YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
661b109aabe88
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 7 6 1 9
Bugün : 2010
Dün : 26764
Bu ay : 300596
Geçen ay : 453014
Toplam : 23079560
IP'niz : 3.238.235.248

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

MANEVİ HUZUR VE

HEYECAN KAYNAKLARIMIZIN KURUTULMASI

        

Hz. Mevlâna ve Bediüzzaman Gibi Zatların Hataları ve Sevapları

Zaman zaman, Hz. Mevlâna’nın meşhur Mesnevi‘sinde ve diğer eserlerindeki bazı uygunsuz cinsellik hikâyeleri… Ve yine üstat Bediüzzaman’ın Risale-i Nur Külliyatı içerisindeki birtakım siyasi tespit ve tercihleri ve “Ehli Kitabın bazı kesimlerinin Müslümanlarla ittifak edeceği” beklentileri… Bahane edilerek bu çok değerli İslam âlimlerine sataşma kampanyaları maalesef yapılmaktadır. Böylesi talihsiz ve seviyesiz saldırıların, bu gibi zatların şahsında, asıl İslam’ı karalama ve saf zihinleri karıştırma operasyonlarının bir parçası olduğu açıktır. Önce şu noktaları bir kez daha vurgulamamız lazımdır.

1-  Allah’ın özel tayin ve terbiye edip görevlendirdiği Peygamberler dışında ve hele Hatemül Enbiya olan Efendimizden sonra, hiçbir ulemanın ve evliyanın asla “günahsız, hatasız ve noksansız” sayılmayacağı, böyle düşünenlerin şirke kayacağı açıktır ve tüm İslam ulemasının ittifakıdır.

2-  Bir zatın, kendisi hakkında hüsnü zann edilen makamı ne olursa olsun, onun hâşâ “her şeyi bildiği, manevi hükmünün her yerde geçtiği, kaderin onun iradesiyle değiştiği” iddiaları tam bir safsatadır, sapkınlıktır ve o şahsı tanrılaştırmak ve tabulaştırmaktır.

3-  Ancak bazı yanlış kanaat ve kararları, uygunsuz yaklaşımları ve içtihat hataları yüzünden Hz. Mevlâna ve Üstat Bediüzzaman gibi zatların, diğer yüzlerce haklı ve hayırlı icraatlarının, çok faydalı kitaplarının, yararlı ve tutarlı tavırlarının hepsini kötülemeye çalışmak, sadece şeytanın ve şeytani odakların işine yarayacak bir haksızlık ve ahlâksızlıktır. Çünkü böylesi içtihadi hatalarda, niyet ve mahiyetlerine göre günahkâr sayılmayacakları, hatta bir sevaba dahi nail olacakları müjdesi vardır. Kaldı ki, açıkça günah olan bir davranıştan dolayı bile, hiç kimse küfürle ve dalâletle suçlanamayacak, ona düşman tavrı alınamayacaktır.

Peygamberlerden bile zelle cinsinden hatalar çıkmıştır

Zelle; sözlükte “sürçüp hata yapma, yanlışa kayma, yanılma, ufak suç yapma, doğru ve uygun olandan ayrılma” anlamında kullanılır. Dinî literatürde ise bu terim daha çok Peygamberlerin hataları için kullanılmaktadır. Peygamberlerin kendilerine has bazı üstün sıfatları vardır. Bu sıfatlarla normal insanlardan seçilip ayrılırlar. Onlar nübüvvetten önce bile hırsızlık, yalancılık, dolandırıcılık, putlara tapma, ahlâk dışı davranışlar ve benzeri kötü alışkanlıklardan uzak tutulmuşlardır. İşte onlar için öngörülen sıfatlardan biri de “İsmet” sıfatıdır. Buna göre Peygamberlerin suçsuz ve günahsız olmaları lazımdır. Zira günah işlemek nübüvvet makamı ile bağdaşmaz. Onların kem gözlü ve hain bakışlı olmaları bile caiz sayılmamıştır. Bütün İslam âlimleri arasında genel anlamda Peygamberlerin masum ve günahsız oldukları hususunda görüş birliği sağlanmıştır. Bazı ayet ve hadislerde geçen ifadelerden ötürü Peygamberlerin küçük günah işleyip işlemeyecekleri konusunda ihtilaf vardır. Maturidilere göre Peygamber, küçük-büyük bütün günahlardan, her türlü küfür ve şirkten uzaktır. Bununla birlikte küçük ve hafif hatalara, zelle türünden ayak kaymalara onlarda da rastlanır. Ancak tebliğde kesin olarak günahsızdırlar. Râzî ve Cürcanî’ye göre, dalgınlık veya unutkanlıkla bazı küçük hataların Peygamberden sadır olması mümkün sayılmıştır. Her Peygamberin biri kulluk, diğeri de Peygamberlik olmak üzere iki vasfı vardır. Peygamberlik vasfında asla hata etmezler, çünkü hepsi vahyin ve İlahi velayetin kontrolü altındadır. Ancak kulluk vasfında bazı hatalar yapılması fıtrattandır. Bununla birlikte yaptıkları hatalarda kasıt söz konusu olmamıştır.

Diğer Peygamberlerin zelle cinsinden hataları Kur’an-ı Kerim’de anlatılmaktadır. Sadece bizim Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz ayrıdır; çünkü O en son, en güzel ve en mükemmel örnek konumundadır. Abese Suresi’nde; âmâ bir zat’la ilgilenmemesi ise, “böyle bir durumda hangi tavrın mü’minlere yakışmayacağını” fiilen göstermek ve öğretmek üzere hazırlanan İlahi bir senaryo icabıdır. Özetle Zelle; “Peygamberlerin hata ile veya unutarak yaptıkları kusurları ifade eden bir kavramdır.”[1] Peygamberler aslında günahsızdır. Onlar “İsmet” sıfatına sahip örnek ve seçilmiş insanlardır. Ancak, istemeden bazı kusurlar işlemeleri de mümkün sayılmıştır. Şu kadar var ki; böyle bir hata işleyen Peygamber, hatasında ısrarlı olmamış, hemen bırakmış ve pişmanlığını açıklamıştır. Allah Onu derhal uyararak hatadan uzaklaştırır, yanlışından kurtarır. Yani Zelle, “efdal (en faydalı) olanı terk edip, hatalı olanı yapmaktır” şeklinde de açıklanır.[2] Bu izaha göre, zelle büyük bir kusur sayılmamıştır. Fakat Peygamberlere yakışan daima en üstün olan davranışta bulunmak olduğu için, zelle işleyen Peygamberler hemen uyarılmıştır.

Şimdi: Cenab-ı Hak tarafından özel tayin ve terbiye edilmiş Peygamberler bile bazı zelle cinsinden hatalara düşebiliyor ise; Bediüzzaman ve Mevlâna gibi zatların iyi niyetle ve hizmet gayretiyle düştükleri birtakım yanlış yorumları ve yaklaşımları yüzünden onlara sataşmak, insafa aykırıdır. Bazı hataları yüzünden eserlerindeki İslami kaynaklara dayalı binlerce hayırlı izahları ve yararlı ikazları yok saymak ve toplumu bu hikmet ve hakikatlerden mahrum bırakmak, Rahmani değil Şeytani bir damardır!

Mevlâna’nın hayatı ve Mesnevi’nin mesajları!

13. Asır Anadolu’sunda yaşamış etkili bir âlim ve düşünür olan Mevlâna, yeni bir tasavvufi düşüncenin ve felsefi bir sistemin kurucu atalarından sayılmaktadır. Bu nedenle de kendisi, sadece yaşadığı muhit itibariyle değil, genel olarak Müslüman halkın din anlayışının şekillenmesinde öncü kabul edilen bir zattır. İşte böyle bir ortamda iyi bir dinî eğitim alan Mevlâna, âlim babasının ölümünden sonra müderrisliğe başlamış ve öncelikle Ehl-i Sünnet fikirlerini savunan bir âlim olarak tanınmıştır. Ancak Mevlâna, Şems-i Tebrizi ile tanıştıktan sonra ona “tasavvufi manada âşık” olmuş ve Şems’le altı ay bir hücrede halvette kalmış ve bu halvetten sonra ruh dünyasında bir inkılâp yaşanmıştır. Şems ile tanıştıktan sonra aşk sarhoşu olarak semâya başladığı anlatılır. Şems ona bugünkü şekliyle dönerek sema yapmayı öğreten üstadıdır. Mevlâna, özellikle Şems Konya’dan kaçıp Şam’a gittiğinde kendisini büsbütün semâya kaptırmıştır. Kitabî ilimlere ve Ehli Sünnet çizgisine pek bağlı kalmayan Şems’in, Mevlâna’yı kendisine nasıl bu denli bağladığı manevi bir sırdır. Aslında Vahdet-i Vücut inancına yatkın olan Şems-i Tebrizi, Mevlâna üzerinde derin etkiler bırakmıştır.

