Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün5066
mod_vvisit_counterDün6748
mod_vvisit_counterBu Hafta11814
mod_vvisit_counterGeçen hafta43778
mod_vvisit_counterBu Ay134317
mod_vvisit_counterGeçen Ay251747
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16569233

IP'niz: 3.237.61.235
Bugün: 20 Eki 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12092133

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

Ulusalcı Yazarın “İSLAM FAŞİZMİ” Benzetmesi ve ÖCALAN’LA PERİNÇEK ARASINDA UZLAŞMA VE ÇATIŞMA SÜREÇLERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

Aydınlık’tan Hikmet Çiçek “Dincilikle Anti-Emperyalizm olmuyor” başlıklı yazısında (18 Temmuz 2010 sh: 44), kanlı Pazar olayından bir yıl sonra kurulan ve tamamı emperyalist ve Siyonist odaklarca kapatılan Milli Görüş partilerini suçlayacak kadar saçmalamıştı. Aydınlanmacı (yani manevi ve ahlaki değerleri dışlayıcı) geçinen bu karanlık kafalara göre, bütün Müslümanlar emperyalizmin doğal taraftarıydı.  Çünkü “Dincilikle anti-emperyalizm bir arada olamazdı!”

İşte Hikmet Çiçek’in bir sürü yalan ve hezeyan dolu safsataları:

"İttihat ve Terakki'den beri Türkiye tarihindeki bütün emperyalizm karşıtı bağımsızlıkçı hareketler laik bir temelde gelişti. Bağımsızlığı savunanlar aynı zamanda Tanrı'nın egemenliği yerine milletin egemenliğini savundular. Türkiye'nin diğer Müslüman ülkelerden farkı bir Aydınlanma Devrimi gerçekleştirmesiydi.”

Bunların “Aydınlanma Devrimi” dediği, dinsizleşme ve ahlaksız Batıyı taklit etme süreciydi.

“Dinciler ise 31 Mart'tan, Kurtuluş Savaşı'ndaki gerici isyanlara kadar hep emperyalizmin yanında yer aldı. 1946'dan sonra "çok partili rejim"de de Batı ile irticanın ittifakı devam etti. Ve nihayet AKP ile 31 Mart çizgisine tam oturdu.”

Bunlar tamamen iftira ve saptırma düzmecelerdi.  Çünkü AKP’yi iktidara taşıyan da, İP’nin tapındığı Masonik Aydınlanma mahfilleriydi.

“Aydınlanma düşmanlığı kaçınılmaz olarak emperyalizmle aynı safta yer almaya götürüyor. Bugün Saadet Partisi'nin "AKP'lileşmesi" de bu yüzden. "Eksen" kaymıyor, gidiyor kendi eksenine oturuyor.”

Aydınlanma maneviyatı dışlama ve dünyaya tapınma dinsizliğidir ve emperyalizmin temel fikridir. SP’nin AKP’leşmesine ise asla fırsat verilmeyecektir.

“Yandaş medya "vesayet sona erdi", "Erbakan partisiz kaldı" diye seviniyor. "Beyaz devrim" diyenler bile var!

Ergenekon tertibinden anayasa değişikliğine; Yahudi düşmanlığından referandumda “evet”e kadar tüm politikalarında AKP'ye destek veren Numan Kurtulmuş, kongrede dört delegeden birinin desteğiyle galip çıktı.

Necmettin Erbakan ilk kez bir kongre yenilgisi aldı. 40 yıldır yanı başında olan isimler seçilemedi.

Bir başka kongre olur, Erbakan yeniden kazanabilir. Ne fark eder? Dincilikle, anti-emperyalizm olmuyor.”[1]

Anlayın işte, bunların tek amacı dini ve dindarları horlamaktı. İnsanlar dini, manevi ve ahlaki değerlerden ve uhrevi sorumluluk ve hesap düşüncesinden uzaklaştığı ortamda “Aydınlanmış” sayılmaktaydı. Ve işte bu yüzden Müslüman halkımızdan asla yüz bulamamış, sürekli marjinal kalmışlardı.

Oysa en yakın Çanakkale ve Kurtuluş Savaşlarımızın, Müslüman halkımızın iman kuvveti ve İslam gayretiyle kazanıldığını, bu sözde Aydınlıkçı gâvurlar dışında, bizzat saldırgan düşmanlar bile itiraf ediyorlardı. Tam aksine emperyalizmin ve her türlü haksızlık ve ahlaksızlık rejiminin gönüllü uşakları ve doğal hizmetkârları ya dinsizlerden, ya da din istismarcısı münafık kesimlerden oluşmaktaydı. Çanakkale’de Türk ordusunun sancağında “Allah, Vatan, Namus ve İttihad” yazmaktaydı.

Bu arada gerçek anti Siyonist ve antiemperyalist Erbakan Hoca’ydı ve bu nedenle 40 yıldır malum ve mel’un odakların ve Mason Localarının hücumuna uğramaktaydı. İşte bu yüzden emperyalizme kiralanan Recep Erdoğanlar ve Numan Kurtulmuşlar eliyle kökü kurutulmaya çalışılmaktaydı.

İşçi Partililerin çıkardığı aylık TEORİ Dergisi (Ekim 2008) sayısında, Prof. Ahmet Saltık, “TSK mı darbeci AKP Hükümeti mi?” başlıklı yazısında:

  • Doğrularla yanlışlar harmanlanıp harmanlanıp okuyucu yanıltılmaya çalışılarak
  • Küreselizme karşıymış tavrı takınılarak, ırkçı emperyalizmin (Siyonizmin) sol kanadı olan komünist-sosyalist safsataya Atatürkçülük kılıfı sarıp kurtuluş umudu gibi sunarak
  • TSK’yı aziz milletimizin ve bizi millet yapan Milli manevi değerlerimizin, Milli birlik ve dirliğimizin değil de, kendi ideolojilerinin mecburi bekçisi göstermeye çalışarak
  • Kasıtlı çarpıtmalar ve yanlış yorum ve yamultmalarla, kendi hayal ve ideallerinin sahibi ve hamisi havasıyla ve sırıtan bir istismarcılıkla Atatürk’e sığınmıştı…

