YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
661afd4eb2c84
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 7 6 1 9
Bugün : 1098
Dün : 26764
Bu ay : 299684
Geçen ay : 453014
Toplam : 23078648
IP'niz : 3.238.235.248

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

SULTAN ABDÜLHAMİD’İN BAŞARDIKLARI

VE

YARIM BIRAKTIKLARI

      

Meral Akşener’in Sultan Abdülhamid hıncı!

Meral Akşener 2022 Mayıs ortalarında yaptığı bir konuşmada:

“O günün şartlarında oluşan demokrasi rüzgârlarına karşı, kendi zulüm ve istibdat rejimini korumak isteyen Abdülhamid’in yerinde bugün, Recep Tayyip Erdoğan bulunmaktadır” anlamındaki sözleriyle, aslında toplumdan özenle gizlenen gerçek ayarını ve kirli amacını kusmuşlardı. Siyonist güdümlü masonik İttihatçıların ve onların devamı olan Enver, Talat ve Cemal takımının, Sultan Abdülhamid’i yıktıktan sonra, Osmanlı’nın başına hangi belaları açtıklarını ve hıyanetlerinin hesabından kurtulmak için nasıl yurt dışına kaçtıklarını, Meral Hanım bilmiyor olamazdı… Üstelik Meral Akşener, bu talihsiz ve ilgisiz benzetmelerinin, Sn. Erdoğan’a yarayacağını ve ona meşruiyet ve oy kazandıracağını düşünemeyecek kadar saflık da yapmamalıydı… Ve bu arada, SP’nin ve AKP’den kopma sünepelerin suskunluğu ise, başkalarını bilmem, ama bizi hiç şaşırtmamıştı!? Elbette, gerektiğinde seçim ittifakları oluşturmalı ve siyasi dayanışma kültürü sağlanmalıydı… Ama bütün bunlar, kendimiz kalarak, aslımıza ve esaslarımıza bağlı olarak yapılmalıydı… Ve zaten kendi özümüzden ve çizgimizden tavizkâr davranmaya başladığımızda, artık başkaları nazarında saygınlığımız da aşınacaktı.

Abdurrahman Dilipak’ın Marazlı Yaklaşımı!

Yeni Akit’te; Abdurrahman Dilipak, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Abdülhamid’i özdeşleştiren AKP’lilere “Çok tehlikeli bir benzetme. Sonu hayırlı değil” şeklinde çıkışmıştı. Dilipak, “Abdülhamid’i Erdoğan’la özdeşleştiren tehlikeli bir benzetme yapıyorlar. Abdülhamid’i indirenleri o görevlere atayan da Abdülhamid değil mi idi? Tarihten ders almak gerek” diyerek dolaylı biçimde Abdülhamid’i suçlayıp sataşmıştı.

“Tarihten ders almak gerek, ama artık magazinleştirilen ve bir mefahire dönüştürülen bu kurgulanmış “fake” tarihten de bir ders çıkmaz. Aynı şekilde İslam dünyasında genel olarak din de, sağlık da magazinleştirildi. Tarihi şahsiyetler “İdol”leştirilmeye başlandı. İdol “çok tanrılı dinlerde küçük boyutlu tanrı ya da tanrıça heykelciğine verilen ad”dır… Yani “İnsan eliyle yaratılmış (!?) tanrı, put” anlamına da gelir!.. Putlarla savaşalım derken, din ve devlet büyüklerini, askeri şahsiyetleri, sultanları idol edinmeye başladık!?.. Mekke müşrikleri helvadan put yapıyorlardı ama bugünkü kadar onların idolü yoktu sanırım. “Jön Türkler” gibi bizim Postmodern Müslümancılar Yeni Osmanlıcılık yapıyorlar. 1700’den sonrasını; Lale Devri, Tanzimat, İttihat Terakki, istisnalar hariç bütün olarak savunabilir misiniz? 

Onu geçin, Fuzuli’nin “Selam verdim rüşvet değildür deyu almadılar.” dediği dönem Kanuni dönemidir. Hürrem Sultan dönemini hatırlayın. Sarayın olduğu her yerde istisnalar hariç entrika vardır. Kanuni sonrası, kamu malı sultanın mülkü sayılmadı mı? Bu konuda dikkatli davranan da oldu, davranmayan da. Osmanlı’da 36 Padişahtan 12’si tahttan indirildi. Bunlar: Abdülaziz, 2. Abdülhamid, 3. Ahmed, 2. Bayezid, İbrahim (Padişah), 4. Mehmed, 5. Murad, 1. Mustafa, 2. Mustafa, 4. Mustafa, 2. Osman, 3. Selim. Üçte birinin sonu pek hayrolmadı. Bakın bu trajedinin iki sebebi vardı: Biri kendi yanlışları, ikincisi kendi yakın çevresi ya da atadığı kişiler olmaktaydı… 3’ü ise sağlık sebebi ile kısa süre kaldılar ve ardından alındılar… Abdülhamid’i Erdoğan’la özdeşleştiren tehlikeli bir benzetme yapıyorlar. Abdülhamid’i indirenleri o görevlere atayan da Abdülhamid değil mi idi? Tamam, varsayalım birileri Abdülhamid’i anlamadı, peki Abdülhamid, mesela Elmalılı Hamdi Yazır’ı, Filozof Rıza Tevfik’i, Mehmet Akif’i, Şeyhülislam Mustafa Sabri’yi, Said-i Nursi’yi, Babanzade’yi, Hasan Basri Çantay’ı, İskilipli Atıf’ı ne kadar anladı? Bunların hiç hatası yoktu demiyorum ama Abdülhamid de hatasız sanılmasındı… Abdülhamid sonrası gelen gideni aratınca elbette pişmanlık yaşanmıştı, ama bu son sürecin tabii sonucu idi ve bu süreçte herkesin hatası vardı!” diyen Dilipak, hem tüm Osmanlı Padişahları, hem de özellikle Sultan Abdülhamid Han’la alâkalı, kasıtlı bir suizan oluşturma… Hatta Abdülhamid Han’a yönelik Siyonist ve emperyalist tertiplere, bilerek veya bilmeyerek alet olanları aklama ve haklı çıkarma çabasındaydı!

Mustafa İslamoğlu’nun; Ayasofya Çıkışı!

DW Türkçe’de Nevşin Mengü’nün programına konuk olan ilahiyatçı yazar Mustafa İslamoğlu, Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin Kur’an’a aykırı olduğunu söyleyip zırvalamıştı. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Ayasofya Camii’nin hutbesine kılıçla çıkmasına değinen İslamoğlu, şu ifadeleri kullanmıştı:

“Bugün Fetih Suresi’ni okuyorlar İstanbul’un alınışında. Ne kadar cehalet var görüyor musunuz, farkında mısınız? Dolayısıyla kılıçla hutbeye çıkmalar falan yanlıştır, fetih bu sanılmaktadır! Fetih aslında bir insan yüreğinin fethedilmesidir. İki insan yüreğinin buluşmasıdır.”

Eski Ayasofya Camii Baş İmamı, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hocası Prof. Dr. Mehmet Boynukalın, İslamoğlu’nun görüşüne karşı çıkarak, “Allah hidayet versin, Kur’an’ı doğru anlamayı nasip etsin…” şeklinde uyarmıştı. Evet istismar amaçlı ve oy toplama hesaplı olarak “Ayasofya”nın açılması, ne denli halis niyetten uzaksa, Mustafa İslamoğlu’nun çıkışları ve çarpıtmaları da o denli haksız ve kasıtlıydı.

Milli Görüş İslamcılığından tevbe eden Mustafa İslamoğlu, DEİZM’in yayılmasını olumlu bulmaktaydı!?

Yazar Mustafa İslamoğlu, Karar TV’de Elif Çakır ve Yıldıray Oğur’un sorularını yanıtlarken:

”En çok pişman olduğum şey bir dönemimi İslamcı olarak geçirmek, 84 milyonun sırtını sıvazlasak hüngür hüngür ağlarız. Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz tevbe etmeye çalışıyorum!..” ifadelerini kullanmış, Türkiye’de İslami hareketin yükselişine, iktidar oluşuna ve geldiği noktaya dair açıklamalar yapmıştı:

”Ben (AKP iktidarlarının ve hayal kırıcı sonuçlarının) çok faydalı olduğunu düşünüyorum çünkü ne olmamamız ve ne yapmamamız gerektiğini öğrendik, içimizdeki canavarı gördük. Çok yararlı oldu, manzarayı gördük, içimizde saklı olan dışımıza çıktı. Şu geldiğim noktaya nasıl gelirdim yoksa, kendime inandırdığım bir yalandı bu. Yalanı görmüş olmamız bile kazanımdır. Bunun maliyeti çok ağır ve daha da ağırlaşacak çünkü dibi görmedik daha. Akli fren sistemleri iflas etmiştir. Bu trenin imdat freni yok maalesef. Üzülüyorum ama yok!..” ifadelerini kullanmıştı.

Gençler arasında “Deizmin” yaygınlaşmasını normal ve olumlu bir gelişme olarak gördüğünü belirten İslamoğlu, ”Zira ondan evvel (gençlerin) inanıyormuş gibi yapma olayı daha felaketti. Hiçbir şeye inancı yoktu aslında, ne kitabı, ne dini, ne imanı (tam ve sağlam bilmiyorlardı)… Ama Allah’ı da, dini de, imanı da; her konuya, çaya çorbaya bile limon gibi sıkan bir tip düşünün, bu kime yarar? Dolayısıyla bu(günkü DEİZM) bir kazanım sayılır, çünkü sorgulayan bir akıl en büyük kazanımdır. Gerçek, acıtıcı olsa da yararlıdır. Gerçeği görmüş olmanın bedeli varsa bu bedeli ödeyelim artık… Ağırsa olsun, çünkü sonsuza kadar uyuyamayız. Uyku ne kadar derinse uyandırmanın sarsıntısı da o kadar büyük olmalı. Şu anda bir şok durumu yaşıyoruz” şeklindeki sözleriyle gerçek ayarını ve amacını ortaya koymuşlardı.