Hz. Mevlâna’nın sohbetlerindeki ve başta Mesnevisi ve diğer eserlerindeki müstehcenlikle ilgili eleştirilere karşı çeşitli savunmalar yapılmıştır. Mevlâna’nın eserlerini okumadan “Allah dostu Mevlâna böyle bir şeyi eserlerine almaz” diyenler olduğu kadar; “Bunlar eserlerinin orijinallerinde yoktur, din düşmanları tarafından kitaplarına sokulmuştur” diyenler de vardır. Ama Mevlâna’nın eserleri incelendiğinde bu tür edebe aykırı ve erotik ağırlıklı hikâyelere rastlanmaktadır. Örneğin; Mesnevi’de eşek ile cariyenin ilişkisine imrenen bir kadının meselesi,[3] Mısır halifesinin, Musul padişahının huri gibi güzel cariyesine âşık oluşunu ve onu almaya giden genç kumandanın, o güzel cariye ile olan münasebetini anlatan hikâyesi,[4] açıkça eşcinselliğin resmedildiği beyitleri,[5] bunlardan bazılarıdır. Çok daha açık saçık başka örnekler de vardır ki burada onları hatırlatmak bile sakıncalıdır.

Kimya Hatun sapkınlığı ve iftirası

Bugün bazı çevrelerce Hümanizmin devasa şahsiyeti olarak takdim edilen Şems-i Tebrizi ve Mevlâna açıkça istismar konusu yapılmaktadır. Sahabe hanımlarını bile zan altında bırakacak asılsız yorumlara kalkışacaklara malzeme sunmak yanlıştır. Fihi Mâ Fih’te şöyle bir hikâye anlatılır; “Rivayet ederler ki; Peygamber, sahabeyle bir savaştan gelmişti. Bu gece şehrin dışında yatacağız, yarın gireceğiz şehre diye davul çalın buyurdu. Ey Tanrı elçisi dediler, sebebi ne? Olabilir ya dedi, kadınlarınızı yabancı erkeklerle buluşmuş görürsünüz; canınız sıkılır, bir fitnedir, kopar. Sahabeden biri (verilen emri) işitmeyip gitti ve karısını bir yabancıyla buldu.” Şems, Mevlâna’nın 15 yaşındaki cariyesi Kimya Hatun ile evlenmiş, ki kendisi 65 yaşındaydı. Bazı iddialara göre bu kızcağızın boynunu kırıp öldürmüştür ve bu yüzden Konya’dan kaçmıştır. Şems-i Tebrizi’ye, karısı Kimya Hatun’u bazen Allah olarak, daha doğrusu ona, Allah, karısı şeklinde görünürdü iddiaları tam bir saçmalık, sapkınlıktır. Mevlâna; bir çadırda Şems’i, Kimya Hatun ile oynaşırken gördü. Mevlâna oynaşmaları için biraz dışarıda dolaşıp, sonra hocasının yanına geldiğinde Şems; ‘O Kimya Hatun değildi. Yüce Tanrı beni o kadar sever ki, sevdiğim kimse suretinde yanıma gelir. Az önce senin beni halvet halinde gördüğün kadın da Kimya Hatun değildi, Allah Kimya Hatun şeklinde bana gelmişti’ der.[6] Ancak Fihi Mâ Fih kitabının, Mevlâna’nın sohbetlerinde tutulan notlardan hazırlandığı, bizzat kendilerinin yazmadığı açıktır. Bu kitabı oluşturanların kendi kanaat ve katkılarını karıştırmış olabilecekleri de unutulmamalıdır. Elbette Allah şekilden, biçimden, cisimden münezzeh ve müberradır, ama yine bütün nimetler, lezzetler ve izzetler de kesinlikle O’ndandır.

Cabir (RA)’dan rivayete göre Resulüllah (SAV) buyurdular ki: “Seferden dönünce ailene gece vakti gelme, ta ki kocasını bekleyen kadıncağız usturasını kullansın, dağınık saçlarını tarasın. Sana keys gerekir.”[7]

Bir diğer rivayette şöyle gelmiştir: “Resulüllah (SAV) onları (yolculuktan dönenleri), kadınları ihanet zannı altında tutmuş ve açıklarını aramış olmamaları için, evlerinin kapılarını geceleyin çalmaktan nehyetti.”

Aynı konu bir diğer rivayette şöyle gelmiştir: “Resulüllah (SAV): ‘Kocası gurbette olan (yabancı) kadınların yanına girmeyin. Zira şeytan, her birinizin içinde, vücudunuzda kanın dolaştığı gibi, (kendisini hissettirmeden) dolaşır’ buyurdu. Biz atılıp sorduk: ‘Sende de dolaşır mı?’ ‘Bende de (dolaşır), ancak Allah Bana yardım etti de (şeytanım) Müslüman oldu.’”[8]

Bu Hadis bir diğer rivayette şöyle nakledilmiştir: Resulüllah (SAV), bir gazveden -veya bir seferden- döndüğü vakit Medine’ye gece ulaşacak olsa girmez, sabahı beklerdi. Sabahtan önce ulaşacak olsa yine girmez, sabah vaktini beklerdi. Derdi ki: “Biraz mühlet tanıyın da kokusunu sürünmemiş olan taransın, kocası gurbette olan usturasını kullansın.”[9]

Sadece İbni Abbas’tan gelen bir rivayette: “Resulüllah (SAV) onları kadınların yanına geceleyin gelmeyi yasakladığı zaman, iki kişi (bu yasağı dinlemeyip), geceleyin evlerine geldi. Her ikisi de evinde hanımının yanında bir yabancı erkek buldu”[10] denilmektedir. Ve o erkeklerin hanımına nikâhı düşmeyen (kardeşleri, yeğenleri) gibi yakınları mı, yoksa başkaları mı oldukları ve onlara neler yaptıkları zikredilmemiştir.

Öyle anlaşılıyor ki, Medine’ye gece varan mücahit sahabenin, evlerine girmek için sabahı beklemeleri yolundaki uyarıyı, Hz. Peygamberimiz, hâşâ, sahabe hanımları başka erkekleri koyunlarına alacağı ve bunun ortaya çıkacağı için değil;

a) Hadisin diğer rivayetlerinde de açıkça vurgulandığı gibi; Hanımların haberdar edilerek temizlenip süslenmelerini sağlamak,

b) Henüz kocalarıyla tanışmamış olan kardeşleri ve yeğenleri gibi sürpriz misafirlerini, yabancı zannedip bir suizanna yol açmamak,

c) Bu gibi yanlış anlaşılmalar sonucu, öfke kabarmasıyla bazı katliamların ve kardeşlik bağlarını bozacak fesatlıkların önünü almak amacıyla bu uyarıları yapmışlardır.

Mevlâna bu uygunsuz ve lüzumsuz hikâye ve örnekleri, asla bazı günahları övmek ve reklam edip ve özendirmek için değil, bunların kötülüklerini ve çirkin akıbetlerini öğütlemek ve öğretmek için anlatmıştır. Zaten aynı konuyla ilgili bölümlerdeki beyitlerinde bu gerçeği sıklıkla vurgulamıştır. Ama yine de hatalıdır, Kur’ani hakikat ve hikmetlerin açıklandığı bir kitaba yakışmamıştır, yanlış yorumlara ve yozlaşmaya müsait aktarımlardır. Bir nevi “eşeğin aklına karpuz kabuğu” sokmaktır. Ancak dünya güzeline bile bir bütün olarak değil de, sadece burnundaki ifrazata, kusmuğuna ve dışkısına bakarsanız, nefretiniz uyanır. Mevlâna’nın bazı hikâye ve misalleri edebe aykırıdır. Bâtıl ve ahlâk dışı hikâyeleri tasvir, saf zihinleri bulandırır. Mesnevi’deki bu tür hikâyeleri değil çocuklarımıza hatta arkadaşlarımıza bile anlatmaktan utanırız, yalnız başımıza okurken bile yüzümüz kızarır. Bu hatalı ve sakıncalı bir tebliğ ve öğretim tarzıdır. Ancak bu ve benzeri yanlışları yapan bir mü’min hâşâ dinden çıkmamaktadır, en fazla hatalı ve günahkâr sayılır.

Asla unutmayalım ki; Allah her şeyde tecelli etmektedir, ama hiçbir şey hâşâ Allah’ın temsili değildir. Her şey bizzat Allah’ın eseridir, ama hiçbir şey O’nun BENZERİ değildir. Allah’ın veli, seçkin (istifâ edilen, Mustafa) ve sevdiği kullarına hürmet ve muhabbet edilir, ama bunlar hâşâ Allah’ın kendisi değildir.