Atatürk’ün şaibeli ölümünden sonra;

  • Mustafa Kemal’in fotoğraflarını resmi dairelerden indiren
  • Türk parasından o’nun resimlerini sildiren
  • Atatürk’ün kapattığı Mason localarını ve sabataist (Yahudi dönmesi) cuntayı tekrar diriltip ülkemizin başına bela eden
  • Atatürk’ün çevresinden ve yönetimden uzaklaştırdığı bütün hıyanet ekibini, hatta kaçtıkları yurt dışından getirtip yeniden yüksek görevlere yerleştiren
  • Atatürk’ün naşını bile yıllarca Etnografya Müzesinin küflü mahzenlerinde bekleten
  • Milletimizin hem ekmeğine, hem dinine musallat olup inim inim inleten
  • Kurtuluş savaşı öncesi hayal ettiği gibi, Türkiye’yi ABD himayesine sokacak girişimlere rahatlıkla evet diyen ve emperyalizmin gizli işgaline geçit veren İsmet İnönü’yü nedense atlayıp, Türkiye’nin küçük Amerika hayaliyle sömürgeleştirilme sürecini Adnan Menderes’le başlamıştı.
  • Ama “27 Mayıs ihtilalinin Adnan Menderes’in Sovyetler Birliğine yapacağı ilk resmi ziyaret öncesinde” ve işte bu nedenle ABD tarafından tertiplendiğini söyleyecek kadar kendi içinde sırıtan tutarsızlık ve çelişkilerden kurtulamayan Ahmet SALTIK asıl kinini ve kirli kimliğini şu sözleriyle kusmaktaydı:

“…bu ülkede önce ılımlı İslam yutturmacası ile Batı buyruğunda İSLAMİ FAŞİSİZM KURULACAK…”

Profesörlük yaftası altında “İslami Faşizm” gibi safsata ve sataşmalardan sakınmayan bu sözde ulusalcı takımı, aslında “İslami Terörizm” iftirasıyla Irak ve Afganistan’a saldıran soysuz emperyalizmin, solcu versiyonları gibi davranmaktaydı. Çünkü İslam’la Faşizmi aynı kategoriye sokacak bir tek Müslüman ve Türk çıkmazdı. Bu sapık iddiaların sahiplerinin arkası ve soy ağacı karanlıktı.

Ahmet Saltık bütün milletimize ve yüce Dinimize yönelik bu açıkça ve alçakça iftirasıyla:

1-AKP’yi İslam’ın temsilcisi ve tatbikçisi göstermek

2-“Türkiye’nin en büyük sorunu İslam’dır” havası vermek çabasındaydı.

Oysa, AKP Milli Görüş gömleğinden ve İslami kimliğinden vazgeçmek karşılığında malum ve mel’un odaklarca iktidara taşınmıştı.

İslam, aziz milletimizi kaynaştıran kimyası ve mayasıydı. Onu dışladığınız ve suçladığınız oranda, millet olma vasfını yitirmesi ve parçalanmaya hazır etnik kümelere dönüşmesi kaçınılmazdı.

Bay Ahmet Saltık Laiklik konusunda: “Hiç kimse kalkıp ben Hıristiyan şeriatı istiyorum” diyemez, şeklinde bilgiçlik taslamaktaydı.

Oysa Atatürk’ten sonra uydurulan Kemalizm ve İnönü despotizmi zaten Yahudi ve Hıristiyan kültürünün zorla ve kanunla uygulanmasıydı… Yani Hıristiyanların böyle bir talebine ihtiyaç kalmamıştı.

Ve gelelim hiç utanılmadan “İslam” kulpu takılan “Faşizmin” ne olduğuna…

Faşizm: Demokratik dengelerin bozulması ve halk iradesinin hiçe sayılması sonucu hileli ve tehdit edici yöntemlerle iktidarı ele geçirmiş sınıfların dayatmacı ve zorbalığa dayanan dikta rejimleridir.

Aslında İtalya’da Musolini tarafından tatbik edilen, devleti temsil eden güçlere bir nevi tanrılık ve dokunulmazlık izafe eden ve Hegelci zihniyetin despotizimle birleşiminden meydana gelen bir baskı ve barbarlık sistemidir.

Hegel;

  • Var olan ve uygulanan her şeyin akli ve ahlaki olduğunu savunan
  • “Hayatın huzur ve rahatı ancak; Yahudilik ve Hıristiyanlık ruhunun yani Haçlı duygusunun yeniden diriltilmesinde saklıdır.” İddiasında bulunarak, gerçek Tevrat ve İncil’i değil, Yahudi Kabala öğretilerini sistemleştirmeye çalışan
  • Bütün bu safsataları ve dialektik metotları Karl Marx’a da ilham kaynağı olan bir Alman Yahudisidir.

Günümüzde Faşizm en tipik ve teorik temsilcilerinden birisi de PKK’dır. İnkârcı Darwinist felsefeye ve Komünist ideolojiye dayanan PKK’nın ve Terörist başı Öcalan’ın, tüm vahşet ve dehşet uygulamaları Faşizmin çağdaş bir örneğidir.

Ve işte bu noktada kafaları karıştıran soru; Darwinist Ulusalcıların ve komünist takımının lideri Doğu Perinçek’in Abdullah Öcalan’la ilişkileri ve çelişkileridir.

Doğu Perinçek’in “Pakradun pişkinliği” ve İslam gıcıklığı!

28 Şubat’ın, ABD Yahudileri 300’ler Meclisinin Başkanı Siyonist sermayedar Rockefeller’in özel talimatıyla, yine başka bir Siyonist stratejist olan Alan Makovski’nin ve Karanlıklar Prensi Abramowitz’in özel çabalarıyla ve D-8’leri kuran ve Yeni Bir Dünya’nın temellerini atan Erbakan’ı saf dışı bırakma amacıyla tezgâhlandığı, artık resmi belgelerle ispatlamışken, Doğu Perinçek’in şu saptama ve saptırmaları, aynı Siyonist odakların hizmetkârı olduklarının ispatıydı:

“28 Şubat’ın ABD cephesi

MGK’nın 28 Şubat 1997 Kararı, Türk Ordusu ile ABD’nin cephe cepheye geldiği bir sürecin kilometre taşlarındandır. 18 maddelik bu karar, 22-24 Kasım 1996 günlerinde toplanan İşçi Partisi Genel Kongresi’nin 12 maddelik “Devrim Kanunları Uygulansın” kararının neredeyse aynısıdır.