“Ben kendi adıma tevbe etmeye çalışıyorum. En çok pişman olduğum şey, bir dönemimi İslamcı olarak geçirmektir. (Yani Milli Görüş istikametinde ve Hakkın hâkimiyeti hedefiyle yaptığı hizmetlerden pişmanlık duyuyor!..) Bu 70-80-90’lı dönemler, çünkü ben kökten geliyorum. Milli Türk Talebe Birliği, Akıncılar gibi. Türkiye’nin düşünce dünyasına hatırı sayılır katkılarda bulunmuş bir dostla dertleştik. O da dokunsan ağlayacak gibiydi, ben de öyleydim. Gerçi 84 milyonun sırtını sıvazlasak hüngür hüngür ağlarız. Kulağına eğilip ‘Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz’ dedim. Kişi sınanmadığı günahın masumu değildir.” diyen Mustafa İslamoğlu’na Siyonist-emperyalist odakların güdümündeki Human Rights Watch Hellmann-Hammett ödülünü (1997 yılında) takmalarının amacı şimdi daha iyi anlaşılmaktaydı!? Mustafa İslamoğlu’nun asıl amacı; kendisinin de yıllarca alkışladığı ve arka çıktığı Erdoğan iktidarlarının ekonomik, sosyal, ahlâki ve ailevi tahribatlarını bahane ederek, Erbakan Dönemini ve Milli Görüş düşüncesini kötülemeye çalışmaktı. Ve zaten, Erbakan’ın Refah-Yol iktidarını yıkan, Erdoğan’a fırsat sağlayıp iktidara taşıyan Siyonist odakların Mustafa İslamoğlu gibilerini kiralayıp kullanmaları da bu hesaplıydı!..

(Not: DEİZM; “Allah vardır, ama kâinatı ve tabiatı yaratıp bırakmıştır. Öyle her şeye karışmamaktadır. İnsanlara akıl verdiği için, ayrıca Peygambere ve Kutsal Kitaplara ihtiyaç kalmamıştır” şeklindeki sapkın inanıştır.)

Sultan 2. Abdülhamid ve Üstün Başarıları

Osmanlı İmparatorluğu’nun zor dönemlerinde 33 yıl tahtta kalan Sultan 2. Abdülhamid, pek çok yönleriyle örnek alınacak müstesna bir Padişahtı. Babası Sultan Abdülmecid, annesi ise Tirimüjgan Kadınefendi olan Abdülhamid, 21 Eylül 1842’de İstanbul’da gözünü açmıştı. Henüz 10 yaşındayken annesini veremden kaybeden Abdülhamid’in babası Sultan Abdülmecid ise 1861’de 38 yaşında bu dünyadan ayrılmışlardı. II. Abdülhamid, güya meşruti bir yönetim kurmak isteyen ıslahatçı ve İttihatçıların yönlendirdiği bazı devlet adamı ve idarecilerin, Sultan Abdülaziz ile 5. Murad’ı tahttan indirmelerinden sonra 31 Ağustos 1876’da 34. Osmanlı Padişahı olarak tahta çıktı.

Sultan Abdülhamid döneminde atılan modernleşme adımları:

Sultan II. Abdülhamid döneminde eğitim, bayındırlık ve tarım alanında önemli adımlar atıldı. 1876-1908’de iptidailer 200’den 4-5 bine, sübyan mektepleri 10 bine, rüştiyeler 250’den 600’e, idadiler 5’ten 104’e ve bugünkü öğretmen yetiştiren yüksekokul olan Darülmuallimin sayısı ise 32’ye çıkartıldı. Ayrıca tarım, maliye, hukuk, baytar, ticaret, ziraat ve daha birçok alanda çok sayıda meslek yüksekokulları açıldı. Spor dallarının gerçek anlamda çeşitlenmesine, toplumsal ve yararlı bir eğlence kültürü haline gelmesine ve bunların bilimsel anlamda öğrenilmesine yönelik çalışmalar da Sultan II. Abdülhamid döneminde yapıldı. Bugün Türk futbolunun üç büyük kulübü Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş, Sultan Abdülhamid’in saltanat yıllarında kurulmuşlardı. II. Abdülhamid, başta İstanbul olmak üzere imparatorluğun çeşitli şehirlerinin önemli fotoğraflarını içeren çok değerli albümler koleksiyonu hazırlattı. Haydarpaşa Tıbbiyesi ve kendi parasıyla yaptırdığı Şişli Etfal Hastanesi ile bir kısım masraflarını şahsi kesesinden karşıladığı Darülaceze, onun sağlık ve sosyal yardım alanlarında attığı önemli adımlardan bazılarıydı. Ticaret, ziraat ve sanayi odaları da yine Sultan II. Abdülhamid zamanında açıldı. Çeşitli şehirlerde atlı ve elektrikli tramvaylar, düzenli rıhtımlar yapıldı. Hicaz ve Basra’ya kadar telgraf hatları çekilmesi tamamlandı. Tahta çıkışının 25. yıl dönümü anısına Osmanlı’nın birçok şehrinde saat kuleleri yapıldı. Sultan II. Abdülhamid döneminde askeri rüştiyeler ve idadilerin sayısı artırıldı. Ordu yeni silahlarla donatıldı. Hukuk alanında da önemli adımlar atıldı. Ceza usulü ve ticaret usulü kanunları çıkarıldı. Batı örneklerine göre polis teşkilatı yeniden yapılandırıldı. Batı müziğine, opera ve tiyatroya da ilgi duyan II. Abdülhamid bunların Milli bünyemize uygun ve uygar taraflarına sahip çıktı. Saraydaki harcamalar konusunda ise titiz davrandı. Lüks ve gereksiz masrafları kısan Sultan Abdülhamid, sade bir hayat yaşadı.

 Sultan Abdülhamid’in Destansı Cihadı!

Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. Padişahı ve 113. İslam Halifesi olan Sultan Abdülhamid Han, Siyonizm’e ve emperyalizme karşı dik duruşuyla ve yüksek siyaset ve strateji dehasıyla, mü’min gönüllerde taht kurmuş bir şahsiyettir. II. Abdülhamid Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. Padişahı ve 113. İslam Halifesidir. Osmanlı İmparatorluğu tahtında 33 yıl bu millete ve ülkeye hizmet etmiştir. Bunalımlı bir dönemde tahta çıkan Abdülhamid, Batı’ya karşı dik duruşun ve Siyonist komploları durduruşun simgesi olmuş birisidir. Sultan Abdülmecid’in oğlu olan Abdülhamid Han, 21 Eylül 1842 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. 10 yaşındayken annesi Tirimüjgan Sultan vefat etmiş, kendisine Abdülmecid’in diğer eşi olan ve çocuğu olmayan Perestû Kadın bakmış, Abdülmecid’in ölümünden sonra Abdülhamid Han’ın eğitimi ile amcası Abdülaziz yakından ilgilenmiştir: Bunalımlı bir dönem geçiren Osmanlı Devleti’nin başına geçen Abdülhamid Han, Batı’ya karşı dik ve dikkatli hareket etmiş, Doğu’ya karşı İslam kardeşliği politikası izlemiştir.

Padişahlık Yılları:

Dünyanın dört bir yanına nizamı, selameti, refahı, fazileti ve saadeti, kısaca İslam’ı götüren olağanüstü neslin en güzide örneklerinden biri olan Sultan II. Abdülhamid Han, ülkemize eğitim, sağlık, bilim ve manevi alanda yüzlerce eser kazandırmış bir şahsiyettir. Dine olan bağlılığı, güzel ahlâkı, edep ve hayâsı, akıl ve adaletiyle örneklik teşkil etmiştir. Günümüz içerisinde Ortadoğu’da yaşanan dramı, bundan tam bir asır önce görmüş ve yalnız başına eşsiz bir mücadele örneği sergilemiştir. O, ortaya koyduğu mücadelenin, iktidarının sonunu getirebileceğini de kestirmişti. Ama onun kaygısı tahtı değil, milletinin selametiydi. Bedeli ne olursa olsun, taviz vermeden mücadelesini devam ettirmiştir.

“Siyonist Yahudilerin Filistin’de devlet kurma isteğine karşılık Osmanlı Devleti’nin borçlarının silineceğinin” teklifinde bulunan Yahudilerin önderi Theodor Herzl’e karşı Abdülhamid Han, “Ben bir karış dahi olsa vatan toprağını satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim de bu toprakları ancak aldığı fiyata verir. Çünkü bu topraklar kanla alınmıştır, ancak kanla verilir!” diyecek kadar cesaret ve dirayet sahibidir.

Abdülhamid Han’ın Vefatı!

31 Mart ayaklanmasıyla tahttan indirilmesi kararlaştırılan II. Abdülhamid, 3 yıl Selanik’teki Alatini Köşkü’nde ev hapsinde bekletilmiş, 1912 senesinde Beylerbeyi Sarayı’na getirilmiştir. Bundan 6 sene sonra 10 Şubat 1918 yılında İstanbul’da vefat eden II. Abdülhamid, Divanyolu’nda bulunan Sultan II. Mahmut Türbesi’nde defnedilmiştir.