Üstat Bediüzaman’ın Mevlâna ile ilgili şu tespitleri oldukça anlamlıdır:

“Evet, vahdetü’l-vücuddan bahseden, fikren serâdan Süreyya’ya çıkarak, kâinatı arkasında bırakıp nazarını Arş-ı Âlâ’ya diken, istiğrâkî bir surette kâinatı mâdum sayıp her şeyi doğrudan doğruya kuvvet-i imanla Vâhid-i Ehad’den görebilir. Yoksa, kâinatın arkasında durup kâinata bakan ve önünde esbabı gören ve ferşten nazar eden, elbette esbab içinde boğulup tabiat bataklığına düşmek ihtimali var. Fikren Arş’a çıkan, Celâleddin-i Rumî gibi diyebilir: ‘Kulağını aç! Herkesten işittiğin sözleri, fıtrî fonoğraflar gibi, Cenab-ı Hak’tan (gelmiş gibi) işitebilirsin.’ Yoksa, Celâleddin gibi bu derece yükseğe çıkamayan ve ferşten Arş’a kadar mevcudatı ayna şeklinde görmeyen adama ‘Kulak ver, herkesten kelâmullahı işitirsin’ desen, manen Arş’tan ferşe sukut eder gibi, hilâf-ı hakikat tasavvurât-ı bâtılaya giriftar olur.’”[11]

“BİRİNCİ NOKTA: Kırk elli sene evvel, eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için, hakikatü’l-hakaike karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünkü, aklı, fikri hikmet-i felsefiyeyle bir derece yaralıydı, tedavi lâzımdı.” “Sonra, hem kalben, hem aklen hakikate giden bazı büyük ehl-i hakikatin arkasında gitmek istedi. Baktı, onların her birinin ayrı, câzibedar bir hassası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı Rabbânî de ona gaybî bir tarzda “Tevhid-i kıble et” demiş. Yani, “Yalnız bir üstadın arkasından git.” O çok yaralı Eski Said’in kalbine geldi ki: “Üstad-ı hakikî Kur’an’dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur” diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem ruhu gayet garip bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübehatıyla onu mânevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil; belki İmam-ı Gazâlî (RA), Mevlâna Celâleddin (RA) ve İmam-ı Rabbânî (RA) gibi kalb, ruh, akıl gözleri açık olarak, ehl-i istiğrâkın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş. Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, Kur’an’ın dersiyle, irşadıyla hakikate bir yol bulmuş, girmiş. Hatta “Her bir şeyde O’nun bir olduğuna delâlet eden bir delil vardır.” İbnü’l-Mu’tez’in bir şiirinden alınmıştır. İbn-i Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm, 1:24. hakikatine mazhar olduğunu, Yeni Said’in Risale-i Nur’uyla göstermiş.”

“İKİNCİ NOKTA: Mevlâna Celâleddin (RA) ve İmam-ı Rabbânî (RA) ve İmam-ı Gazâlî (RA) gibi, akıl ve kalp ittifakıyla gittiği için, her şeyden evvel kalp ve ruhun yaralarını tedavi ve nefsin evhamdan kurtulmasını temine çalışıp, lillâhilhamd, eski Said yeni Said’e inkılâp etmiş. Aslı Farisî, sonra Türkçe olan Mesnevî-i Şerif gibi o da Arapça bir nevi Mesnevî hükmünde Katre, Hubab, Habbe, Zühre, Zerre, Şemme, Şu’le, Lem’alar, Reşhalar, Lâsiyyemalar ve sair dersleri ve Türkçede o vakit Nokta ve Lemeatı gayet kısa bir surette yazmış; fırsat buldukça da tab etmiş. Yarım asra yakın o mesleği Risale-i Nur suretinde, fakat dahilî nefs ve şeytanla mücadeleye bedel, hariçte muhtaç mütehayyirlere ve dalâlete giden ehl-i felsefeye karşı, Risale-i Nur, geniş ve küllî Mesnevîler hükmüne geçti.”[12]

Aslında çok derin ve bilinçli bir İslam düşmanı oldukları halde, hümanizm kılıflı bir riyakârlıkla ve elbette şeytani amaçlarla; Mevlâna ve Bediüzzaman gibi şahsiyetler hakkında, anma toplantıları ve tanıtma konferansları hazırlayan, ilgili kitap ve broşürler çıkaran Haçlı ve Siyonist güdümlü merkezlerin, niye bir kerecik olsun Erbakan’ı anma ve anlama etkinliğine, O’nu sahiplenme ve istismar etme girişimine asla yanaşamadıkları gerçeğini hatırlatmamızda ve bu konu üzerinde kafa yormamızda fayda vardır. Çünkü Erbakan din düşmanlarının ve Siyonist odakların, İslam’ın aleyhinde istismar etmeye kalkışacakları fırsatları onlara tanımamıştır. Aziz Hocamız bir sohbetinde şöyle buyurmuşlardır:

“Bir hususta yazarken ve konuşurken, İslami ve insani hakikatleri öylesine net ve gerekirse sivri ve sert sözlerle ortaya koyacaksınız ki, bunları kendi sinsi amaçları uğrunda eğip bükmeye ve istismar etmeye kalkışacak Siyonist odakların ve Masonların ellerine batsın!”

MEHDİ kavramının inkârı ve istismarı!

Mehdi veya Mesih, yani kıyamete yakın zamanlarda bir “Beklenen Kurtarıcı Rehberin” ortaya çıkması inancıdır. Ali Bardakoğlu gibi ilahiyatçıların oluşturduğu KURAMER’de (Kur’an Araştırmaları Merkezi) “Beklenen kurtarıcı” konusunda bir sempozyum hazırlamışlardı. Prof. Ömer Faruk Harman’ın; “Ta Sümerlere kadar uzanan, hem semavi dinlerde hem Zerdüştlük, Budizm, Hinduizm, Aztek ve Maya gibi dinlerde Mesih veya Mehdi inanışı vardır” demesi, Mehdiyetin bir safsata değil bunun fıtri bir arzulama ve dua olduğunu ortaya koymaktadır.

“(Kitap ehli olan dini cemaatlerle, biz de Allah’a inanıyoruz diyen putçu müşrikler) En güçlü yeminleriyle Allah’a kasem ettiler, şayet kendilerine bir nezir (uyarıcı ve Hakka çağırıcı) gelirse herhangi bir ümmetten (ve kesimlerden) daha fazla (ve sadakatle Hakka ve) hidayete tâbi olacaklarına (ve O Elçiye sahip çıkacaklarına dair söz verdiler). Ancak, (o ısrarla istedikleri ve bekledikleri kurtarıcı ve) uyarıcı Zat kendilerine gelince (bu durum) onların nefretlerini artırmaktan (ve Hakk’tan uzaklaşmalarından) başka işe yaramamıştı.”

“(Üstelik) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp planlayarak (Elçiye ve Hakk davetçiye karşı çıkmışlardı). Oysa kötü niyetli hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp-kuşatmayacaktı. Onlar (kendileri gibi hile ve tuzak kuran) önceki kavimlerin kanunundan (ve onların çarptırıldığı cezadan) başkasını mı bekliyorlardı? (Veya hile ve hıyanetleri yanlarına kâr mı kalacak zannediyorlardı? Oysa) Allah’ın sünnetinde (ezeli adalet ve hikmet projelerinde) asla bir değişme-başkalaşma bulamazsın ve Allah’ın sünnetinde (tabii ve takdiri yasalar sisteminde) kesinlikle bir sapma ve caymaya rastlayamazsın.” (Fâtır Suresi: 42 ve 43) ayetleri de Cenab-ı Hak’tan bir uyarıcı ve “rehber kurtarıcı” beklemenin caiz olduğuna yorumlanmıştır.

“Her kavim için bir Hadi (hidayet rehberi) vardır” (Ra’d: 7) ayeti gayet açıktır.

Prof. Harman, Yahudilikteki “Tanrı kurtarıcı Mesih gönderecek” ve “Filistin’e döneceğiz” inancını ayrıntılı olarak anlatmış, ama işte bu inancın Yahudi kavmine asırlar boyu direnme gayreti verdiğini nedense atlamıştır. “Bu inanış iki bin yıldır bir umut birliği sağlayarak Yahudi kimliğini korudu diye düşünüyorum. Laik Yahudiler de bunu milli dava olarak benimsediler, yani Siyonizm” diyerek konuyu geçiştirmeye çalışmıştır.