28 Şubat’ın Genelkurmayı, “Batı destekli irticayı gerekirse silahla bastırma” kararlılığını açıklayarak, ABD’nin Haçlı irtica projesine meydan okumuştur.”[2]

diyen Perinçek, 28 Şubat’ın perde arkası piyonlarından olduklarını da açığa vurmaktaydı. Çünkü 28 Şubatın asıl mimarı Amerika olduğu gerçeğini saklayarak bir nevi ABD’yi aklamaktaydı. Doğu Perinçek’in bu itiraflarının anlamı: İşçi Partisi de, 28 Şubat generalleri de, aynı Siyonist Yahudi merkezlerden talimat almaktaydı. Bir zamanlar “Erbakan Hoca millici olduğu için hedef seçilmiş, bu nedenle saf dışı edilerek, AKP iktidara getirilmiştir” şeklinde gerçekleri dile getiren Perinçek’in şimdi bu satırları yazması, Onun ruh röntgenini de yansıtmaktaydı.

Doğu Perinçek’in aynı yazısındaki:

“ABD, Refah Partisi’nden o kadar hoşnuttur ki, 1996 sonbaharında Türkiye’de merkez sağı tasfiye ederek Refah Partisi’ni tek başına iktidar yapma kararını almıştır. Rand Cooperation, bunu açık açık yazmıştır. Hem de Tayyip Erdoğan’ın başbakan ve Abdullah Gül’ün dışişleri bakanı yapılacağını açıklamıştır.”

sözleri de tam bir çarpıtma hokkabazlığıdır. Çünkü kendisinin de itiraf ettiği gibi, “ABD’nin iktidara taşımak istediği, Erbakan ve Milli Görüş değil, bu çizgiye hıyanet eden Abdullah Gül ve Tayip Erdoğan’dı.

Ve hele Perinçek’in:

“1996 yılı Eylül ayında Türk Ordusu’nun Saddam Hüseyin ve Barzani ile birlikte gerçekleştirdiği kapsamlı harekât gelmiştir. ABD, 3000 kişilik CIA Peşmergelerini toplayıp Guam adasına götürmek zorunda kalmıştı. Bu olayı, ABD kaynakları “Vietnam Savaşı’ndan sonraki en büyük yenilgi” diye yorumladılar.”

diyerek, Amerika’nın Kuzey Irak’taki 3000 CIA Peşmergesini alıp Guam adasına taşımaya mecbur kaldığı, TSK harekâtının yapıldığı dönemde, Başbakan’ın Prof. Dr. Necmettin Erbakan olduğunu gizlemesi de bunların dürüstlük ayarının aynasıydı. Üstelik bu olayı “Vietnam’dan sonra ABD’nin en büyük yenilgisi” olarak yorumlayan ilk kişi Ahmet Akgül Hocamızdı. (Bak: Milli Gazete Görüşler sayfası Eylül-Ekim yazıları)

Kaldı ki, Hüseyin Kıvrıkıoğlu’nun “1000 yıl sürecek” sözü, Erbakan’a ve Milli Görüş zihniyetine değil, “ılımlı İslam, radikal İslam” gibi dış dayatmalara ve din istismarına karşıydı, böyle okunmalıydı… Aksi halde, bırakın bin yılı, daha 10 yıl bile geçmeden, Amerikan maşası ve ittihatçı Mason artığı bazı paşaların şimdiden cılkı çıkmıştı… Ve unutmayın. Sn. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nu GKB makamına taşımak için, Erbakan Hoca çok özel bir çaba harcamış ve başarmıştı.

Ermeni tasarısının gizli mimarı, koyu Erbakan karşıtı Yahudi Alan Makovsky, 28 Şubat’ın da asıl planlayıcısı ve Recep T. Erdoğan’ın şu anda bile akıl hocasıydı!

İsrail, Amerikan eliyle ve Ermeniler üzerinden bize bir darbe daha indirmişti. Yıllar önce Yossi Beilin gibi bazı İsrailli bakanlar Ermeni soykırımının da İsrail okullarında okutulmasını tavsiye etmişlerdi. Galiba İsrail planlarını ABD üzerinden uygulamaya girişmişti. Türkiye'ye karşı İsrail'in elindeki en önemli kozlardan birisi de Ermeni soykırım tezleriydi. ABD'de gerçekleştirilen soykırım oylamasından önce de CBS gibi kimi Yahudi güdümlü Amerikan Kanalları Ermeni tezlerini dile getiren filmler yayınlayıvermişlerdi. Bu filmlerde güya Yahudilere karşı gerçekleştirilen Holokost ve soykırımın İttihatçıların Ermenilere karşı işlediği 'soykırım ve tenkilin bir yansıması, devamı ve tekrarı olduğu işlenmekteydi.

ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi, sözde 'Ermeni soykırımı' tasarısını kabul etmişti. Bu oylamada Yahudi müttefiklerimizin açık katkısı gözlenmişti. AKP müttefiklerinden yine Musevi asıllı Henri Bakey'in hafife almasına rağmen karar önemliydi. Bu arada AKP’li Murat Mercan ile Alan Makovsky arasında ağız dalaşı yaşandığı iddiaları ilginçti. Sedat Sertoğlu gibilerin de yakın dostu olan Alan Makovsky ABD'deki Türkiye uzmanlarından birisiydi. 54'üncü Prof. Dr. Necmettin Erbakan hükümetinin devrilmesinde kilit rol oynadığı gibi Ermeni tasarısında da gündemdeydi. Bu anlamda, AKP ile müttefikleri arasında bu mesele üzerinden bir çatlamanın yaşandığı söylentileri bile sırıtan bir sahtelikti.