Abdülhamid Han’ın yaptıkları ve ülkeye kazandırdıkları!

Mülkiye (Siyasal Bilgiler) Fakülte düzeyine taşındı. Ayrıca Hukuk Fakültesi, Halkalı Ziraat ve Veterinerlik Fakülteleri eğitime başladı. Dünyanın ilk Dişçilik Fakültesini Sultan Abdülhamid Han açtı. Güzel Sanatlar Fakültesi, Ticaret Fakültesi, Yüksek Mühendislik Fakültesi, Dârülmuallimât (Kız Öğretmen Okulu), bütün yurtta İdadiler (Liseler), Aşiret Okulları, bütün yurtta Rüşdiyeler (Ortaokullar) onun zamanında açıldı. Bunların yanında Paris İslam Külliyesi’ni kuran Padişahtı.

Onun döneminde memurlara sicil tutulmaya başlandı. Eski Eserler Müzesi yapılandırıldı. Muhasebat Divanı (Sayıştay) kuruldu. Terkos Suyu hizmete sokuldu. Ziraat Bankası kuruldu. Bursa’da İpekhane açıldı. Emekli Sandığı kuruldu. Bursa Demiryolu, Kudüs Demiryolu, Ankara Demiryolu tamamlandı. Selanik-Manastır Demiryolu, Şam Demiryolu, Eskişehir-Kütahya Demiryolu açıldı. Beyrut Demiryolu açıldı. Afyon-Konya Demiryolu tamamlandı. İstanbul-Selanik Demiryolu, Şam-Halep Demiryolu, Hama Demiryolu açıldı. Kâğıt Fabrikası, Kadıköy Gazhanesi, Beyrut’ta liman ve rıhtım binası, Osmanlı Sigorta Şirketi kuruldu.

Ayrıca Kadıköy Su Tesisatı hizmete girdi. Galata Rıhtımı inşa edildi. Darülaceze (Kimsesizler yurdu) hizmete girdi. Mum Fabrikası kuruldu. Sakız Adası’nda Liman ve Rıhtım inşaa edildi. Tuna Nehri’nde Demirkapı Kanalı açıldı. Şişli Etfal Hastanesi hizmete girdi. Hicaz Telgraf hattı kuruldu. Basra-Hindistan Telgraf hattı Beyoğlu’na bağlandı.

Hamidiye Suyu hizmete girdi. Selanik’te Liman ve Rıhtım inşaası bitirildi. Haydarpaşa Liman ve Rıhtımı inşaa edildi.

Sirkeci Garı ve Haydarpaşa Garı tamamlandı. Maden Fakültesi açıldı. Şam Tıp Fakültesi açıldı. Haydarpaşa Askeri Tıp Fakültesi açıldı. Trablus-Bingazi Telgraf hattı kuruldu. Konya Ereğlisi’nde demiryolu hizmete sokuldu. Trablus Telsiz İstasyonu kuruldu. Bütün yurtta Telsiz İstasyonları açıldı. Medine Telgraf Hattı tamamlandı. Şam’da Elektrikli Tramvay hizmete alındı. Hicaz Demiryolu hizmete açıldı. 27 Ağustos’ta İstanbul’dan kalkan tren, 3 gün sonra Medine’ye ulaştı.

Pekin’de üniversite kurdurdu. (Daru’l Ulumi’l Hamidiye = Hamidiye Üniversitesi açıldı.) Bunların yanında İstanbul’da her yıl 30 bin saksı satın alıp çiçek ektirmeye başladı.

Sultan Abdülhamid Han’ın en önemli ve anlamlı girişimlerinden birisi de, eski harfler yerine; Türkçemize daha uygun bulunan, herkes tarafından öğrenilip kullanılması daha kolay olan Latin Alfabesine geçiş arayışlarıydı. Ancak, bazı çevrelerin yoğun baskıları sonucu bu niyet askıya alınmıştı!

Latin Alfabesine Geçiş Aşamaları

Bâb-ı Ali denilen Sadrazam (Başbakanlık) binaları ve Bakanlık kadroları bürokrasisi, devşirme sisteminin sona ermesi üzerine, 18. yüzyılda (özellikle Sultan Abdülhamid’den sonra) Osmanlı Devleti’nin yönetici sınıfı konumuna yükseldi. “Efendilerin Paşa olması” sözleriyle tanımlanan bu süreçte, devletin çeşitli bürolarında çalışan ve “kalemiyye” diye anılan kâtip sınıfı, yavaş yavaş yüksek memurlukları ele geçirdi. İlk olarak Amerikalı tarihçi Norman Itzkowitz’in dikkat çektiği bu dönüşüm sonucunda, 18. yüzyıldaki 37 baş defterdarın 28’i maliye bürokrasisinden, 26’sı reisü’l-küttabın, 16’sı ise o zamanın “dışişleri bakanlığı” diyebileceğimiz reisü’l-küttaplık bürosundan yetişip gelmiştir. Bu durumu, biçimsel olarak II. Mahmut döneminde ortaya çıkacak olan nezaretlerin (bakanlıkların), işlevsel olarak 18. yüzyılda oluştuklarını belirterek tanımlamak da uygun düşecektir.

Bürokrasinin ağdalı, resmi dilini kullanan sınıfın egemenliği ise, yazı Türkçesinin de ağdalı bir üsluba doğru kaymasına yol açtı. Düzyazının tümü ile devlet memurlarının, ya da en azından devlet memurluğunda yetişmişlerin tekelinde olduğu bir dönemde böylesi bir gelişme gayet doğaldı. Ancak bu zamanla, konuşma diline de yansımıştı. Böylece, yaygın olmayan, yakası açılmadık sözcükler ya da deyimler kullananlara ilişkin gerçek anlamı “akıllılar, bilgililer” olan, “ukalâ” sıfatı 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktı.

Eski bilinen bir sözcüğün 19. yüzyıl ortalarından itibaren böyle yeni bir anlam taşır olmasının bir nedeni de, Sultan II. Mahmut döneminden itibaren Türkçe’de bir yalınlaşma akımının başlamasıdır. Bu gelişmenin kökeninde ise gazetenin ortaya çıkışı yatmaktadır. Nitekim Osmanlı Devleti’nin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekâyi’nin (1831), Türkçe’nin yalınlaşma sürecinde çok önemli bir rolü vardır. Ne var ki bunun “halkın anlayabilmesi” için yapıldığı sanılmamalıydı. Takvim-i Vekâyi, halk okusun da öğrensin diye çıkarılmamıştı. Amacı, devlet memurlarını, özellikle de genç, henüz yeterince bilgili ve deneyimli olmayanları, bir de, merkezden uzak bulunanları bilgilendirmekti. Ama kısa bir süre sonra halkın okuması için de gazete çıkarılmaya başladı. Cerîde-i Havâdis (1840) gazetesiyle başlayan bu yeni süreçte ise, olan bitenin ortalama vatandaşa yorumlu, yani siyasal eleştiri ile aktarılması çabası, dilde yalınlaşmayı hızlandırdı. Söz konusu yalınlaşmaya asıl ivme kazandıran gelişme ise, Osmanlı Devleti’nin Tanzimat’la birlikte bir kamu eğitimi politikası başlatmasıydı. Bilindiği gibi, söz konusu döneme kadar devletin verdiği eğitim, eskiden olduğu gibi, yalnızca devlet için çalışacak olanlara hastı. Dolayısıyla, Tıbbiye’yi ya da Harbiye’yi kuran devlet, ilköğretime eskisi gibi karışmamış, bunu camilerin bir tür yan kuruluşu olan geleneksel mekteplere bırakmıştı. Modern eğitim kurumlarının ortaya çıkması böylece 1840’ların sonunu bulacaktı ve başkent İstanbul’da kurulan ilk model okullar hemen taşrada da 1850’lerde açılmaya başladı. Bu gelişme, 1857’de Maarif Nezareti’nin (Eğitim Bakanlığı) kurulmasıyla sonuçlandı. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti daha kapsamlı eğitim programları uygulayacak ve Türkçe’nin yalınlaşmasına çok büyük bir katkı yapacaktı.

Türkçe’nin Arap harfleriyle yazılmasının bir sorun olduğuna ve Latin Alfabesinin alınmasının belki daha yararlı olacağına ilişkin ilk tartışmaların hemen 1860’larda başlamasının nedeni, eğitimin yaygınlaşmasının kaçınılmaz sonucu olan yalınlaşma süreci olmaktaydı. Zira yeni okullarda okutulacak kitapların, ister istemez çocukların anlayabileceği, daha yalın bir dille yazılması bir ihtiyaçtı. Nitekim kurulmasından itibaren on yıllar boyunca Maarif Nezareti’nin yaptığı işlerin biri de, yerel yöneticilerden bulundukları yörelerde kullanılan ve yayımlanacak kitaplarda kullanılacak olan Türkçe sözcükleri toplayıp bakanlığa yazmalarını istemek olmuştur. Ancak bu da bir yazım sorunu ile karşılaşılmasına ve eğitimde tökezlemelere yol açmıştı.