Prof. Yaşar Ocak’ın: “Bu bazen açıkça ‘Mehdi’ denilerek, bazen ‘Sahibü’z zaman, Kutup, Kutuplar kutbu’ gibi mistik unvanlarla körüklenen bir ‘karizma’dır. ‘Onlar Cenab-ı Hakkın mazharı olan: Gelmiş gelecek her şeyi bildiğine inanılan, kâinatta cereyan eden bütün olayların onun tasvip ve takdiriyle cereyan ettiği sanılan, onun bilgisi dışında hiçbir şeyin vuku bulmadığı, kısaca adeta ‘yarı tanrı’ statüsündeki şahsiyetler olmaktadır.’ Burada ‘kâinatın imamı’ unvanını da hatırlatmak lazımdır” ifadeleri, Fetullah Gülen gibi, 40 yıldır yazıp uyardığımız ve hakkında 20 yıl öncesinden beri tam 4 kitap hazırladığımız, Siyonist uşakları ve din istismarcıları için doğru olsa da bunu genelleştirmek ve Mehdiyet gibi bir umut ve heyecan kaynağını köreltmek, kiralık ve ajanlık değilse mutlaka ahmaklıktır.

Adnan Oktar gibi Mehdiyet konusunu cıvıklaştıran cahil cühelaların şarlatanlıklarını bahane ederek sahih hadislerle sabit olan ve mezhep imamları dahil çok seçkin ulema ve evliya tarafından üzerinde ittifak hasıl olunan böylesi müjdeler, sanıldığı gibi gevşeklik ve beleşçiliğe değil, tam aksine İslami gayret ve metanete yol açmaktadır.

Prof. Ahmet Yaşar Ocak’ın: “Mehdilik İslam dışıdır. Bu itibarla sahte mehdi diye bir kavram da yanlıştır. Mehdilik yoktur ki sahtesi olsun. Tarih boyunca kendisini kurtarıcı olarak ortaya atanlar genelde şizofrenik ve karizmatik insanlardır. Kurtarıcılık inancının teşekkülünde mitoloji ve birbirleriyle etkileşime giren kültürlerin etkisi vardır” iddiaları, ayrıca, hadisçi Prof. Ahmet Yücel’in: “Hadislerden Mehdi çıkmaz!” iddiası da tam bir çarpıtma ve saptırmacadır.

Prof. Mustafa Öztürk’ün: “Mehdi inancı, zihnen ve fikren reşit olmayan bir toplumun atalet içinde kalıp kendini elden ayaktan düşmüş bir kötürüm gibi algılamasıyla da irtibatlı bir durumdur” saptaması ise kendi psikolojisini yansıtan asılsız bir iddiadır.

Bununla birlikte bilhassa tasavvufta ve İbn’ül-Arabi, Konevi ve İsmail Hakkı Bursevi’de güçlü bir Mehdi inancı olduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Okan Öztürk’ün sunumu da maalesef kısır ve kısıtlı bir izahtır. Aliya İzzetbegoviç, “Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır” tespitlerinde doğruluk payı bulunsa da bu sadece şuursuz ve sorumsuzca oturup kurtarıcı bekleyenler için doğru sayılır.

Asıl acı ve ayıp olan, olayın şu tarafıdır:

Bu KURAMER (Kur’an Araştırma Merkezi)ndeki muhterem İlahiyat hocaları ve ilim adamları, asıl ve acil ihtiyacımız olan:

• Kur’an merkezli ve insan endeksli, ekonomik, siyasi, hukuki ve ahlâki yeni ve adil bir sistem modeli üzerinde niye çalışmamaktadır?

• Böylesine bilimsel ve gerekli projeleri ortaya koyamıyorlarsa, bu onların korkaklık damarından mı, yoksa ilmi ve akli kısırlık durumlarından mı kaynaklıdır?

• Ülkemizin, İslam ümmetinin ve insanlık âleminin her türlü sorunlarına Kur’ani çözüm yolları ve programları ortaya koymak yerine, Mehdiyet inkârı gibi kolaycılık ve kafa karıştırıcı çabalar kimlerin işine yaramaktadır?

Mustafa İslamoğlu’nun sataşma ve saptırmaları

Mustafa İslamoğlu, Allah’ın “Bedi” (eşsiz güzellik ve özellik sahibi, mükemmel ve hayret verici şeyler yaratan) ismini aldığı için Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerini… Ve yine Cenab-ı Hakkın “Mevlâ” (En yüksek velayet sahibi olup kullarını gözetip kollayan, sahip çıkan ve istediği gibi tasarruf hakkı bulunan) ismini kullandığı için, “Bunlar nefislerini ilahlaştırıp insanları kendilerine taptırdıkları ve Hak’tan saptırdıkları ve Allah’ın sıfatlarını kullandıkları için, şirke kaymışlardır!” ithamıyla bu zatlara sataşmaya ve saçmalamaya başlamıştı. Oysa “Mevlâna” ismini “Efendimiz, rehberimiz, manevi liderimiz” anlamında insanlar için de kullanmak caizdi ve doğaldı. Hz. Mevlâna’dan önce pek çok İslam âlimleri (Mevlâna Cami gibi) bu sıfatı kullanmış ve hiç kimse buna karşı çıkmamıştı. Ve yine “Bedi” (emsallerinden farklı ve üstün yetenekli, garib ve acip maharetli) anlamında önemli şahsiyetler için kullanılmıştır, İmam-ı Rabbani gibi zatlar bu isimdeki şahıslara mektuplar yazmıştır ve bu sıfatı kullanmanın yanlış olduğu konusunda asla uyarmamıştır. Üstelik “Bedi” dişisi olarak “Bedia” ismi kadınlar arasında yaygındır.

Daha da açığı, Cenab-ı Hakkın Meşhur olan 99 Esma-i Hüsna’sından yarısına yakını, aynı zamanda, Allah’ın kulu ve Resulü olan Hz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin de sıfatlarıdır. Rauf, Rahim, Kerim, Hamid, Şehid, Şahid, Habir, Şakir, Sadık, Aziz, Âlim, Veli, Mevlâ, Ekrem, Mahmud, Mü’min, Nur gibi Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatları, aynı zamanda Resulüllah’ın da isimleri arasındadır. Hz. Peygamber Efendimiz’in isimlerinin Ümmeti için de caiz ve güzel sayıldığında ittifak vardır. Bunlardan dolayı insanları ve hele Bediüzzaman ve Mevlâna gibi zevatı şirke kaymakla suçlamak en azından şapşallık ve şarlatanlıktır.

“Göklerin ve yerin yaratıcısı (olan Allah), sizin için kendinizden eşler, hayvanlardan da çiftler var etmiştir. Sizi bu şekilde çoğaltıp (sevindirir). O’nun benzeri bir şey yoktur (bu mümkün değildir). O her şeyi (hakkıyla ve tüm ayrıntılarıyla) İşitendir, Görendir.” (Şura: 11)

Evet, Cenab-ı Hakkın asla “misli, dengi, benzeri, eşiti, şeriki” bulunmamaktadır. Ama canlı ve cansız her yaratıkta, yerde ve gökte bulunan bütün varlıklarda tecelli ve tezahür eden Allah’ın yüce sanatının ve sıfatlarının yansımasıdır; bütün mahlûkat ve kâinat Yüce Rabbimizin harika yaratışının ve yüce sanatının sonuçlarıdır. Atom zerrelerinden gezegenlere, hücrelerden galaksileri oluşturan kürrelere, çiçeklerden böceklere, yiyeceklerden içeceklere, arı denen bal üreten sineklerden safi ve lezzetli süt üreten ineklere… Evet her şeyde ve her saniye bizzat yaratan ve tecelli buyuran Cenab-ı Hak Hz.lerinin en büyük tecelli eseri ve tezahür örneği ise insandır, özellikle Enbiya ve evliyadır.

Bediüzzaman Said Nursî’nin Tasavvuf anlayışı ve tecelli kavramı

Üstat Said Nursî’nin “nefis terbiyesi” yöntemi; menşeini ve prensibini Kur’an’dan alarak, sebatla terakkiye vesile olacak dört adımla ilerlemektir.

İlk adımda, “Nefislerinizi temize çıkarmaya çalışmayın” (Necm: 32) ayetini rehber edinip kendini olduğu gibi görmek gerekmektedir. Çünkü, Bediüzzaman’ın söylediği gibi, insan, tabiatı ve fıtratı itibarıyla daima zatını sevmeye ve kendini medhü sena etmeye meyillidir. Nitekim, Kur’an, “Gördün mü hevasını kendisine ilah edineni?” (Casiye: 23) ayetiyle bu durumu beyan etmektedir. İnsanın kendini böyle ölçüsüz bir şekilde yüceltmesi ise, yalnız kendisini sevmesine, bencilleşip herkesi ve her şeyi nefsine feda etmesine sebebiyet verecektir.

İkinci adımda, insanın aklen ve kalben Allah’ın varlığının farkında ve şuurunda olmaya devam ederek kendini düzeltmesi ve nefsi mücahadeyi sürdürmesi istenir. Şu ayet bununla ilgilidir: “O kimseler gibi olmayın ki, Allah’ı unutmuşlar; Allah da onları kendilerine unutturmuştur.” (Haşr: 19) Diğer bir ifadeyle, insanın Allah’ı unutması, kişinin kendi insanlığını ve sorumluluklarını unutmaya yöneltecektir.