28 Şubat sürecinin önde gelen komutanlarından dönemin Genelkurmay 2'nci Başkanı emekli Orgeneral Çevik Bir'in Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın gizli danışmanlarından olduğu herkesin bildiği bir şeydi. "Çok ciddi duyumlara göre, Çevik Bir İsrail'le ilgili askeri konularda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın gizli danışmanlarından birisiydi." Başbakan Erdoğan'ın Katar'daki temaslarına Alan Makovsky'nin de katıldığını nedense halkımızdan gizlemişti. Bu Siyonist Makovsky 28 Şubat sürecini, ABD Başkanı Savunma Başdanışmanı sıfatıyla 1996 yılında hazırladığı raporla tetikleyen kişiydi.

Yahudi Alan Makovsky, ABD Temsilciler Meclisindeki oylamanın mimarı Howad Berman'ın da Başdanışmanı idi.”[3]

Şimdi, bazılarının aklını zorlayan soruyu soralım: acaba AKP’nin de İşçi Partisinin de perde arkası patronları AB’nin Aydınlanmacı öncüleri ve ABD Yahudi Lobileri miydi? Uzun yıllar sağ-sol tiyatrosunda Ecevit’le Demirel’i kullanan dış güçler şimdi “Dinci”lerle “Dinsizler” kapıştırmasında Recep Bey’le Perinçek’i mi  sahneye sürmüşlerdi!? Evet, hayret etmeyin, ey Nurcular, Fetullahçılar; bir zamanlar “Nurlu Süleyman!” diye tapındığınız adam, şimdi Doğu Perinçek’le birlikte değil miydi?

Öcalan’ın ortaya çıkışı:

1973'te Abdullah Öcalan fikir düzeyinde üniversite gençliği içinde sessiz sedasız kadro çalışmaları yapmaya başlamış, 1976 yılında bu çalışmaları tamamlayarak Kürdistan Devrimcileri (KD) ismini verdiği grubu oluşturmuştur Örgüt ideolojisi ve genel stratejisi Öcalan tarafından formüle edilmiş ve grup üyelerine benimsetilmiştir. Klasik anlamda Marksizm-Leninizm ideolojisi kılavuzluğunda dünyanın, Ortadoğu'nun ve Türkiye'nin bir tahlili yapılmıştır. Bu bakış açısına göre Doğu ve Güneydoğu Anadolu (Kuzey Kürdistan) sömürge durumundadır. Türkiye Cumhuriyeti de sömürgeci bir devlettir. Ayrıca sözde Kürdistan'ın diğer parçaları İran, Irak ve Suriye'nin sömürge idaresi altındadır.

Bu temelde propaganda yapmak üzere Ankara'da toplanmış bulunan grup üyeleri "sözde Kürdistan'da", okullu gençliğin yoğun olarak bulunduğu Gaziantep, Malatya, Elazığ, Tunceli, Kars, Diyarbakır ve Batman'a birer ikişer dağılmıştır.

Kürdistan Devrimcileri, kendi saflarına çektikleri gençler ile birlikte diğer tüm örgütleri ve grupları düşman gibi görmekte, onlara karşı saldırgan bir tutum takınmaktaydılar. KD grupları diğer tüm örgüt ve gruplara karşı bilinçli bir sindirme faaliyeti içindeydiler. Bu faaliyetleri sonucunda 1977 yılı başlarında Kürdistan Devrimcileri birçok fraksiyon gibi isimlerini duyurmaya başladılar. KD içinde örgütün ismi konusunda sıkıntılar vardı. UKO (Ulusal kurtuluş Ordusu) ismini de benimsemişlerdi. Bölgenin kuzeyinde UKO, güneyinde APOCULAR olarak anılan bu grup, diğer birçok örgüte göre kuşkulu bir gruptu. Mevcut ortamın doğal gruplarından farklılıklar arz ediyordu ve bu nedenle hep kuşkulu bakıldı. Daha sonra hemen hemen tüm sol örgütler Kürdistan Devrimcileri ile muhatap olmamaya başladılar. Birçok Örgüt çeşitli eylem birliklerine, ortak bildiri, ortak miting gibi faaliyetlerine bu grubu sokmadılar. Hareketleri, tartışma biçimleri, yaşantıları, birbirleriyle ilişkileri diğerlerinden çok farklıydı. Pek çok sol siyasi grup, daha başından beri bunların devlet tarafından oluşturulan bir provokatörler grubu olabileceğini düşünüyordu. Bazıları ise APOCULAR'ı, CIA tarafından oluşturulmuş ve Türkiye'deki sol hareketi bölecek bir grup olarak görüyorlardı.

Kürdistan Devrimcileri veya APOCULAR başta gizemli bir çalışma yürütmekteydi. Aslında yayın ve benzeri legal faaliyetlerinin olmayışından dolayı güvenlik güçlerinin dikkatini pek çekmiyor, bu nedenle de herhangi bir soruşturma ve takibe uğramıyorlardı. Ancak ülkedeki bir takım gelişmeleri hep kendilerine mal ediyorlardı. "Dün NATO toplantısında bizi konuşmuşlar, MGK bizim için toplanmış, İran, Irak ve Türkiye bizim için bir takım planlar geliştiriyorlarmış" vs. Bu tür konuşmalar örgütün gizemini bir kat daha artırıyordu. APOCULAR içine girmiş mantıklı düşünen kişiler, diğer sol gruplar gibi tavırlar geliştirmeye çalışanlar hemen tasfiye ediliyorlardı.

Ankara'da APO'nun oluşturduğu ilk 15-20 kişilik grup tamamen ideolojik örgütçülerden oluşmaktaydı. Ancak hedefe ulaşmak için resmi ve profesyonel bir örgüte ihtiyaç vardı. Baştan sona tüm örgütsel faaliyetlerde ve kararlarda bir diktatör gibi hareket eden terörist başı; yine gerektiğinde ardına sığınacağı "partinin emri, partinin kararı" türünden demagojilere sığınmaktaydı. Öte yandan ilişkiler, faaliyetler ve kadro genişledikçe zaten bir teşkilat yapısı kaçınılmazdı. Ankara'dan yola çıkan ilk profesyonel grubun tamamı üniversitede okumaktaydı. Bu şahıslar, Abdullah Öcalan, Cemil Bayık, Kesire Yıldırım (Öcalan), Ali Haydar Kaytan, Duran Kalkan, Abdurrahman Polat, İsmet Özkan, Mazlum Doğan, M. Hayri Durmuş gibi insanlardı.

