRAYI İZLEMEK VE DİNLEMEK İÇİN: https://www.youtube.com/watch?v=LcXhQdiFERA

Tarık Barbaros

Tarihi Sorumluluk!
Evet Akp eliyle yapılan sayısız tahribatların en korkuncu ahlak ve maneviyat sahasında yapılanlardır!
İffet-namus için- Kurtuluş Savaşı-yapmış bir milletin getirildiği durum ortadadır.İşin en aci taraflarından biri de:Haksızlık ve hayasızlığa karşı en doğru yerde en sağlam muhalefet geliştirmesi beklenilen -inançlı insanlar-ın tüm bunlar karşısında sessizleşmesi hatta insanın kanını donduracak şekilde savunmaya geçmesidir!!! Bu aslında ameli değil itikadi bir sapmadır,işin temelinden yıkılması halidir!!!
İşlenen tüm bu rezaletler,hıyanet içeren tüm icraatlar apaçık ortada iken Milli-Evrensel Lider Aziz Erbakan Hocayı bir şekilde bu zihniyete eklemlemeye çalışmak bir vicdan-basiret yoksunluğu değilse en hafifinden bir akıl fukaralığıdır!!! Yada hiyanet odaklarının paralı hizmetkarlığıdır!..
İnsan için en büyük tembellik düşünce tembelliğidir! Aslında insan azıcık düşünüp akletse neyin ne olduğunu ayırabileceği halde;korkunç medya manipulasyonları ve zihin yönlendirme oyunlarıyla oluşturulan algılarla -bakar kör-haline getirilmiştir!..
Gerçek Devlet demek olan MİLLİ DEVLET AKLI olayları stratejik bir sabırla izlemekte ve netice alınacak bir noktada ve yerinde bir yöntemle, olaylara daha aktif bir şekilde mudahil olacaktır!..
Dincisi(istirmarcı) devrimcisi(devrim simsarları) istemese,kasıtlı ve haince planlar kurup dilini- kalemini kirletse de TARİHİ MİLLİ DÖNÜŞÜM VE RESTORASYON kaçınılmaz bir istikamettir!!!..
Tarihi bir kez daha- iyiler-hemde evrensel çapta yazmadıkça;kıyametin kopmayacağını Alemlerin Efendisi müjdelediğine göre…İnanıp- akledene manzara çok nettir!
İnanç ve şuurun oluşturduğu bu netlik ADİL BİR DÜZEN VE YENİ BİR DÜNYA ideali için daha çok içe doğru derinleşmeyi;samimiyetle daha çok koşturmayı gerektiriyor sa;Milli Çözüm’ün sorumluluğu daha çok artıyor demektir!!!…

Zülkarneyn

Sn. Çelebi…..
Sn. Çelebi
Çelebiliğin fıtratından olsa gerek biraz fazla celallenmişsiniz, özde haklı olmakla beraber, ameller niyetlere göredir, arkadaşın niyeti hasıl olsa gerek, ama bunu vesile kılarak da bu davanın artık yardımsız, öksüz, sahipsiz olduğunu sanan sinelerdeki gizli çıbanı da fark etmiş ve daha sonra bıcakla kazımak yerine şimdiden, mercimek kadarken, ufakcık bir cımbız hareketi ile söküp alayım da hem sahibine hem de bize fazla zararı dokunmadan söküp atayım demişsiniz….

Eyvallah…

Mümin müminin aynasıdır, hekimidir, yoldaşıdır, Mümin müminden ayrıda değildir gayrı da, her kim bir mümin kardeşinde bir hastalık görse kendinden bilir, kimse de kendinde böyle hastalık görmek istemez, kendine böyle bir hastalık konduramaz ve uyarmaya da gerek kalmadan müdahale eder…

Evet Muhterem Erbakan Hocamızın da dediği gibi
bu dava için çabamız, gayretimiz ve umudumuz şöyle olacaktır:

‘Biz karada gemiler yapmaya devam edeceğiz ve inanacağız ki,

Allah (c.c) denizi ayağımıza getirecektir.’

Çelebi

Kimse Alınmasın!…
Sayın Ahmet Eryıldız kardeş …

Zaman zaman dergide yorumlarınıza rastlamaktayım…

Milli Görüş davasının sadık bir inananı ve Milli Çözüm Dergisinin iyi bir takipçisi olduğunuzdan şüphem yok…

Ben kardeşane duygularla; bir de Asr suresinin gereği olarak( birbirimize Hak’kı tavsiye) ,yorumunuzla ilgili eleştiri yapmak istiyorum…

İslam’da ifrat ve tefrit hoş bir davranış değildir…İnsan olmanın gereği ;zaman zaman his ve heyecana kapılırız elbet …
ve belki istemeyerek ağzımızdan yanlış söz çıkar ,kalemden yanlış yazı çıkar … mühim olan yanlışın kasıtlı yapılmamış olmasıdır…

Gelelim ifadelerinize ….