Üçüncü adımda, olgunlaşma sürecindeki mü’min, en mükemmel Varlık olan Cenab-ı Hak karşısında kendi kusurunu görmeye, takva ve teslimiyetle O’nun rızasına ermeye gayret edecektir. Üzerinde görünen bütün güzel nitelikleri Allah’a ve bütün kusur ve noksanları kendisine hamlederek, nefs-i emmaresinin kötü taleplerine tâbi olmadan davranmaya yönelecektir. Nitekim, şu ayet bunu öğretmektedir: “Sana isabet eden her ne iyilik varsa, Allah’tandır; sana isabet eden her ne kötülük varsa, nefsindendir…” (Nisa: 79)

Nihayet mü’min Kur’an’ın şu meşhur “Allah’ın vechi hariç, her şey helâka gidicidir.” (Kasas: 88) ayetinde saklı bulunan hikmeti tam olarak kavramaya başlayınca, ihlasa ve itminana erişir. Bu çok derin anlamlar yüklü ayetin tam olarak anlaşılması, Nursî’ye göre, insanı eşyanın zahirine bakıp aldanmaktan kurtaracak ve böylece onun eşyayı asıl vecihleri ve hakikatleriyle görmesi kolaylaşacaktır. Diğer bir deyişle, her şey, iki veçheye sahiptir. Biri kendine bakan mânâ-yı ismî veçhesi, diğeri o şeyin Yaratıcısına bakan veçhesi olan mânâ-yı harfîdir. İlk veçhesinde, o şey fanidir, gölgedir, geçicidir. Fakat, ikinci veçhesinde, canlı cansız her şey Allah’ın isimlerini yansıtan bir ayna gibidir. Özetlemek gerekirse; bizatihî Nursî’nin çizdiği ve yürüdüğü yol, tamamen Kur’an menşelidir ve sair meşhur tasavvuf tariklerine nispetle daha kısa, daha geniş, daha selametli ve daha evrenseldir. Bu yol kısadır, çünkü yalnızca dört mertebeden ibarettir. Daha selametlidir, çünkü vecd halinde söylenen bazı dengesiz sözlere (şatahat) ve nefsin insanı şok edici badirelerine sürüklenmesine fırsat vermeyecektir ve bundan da önemlisi, aczinin ve eksikliğinin idrakinde olan nefis, onun için konulmuş sınırların ötesine geçmeye yeltenmeyecektir.

Üstat Said Nursî’nin manevî tarikinin en çarpıcı özelliği, yaratılan her şeyi yukarıda zikredilen iki veçhe içerisinde bir ayırıma tâbi tutmasında gizlidir. Bu ayrımı yaklaşık olarak olgusal (mânâ-yı ismî) ve varoluşsal (mânâ-yı harfî) şeklinde özetlenebilir. Nursî’nin kendine özgü tasavvufî yolunu, Gazalî’nin genel kabul görmüş tasavvufuna büyük ölçüde yaklaştıran bu ayırımdaki hikmettir. Evet; kâinatta var olan her şeyin gerçekten vücudu vardır ve onlar, somut anlamda, Allah’ın güzel İsimlerinin ve sıfatlarının tecellilerini gösteren birer ayna vazifesi görmektedirler. Dahası, (Vahdeti Vücut) varlığın birliği, müntesipleri tarafından en yüksek makam olarak düşünülüyor ise de, Nursî’ye göre, aslında bu en düşük mertebedir. Zira bu görüş esasen mevcudatı mücerret hayal düzeyine indirgemekte; ve bunu yaparken, aynı şekilde, Allah’ın sıfat ve isimlerinin tüm tecellilerini Kur’an’da ve Peygamberin (SAV) Sünnetinde ders verilen hakikate zıt biçimde-gölge-misal gerçeklikler düzeyine düşürmektedir. Oysa bütün mevcudatın ve mahlûkatın varlığı zanni ve hayali değil gerçektir, ama bu gerçeklik elektrik zerreciklerinin (katı, sıvı, gaz ve enerji) boyutundaki oluşumlarından ibarettir. Açıkçası, Zât-ı Vâcibü’l-Vücud’un Rahman, Rezzak, Hâlık, vs. gibi isimlerinin tümü hakikaten ve fiilen onların iktiza ettiği fonksiyonlara muvafık bir tecelli ve tezahür mecraını gerektirmektedir. Bu İlahi isimlerin tümü vardır ve gerçektir. Bunun yanı sıra, sahabeler ve Peygamberin ailesinden gelen Ehl-i Beyt imamları gibi seçkin âlimler, “Eşyanın hakikati veya gerçek mahiyeti sabittir (Hakâiku’l-eşyâi sâbitetun)” ve “Cenab-ı Hakkın bütün esmasıyla hakikî bir surette tecelliyatı hakikattir” diye ittifakla beyan ederek bu hakikati güçlendirmiş, tahkim ve takviye etmişlerdir.

Bununla birlikte, Bediüzzaman; insanın şu hususu aklına yerleştirmesi gerektiğini ikaz etmektedir. Kâinat içindeki tüm varlıklar gerçekten var olduğu halde, onların vücudu, Vâcibü’l-Vücud olan Cenab-ı Hakkın vücuduna nisbeten gayet zayıf, kararsız ve karanlık bir gölge gibidir; fakat ne hayal, ne de vehim değildir. Cenab-ı Hak, Hâlık ismiyle onlara vücud vermekte ve o vücudu idame ettirmektedir.

 


[1] Aliyyü’l-Karî, Şerhu Fıkhı’l-Ekber, Mısır 1323, 51, 53

[2] Ebu’l-Berekât Abdullah en-Nesefî, Tefsir, IV, 365

[3] Mesnevî, II/192, Beyit:1333

[4] Mesnevi, 5/278–282, Beyit:3830–3945

[5] Beyitler 2/ 3155-3160; s.137-138; Beyitler 5/ 2495-2515; s. 205-207

[6] Fihi Mâ Fih, 20. Bölüm, MEB Yay., İst /1990. s. 136-137

[7] Kaynak: Buhari, Nikah 120, Umre 16; Müslim, İmaret 183-184, (715); Ebu Davud, Cihad 175, (2776, 2777, 2778); Tirmizi,

Rada 17, (1172), İsti’zan 19, (2713)

[8] Kaynak: Tirmizî, Radâ 17, (1172).

[9] Kaynak: Buhârî, Nikah 120, Umre 16; Müslim, İmâret 183-184, (715); Ebü Dâvud, Cihâd 175, (2776, 2777, 2778); Tirmizî,  

Radâ 17, (1172) İsti’zân 19, (2713)

[10] Kaynak: Tirmizî, İsti’zân 19, (2713).

[11] Lem’alar, Yirmi Sekizinci Lem’a

[12] Mesnevî-i Nuriye, Mukaddime

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

Yorumu Takip Et
Bildir
guest
19 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Abdussamet Çağlar

Asıl Tartışılması Gerekenler:
Asıl acı ve ayıp olan, olayın şu tarafıdır:

Bu KURAMER (Kur’an Araştırma Merkezi)ndeki muhterem İlahiyat hocaları ve ilim adamları, asıl ve acil ihtiyacımız olan:
• Kur’an merkezli ve insan endeksli, ekonomik, siyasi, hukuki ve ahlâki yeni ve adil bir sistem modeli üzerinde niye çalışmamaktadır?
• Böylesine bilimsel ve gerekli projeleri ortaya koyamıyorlarsa, bu onların korkaklık damarından mı, yoksa ilmi ve akli kısırlık durumlarından mı kaynaklıdır?
• Ülkemizin, İslam ümmetinin ve insanlık âleminin her türlü sorunlarına Kur’ani çözüm yolları ve programları ortaya koymak yerine, Mehdiyet inkârı gibi kolaycılık ve kafa karıştırıcı çabalar kimlerin işine yaramaktadır?

ALİ ÇAĞIL.

MİLLİ ÇÖZÜM YAKLAŞIMI..
Mevlana ve Bediüzzaman gibi zatları hatalarını hoş görerek değil, hatalarını görerek Kur’an ve Sünnet çerçevesinde aklı selimle düzelterek güncelleştirip sahip çıkmak ve yararlanmak gerekmekteydi.
Bu gün kendisine ait mi değil mi kesin ispatı olmayan şeylerin durumu hakkında hüküm vermek de imkansızdı ve sonuçta faydası da yoktu.
Zaten sosyolojik açıdan da reddetmek toplumda o öğretilerin müntesiplerini de ötekileştirecek, var olan kazanımları da heba edecekti.
Bu noktada Milli Çözüm gelecek nesillere örnek bir metod sunmuştur. Yani kovadaki meyvenin sağlamını alıp faydalanmış, çürüklerini ise ayıklamıştır.