PKK ve Öcalan’ın perde arkası

Abdullah Öcalan eylem alanında "bizden olmayan düşmandır" mantığını militanlarına aşılamaya çalışmıştır. Öcalan, PKK militanlarına karşı çizmiş olduğu mücadele metotlarında "aile, akrabalık ve dostluk ilişkilerini ciddi ve tepelenmesi gereken bir engel" olarak dayatmış ve daha da önemlisi ayrı kişilikleri kabul etmeyen tek tip bir model yaratma gayreti içinde olmuştur. Bu modele uymayanla örgüt içinde çeşitli bahanelerle aşağılanarak suçlanıyorlardı.

27 Kasım 1978 günü resmen kurulan PKK, varlığını 1979 Temmuz ayında Milletvekili Mehmet Celal Bucak'a saldırarak ilan etti. Bucak saldırıdan yaralı olarak kurtuldu. Böylece PKK eylemleri kırsal ve şehir eylemleri olmak üzere iki temel kola ayrılmış oldu.

Kuruluş yıllarında PKK anlatılırken o dönemde Aydınlık Gazetesi çevresi ve PKK arasındaki çatışmalar hemen akla gelmektedir. Aydınlık Gazetesi'nin manşetlerinden PKK hiç inmiyordu. "PKK, MİT'in organize ettiği bir örgüttür, cani çeteler, PKK'lı cellâtlar, Kürt halkını birbirine düşürüyorlar" gibi manşetler ve yorumlar yayınlanıyordu.

PKK'da Aydınlıkçılar'a "İngiliz ajanı, MİT ajanı, Kemalizm'in çanak yalayıcısı" şeklinde hitap ediyordu. PKK, Aydınlıkçılar'a yalnız sözle değil eylemle de saldırıyor, yöneticilerini öldürüyordu. Aydınlık Gazetesi'nin Doğu ve Güneydoğu'daki dağıtımını engelliyor, bulduklarını yakıyorlardı.

Perinçek-Öcalan yakınlaşması:

PKK'nın kuruluş yıllarında Aydınlık Gazetesi çevresi ile girdiği mücadele 1990'lı yıllarda yerini daha sıcak ilişkilere bırakmıştı. Bir zamanlar “illegalleşen devlet en büyük terörist haline gelmiştir, Kürt illeri can pazarına dönmüştür” diyen Perinçek’in 1991 yılında Suriye de PKK kamplarını ziyaret ederek Öcalan'la yaptığı görüşmelerde çekilen samimi fotoğrafların birçok gazetede yer alması, yeni bir sürecin işareti miydi? Apo'nun yakalanarak Türkiye'ye teslim edilmesinin ardından DGM savcıları tarafından alınan ifadesinde Öcalan, "Doğu Perinçek’in 1991 yılında kampımıza geldiği ve benimle görüşmeler yaptığı doğrudur. Perinçek bana 'siz bu şekilde muvaffak olamazsınız, benim siyasi yapılanmam içinde yer alın' şeklinde telkinlerde bulundu" demişti.

Atin adlı internet sitesinde bu görüşmelerle ilgili olarak 16.09.2000 tarihinde şunlar yazılmıştı: Perinçek: "Apo ile yakınlaşma bir devlet göreviydi. Kardeşkanının durdurulması için bu görevi kabul ettim. Bu gizli bir görevdi, onun için daha fazla açıklama yapamam. Genelkurmayın konudan haberi var. CIA ve şeriatçı çevreler beni yıpratmak için sık sık bu resimleri yayınlıyorlar" diyordu. Daha sonra bu iddiaları yalanlanıyordu ama kafalardaki bulanıklık hala durulmuyordu. Çünkü T.C. Devleti'nin PKK ile en yoğun şekilde mücadele verdiği bir dönemde, “PKK ile yakınlaşma” gibi bir politikası olduğu bilinmiyordu. PKK ile mücadelede sayısız şehit veren Silahlı Kuvvetlerimizin de belirli bir hiyerarşik düzen içinde devletin genel politikasına aykırı bir tutuma girmesi de akla uygun görünmüyordu. En azından vicdanımız kabul etmiyordu. Oysa daha sonraları Recep T. Erdoğan ve Abdullah Gül’ün itiraflarıyla “Devlet Apo’yla görüşüyordu”!? Peki o zaman Doğu Perinçek’e niye saldırılıp suçlanıyordu? Tekrar sormak durumundayız: Yoksa AKP’ye de İP’ye de PKK’ye de aynı güçler mi yön veriyordu?

O zaman Perinçek bu gizli görevi kimden alıyordu? Varsayalım ki belli makamları işgal eden kişiler, kendi başlarına Perinçek’e böyle bir görev verdilerse, neden Perinçek seçiliyordu? Yoksa Perinçek, istihbarat teşkilatında gizli daire başkanlığı mı yürütüyordu? Bugün ise PKK ve BDP ile yakınlaşma ve danışıklı dövüş yaparak aynı amaca ulaşma gayretini AKP ve Recep T. Erdoğan güdüyordu. Acaba Doğu Perinçek’le Recep Bey’i aynı “derin devlet” mi kullanıyordu?

Olaya bir de başka açıdan bakalım. Perinçek, senelerdir her yerde Genelkurmay’ın, askerin adını kullanıyordu. Elindeki belgeleri sallaya sallaya bunları Genelkurmay’dan aldığını belirtiyor gizli görevleri olduğunu açıklıyor, büyük bir tepki de almıyordu. İki nedeni olabilir. Birincisi Perinçek ciddiye alınmıyor, “Mahallenin delisi” gözüyle bakıldığı için cevap verilmiyordu. İkinci şık, Perinçek doğru söylüyordu. Emir komuta dışında, belli bir asker grubu Perinçek'in yeteneklerinden faydalanıyordu!?