Yani, Latin Alfabesine geçiş arayışları, bir ihtiyacın eseri olarak, Atatürk’ten 60 sene öncesinde başlatılmış… Hatta Sultan Abdülhamid Han bile bu yönde araştırmalar yapmış… Ancak malum çevrelerin yoğun itirazları ve halkı kışkırtmaları yüzünden bir başarı sağlanamamıştı. Eğitim ve öğretimin halkın tamamını kapsayacak şekilde yaygınlaşmamış olması… Eski yazının kullanılma zorlukları ve Türkçe’ye uyum sıkıntıları… Latin Alfabesinin dilimize daha uygun bulunması ve okuyup-yazma kolaylığı gibi haklı nedenlerle bir harf inkılabına ihtiyaç vardı. Bu doğal, normal ve hayırlı bir adımdı. Yanlış olan ve eksik bırakılan; eski yazının tamamen yasaklanması… Yeni yetişen neslin eski harflerle yazılan tarihi eserleri ve belgeleri okuyup anlayamaz hale sokulmasıydı. Çünkü Latin Alfabesine geçişle beraber, eski harflerin kullanılmasına, okuyup yazılmasına yasak konulması anlamsızdı ve büyük bir boşluk oluşturacaktı… Evet bazı değişim ve devrimler, ani ve keskin dönüşümleri ve ciddi tedbirleri almayı gerekli kılsa da, harf inkılabında buna pek gerek kalmayacaktı. Bir Milletin tarihinde çok kısa sayılacak bir süreçte, okur-yazar oranının %5’lerden %95’e çıkarılması, harf devriminin gereğini ve önemini zaten ortaya koymaktadır. Üstelik Osmanlı döneminde okur-yazar oranını %10’larda gösterenler de yanılmaktadır. Çünkü bu %10’un yarısından fazlası sadece “okur”, ama “yazamazdı”… Kur’an’ı ve bazı Osmanlıca kitapları okumasını bilenlerin çoğu, bunları yazamazlardı.

Hatta, Sultan Fatih, daha çocukluk yıllarında Latin Alfabesini okuyup yazardı!

Araştırmacı, tezhip ve hat sanatçısı ve Tıp doktoru Ahmet Süheyl Ünver’in (1898-1986) tarihi tespitlerine göre; Sultan Fatih Mehmet, henüz şehzadelik ve talebelik yıllarında, okuma-yazma öğrendiği sıralarda, kullandığı çizim ve ders notlarında; çeşitli bitki ve çiçek resimleri, kuş, hayvan ve hocalarına ait olduğu sanılan insan figürleri yanında, Yunan ve Latin Alfabesindeki harfleri yazdığı saptanmıştır. Zaten Latin Alfabesini bilmeden Yunanca-Rumca ve İtalyanca öğrenmesi imkânsızdır. Yani harf devrimini GÂVURLUK sananlar, yanılmakta ve yobazlık yapmaktadır!..

Bazı toplumsal gerginliklerden kurtulma çabaları!

Osmanlı modernleşmesini başlatan olmasa da kalıcılığını sağlayan Sultan II. Mahmut’un saltanat dönemi (1808-1838), birçok toplumsal ve siyasal gerginliğe sahne olduğu gibi, çok uzun bir süre için Yakın Çağ Osmanlı-Türk tarihinin ana sorunlarından biri olacak devlet-toplum gerginliğinin de ortaya çıktığı dönem sayılır. Âyanların (Taşradaki büyük toprak ağalarının ve devlete çöreklenmiş kodaman takımının) kökü büyük çapta bu dönemde kazınmış, Yeniçeri ordusunun varlığı bu dönemde sonlandırılmış ve devlet yine bu dönemde büyük çaplı bir dönüşüme uğramıştır. Dolayısıyla, her ne kadar Tanzimat Dönemi’ni 1839’da başlatmaya alışmışsak da, II. Mahmut’un Saltanat yıllarını bu döneme katmak hiç de yersiz olmayacaktır.

Vilayet Meclislerinden Cumhuriyete Yaklaşılması!

Osmanlı İmparatorluğu’na 18. yüzyılda damgasını vuran âyanlık, merkeziyetçi Osmanlı zihniyetinin hiçbir zaman kabullenemediği bir kurumdu. Ancak, II. Mahmut’un hemen 1810’larda Anadolu ve Balkanlar’da kökünü kazıdığı âyanlar, geniş çaplı ticarete yönelik, ilkel bir tarım kapitalizminin temsilcileri olarak, bulundukları bölgelerde göreli bir vefa sağlayan, bu nedenle de halkı soymaya çalışan devlet memurları karşısında toplumun yanında yer alan insanlardı. 4 Ekim 1922’de, İtilaf Devletlerine verilmek üzere TBMM’de görüşülen, İstanbul’un geleceğine ilişkin bir notada, “Hilafet-i İslamiye’nin makarrı olan İstanbul” biçiminde bir kayıtla karşılaşıyoruz. Yani Saltanat’tan ve Osmanlı Devleti’nin başkentinden söz edilmiyordu… Bu durum, Mudanya Bırakışması’nın imzalanmasından sonra Ankara Hükümeti’nin temsilcisi olarak 19 Ekim’de İstanbul’a gelen Refet (Bele) Paşa’nın gerek Kabataş’ta karşılandığı sırada sarf ettiği sözlerle, gerekse, iki gün sonra, İstanbul’daki hükümetin Dışişleri Bakanı Ahmet İzzet Paşa’ya verdiği muhtıranın içeriğiyle açıklık kazanmıştır. Refet Paşa, kendisine Padişah ve Halife adına hoş geldiniz diyen Saray temsilcisine verdiği yanıtta yalnızca Halife Hazretlerine teşekkür ediyorlardı. Veliaht Abdülmecid Efendi’nin iyi niyet sözlerini ileten temsilcisine de, “Halifeliğin Veliahtına” teşekkürlerini bildirmesini söylüyorlardı. İzzet Paşa’ya verdiği muhtırada ise, özetle, şunlar yazılıdır: “Artık İstanbul’daki devlet başkanı yalnızca “Halife” olarak adlandırılacaktır, bu devlet başkanının başbakan atama yetkisi olmayacak, TBMM’nin seçtiği başbakanı onaylamak zorunda olacaktır ve Ankara Hükümeti’ni resmen tanıyacaktır. Bu son koşul İstanbul’daki hükümetin istifası demek olduğundan, Ankara Hükümeti’nin de İstanbul’a bir vali tayin edeceği açıktır!”

Görüldüğü gibi Ankara’yı İstanbul’da temsil eden kişi, İstanbul’dakilere yepyeni bir devlet örgütlenmesi sunmaktadır. “Hilafet Devleti” diyebileceğimiz bu örgütlenmede ise devlet başkanının, 1909 Anayasa değişikliklerinden sonra ortaya çıkan Saltanat kurumu kadar bile yetkisi kalmayacaktır. Sonrasında neler olduğunu iyi biliyoruz tabi. Sultan VI. Mehmet Vahdettin bunların hiçbirini kabule yanaşmayacak, İstanbul Hükümeti’nin başındaki Ahmet Tevfik Paşa da TBMM Başkanlığı’na bir telgraf göndererek Lozan’daki barış görüşmelerine iki hükümeti de temsil eden ortak bir delegasyonla katılma arzusunu aktaracaktır. Bunun üzerine TBMM galeyana gelecek, Sultan ve İstanbul Hükümeti’ne ilişkin deli saçması ya da gerçekçi olmayan bazı önergeler dinlendikten sonra, 1 Kasım 1922 akşamı Saltanat kaldırılacaktır.

Şimdi Nutuk’a dönelim ve büyük olasılıkla Ali Fuat Paşa’nın anılarında anlattığı 19 Temmuz 1922 akşamı Refet Paşa’nın evinde gerçekleşen sohbette sarf edilmiş sözlere bakalım.[1] Mustafa Kemal Paşa, saltanatın kaldırılması konusunda Rauf Bey ve Refet Paşa’nın nabzını yoklamaktadır. Rauf Bey şunları söyler:

“Ben, makam-ı saltanat ve hilafete vicdanen ve hissen merbutum. Çünkü benim babam, Padişahın nan-ü nimetiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti’nin ricali sırasına geçmiştir. Benim de kanımda o nimetin zerratı vardır. Ben nankör değilim ve olamam. Padişaha muhafaza-i sadakat borcumdur. Halifeye merbutiyetim ise terbiyem icabıdır. Bunlardan başka, umumi mütaleam da vardır. Bizde vaziyet-i umumiyeyi tutmak güçtür. Bunu ancak herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam temin edebilir. O da, makam-ı saltanat ve hilafettir. Bu makamı lağvetmek, onun yerine başka mahiyette bir mevcudiyet ikamesine çalışmak, felaket ve hüsranı muciptir.”

Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, Refet Paşa’nın da fikrini öğrenmek ister. Refet Paşa’nın yanıtı da şöyledir: “Tamamen Rauf Bey’in fikir ve mütaleasına iştirak ederim. Filhakika, bizde Padişahlıktan, halifelikten başka bir şekl-i idare mevzu-ı bahis olamaz.”[2]

Milli Mücadele’nin bu önemli kişilerinin bu görüşmeden üç ay sonra nasıl davrandıklarını hatırlarsak bütün bunlardan şu sonuç çıkarılabilir; o da, Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Temmuz ile 12 Eylül 1922 tarihleri arasında, başta bu kişiler olmak üzere, TBMM’yi oluşturanların neredeyse tamamını, “Hilafet Devleti” sözü vererek saltanatı kaldırma konusunda ikna ettiğidir. Bunun nasıl gerçekleştiğine dair hiçbir bilgimiz ve belgemiz olmasa da, TBMM tutanaklarında bu konuya ilişkin herhangi bir görüşmeye rastlanmasa da, şurası bilinmektedir ki, Rauf Bey, Refet Paşa, Kâzım Karabekir Paşa gibi Saltanat kurumuna bağlı olduklarını defalarca dile getirmiş olan birçok kişi Mustafa Kemal Paşa tarafından oyalanıvermiştir. Tam bir yıl sonra, Cumhuriyet ilan edildiğinde gösterilen tepkiler, bunu atlatmaya yöneliktir. Örneğin Kâzım Karabekir Paşa, “Bize bu konuda bir şey söylenmemişti” demiştir. Rauf Bey ise, 1 Kasım 1923 tarihinde yayımlanan demecinde, “Cumhuriyet’in aceleye getirildiği”ni söylemiştir.[3]

II. Mahmut’un Aydın Mutlakiyetçi Atılımları ve Tanzimat’la Yoğunlaşan Din Tahribatı!

Nizam-ı Cedit’in (Yeni Düzen ve Onun Askeri) yıkılışından 1830’lara kadar geçen en son gördüğümüz bocalama süresi, eski siyasal rejimin yerine yeni bir siyasal sistem geliştirme sorununda üç yön tutulabileceğini gösterir: 1) Şeriata dayalı bir İslam devleti kurmak, 2) Merkeziyetçi hükümdarlık örgütü ile taşra güçleri arasında sözleşmeye dayalı bir devlet kurmak, 3) Hükümdarın mutlak egemenliği altında merkeziyetçi bir bürokrasi monarşisi kurmak. Sözü edilen sürede bunların hiçbiri belirli ve bilinçli bir siyasal görüş haline gelememiştir. Böyle olmakla beraber bu eğilimlerin üçünün de ta Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar sürdüğünü bilmekteyiz. 19. yüzyılın geri kalan yıllarının ve 20. yüzyılın ilk yıllarının koşulları altında bunların hiçbiri tam olarak gerçekleşemediği için herhangi birinin uygulanmasına çalışıldığı durumlarda öteki seçenekler tekrar gözükmüşlerdir. Örneğin; II. Mahmut’un hükümdarlığının sonlarına rastlayan ilk aşamada (belki de eski sistemin doğrultusuna en uygun yol olduğundan) bu eğilimlerin üçüncüsü üstün geldi. Fakat çağdaş koşulların etkisi altında aydın monark olarak bu hükümdarın girişimlerinin kendisi, mutlak hükümdarın gücünü kısma yönünde bir değişiklik yapılması sonucunu doğurdu ki, bu Tanzimat’tır.

II. Mahmut’un kurmaya çalıştığı rejim, merkez dışı bölgelerin temsilcisi sayılan taşra güçlerinin ortaklığı ile sözleşmeye dayalı bir rejimin tersine, merkezi gücün üstünlüğü altında, onun görevlendireceği Sadrazamlar, onların atayacağı Bakanlar ve Yüksek Bürokratlarla ve bunların hazırlayacağı kanun ve kurumlarıyla çalışacak bir hükümet biçimindedir. Bu sistemde Padişahın yetkisi sanıldığının aksine, çok sınırlı düzeydedir. Bunların çalışmalarıyla yavaş yavaş bir “Nizamat-ı Esasiyye” (temel kurallar) kavramı belirmeye başladı. Bu temel kuralların konması için de hükümdarın gücünü kanunlara bağlama zorunluluğunun yolu açıldı. Fakat bunu yapacak olan güçler âyan ya da esnaf değil, merkez gücün kendi desteği olarak geliştirdiği din, bürokrasi ve ordu olmuştur. Onun için Tanzimat döneminden itibaren siyasal gelişmelerin rotası bu üç örgütün davranışlarına göre şekil alacaktır. Yönetilenlerin yani halk kesiminin yönetme işine katılması, Osmanlı geleneğine yabancı bir davranıştı. Bu gelenekte, reaya adına âyan ve hanedanları hükümette söz sahibi etmek bile Osmanlı egemenliğini parçalamak anlamını taşırdı. Tanzimat döneminin böyle bir ilişki kurmaya doğru yaptığı denemeler, Tanzimat’a karşı olan, ilk kez siyasal bir ideoloji rengini almış olan Yeni Osmanlılar akımına yol açtı. Bu akımın etkisi altında, devleti “Nizamat-ı Esasiyye” kavramının aldığı yeni biçimle “Kanun-ı Esasi”ye dayama sorununun tartışmaları, sözünü ettiğimiz ikinci eğilimin gerçekleşme güçlüklerini yeniden meydana çıkardı. Yeni Osmanlılar akımı ayan, esnaf ya da halkı temsil etmiyordu. Mutlakiyetçi bir hükümdarı (örneğin Abdülaziz’i) ancak ulema, bürokrasi ve ordunun el ele verişi düşürmeye yeterli olacaktı.

Fakat âyanı, Müslüman halkları ve gayrimüslim tebaayı temsil edecek bir parlamento kurulması tartışması başlayıp, bunlara yasama ve yürütmede söz verilmesi sorunu kimsenin çözemeyeceği bir sorun halini alınca, devletin kendi organlarıyla yönetilmesi şıkkı ile şeriat ve hilafet devleti kurulması şıkkı yine ortaya çıktı. Kanun-ı Esasi ve mebuslar meclisi tartışmaları, bu iki şıktan hangisinin daha uygun olacağı sorunu üzerinde yoğunlaşmaktaydı. Mithat Paşa’nın temsil ettiği taşra özerkliği (adem-i merkeziyet) tezi, “hâkim millet” terimi ile kastedilen Osmanlılık geleneğine, Müslüman halkla Müslüman olmayan halkların eşitliği fikri, yozlaştırılan din geleneğine o kadar aykırı idiler ki, ancak Abdülhamid gibi güçlü bir hükümdarın elinde Kanun-ı Esasi rejimi merkeziyetçi, mutlakiyetçi, şeriatsız karması bir rejim şeklinde uygulanmıştı. 1908’de bu rejimin devrilmesiyle çıkan merkeziyetçilik-taşracılık (merkeziyet-adem-i merkeziyet) çatışmasında üstün çıkan eğilim, Kanun-ı Esasili meşrutiyet doğrultusunda merkeziyetçi bir monarşi rejimini yürütme oldu. Bu, hükümdarın değil, ona üstün duruma gelen siyasal parti-ordu bileşiminin ağırlığı ile olmuştur. Devlet gücünü bir toplum sınıfına, ya da Türk ulusu birimine dayandırma düşüncesi ancak siyasal partilerin kuruluşu ile sonraları doğmuştur.

Bu aşamalarda üç karmaşık etken rol oynamıştır: 1) Osmanlı İmparatorluğu’nun çeşitli din ve milliyetlerden olan parçalar arasında meydana gelen çıkar çatışmaları, 2) Bunları bir imparatorluk birliği içinde tutma çabalarının lehine ve aleyhine Avrupa devletlerinin artan baskıları ve karışmaları, 3) Müslüman Türk halkının ekonomik çöküntüsünün yol açtığı sonuçlar.

II. Mahmut Rejiminin Farklılıkları

Bu etkenlerin 19. yüzyılda ilk harekete geçişinin sonucu, 1830’larda II. Mahmut’un “mutlakiyetçi aydın monarşi” olarak nitelendirdiğimiz rejimi belirmeye başlamıştır. II. Mahmut’un reformculuk dönemi, gördüğümüz yeni bir rejim arama deneylerinde gelenek doğrultusuna en çok uyan mutlakiyetçi monarşi şekline yöneliş dönemi sayılır. Bunu gösteren özellikler şunlar olmuştur: a) Hükümdarın mutlak yetki hakkı devam ediyor, b) Yönetilenler “reaya” olmaktan çıkıp, “tebaa” ve “halk” oluyor, c) Kapıkulluğu kalkıyor, onun yerine sınıf, ırk, din farkları gözetilmeden devşirilen bir sivil bürokrasi gelişiyor, d) Kapıkulu ordusu yerine farklı şekilde devşirilecek bir militer örgüt kurulmasına doğru gidiliyor, e) Sivil bürokrasi ve ordunun başında bulunanlarla, ulemadan seçilen kişilerden oluşan en üst yetkili ve organize yapma görevlisi sürekli meclisler kuruluyordu. Bütün bu yeniliklerini, gerekli ve gerçekçi açılım girişimlerini hazmedemeyen taklitçi ve gelenekçi kesimler, Sultan II. Mahmut’a “GÂVUR PADİŞAH!?” demekten bile sakınmıyordu.

Tanzimat’ın ilanına kadar bunların hiçbiri tamamen uygulanmamıştır. Tanzimat, hükümdarın yetkilerini kısma gibi bir değişiklikle böyle bir rejimin uzantısıdır. Kimi gözlemciler bunu eski despotizme, kimileri istibdat yönetimine, kimileri de ilkel yasalı bir rejime benzetmeye kalkışmışlardır. Gerçekte bu, Avrupa’da Fransız Devrimi’nin yıktığı, Avrupa’nın başka yerlerinde de yıkılma halinde olan ve Ancien Regime terimi ile adlandırılan devlet türüne çok yakındır. Bu modeli istibdat yönetimi olarak tanımlamak, bir yüzyıl kadar sonra kurulan Cumhuriyet rejiminin ilk aşamasını diktatörlük rejimi olarak nitelendirmek gibi eksik ve yanıltıcıdır.