Süleyman

Hatasız kul olmaz
Eksiksiz, hatasız ve günahsız sadece peygamberlerdir o zaman karşımızdaki kim olursa olsun mükemmel birini beklemek büyük bir hatadır. Zaten insan oğlu bu hataları ile insan olmakta hatasını eksiğini görüp bilip farkına varıp tövbe ve istiğfar etsi ile Rabbinin yanında değer kazanmakta ve kıymeti artmaktadır. “Eğer günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı.” hadisi eksik ve noksan olduğumuzun ifadesidir. Bu sebepten dolayı karşımızdaki insanların eksik yönlerini değil olumlu ve güzel yönlerini görmeli ama diğer olumsuz yönlerinide dost ve arkadaşlarımıza en güzel bir şekilde hatırlatılmalıdır. Büyük İslam alimlerinide bu yönden değerlendirmeli olumlu, faydalı güzel yönlerini almalı hataen yapmış oldukları bazı şeylerden dolayı bu zatların genel hizmetlerini görmemezlikten gelinmemelidir.
Mehdiyet inancı genel olarak insanların gelecekten bir beklenti içerisinde ve heyecan içinde olmalarını sağlayan bir inançtır. Bu inanç insanı beleşciliğe ve tembelliğe itmemeli tam tersine gayreti ve çabası artmalı çünkü bu Zata layık olabilmek çok kolay bir şey değil büyük bir gayret ve çaba gerektirmektedir. İşte bu sebeplerle İslamın aslında olan ve inançlı insanların heyecanlarını taze tutan bu kavramadan müslümanları uzak tutmak onların gelecek beklentisi ve heyecanlarını söndürmek için siyonizm tarafından bu kavram laçkalaşrılmak, yok sayılmak istismar aracı olarak kullanmak, insanların gözünde çok basite indirmek gibi aslı ve amacı unutturulmaya çalışılmakta ve gavur gavurluğunu yapmaya devam etmekte idi.
Milli Çözüm her konuda olduğu gibi bu konuda da gerekene gereken cevabı vermekte inanan insanların heyecanını her zaman dipdiri tutmakta hiç bir zaman karamsarlığa umutsuzluğa yol vermemekte idi ve bunun gücünüde beklediği kapının sonsuz büyüklüğünden almakta idi.

Yakup G.

Tarih Boyunca Büyük Zatlar Daima İstismar Edimiştir…
İbnİ- Abbas (r.a), “Bütün ilimler, Kur’ân-ı Kerim’de mevcuttur; lâkin, insanların anlayışları onu idrâkten âcizdir. (İ’câzı Kur’ân, 28)
İbn-i Abbas (r.a), “Eğer benim devemin ipi kaybolsa onu Allâh’ın kitabından bulurum”

Tüm ilimler Allah’ın (c.c.) kitabında mevcuttur. Efendimiz (asm) ise Kur’an’ın tatbikidir. Kapalı ve açık ayetler olduğu gibi Efendimiz (s.a.v.), kendisi ile Hâlik’ı arasında gizli kalması istenen pek çok esrârı ve gayb ilimlerini mübârek şahıslarına inhisar ettirmişler…
Efendimiz (asm) Ashab-ı kiramın büyüklerinden Hulefa-i Raşidîn, İbn-i Abbas, İbn-i Mes’ud, Ebu Hüreyre (r.anhüm) hazerâtı gibi diğer bazı zevatı ve mürşid-i kâmilleri de Kur’ân’ın sırlarını anlamaya vâris bırakmışlardır.
Ebu Hüreyre(r.a), “Ben Allah’ın Resûlü’nden iki kap ilim hıfzettim. Bunlardan birisini neşrettim… Diğerine gelince; eğer onu neşretseydim, şu boynum kesilirdi” buyurmuştur. (İ’câz-ı Kur’ân, 28)

Yani Onların görevleri bu hakikatleri kendilerine verilen ruhsat derecesinde çağın ihtiyacına uygun tebliğ metodu ile insanlara tebliğ ve irşat etmektir.

Bugün Mehdilik, Eşyanın hakikati, Tecelliyat vb. konuların Kur’anda yer almadığını iddia edenler; ya Kur’anı idrak etmekten yoksun kimselerdir, ya da kasıtlı hainlerdir.

Diğer taraftan siyonist yahudiler yüzyıllarca İslamın bu gibi hassas konuları üzerinden hem itikat sapkınlığı, hem sahte mehdilerle yoldan saptırma ve kendi emellerine hizmet ettirme, hem de bir yakıt misali Mü’mine güç veren bir azmi gayreti söndürme çabaları olarak uydurma hadisler ve kasıtlı Kuran mealleri ile tahrif etmeye ve zayıflatmaya çalışmıştır.

Gayb ilimlerine nefis terbiyesi ile yani şeriat temelli doğru tasavvuf anlayışı ile ulaşmak mümkün olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan tasavvuf tarafı olmayan şer’i ilimlerde yol kateden fakihler arasında tarih boyunca bu tür konularda anlaşmazlık olmuştur.
Hatta Hicaz ekolü ve Kufe ekolüne mensup birbirinden değerli alimlerin birbirlerine hakaret etmesi ve bunu ilerletmesinin bile temelinde bu ihtilaflar olduğu düşünülmektedir.

Buradan yola çıkarak İslam tarihi boyunca yaşanılan ihtilafların sebeplerini;
1- Varislerin (müessir) yöntem / metod / üslub farklılığı,
2- Tebanın ilmi alt yapı yetersizliği,
3- Nakiller ve tercümeler esnasında eserlerin tahribi,
4- Ve Nefis merhalelerindeki derece farklılığı ve dünya görüşü olarak sıralayabiliriz ve bunlara başka maddelerde eklenebilir elbet.

Yukarıda makalede yer alan Zelle bile olmayan husus ile Efendimiiz (asm)’nin ilahi senaryo gereği zahiren hata gözüken davranışlarının ayırt edilmesi;
1- Maalesef çağımızda yanlış anlatılan ilmihali bilgilerin gözden geçirilmesi gerekliliği
2- (haşa) Hz. Peygambere ve sünnetine gerek yok Kuran yeter diyen sapıkların zihniyetine karşı O’nun (asm) Kur’anı anlama ve yaşama Rehberimiz olduğunu daha iyi idrak edilmesini sağlamaktadır.

Bedizzaman ve Mevlana gibi zatların yanı sıra Allah için sevilen, sahip çıkılan ve takip edilen şahısların,
1- Günahsız ve hatasız görmek
2- İradesinin yetmeyeceği özellikleri yakıştırma hem itikata zarar verir hem de sahip çıkılan zatın itibarına.

Bu düşüncelere sahip Mürid; aslen mürid değil ya gafil ya Mürşdinin düşmanı mesavesindedir. Asıl sahip çıkılması gerekilen bu zatların mücadeleleri, davaları, eserleri, ilimleri, hedefleri ve kendilerinin de itibarlarıdır elbet.

Sn. Ahmet Akgül Üstadımızın da buyuruğu gibi “tarih boyunca büyük zatlar daima istismar edilmiştir”.

Veysel

Alınacak Dersler
-Allah için sevmek ile Allah gibi (haşa!) sevmek ve itaat etmek karıştırılmamalıdır.
-Nebiler ile Nebilerin takipçisi olanlar karıştırılmamalı, Rabbimizin bizzat hıfzu himasyesinde olan rehberlerimiz ile kimse bir tutulmalıdır.
-Tüm büyüklerin ortak ifadesi olan; “Doğrular Haktan, yanlışlar nefsimizden” gerçeği mucibince, bir ömür İslam’a hizmet etmiş bazı büyüklerimizin de hatalarının, noksanlarının olacağını bilmeli ve bu noksanlıkları dinimize mal etmemeliyiz.
-Rabbimizin kalbinde maraz olanların özelliği diye tarif ettiği (Ali İmran 7) müteşabih konulardan uzak durmalı ve insanlığın gerçek ihtiyacı olan hususlarda çalışma yapmalı ve ümmeti nifaka sürüklemek yerine ittifak ve ittihada sevk edecek Adil bir Düzen gayreti içinde olmak gereklidir.
-Her ne olursa olsun, yaptığımız her şeyi Allah rızası için yapmalı; yoldaşlarımızı, dostlarımızı, Üstadlarımızı ve Hocalarımız bu yolda diye takip etmeliyiz.
-Bize kötülüğü emreden nefis ve şeytanın esaretinden kurtulmak için tarif edilen İstikamette harekete devam etmeliyiz.

Harun Gürbüz

Anma programları!
Mevlana Celaleddin Rumi için böylesine büyük çaplı organizasyonlarla anma programları düzenleyen bu ekip, acaba ne diye Erbakan Hocamız için düzenlemez diye akla gelen soruya, Üstadımız çok güzel bir cevap vermiş. Çünkü Erbakan Hocamızı istismar edebilecek bir açığını bulamıyorlar!