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in Bekaa'da Öcalan ile yaptığı görüşmeler ve bu görüşmeler esnasında çekilen bazı fotoğraflarının basına sızmasının arka perdesi ile ilgili önemli bir iddia da Necdet Pekmezci'nin kaleme aldığı Mankurtlar Vadisi isimli kitapta ortaya atılıyordu. Kitaptaki iddialara göre:

Selim Çürükkaya da Öcalan'ın istihbarat örgütleri ile garip ilişkilerini sorguluyordu. Bu öyküyü de Abdullah Öcalan'ın elinden canını zor kurtaran ve "APO'nun Ayetleri" adlı kitabı ile muhalefet bayrağı açan Selim Çürükkaya'dan dinleyelim:

“Yeni Ülke Gazetesi'nin sahibini ve İnsan Hakları Derneği'nden iki kişiyi alarak Perinçek'in evine gittim. Bizi çok sıcak karşıladı. Karşılıklı kahvelerimizi içerek sohbet ettik. Geçmiş gelecek her şeyi tartıştık. Bekaa filmlerini izledik; derken sabah oldu. Yani o gece, Şule Hanım da dahil hiçbirimiz uyuyamadık.

Aradan birkaç gün geçti. Doğu Perinçek beni tekrar aradı. 'Selim bey önemli bir mevzu için sizinle görüşmem gerekiyor. Ya ben Yeni Ülke'ye geleyim ya da siz bizim dergiye gelebilir misiniz?' dedi. Gazetemize yakın olan 2000'e Doğru dergisinin bürosuna gittim. Beni Doğu'nun özel odasına aldılar. Hoşgeldin'den sonra karşılıklı oturduk. Hal hatır sordu. Nazikçe karşılık verdim. Çekmecesinden bir zarf çıkarttı. Zarfı açtı. İçinde 5 adet fotoğraf vardı. 'Selim Bey, bunlar Öcalan'la benim Bekaa'da çekilmiş fotoğraflarımızdır. Dün Milli istihbarat Teşkilatı tarafından bu fotoğraflar, İstanbul'daki bütün gazetelerin bürolarına gönderilmiş. Yanılmıyorsam sizin gazeteye de gelmiş' dedi. Evet, aynı fotoğraflardan bizim gazeteye de postalanmıştı. Doğu Bey bununla yetinmedi, çekmecesinden bir zarf daha çıkardı, onun içinde çok sayıda fotoğraf vardı. İçinden beş tane seçti. 'Bakın Selim Bey, bu fotoğraflardan birer adet bende, birer adet de Öcalan'da vardı. Benimkiler burada! Size göre bunların bir nüshası MİT'in eline nasıl geçti?' diye sordu.

Gülümsedim. 'Doğu Bey, bir nüshası sizde, bir nüshası onda ise ve başka nüshası yok ise, herhalde ikinizden birisi vermiştir' dedim. O da gülümsedi."

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in, “PKK’yı Milli İstihbarat Teşkilatının kurduğu iddiası” hala devam ediyordu. Nitekim 2007 yılının son ayları içinde Perinçek, ulusal basın ve medyaya yaptığı açıklamalarda, "PKK'yı MİT kurdu" suçlamasında bulunmuştu:

"PKK'yı 1975'te MİT kurmuştur. Apo 1972'de Şafak Gazetesi'ni dağıtırken yakalanmış ve MİT ile anlaştığı için birkaç ay içinde serbest bırakılmıştır. Şafak Gazetesi'ni dağıtan diğer kişilerin tamamı sıkıyönetim mahkemelerinde 5 yıl ile 7,5 yıl arasında hapis cezasına çarptırılmışlardır. Apo ise MİT ile anlaşma yapmış ve serbest bırakılmıştır. Uğur Mumcu da bu konunun üzerindeyken şehit edilmiştir. PKK'nın 1975-1980 yılları arasındaki eylemleri de CIA-MİT işbirliği ile yönlendirilmiştir. Bu dönemde APOCULAR, Süper NATO güdümlü devlet kurumlarının desteğiyle yüzlerce cinayet işlediler. ClA'nın 'Böcek yiyen böcekler' teorisine göre, PKK, Doğu ve Güneydoğu bölgemizde, Türkiye'nin birliğinden yana olan sol örgütlerin üzerine sürülmüştür. O tarihte PKK'nın hedefinde asker ve polis yoktur. Birinci hedef, Doğu Perinçek'in önderliğindeki Türkiye İşçi Köylü Partisi'dir.

1980 12 Eylül Darbesi'nden sonra Apo, Suriye'ye kaçtı. C1A ve MİT o sırada Suriye'de ABD karşıtı Hafız Esat yönetimine karşı gerici Müslüman Kardeşler (İhvanı Mûslimin)'in bir uzantısını örgütlüyor ve destekliyordu. Buna karşı Suriye yönetimi de, Türkiye'de Kürt ayrılıkçı terörünü harekete geçirmek için örgüt arayışı içine girdi. İhale Apo'da kaldı. Suriye'nin denetimindeki Bekaa Vadisindeki kamp Apo'ya tahsis edildi. Apo, doğrudan doğruya Suriye Muhaberatı tarafından yönetildi. O dönemde Türkiye hükümetleri, Suriye'deki gerici terörü desteklemekten vazgeçse, Apo'yu da alırlar ve PKK'yı da etkisiz hale getirirlerdi. Suriye'deki Hafız Esat yönetimi buna hazırdı. Ama Türkiye'deki iktidar sahipleri, ABD güdümü oldukları için, böyle bir girişimde bile bulunmadılar. İki mazlum ülke, birbirlerinin teröristini desteklediler. Pentagon'un ünlü "Üç İsrail Senaryosu" böyle yürüdü. On binlerce insanımız, ABD güdümlü politikaların kurbanı oldu."

ABD Ordusu, 1991 yılı başında Irak'a saldırıp, Kuzey Irak'ı denetim altına alınca, PKK'nın oradaki kuvvetleri, ABD'nin denetimine alındı. PKK’yı Kuzey Irak'ta ABD'nin özel kuvveti olan Delta Force eğitip hazırladı. Ancak Şam ve Bekaa’daki Apo, zorunlu olarak Suriye'nin kontrolü altındaydı. Böylece çatal başlı PKK dönemi başladı. Apo, 1999 Şubat'ında CIA tarafından paketlenip Türkiye'ye teslim edilene kadar bu çift başlı durum ABD için birtakım sıkıntılara yol açmaktaydı.