Fakat II. Mahmut’un mutlakiyetçi monarşi yönetimine bir istibdat yönetimi benzerliği veren yanlar da vardır. Bu, yeni rejimin niteliği belirinceye kadarki girişimlerin geçiş dönemlerine özgü çelişkiler içinde kalmasından kaynaklıdır. Bu yüzden hükümdarın ve onun mutlak yetkisini uygulayanların eylemleri bize keyfi işler olarak gözükür. Tanzimat, buna bir son verme çabasının (ve Batılılaşma adına masonik diktatorya kurma hazırlığının) ürünüdür. Böyle geçişlerde girişilen eylemlerin keyfi uygulamalar olarak gözükmesi doğaldır; çünkü bu eylemlerin yerleşmiş, rasyonel, hukuksal kuralları henüz doğmamıştır. Bu açıdan bu geçiş döneminin rejimini ilkel yasalı bir rejim olarak nitelendirmek de yanıltıcıdır.

Dinde reform şarlatanlığı!

1876 Anayasası’nda yapılan değişiklikler, İslam dininin devletin resmi dini olduğu maddesine dokunamadığı için, din-devlet arası ilişki sorununun bir anayasa sorunu olarak değil, din müessesesinde yenilikler yapılması sorunu biçiminde ortaya çıktı. 1908 Devrimi’nden sonra din alanında modernleştirme gerekliliği üç ana düşünce akımının birleştiği noktalardan birisi olmaktaydı. Hepsinin başlangıç noktası şu gözlemde toplanmıştı: İslamlık; akli, hatta tabii bir dindir. Bu aslındaki halinden çıkmış, akla ve tabiat kanunlarına aykırı inançlarla yozlaştırılmıştır. İslamlık’ı bunlardan temizleyerek saf haline döndürmek lazımdır. En büyük “inkılap” bunu başarmak olacaktır.

Fakat saf halindeki İslamlık’ın niteliği, bunun dünyasal hayat kurumları ile ilişkisi, saf hale döndürülmek üzere ne gibi müesseselerin kaldırılması gerektiği noktaları üzerinde ayrılıklar hemen ortaya çıktı. Din reformu konusu, en başta Şeyhülislamlık ve medreseyle alâkalıydı. Devletin yarı gücünü elinde tutan din müessesesi, bu reform konusu üzerinde hareketsiz kalamazdı. Din adına yöneltilen eleştiriler en çok medreseler ile tarikatlara çevrilmişti. İçtihat dergisinde verilen rakamlara göre 1914’te yalnız İstanbul’da 178 medrese vardı. Bunlarda 7.000 öğrenci yaşıyordu. Buna karşılık Üniversitenin İlahiyat ve Edebiyat fakültelerinde 348, Fen fakültesinde 200, Hukuk fakültesinde 2.119 öğrenci vardı. Üniversitenin bu en önemli üç fakültesindeki öğrenci sayısı, medrese öğrencilerinin sayısının yarısı kadar bile değildi! Medrese öğrencilerinin çoğunluğunun ortalama yaşı 35’ti. Birçok da 40-45 yaşları arasında olanlar vardı. Medreseler büyük bir işsiz ve asker kaçağı yuvası olmuşlardı. Medreseleri bu durumdan çıkarmak, öğretim programlarına modern bilimleri sokmak şarttı. Ayrıca, çağdaş sorunlara duyarlı ve içtihat kafalı din adamları yetiştirilmesi bir ihtiyaçtı. Bunlar İslamlık’ın sanat, ticaret ve dünya kazançlarını teşvik eden akli yanlarını öğrencilerine aşılamalıydı.

İslam Dininde değil, Dini hizmet müesseselerinde ve bazı yozlaştırılmış geleneklerde reform gerektiği hakkındaki fikirleri, Mısır’da Muhammed Abduh’un reformculuğundan etkilenen Rusya Müslümanlarından Musa Carullah’ın (Bigiyef) yazılarıyla rayından saptırılmıştı. İstanbul’da Abduh’un artçısı olan Reşid Rıza’nın el-Manar dergisindeki fikirlerini yansıtan Türkiye İslamcıları, Musa Carullah yoluyla gelen fikirlere karşı hiçbir ilgi göstermedikleri halde, bu fikirleri İçtihat gibi Batıcı, Türk Yurdu gibi ulusçu dergilerin yansıtması şaşırtıcıydı. Bunun nedeni şudur: Abduh, İslam ilahiyatında Eş’ariliğe karşı Mutezile görüşünü benimsediği halde onun ardılı olan Reşid Rıza, “Selefiyye” denen ve Eş’aricilikten daha Ortodoks olan bir görüşü benimsiyordu. Siyasal görüşte de Rıza Arap hilafetçisi, Arap ulusçusu, İtilafçı, İngilizci idi. Musa Carullah ise, ilahiyatta açıkça Mutezile yanlısı, siyasette Türk ulusçusuydu. Geleneksel olarak Eş’ari ilahiyatını benimsemiş olan Osmanlı şeriatçı uleması için Mutezilecilik hemen hemen dinsizlik anlamını taşırdı.

Yazılarında Hristiyanlık dünyasıyla İslamlık dünyası arasında her noktada karşıtlıklar gören Sait Halim Paşa, Avrupa’da dinsizlik akımıyla İslamlık’ta dinsizlik akımını da birbirinden farklı sorunlar olarak ele almaktaydı. Hristiyanlık, dinsizliğe haklılık kazandıran aslından saptırılmış bir din olduğu halde, İslamlık’ta dinden uzaklaşmak bütün ahlâk kurallarının çiğnenmesi anlamını taşırdı. Kişilerin ahlâken bozulması ise toplumun dağılmasına yol açardı. Dinsizlik, bir Müslüman toplumunun başına gelebilecek felaketlerin en büyüğü olurdu. Bu yüzden dinsizliğe karşı savaş, devletin ödevi olmalıydı. Devletin, kişileri din inançlarında özgür bırakmasının neler doğuracağını Ahmet Naim şöyle anlatır: Dinden ayrılmış bir Osmanlı devleti yaşayamaz. Devleti dinden ayırmanın en büyük kötülüğü; şeriatı uygulamak ödeviyle yükümlü olan devletin dini uygulamadığını gören halkın, yalnız din görevlerini ihmal etmekle kalmayarak, ahlâk ve toplum ödevlerini de yerine getirmekten kaçınması olacaktır. Şeriatın emirleri bir bütündür. O bütünün bir parçası zedelendiği zaman o bütün de yıkılır. O zaman, toplumsal düzeni kurmaya kimsenin gücü yetmez. Dinsizleşmiş bir devleti, Ziya Gökalp değil ya, dünyanın bütün sosyologları çağrılsa, kurtaramazlar!

“Din reformu” çığırtkanlıklarına rağmen, Batıcıların da bu yolda olumlu ve yapıcı bir programları yoktu. Kimileri, dini kurum ve kurallarının modernleşme olanağı olmadığına inanıyordu. Dinle hiç ilgisi olmayan işlerin küçük vesilelerle din sorunu haline getirildiği bir yerde dinde reform, aslında Dini bozmak anlamı taşırdı. 1913 yılında Kastamonu’da polis, üç öğretmeni tutuklamıştı. Bunların tabiat bilimi öğretmeni olanı, öğrencilere Darwin Teorisi’ni anlattığı ve bir Yüce Yaratıcı’nın değil, tabiatın tesadüfler sonucu oluştuğunu yaydığı için Arapça hocası tarafından kâfirlikle suçlanmıştı. Biri matematik, öteki Fransızca okutan iki öğretmen buna karşı öğrencileri ayaklanmaya teşvik suçundan yakalanmıştı. Bu olay dolayısıyla Abdullah Cevdet, ‘İçtihat’ta şöyle yazmıştı: “Darwin nazariyesinin okutulmasını küfür sayan bir ülke hâlâ Orta Çağlarda yaşıyor demektir. Böyle bir ülkenin 20. yüzyıl dünyasında yaşama hakkı yoktur. Sarıklı, sarıksız, ezilmek istemeyen her kafa artık bunu anlamalıdır!” Bu karanlık kafalara göre, Darwinizm resmiyet kazanmalı, İslam Dininin ise kökü kazınmalıydı.

İslam’a karşı savaş açan Abdullah Cevdet‘e göre, önce İslam tarihini şeriatçı kafasıyla görmeyi bırakıp Batı bilginlerinin bu tarih üzerine yazdıklarını tanımak lazımdı. Müslümanlar kendi dinlerinin bilimsel tarihini Batılılardan öğrenmek zorundaydı. Kendisi, Hollandalı oryantalist Dozy’nin dell’Islam adlı eserini çevirerek yayımlamıştı. Bu olay, Müslüman âlimler arasında büyük bir köpürüşe yol açtı; hükümetin bu kitabı toplatması zorunlu oldu, basında uzun süren bir Doktor Dozy tartışması başladı. Abdullah Cevdet daha da aşırı bir öneride bulunarak Şeyhülislamlık’ın, İtalyan İslam tarihçisi olarak lanse edilen, ama Dinimize düşmanlığı ile ünlenen Leone Caetani’nin Annali dell’Islam adlı Katolik Hristiyan gözüyle yazıldığı ve tarihi gerçeklerin kasten çarpıtıldığı bilinen büyük eserini çevirtmesi gerektiğini bile savunmaktan sakınmamıştı. Bu tipler, Haçlı Batı’ya resmen tapınmaktaydı!..

İçtihat ve Islahat kapısı kapatılınca İslam’ın hukuk kuralları olan şeriatın yozlaştırılması!