Necati

SİNSİ VE SİYONİST SALDIRILAR
[b]Müslümanları âlimlerden soğutmak kampanyaları[/b]
İslam alimlerine karşı yapılan talihsiz ve seviyesiz saldırılar, İslam alimlerinin şahsında, asıl İslam’ı karalama ve saf zihinleri karıştırma operasyonlarının bir parçasıdır.
Bediüzzaman ve Mevlâna gibi zatların iyi niyetle ve hizmet gayretiyle düştükleri birtakım yanlış yorumları ve yaklaşımları yüzünden onlara sataşmak, bazı hataları yüzünden eserlerindeki İslami kaynaklara dayalı binlerce hayırlı izahları ve yararlı ikazları yok saymak ve toplumu bu hikmet ve hakikatlerden mahrum bırakmak, Rahmani değil Şeytani bir damardır!
[b]Aziz Hocamız bir sohbetinde şöyle buyurmuşlardır:[/b]
“Bir hususta yazarken ve konuşurken, İslami ve insani hakikatleri öylesine net ve gerekirse sivri ve sert sözlerle ortaya koyacaksınız ki, bunları kendi sinsi amaçları uğrunda eğip bükmeye ve istismar etmeye kalkışacak Siyonist odakların ve Masonların ellerine batsın!”
[b]İnsanların umut ve heyecan kaynağını köreltme çabaları[/b]
Müslümanların ve farklı din ve kavimden nice mazlum ve mağdur insanların ezilmesine ve sömürülmesine yol açan bu zalim ve Siyonist sistemi yıkacak ve yeryüzünde Adil bir Düzen’i kuracak niyet ve gayreti taşımayan inkarcılar ve istismarcılar, Şeytani rejimlere, zalim güçlere ve hain ve işbirlikçi liderlere inanıp peşlerine takılmakta, Siyonistler ve işbirlikçi hainlerin mü’minlerden daha doğru bir yolda olduğunu iddia etmektedirler.
Nisa suresi 75. Ayeti kerimesinde buyurulduğu gibi, [i][b]”Ya Rabbi, ehli (ve idarecileri) zalim olan şu ülkeden (ve şu düzenden) bizi kurtar, bize Kendi katından bir sahip gönder ve bize Kendi rahmetinden bir yardımcı ver”[/b][/i] diye yalvarıp duran; erkek, kadın ve çocuklardan oluşan aciz ve çaresiz kimselerin Cenab-ı Hak’tan bir uyarıcı ve “rehber kurtarıcı” beklememeleri gerektiğini söyleyip insanların umut ve heyecan kaynağını köreltmek istemekte, Hakk nizam kurulsun diye çalışanları ise fitne-fesat çıkarmakla suçlamaktadırlar.

Nuh

MEDET YA İLAHİ, KUR’AN AŞKINA
MEDET YA İLAHİ, KUR’AN AŞKINA

Nurunu tamamla, kulun sevindir

İlahi sıfatın, Rahman aşkına…

Tayin taksim Senin, takdir Senindir

Hilkat san’atına, hayran aşkına…

Filistin Türkistan, Yemen Suriye

Çocuklar perişan, Hasan Nuriye

Terör işgal hicret, gidiş nereye

Yetiş Ya Rabb Kutlu, Kur’an aşkına…

Siyonist İsrail, hep baş kaldırır

Amerika Rusya, azmış saldırır

Çaresizlik halkı, ye’se daldırır

Medet yalvardığım, her an aşkına…

Afrika’da açlık, Afgan’da savaş

BM Şeytan örgüt, mazluma yavaş

Riyakâr beladır, mayasız lavaş

Yıktır iktidarın, Sübhan aşkına…

Alıntı; http://www.millicozum.com
29-ekim-2020 sayısından

Zehra

Böyle bir üstadın talebesi olabilmek
“Bir hususta yazarken ve konuşurken, İslami ve insani hakikatleri öylesine net ve gerekirse sivri ve sert sözlerle ortaya koyacaksınız ki, bunları kendi sinsi amaçları uğrunda eğip bükmeye ve istismar etmeye kalkışacak Siyonist odakların ve Masonların ellerine batsın! ” Erbakan hocamızın bu sözleri adeta Ahmet Akgül hocamızı anlatmaktadır.Böylesine özenle hazırlanmış bu yazıda bunun ispatlarından biridir zira eğilip bükülerek hiçbir tarafa çekilmeyeceği aşikârdır.Böylesi bir üstadın talebesi olabilmek Allah’tan bizlere bir hediyedir…

Mehmet S.Pınar

Rahman ve Rahim Allahın adıyla
Onlar ki, dinlerini bir eğlence ve oyun (istismar ve suistimal konusu ve hoş vakit geçirme aracı) edinmişlerdi (veya nefislerinin hoşuna giden şeytani yorumlara ve yollara özenmişlerdi. Ayrıca günahkâr vicdanlarını bastıracak, ama his ve heyecanlarını da coşturacak dindarlık numaralarını, zikir ve ibadet diye, müzik eşliğinde kadın erkek karışık raks ve dans yapmayı kendilerine din-yol olarak benimsemişlerdi) ve dünya hayatı onları aldatıvermişti. Ki onlar, bu (hesap) günleriyle karşılaşacaklarını (ve Allah’a kavuşacaklarını) unuttukları ve (apaçık) ayetlerimizi (artık gereksiz ve geçersiz sayıp ve yanlış yorumlayıp çarpıtarak) tanımadıkları gibi, Biz de bugün onları (cehennem azabına ve yalnızlık girdabına atıp) unutacağız. (Onulmaz kahırlarıyla baş başa bırakacağız.)

(Araf:51)

Mücahit Dinç

Hakkı temsil etmek…
Hakkım temsilcisi batılı, bâtıl düşünceleri ve bâtıla hizmet eden uşakları tespit ediyor ve hepsine gerekli cevabı veriyor. Allah razı olsun…

F. Türkyılmaz

Şeytanın ekmeğine yağ sürmek
Peygamberlerin bile zelle cinsinden hatalı davranışları olmuşken bu gibi alim şahsiyetlerin uygunsuz yönlerini dile getirmek şeytanın ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey değildir. çünkü falanca alim şöyle bir hata yapmış, demek ki bu hatayı benim de yapmam olağandır gibi kendince haklı kabul edebileceği durumlar zuhur edebilir. Üstat Ahmet Akgül konuyu ilmi ve imani noktada öyle güzel anlatmış ki herkesin ders alacağı nitelikte bir yazı olmuş. Gelelim ikinci konuya: mevlana ve said nursi gibi zatlara her yıl anma ve kutlama programları yapılması gayet normal fakat ömrünü islami inkilabın yaşanmasına adayan, bu uğurda canı pahasına her türlü zulme karşı gelen her görüşten insanların saygı ve sevgisini kazanmış son asrın en büyük şahsiyeti olan Aziz Erbakan Hocamızı niye anma ve anlama organizasyonları yapılmıyor. diye kendi kendime sormadan da edemiyorum.

Mus ab

Görülmekte ki Olayları Ya Milli Çözüm Şuuruyla yada Siyonizm’in Razı Olduğu Bakış Açısıyla Değerlendiriyoruz. Ortası Yok.
Üstad Ahmet Akgül Hocamızın bu can alıcı soruları gerçeği görmemize yetmelidir.

“Bu KURAMER (Kur’an Araştırma Merkezi)ndeki muhterem İlahiyat hocaları ve ilim adamları, asıl ve acil ihtiyacımız olan:
• Kur’an merkezli ve insan endeksli, ekonomik, siyasi, hukuki ve ahlâki yeni ve adil bir sistem modeli üzerinde niye çalışmamaktadır?
• Böylesine bilimsel ve gerekli projeleri ortaya koyamıyorlarsa, bu onların korkaklık damarından mı, yoksa ilmi ve akli kısırlık durumlarından mı kaynaklıdır?
• Ülkemizin, İslam ümmetinin ve insanlık âleminin her türlü sorunlarına Kur’ani çözüm yolları ve programları ortaya koymak yerine, Mehdiyet inkârı gibi kolaycılık ve kafa karıştırıcı çabalar kimlerin işine yaramaktadır?”

Ve [b]Üstadımız Ahmet Akgül Hocamızın[/b], Fetullah Gülen (40 yıldır hakkında yazıp uyardığı ve hakkında 20 yıl öncesinden beri tam 4 kitap hazırladığı) ve benzeri Siyonist uşakların ve din istismarcısı sapkınların girişimlerini yıllarca cesaretle açık etti. İlmi, geçerli verilerle halkımıza izah etti. Netice itibarıyla Hak sözden taraf olanlar kazandı diğerleri ise Siyonizm’in piyonunun piyonuna uşak oldu ve konuları Siyonizm’in razı olduğu bakış açısıyla değerlendirerek batılın/zalimin ekmeğine yağ sürme şerefine nail oldular.
Görülmekte ki Olayları Ya [b]Milli Çözüm [/b]Şuuruyla yada Siyonizm’in Razı Olduğu Bakış Açısıyla Değerlendiriyoruz. Ortası Yok.