Apo'nun Suriye Muhaberatının güdümünde olması, ABD’ye bazen zorluk çıkarmaktaydı. ABD, Apo’yu Türkiye’ye teslim ederek, çift başlılığa son verdi ve PKK'yı tam kontrol altına aldı. Apo, bir saatli bomba gibi ABD'nin kendi güdümündeki Türkiye hükümetlerinin kucağına atıldı. İlk tutukluluk aylarında Kocaeli’ndeki Kolordu'nun denetimindeki Apo, anlaşma gereği Ordunun elinden alınarak MİT üzerinden ABD/CIA güdümüne bırakıldı. Apo, ABD’ye verilen söz gereği idamdan kurtarılmıştı. Apo, artık avukatlar üzerinden ABD ve AB tarafından kullanılacaktı. Türkiye, bugün kendi hapishanesindeki tutukluyu bile ABD ve CIA'nın hizmetine sokmaktaydı.

Türkiye'deki ABD işbirlikçisi iktidarlar, bağımsız bir siyaset izleyemedikleri için, PKK'nın kuruluşunu ve büyütülmesini öngören SüperNATO planlarına hizmet etmişlerdir. Irak'ın kuzeyindeki ikinci İsrail devleti de, Ankara'daki ABD güdümlü yönetimlerin desteğiyle kurulmuş, geliştirilmiş ve beslenmiştir. Türkiye hükümetleri, bölücü örgüt ve oluşumları, Dış güçlerin emriyle kendi elleriyle büyütmüşlerdir. NATO, bir savunma paktı değil, üye ülkelerini gütme ve gereğinde bölme aygıtı gibidir. Türkiye'deki SüperNATO güdümlü örgütler, Türkiye'nin güvenliğine değil, ABD'nin güvenliğine ve Türkiye’nin bölünmesine hizmet etmişlerdir. O kadar ki, MİT Müsteşarı, Hizbullah’ı dahi kullandıklarını itiraf etmiştir. Yalnız PKK cinayetlerinden değil, yüzlerce insanın Hizbullah eliyle betonlara gömülerek öldürülmesinden sorumlu olan AKP gibi ABD ve AB güdümlü yönetimlerdir. Bölücü terörün bitirilmesi ve Türkiye'yi tehdit eden Kuzey Irak'taki fesat ocağının söndürülmesi için, ABD güdümünden ve AB kapısından kurtulması gereklidir. Türkiye, bölünme tehdidine ancak bağımsız bir Milli Hükümetle karşı koyabilir. ABD tehdidini önlemenin ve büyük İsrail’i engellemenin başka bir yolu yoktur. Ancak İslam’la savaşmayı Aydınlanmacılık sayan, Müslüman halkımıza “gerici, dinci” diye sataşan sapıklarla bu işin olmayacağı da açıktır.

Perinçek’in kararsızlığı ve tutarsızlığı

Birçok yazar ve terör uzmanı, Doğu Perinçek'i Türk siyasi tarihinde en çok söylem değiştiren siyasi hareketin lideri olarak görmektedir. Dün ve bugün, TSK içindeki üst düzey askerleri önce överken sonraları yerebilen; devlete ve PKK terör örgütüne karşı ideolojik bakış açısında ve siyaset tarzında devamlı farklılıklar gösteren bir tavır sergilemesi, Perinçek ile ilgili olarak bazı tereddütleri de beraberinde getirmektedir.

Bülent Orakoğlu’na göre Doğu Perinçek ve partisinin kodlarının çözülmesi, Türkiye'nin geçmiş siyasi tarihinin ve bugünkü kurumlar arası sürtüşmelerin arka perdesinin ortaya çıkarılması bakımından önemlidir. Dün devleti teröristlikle suçlayan, bugün ulus devleti canla başla savunan, dün PKK ile haşır neşir olan, bugün görünürde PKK'yı bir numaralı can düşmanı sayan, değişen konjonktüre göre tavır alan ve devlet içindeki çatışmaların bir unsuru olarak ortaya çıktığı izlenimini doğuran, devletin kurumları içinde bilhassa Türk Silahlı kuvvetleri bünyesinde bağlantıları olduğu yargısının kamuoyunda oluşmasını sağlayacak gizli bir takım bilgi ve dokümanları Aydınlık dergisinde gündeme taşıyan ve “bu çatışmaları bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti devletinin menfaatleri açısından ortaya çıkardıklarını” iddia eden bir parti lideri görünümündedir.