1789-1807 yılları arasında Nizam-ı Cedit eylemleri ile girişilen uygulamaların başarısızlığı üzerinde durmak lazımdır. Yenileşme, geleneksel düzenin bozuk çerçevesi içinde yapılacaktı. Başarılar gerçekleştirilince düzenin eski haline döneceğine inanılıyordu. Sonuç bu düşüncenin yanlışlığını ortaya çıkardı. Bunu, Cevdet Paşa‘nın şu sözleri çok iyi anlatmaktadır: “Yeni bir uygarlık yoluna girmek” fikirleri doğmuştu. Lakin, yapının temeline bakılmayarak tavanın süslenmesine çalışıldı. Avrupa’da başlayan fenlerin ve sanatların yayılmasına çalışmak gerekirken uygarlık nehirlerinin getirdiği çer çöpe, israf ve sefahate aldanıldı… Halk, yüksek tabakanın bu gidişinden nefret ederek her türlü yenilikten ürkmeye, yeni yöntemlerle yapılan her şeyi kötü görmeye başladı… III. Selim, devletin ıslaha muhtaç olduğunu görerek usul ve füruun yenilenmesine, özellikle “nizam ordusu” kurulmasına kesin karar almıştı. Lakin asıl devletin kendi sivil düzeni bozuktu. Bozuk bir heyet nizamlı bir heyeti yönetemeyeceğinden, orduyu düzenlerken, devletin sivil işlerinin de düzenlenmesi lazımdı. Devlet işleri bir saatin çarkları gibi birbirine bağlıdır. Mekanizmanın düzenli olarak işlemesi, hepsinin düzenli olmasına bağlı olduğundan devletin kendisi her parçasında temelli reformlara muhtaçtı.”

Cevdet Paşa, o zamanın adı verilmeyen bir yazarının koyduğu teşhise dayanarak, Osmanlılığın artık sona erdiğini, İbn Haldun’un deyimiyle, asabiyetinin (dayanışma ruhunun, ethos’unun) öldüğünü tartıştıktan sonra, Nizam-ı Cedit olaylarını şöyle yargılamıştı: “Kısası, her biri bir devleti yıkmaya yetecek nedenlerin hepsi o zamanki durumda meydana gelmiştir. Doğal koşullar altında bunların hiçbirinin çaresi mevcut ve mümkün değildir. Geçmişin devletleri içinde bazı güçlüklere uğradığı halde bunları savuşturabilenler bulunduğu, tarihçilerin bilmediği bir şey değildir. Fakat bir devletin aynı zamanda bu kadar tehlikeli, bu kadar çeşitli uçurum kenarlarına geldikten sonra kurtulduğu tarihte görülmemiştir.”

Bu sözler, tarihsel Osmanlı rejiminin mezar taşına kazınacak “Fatiha” yazısını andırır. Çağdaşlaşma sorunu, artık militer yenileşme işi olmaktan çıkarak, eski rejimin yerini alacak başka bir rejimin temellerini aramak sorunu olacaktır.

Şimdi, buna doğru girişilen ilk üç çabayı gözden geçireceğiz. Hiçbiri kesin bir sonuca varmamakla birlikte, üçü de geleneksel rejim doğrultusundan siyasal düzeyinde ayrılmanın ilk görünüşleri sayılır. Birbirlerinden farklı, hatta kimi yönlerde birbirine karşıt deneyler olmakla birlikte üçünün ortak bir yanı vardır: Osmanlı egemenliğinin mutlak gücünü paylaşma eğiliminde olan sınıflarla yapılacak bir mukavele (sözleşme) yolu ile bir uzlaşmaya vararak onu sınırlandırmak. Arka arkaya gelen bu deneyler sonucunda Osmanlı rejiminin doğasına uyan bir yolun açılacağı umulmaktadır.

Bu deneylerin birincisi, “Şer’î Sözleşme” olarak nitelendirilen bir antlaşma ile hükümdar gücünü şeriata dayama çabasıdır. Yeni Padişah IV. Mustafa’nın iktidara gelişi ile hem geleneğe aykırı hem şeriata aykırı sayılan Nizam-ı Cedit reformunu kaldırarak onun yerine Padişahla kulları arasında şer’î bir sözleşmeye dayanan bir denge kurulacaktı. Yeni Padişahın gelişi üzerine hazırlanan bu şer’î sözleşmenin “Şer’î Hüccet” denen metnini anlaşılması güç, çok ağdalı Osmanlıcasından çıkarırsak dayandığı noktaları şunlardı:

1- Devlette saray ileri gelenleriyle devlet adamlarından uzağı göremeyen kişiler, Nizam-ı Cedit adı altında görülmedik bir “bid’at” çıkardılar. İrad-ı Cedit adı altında işledikleri zulümlerle yalnız kendi özel çıkarlarına yarayan işlere kalkıştılar. Birçok eylemlerinde kâfirleri taklit ettikten başka devleti de Hristiyan devletlerin kurallarına göre yürütmeye, Müslüman halkın işlerini ona göre yönetmeye kalkıştılar. Bu yüzden ordu ocaklarında devlete karşı nefret yarattılar.

2- Padişahı aldatarak, amacı özel çıkar sağlamaktan başka bir şey olmayan böyle tedbirlere saptıklarından; ocak subay ve erleri işlere düzen vermek gibi iyi bir niyetle isyan çıkardılar. Şeriata ve kanuna uygun olarak eski hükümdarı düşürüp bütün ulemanın ve devlet adamlarının isteğiyle yeni Padişahı tahta getirerek ona biat ettiler. Böylece, devlet uzaklaştırıldığı düzene kavuşturuldu. Onun için ocağın bu eyleminde bir suç yoktur. Onu hem Padişah hem halk benimsemiş durumdadır.

3- Ancak ulema arasında dinimizin gereği olan “iyiliğin uygulanması, kötülüğe engel olunması” (Emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münker) kuralına aykırı gelmek eğilimi, devlet adamları arasında şeriat ve kanuna uymayan işlere girişmeye kalkma gibi haller görüldüğü için, bundan böyle bunların ordu isteklerine uygun, doğruya yönelmiş yolda gitmelerini sağlamak lazımdır.

4- Ordu subay ve erleri devlet işlerine karışmayacaklardır. Sadece görevlendirildikleri işleri sadakatle yapacaklarına dair sözlerine bağlı kalacaklardır. Fakat eğer aykırı işler işlenirse Padişah, vezirler, ağalar tarafından ocak erlerine ve subaylarına karşı suçlamaya ve cezalandırmaya girişilmeyeceğine başta Padişah, sonra devlet bakanları ve komutanlar söz vermiş durumdadır.

Bu sözleşmeyi yayımlayan Padişah bildirisinin başına yeni Padişahın imzasıyla şöyle bir kayıt konmuştur: “Bu şer’i hüccette yazılı şartların hepsi tarafımızdan görülmüştür. Altını imzalayan şeyhülislam, sadrazam vekili ve ulemanın imzalarını ve mühürlerini Padişah olarak tasdik ederim. Kullarım (Devlet emrindeki memurlarım olan ordu mensuplarım) bu sözleşmedeki şartlara uydukları sürece, verdikleri söz gereği olarak devlet işlerime karışmadıkça, dedelerimin zamanında olduğu gibi benim emirlerime ve kendi subaylarına itaat ettikçe, ben de Tanrı adına, Peygamber ruhuna söz veririm ki halife olarak benim tarafımdan, bakanlarım ve komutanlarım tarafından (halkımın ve bürokratların) hiçbiri sorumlu ve suçlu sayılmayacaklardır!”

Bu sözleşmenin kapsadığı yenilikler şunlardı: a) Devlet, dinin “bilinenin uygulanması, istenmeyenin önlenmesi” kuralına dayanacak, b) Bunun güvencesi ordu (Yeniçeri Ocağı) olacak, c) Bu ordu, halk iradesine aykırı, kanunsuz işlemleri önleme hakkına sahip bulunacaktır.

Buna “şer’i hüccet” niteliğini veren tarafı, imzalayanların başında şeyhülislamın bulunması, şeriat mahkemesine tescil ettirilmesi, şeriat adına yapıldığını göstermek üzere orduya bir şeriat hükmü olarak verilmiş olmasıdır.

Eski Osmanlı yasa rejimini bilenler kolaylıkla görürler ki bu sözleşme ve senet “şeriat” gereği olmadığı gibi “kanun” gereği de değildir; gerçekte ikisinden de farklıdır. Şeriatta bir hükümdarın, bir halifenin ve devlet adamlarının, “emir kulu” sayılan askerlerin koştuğu şartlara bağlı olmalarını gerektiren açık bir din kuralı bulunmamaktadır. İslam şeriatı devlet ve siyaset işlerinde temel ve genel hükümler koymaktadır. Çeşitli aşamalarda fıkıh bilginleri kendiliklerinden devlet üzerine bazı düşünceler aktarmışlar, bazen “imam”, bazen “halife”, bazen “sultan” olarak düşündükleri İslam toplumunun siyasal önderinde (“ulü’l-emr”de) bulunması gereken nitelikleri tartışmışlardır. Fakat bu düşüncelerin hiçbiri şeriat hukukuna (özel hukuk kesiminde olduğu gibi) belirli kurallar, emirler, yasaklar ya da müsaadeler şeklinde yansımamıştır. Bu düşünürlerin en büyüğü olan İbn Haldun, kendisinden çok önce gelmiş olan Gazali, Maverdi ve onların ardından gelenler gibi sultanlığın halifelik olamayacağını, çünkü onun, yani siyasal hükümdarlığın (“sultan” sözcüğünün asıl Arapça anlamı budur) güce dayandığını, ancak İslam hukukunu uyguladığı takdirde meşru sayılacağını savunmuşlardır. Osmanlı Padişahlık rejiminin yasası da bu görüşe dayanırdı.