“….. işbirlikçi şövalyelerinin derbeder olmalarına kimse mani olamayacak… (bu kutlu dava yolunda koşanlara kimse yardım etmese bile) (AZİZ ŞEHİTLERİMİZ YARDIMSIZ BIRAKMAYACAKTIR) İNŞALLAH.”…

***
(bu kutlu dava yolunda koşanlara kimse yardım etmese bile)…

aman Yarabbii; bu nasıl bir ifade?!

bu davanın sahibi Cenab-ı Allah’tır … bu davaya koşanların Allah’a bir faydası yoktur ;koşmayanların da herhangi zararı yoktur ve olamaz da!..

Peki Davanın Sahibi; Davasını sahipleneni ; (davasının sahiplenilmesine ihtiyacı olmadığı halde ) yardımsız bırakır mı?! …

Hem Hak davaya koşan mü’min şahıs zaten “iyyakena’budü ve iyyakeneste’în” şuuruna ermiş kişidir…

***

Bismillahirrahmanirrahim.

1 – Elif, Lâm, Mim.
2 – Rumlar yenildi.
3 – (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde onlar, bu yenilgilerinin ardından mutlaka galib geleceklerdir.
4 – (Bu da) birkaç yıl içinde (olacaktır). Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da emir Allah’ındır ve o gün müminler, sevineceklerdir.
5 – (Bu da) Allah’ın yardımıyla (olacaktır). Allah dilediğine yardım eder, galip kılar. O çok güçlüdür, çok merhamet edicidir.
6 – Allah’ın vaadi budur. Allah, vaadinden caymaz. Fakat insanların çoğu bilmezler….Rûm suresi…

Allah(C.C.) müminlere mutlak zafer vaad ediyor … ammaaa….

ZAFER ANCAK VE ANCAK; ALLAH’IN YARDIMIYLA GELİR…

müminler kendinde bir şey vehmetmesinler diye de Cenabı Hak bunu bize ayetleriyle bildirir…

işte bu sebepten dolayı yukarıdaki ifade İTİKÂDÎ açıdan oldukça sakattır …
kasıtlı yazıldığını düşünmüyorum … muhtemelen bilgi veya ifade eksikliğindendir …
yoksa böyle bir ifade “Şirk” tir …hem cümlenin devamındaki şefaat konusu da
öyle…
Allah’ın izni olmadan şehitlerde şefaat ve yardım edemezler…

son olarak şunu söylemek istiyorum…

yahuu!…

eğer buraya yazdığınız yorum , yazıda anlamadığımız bir konuyla ilgili soruysa; yorum yapalım tamam!
eğer yorumumuz, yazıya ekstra bir değer,bir ifade, bir fikir, bir cümle,bir güzellik ,bir incelik katıyorsa;elbetteki ona da tamam!

sırf yorum yazmış olmak için, “zorlama yorum” yazmak neyin nesi yahu?!
kişi ya hayır söz söylemeli ; ya da susmalıymış …

benim yorumum ise; sadece Asr suresinin gereğiydi…kimse alınmasın!…

Ahmet Eryıldız

AZİZ ŞEHİTLERİMİZ YARDIMSIZ BIRAKMAYACAKTIR
Askerimizin de güvendiği kahraman koruyucu Abdulbari GÜL’ün elinden önce silahının alınması arkasından can güvenliğini sağlayacak yasal tedbirlerin alınmaması, makalenin başlığı olan “PKK’nın arkasında ABD ve AKP vardı!” sözünü ne kadar haklı çıkartıyordu!
Türkiye’nin öncülüğünde Adil Dünya Düzenin Kurularak; Tüm mazlumların – mağdurların – gözü yaşlı anaların – ekonomik sıkıntıdan inleyen babaların – sömürülen ve zulme uğrayan insanlığın kurtuluşuna, Siyonist düzenin ve şeksiz şüphesiz savunan işbirlikçi şövalyelerinin derbeder olmalarına kimse mani olamayacak bu kutlu dava yolunda koşanlara kimse yardım etmese bile AZİZ ŞEHİTLERİMİZ YARDIMSIZ BIRAKMAYACAKTIR İNŞALLAH.

Yahya

Kalpaklı kaypaklar
Günlük konuşma dilimizde hangi kelimeleri ne şekilde seçeceğimize kadar her konuda net açık konuşan nice marazlı var ki şurda bir avuç kalmış Milli Görüşçüye aba altından sopa gösteriyor. Allah razı olsun Mili Çözümden ki bunların ayarını ortaya koyuyor. Memleket bu kadar rezilliğe bulanmışken hala kıl ile tüy ile uğraşarak milleti malayani işlere sevk edenler bunun hesabını nasıl verecek. Acaba kendileri de mi bu pisliklere bulanmışlar ya da susmak için Balı tuttukları parmaklarını mı yalıyorlar. Nesil gidiyor, gençlik gidiyor hey hat ne gören var ne duyan. Rahmetli Erbakan Hocamızın deyimiyle: ” Yaşa be Milli Çözüm. Zaten bi sen kaldın!”

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
14
0
Yorumunuzu okumaktan memnuniyet duyarızx