Cengiz

AYETTİR “HER BİLENİN ÜZERİNDE BİR BİLEN VARDIR”
“… Biz, dilediğimiz kimsenin derecesini (ve şerefini) yükseltiriz. Zira her ilim sahibinin üstünde, (ondan) daha iyi bilen birisi vardır.”

Yusuf Suresi – 76

Liderlere Hocalara bağlılık ”Kur’an Sünnet” Kıstaslıdır!
Aksi düşünce imana şirk bulaştırma vebale ortaklıktır
İhanet olmayan hataları gösterip tekfircilik ahmaklıktır
Müslümana düşen her konuda “ilim itidal” ehli olmaktır
Nasihate açık ol ki her bilenin üzerinde bir bilen vardır.
İnsanlık için kurtuluş Adil Düzen ve Yeni bir Dünya’dır!
Sen de bunun için çalış nefsini ıslah et ki dermandır!.
Gel Milli Görüş Milli Çözüm hakka çağıran fermandır!.

Dilek Görgülüler

Kur’an kılavuz kalbime.
Bundan (Kur’an’dan) önce (onlar) insanlar için bir hidayet idiler. (Ardından nurunu tamamlamak ve kıyamete kadar hidayet rehberi olmak üzere) Doğruyu yanlıştan ayıran (Furkan)ı da indirdi. Gerçek şu ki, Allah’ın ayetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah Güçlüdür, intikam sahibidir.

3:5
Şüphesiz, yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz (kalacak değildir)

Mehmet Çelik

İSTİSMAR EDEMEDİKLERİ TEK LİDER”AZİZ ERBAKAN HOCAMIZ” ya Rabbi yolundan izinden ayırma.Bugün Aziz hocamızın tek ve yegane takipçisi Muhterem Ahmet Akgül hocamızdır.Rabbim Ayaklarımızı bu davada sabit tutsun ellerimizi bırakmasın inşallah
Aslında çok derin ve bilinçli bir İslam düşmanı oldukları halde, hümanizm kılıflı bir riyakârlıkla ve elbette şeytani amaçlarla; Mevlâna ve Bediüzzaman gibi şahsiyetler hakkında, anma toplantıları ve tanıtma konferansları hazırlayan, ilgili kitap ve broşürler çıkaran Haçlı ve Siyonist güdümlü merkezlerin, niye bir kerecik olsun Erbakan’ı anma ve anlama etkinliğine, O’nu sahiplenme ve istismar etme girişimine asla yanaşamadıkları gerçeğini hatırlatmamızda ve bu konu üzerinde kafa yormamızda fayda vardır. Çünkü Erbakan din düşmanlarının ve Siyonist odakların, İslam’ın aleyhinde istismar etmeye kalkışacakları fırsatları onlara tanımamıştır. Aziz Hocamız bir sohbetinde şöyle buyurmuşlardır:

“Bir hususta yazarken ve konuşurken, İslami ve insani hakikatleri öylesine net ve gerekirse sivri ve sert sözlerle ortaya koyacaksınız ki, bunları kendi sinsi amaçları uğrunda eğip bükmeye ve istismar etmeye kalkışacak Siyonist odakların ve Masonların ellerine batsın!”

Osman Nuri

Aziz Erbakan Hocamızın söylem ve stratejilerini bugün Milli Çözüm devam ettirmektedir.
Aslında çok derin ve bilinçli bir İslam düşmanı oldukları halde, hümanizm kılıflı bir riyakârlıkla ve elbette şeytani amaçlarla; Mevlâna ve Bediüzzaman gibi şahsiyetler hakkında, anma toplantıları ve tanıtma konferansları hazırlayan, ilgili kitap ve broşürler çıkaran Haçlı ve Siyonist güdümlü merkezlerin, [b]niye bir kerecik olsun Erbakan’ı anma ve anlama etkinliğine, O’nu sahiplenme ve istismar etme girişimine asla yanaşamadıkları gerçeğini hatırlatmamızda ve bu konu üzerinde kafa yormamızda fayda vardır. Çünkü Erbakan din düşmanlarının ve Siyonist odakların, İslam’ın aleyhinde istismar etmeye kalkışacakları fırsatları onlara tanımamıştır.[/b]

Aziz Hocamız bir sohbetinde şöyle buyurmuşlardır:

“Bir hususta yazarken ve konuşurken, İslami ve insani hakikatleri öylesine net ve gerekirse sivri ve sert sözlerle ortaya koyacaksınız ki, bunları kendi sinsi amaçları uğrunda eğip bükmeye ve istismar etmeye kalkışacak Siyonist odakların ve Masonların ellerine batsın!”

İşte bugün Milli Çözüm de , konferanslarında makalelerinde şiirlerinde kitaplarında öylesine net mert sivri ve sert sözlerle ortaya koyduğu için Siyonizm ve işbirlikçi Kirli görüşler , kendi sinsi amaçları uğrunda eğip bükmeye ve istismar etmeye kalkışamamaktalar…
Bugün Milli Çözüm’ü Görmezden gelmeye , duymazdan gelmeye, yok saymaya , çalışarak , Kirli güçler kendi hedef ve maksatlarında kullanabilecekleri yazar çizer gazeteci ilahiyatçı tarikatçı hoca ve molla bilinenleri vb. kimseleri parlatmaktalar onlara istediklerini konuşturtmaktalar …. Ama çaresi yok HAKKIN TESİR GÜCÜ OLDUĞU İÇİN HAKKA TERCÜMANLIK YAPANLAR HER DAİM KAZANMAKTALAR. ÇÜNKÜ ALLAH NURUNU TAMAMLAYACAKTIR…

Gökçe Öztürk

Bence bilgiyi doğru kaynaktan öğrenmek hayati önem taşıyor ..
Aziz Hocamız’ın tespiti öyle doğru ki Allah razı olsun.Yıllar önce bir kitapçıdan rastgele bir yazar ın kitabını almıstım okuduklarımdan sonra uzun süre önyargılı yaklaştım Mevlanaya malesef bu şer odakları her yerde uyanık olmalıyız çevremizi de bildiğimiz dahilinde uyarmalıyız. Ahmet Hocamızada ayrıca teşekkür ediyorum.
”Bir hususta yazarken ve konuşurken, İslami ve insani hakikatleri öylesine net ve gerekirse sivri ve sert sözlerle ortaya koyacaksınız ki, bunları kendi sinsi amaçları uğrunda eğip bükmeye ve istismar etmeye kalkışacak Siyonist odakların ve Masonların ellerine batsın!”

Hasan Çelik

Asla unutmayalım ki; Allah her şeyde tecelli etmektedir, ama hiçbir şey hâşâ Allah’ın temsili değildir. Her şey bizzat Allah’ın eseridir, ama hiçbir şey O’nun BENZERİ değildir. Allah’ın veli, seçkin (istifâ edilen, Mustafa) ve sevdiği kullarına hürmet ve
[b]Asıl acı ve ayıp olan, olayın şu tarafıdır:

Bu KURAMER (Kur’an Araştırma Merkezi)ndeki muhterem İlahiyat hocaları ve ilim adamları, asıl ve acil ihtiyacımız olan:

• Kur’an merkezli ve insan endeksli, ekonomik, siyasi, hukuki ve ahlâki yeni ve adil bir sistem modeli üzerinde niye çalışmamaktadır?

• Böylesine bilimsel ve gerekli projeleri ortaya koyamıyorlarsa, bu onların korkaklık damarından mı, yoksa ilmi ve akli kısırlık durumlarından mı kaynaklıdır?

• Ülkemizin, İslam ümmetinin ve insanlık âleminin her türlü sorunlarına Kur’ani çözüm yolları ve programları ortaya koymak yerine, Mehdiyet inkârı gibi kolaycılık ve kafa karıştırıcı çabalar kimlerin işine yaramaktadır?

[/b]

….

Binbir esma sıfatıyla, tesbih tezekkür ederiz

Şu muhteşem Kâinatı, derin tefekkür ederiz

Sonsuz in’am ikramına, daim teşekkür ederiz

Milli Çözüm sadıkları, Hakka tercüman görünür

Erbakan’ın suretinde, eser-i Rahman görünür…

Âlem teşhir meydanıdır, her varlık bir ayna gibi

San’atı Sultan harika, eserlerin tek sahibi

Hidayeti gözüm açtı, uyandı Ahmet garibi

Kur’an kılavuz kalbime, İlahi ferman görünür

Hak Muhammed simasında, hep sırrı Sultan görünür…

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
19
0
Yorumunuzu okumaktan memnuniyet duyarızx