Bu Şer’i Sözleşme, güçler çatışmasının dengelenmesi üzerine hiçbir etki yapmamış, mevcut durumda bir değişiklik, bir yenilik oluşturmamıştı. Kısa bir süre için, Padişah ve saray, şeyhülislam, sadrazam, derebeyler arası çatışmaların bir dedektif romanını andıran karışık komplolar halinde sürmesine, III. Selim’in öldürülmesine, IV. Mustafa’nın da tahttan indirilmesine, nihayet Osmanlı soyunun son üyesi olarak kalan genç Mahmut’un tahta geçmesine varan bir dramın hızla oynanmasına yol açmıştı. O zaman görüldü ki, hükümdarlığın karşısındaki asıl güç yeniçerilerde değil, âyan ve derebeylerde bulunmaktaydı. Fakat nasıl öteki geleneksel organlar belirli bir sınıfı temsil etmiyorlarsa, nasıl her biri içlerinde sivrilen kişinin ihtiraslarına araç oluyorsa, âyan ve derebeyler de birleşik bir siyasal güç ya da sınıfı temsil etmiyorlardı. Sadrazamlık makamına gelmiş bir âyanın himayesine dayanarak Nizam-ı Cedit’çiler Padişahla yeniçeriler arasında değil, Padişahla âyan arasında bir ittifak kurarak, Osmanlı hükümdarının egemenliği altında yeni bir düzen kurulmasını tasarlamışlardı. İşte, ikinci değişim girişimi bu düşüncenin ürünü olmaktaydı.[4] Yeri gelmişken belirtelim ki; doğru ve olumlu bir laiklik uygulaması, İslam’ın temel esaslarına ve farklı din ve kültürlerin birlikte yaşama şartlarına da uygun bulunmaktadır.

 


  [1] Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, cilt I (İstanbul, 1957), s. 30-32

  [2] Gazi Mustafa Kemal, cilt II, s. 181-182.

  [3] Tarihi Düşünmek – Ahmet Kuyaş

  [4] Türkiye’de Çağdaşlaşma. Niyazi Berkes – Yapı Kredi Yayınları

 

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

Yorumu Takip Et
Bildir
guest
5 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Mücahit Dinç

Çok yakın!
İçtihat ve ıslahat yerini taklidi bıraktığı için Osmanlı Devleti maalesef topraklarının büyük kısmını kaybetmiş ve Dünyanın en adil süper gücü yıkılmıştır.
Siyasetçilerin Sultan Abdülhamid Han, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a olan kinleri, nefretleri ve söylemlerinin ana sebebi üç büyük liderinde Büyük İsrail’in kurulmasına engel olmalarıdır.
Üç büyük lidere edepsizlik edenlerin lanetlendikten sonra unutulacağı günler İnşallah çok yakındır!

Saffet

Abdülhamid Han’ın yaptıkları ve ülkeye kazandırdıkları!
Mülkiye (Siyasal Bilgiler) Fakülte düzeyine taşındı. Ayrıca Hukuk Fakültesi, Halkalı Ziraat ve Veterinerlik Fakülteleri eğitime başladı. Dünyanın ilk Dişçilik Fakültesini Sultan Abdülhamid Han açtı. Güzel Sanatlar Fakültesi, Ticaret Fakültesi, Yüksek Mühendislik Fakültesi, Dârülmuallimât (Kız Öğretmen Okulu), bütün yurtta İdadiler (Liseler), Aşiret Okulları, bütün yurtta Rüşdiyeler (Ortaokullar) onun zamanında açıldı. Bunların yanında Paris İslam Külliyesi’ni kuran padişahtı.

Onun döneminde memurlara sicil tutulmaya başlandı. Eski Eserler Müzesi yapılandırıldı. Muhasebat Divanı (Sayıştay) kuruldu. Terkos Suyu hizmete sokuldu. Ziraat Bankası kuruldu. Bursa’da İpekhane açıldı. Emekli Sandığı kuruldu. Bursa Demiryolu, Kudüs Demiryolu, Ankara Demiryolu tamamlandı. Selanik-Manastır Demiryolu, Şam Demiryolu, Eskişehir-Kütahya Demiryolu açıldı. Beyrut Demiryolu açıldı. Afyon-Konya Demiryolu tamamlandı. İstanbul-Selanik Demiryolu, Şam-Halep Demiryolu, Hama Demiryolu açıldı. Kâğıt Fabrikası, Kadıköy Gazhanesi, Beyrut’ta liman ve rıhtım binası, Osmanlı Sigorta Şirketi kuruldu.
Ayrıca Kadıköy Su Tesisatı hizmete girdi. Galata Rıhtımı inşa edildi. Darülaceze (Kimsesizler yurdu) hizmete girdi. Mum Fabrikası kuruldu. Sakız Adası’nda Liman ve Rıhtım inşaa edildi. Tuna Nehri’nde Demirkapı Kanalı açıldı. Şişli Etfal Hastanesi hizmete girdi. Hicaz Telgraf hattı kuruldu. Basra-Hindistan Telgraf hattı Beyoğlu’na bağlandı.
Hamidiye Suyu hizmete girdi. Selanik’te Liman ve Rıhtım inşaası bitirildi. Haydarpaşa Liman ve Rıhtımı inşaa edildi.
Sirkeci Garı ve Haydarpaşa Garı tamamlandı. Maden Fakültesi açıldı. Şam Tıp Fakültesi açıldı. Haydarpaşa Askeri Tıp Fakültesi açıldı. Trablus-Bingazi Telgraf hattı kuruldu. Konya Ereğlisi’nde demiryolu hizmete sokuldu. Trablus Telsiz İstasyonu kuruldu. Bütün yurtta Telsiz İstasyonları açıldı. Medine Telgraf Hattı tamamlandı. Şam’da Elektrikli tramvay hizmete alındı. Hicaz Demiryolu hizmete açıldı. 27 Ağustos’ta İstanbul’dan kalkan tren, 3 gün sonra Medine’ye ulaştı.
Pekin’de üniversite kurdurdu. (Daru’l Ulumi’l Hamidiye = Hamidiye Üniversitesi açıldı.) Bunların yanında İstanbul’da her yıl 30 bin saksı satın alıp çiçek ektirmeye başladı.
Sultan Abdülhamid Han’ın en önemli ve anlamlı girişimlerinden birisi de, eski harfler yerine; Türkçemize daha uygun bulunan, herkes tarafından öğrenilip kullanılması daha kolay olan Latin Alfabesine geçiş arayışlarıydı. Ancak, bazı çevrelerin yoğun baskıları sonucu bu niyet askıya alınmıştı!

Veysel

Çeşniciler
Makaleden de anlaşılacağı üzere ülkemiz ve bölgemiz çok uzun zamandır doğrularla yanlışları harmanlayıp; çevreye doğruymuş gibi satanlarla doludur. Bunun neticesi olarak da kendi şahsi ve şeytani ihtirasları nedeniyle dünyada barışı ve insanca yaşamı tesis edebilecek imkanlar elden çıkmıştır. Bugün bu “çeşnici” zevata örnek olarak yazının başında da ifade edildiği üzere “İslamcı!” (geçimini İslam’ı istismar ederek elde eden manasında) bilinen iki unsurun, nasıl da toplumun aklını başından alacak fitnelerle ortaya atıldıklarını görüyoruz. Güya özeleştiri yapıyor havasıyla Aziz Erbakan Hocamıza sataşmaya kalkan bu tiplerin, birinin bugünkü tahribatlara sebep olan iktidarın akıl hocası olduğunu, öbürünün ise türlü rezaletlerinin tüm toplum tarafınca bilindiğini hepimiz iyi biliyorduk. Herkes işi gereği son nefesine kadar görevini yapacaktır. Onlar doğrularla yanlışları harmanlayıp düşünce dünyasında zehir üretmeye, fitne çıkarmaya devam edecek; Milli Çözüm ise onların rezilliklerini suratına çarpmaktan ve hasetlerinden çatlaycakları Adil Düzen’i kurma sevdasından vazgeçmeyecektir.

Necmettin

İNANIRSAN,BAŞARIRSIN!..
Yükseklere tükürme,yüzüne geri gelir
Hainlere sığınma,an gelir satılırsırsın
Sözde eleştirirken, aslında destek verir
Ey fır döndü,tarihe bak,yakında budanırsın!..

Çok büyük iş başardı,Abdülhamid-Atatürk
Daim çelme taktılar, içteki hain zübük
Hak Nur’un tamamlıyor,omuzlanır bu kutsal yük
Umutsuz olma sakın inanırsan,başarırsın!..

Ali Çağıl.

MUTLAKA OKUNMALI, MUTLAKA PAYLAŞILMALIDIR
Bu makale; Sultan 2. Abdülhamit Han ve Atatürk arasındaki gaye birliğinin çok önemli bir belgesidir.Türkiye Cumhuriyetinin çekirdek alt yapısını oluşturduğunun da bir özeti yerindedir. Harf devriminin gerekliği…
Bu devrim esnasında yapılan eksikler sebepleriyle özet olarak objektif işlenmiş, eğitim, sanayi, siyaset, ekonomi ve büyük dönüşümün haklı ve hayırlı sebeplerini…
Başlatılıpta tamamlanamayan; bazılarının hayata geçirilmesi Atatürk’e nasip olan bir kritik dönemin kısa özeti şeklinde sunumudur.
Mutlaka okunmalı, mutlaka paylaşılmalıdır.
Saygı ve hürmetlerimle…
https://www.millicozum.com/mc/banner/sultan-abdulhamidin-ba%C5%9Fardiklari-ozel

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
5
0
Yorumunuzu okumaktan memnuniyet duyarızx