1970'li yıllardan bu yana Milli İstihbarat Teşkilatı'nı ve TSK'yı hedef alan Perinçek'in hedefi nedir? MİT bünyesinde hazırlanan çok gizli raporları değişik zamanlarda elde ederek kamuoyuna açıklayan ve MİT'i birkaç kez felce uğrattığı üst düzey MİT yetkililerince de ifade edilen Perinçek'in, kurumlar içinde hata yapan kişileri değil, MİT ve TSK’nın kurumsal kimliğini açıkça hedef alması ne anlama gelmektedir? Yıpratılmak istenen devletin anayasal kurumlarıdır. Üstelik devletin genel güvenliği ile ilgili iç ve dış tehditlere karşı bu ülkeyi ve bu ülkenin insanlarını korumakla yükümlü bu kurumların yıpratılmasının, özellikle son dönemde Emniyet İstihbarat Dairesi'nin hedef alınmasının perde arkasında ne vardır? 1970’li yıllardan 28 Şubat'a kadar "TSK'nın ve MİT'in bağımsız olmadıklarını, NATO güdümünde olduklarını iddia etmek ve bu kurumların bizatihi kurumsal bütünlüklerini hedef almak; 28 Şubat Süreci ile birlikte tam bir dönüş yapıp, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yanında olmak, Aydınlık grubu ve Perinçek için aydınlatılması gereken önemli bir noktadır. Perinçek ve İşçi Partisine göre Türk Silahlı Kuvvetleri'nin emir komuta zinciri altındaki bütünlüğü Kemalist Devrim için hayati önem taşımaktadır.  İşçi Partisi, 1999 yılı Aralık ayında toplanan 5. Genel Kongresi'nde bu bütünlüğü korumayı temel görevlerinden biri olarak saptamıştır. Ama “”Kemalist Devrim” diye Mason İttihatçıların, Sabataist cuntanın ve Komünist-Maoist kuralların peşine takınılmıştır.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'nı "işgal" olarak nitelendiren Doğu Perinçek önderliğindeki Aydınlık hareketi, birçok il ve ilçede barış harekâtını kınayan salon toplantıları, korsan gösteriler, çeşitli bildiri ve afiş asma eylemleri yapmıştır. "İşgale nihayet, Kıbrıs'a hürriyet, kahrolsun gerici savaş" sloganları atan Aydınlık ekibi Kıbrıs Türklerinin direnişini yöneten Türk Mukavemet Teşkilatı'nı hedef alan açıklamaları hala kayıtlıdır. Bunun üzerine Aydınlık'ın çeşitli illerdeki büroları güvenlik güçlerince basılmış, 50 kadar kişi tutuklanmıştır. Ankara ve İstanbul'da bu gruba ait yayınların dağıtımı yasaklanmıştır. Barış Harekâtı'nı Aydınlık ve Halkın Sesi dergilerinde yerden yere vuran Perinçek, daha sonra bu yazılarını kitaplaştırmıştır. 1976 yılında yayımlanan "Kıbrıs Meselesi" isimli kitapta Perinçek'in TSK ve Rauf Denktaş için kullandığı ifadelerle bugünkü söylemleri arasındaki büyük zıtlıklar, düşünen insanları şaşırtmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni "işgalci, yağmacı, ABD jandarması, emperyalist” gibi ifadelerle suçlayan Perinçek, o dönemde ağır hakaretlerle orduya saldırmıştır.  Bilindiği gibi Perinçek, 1990'larda terörle mücadelenin en sıcak sürecinde, bölücü örgüt PKK’nın lehinde ve TSK aleyhindeki yayınları da hala hatırlanmaktadır.

Bu dönemde “Kontrgerilla ve yargısız infaz iddialarını” ciddi bir biçimde dile getiren Aydınlık ve çevresi, Kıbrıs davasının sembol ismi olarak nitelendirilen Rauf Denktaş'ı da sol jargonuna ve literatüre uygun olarak “faşist, emek düşmanı, yağmacı” olarak tanıtmış ve aleyhine tavır almıştır. Ancak 19 Temmuz 2004 tarihli Anadolu Ajansı bültenine göre Barış Harekâtı'nın 30. yıldönümü kutlamaları için KKTC'ye giden Doğu Perinçek, bu sefer yaptığı konuşmada bir Türk olarak Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile gurur duyduklarını açıklamıştır. Aynı konuşmada 30 yıl önce Kıbrıs'ta işgalci olarak nitelediği Türk Ordusu'na şükranlarını aktarmıştır. Şimdi, hangi Perinçek’e inanılacaktır?

Kimi gazetede çıkan yorumlara göre de Perinçek'in fikrini değiştirmediği tek nokta, İngiliz ve Fransızlarla ilgili dostane yaklaşımıdır. Kitabında; “Türk hükümetinin (Ecevit-Erbakan koalisyonu) ABD'nin koltuğu altında Fransa ve İngiltere düşmanlığı yaptığını” ileri sürerek, bu iki ülkeyi sevimli hale getirme çabası içinde olan Perinçek, Türkiye'nin Kıbrıs Harekâtı'na şiddetle karşı çıkan İngiltere ve Fransa'yı haklı göstermek için acaba neden böyle bir gayret taşımaktadır? Herhalde Aydınlıkçı Ulusalcıların asıl amaçlarını çok daha derinlerde aramak lazımdır.

7 Ağustos 1978 tarihli Aydınlık gazetesinde başlayan “Kontrgerilla Şeflerini Açıklıyoruz” yazı dizisinde bu ilişkilerin netleştiği anlaşılmaktadır: Perinçek “Kıbrıs’taki Bayraktarlık Türkiye'deki tertip ve kışkırtmaların ocağıdır” diyerek “Bayraktarlığın Özel Harp Dairesi’nin Kıbrıs'taki Özel Şubesi olduğunu” vurgulamaktadır. Demek ki Kıbrıs'taki Özel Harp Dairesi'nin milli menfaatler doğrultusunda kullanılması bunları kızdırmıştı.

Anlaşılan Aydınlık tarafından başlatılan yazı dizisinin amacı bir casusluk faaliyetini ortaya çıkaran Milli İstihbaratı Teşkilatı (MİT) mensuplarını hedef göstermek ve yıpratmaktı. MİT İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı emekli kurmay Albay Sabahattin Savaşman'ın Kıbrıs konusundaki bazı gizli karar ve haritaları İngiliz ve Amerikan gizli servisi mensuplarına verirken yakalanması, yabancı gizli servislerde büyük rahatsızlığa yol açmıştı. Tutuklamanın hemen ardından Savaşman'a suçüstü yapanlara karşı taarruz başlamıştı. Aydınlık gazetesinde yayımlanan bu yazı dizisi "örtülü faaliyetlerin" adresini de açıkça ortaya çıkarmıştı. Yazı dizisi ile İngiliz ve Amerikan gizli servisinin operasyonunu bozan MİT görevlileri, ev adresleri verilerek sol terör örgütlerine hedef yapılmıştı.

Yine iddialara göre; "yazı dizisinin ardından Sabahattin Savaşman'ın anılarını Üçüncü Adam Anlatıyor adıyla kitaplaştıran Perinçek ekibinin yollarının İngiliz'lerle kesişmesi sadece bunlarla sınırlı kalmamıştı.

Doğu Perinçek-İngiliz irtibatı:

12 Mart 1971 darbesinden sonra güvenlik güçleri terör örgütlerine yönelik bir dizi operasyonlara başlamıştı. Bu faaliyetler arasında Fabrikatör Perinçek'in "Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi"ne (TİİKP) yönelik "Şafak Operasyonu”nu diğerlerinden ayıran önemli bir unsur vardı.

Bu örgütün İstanbul’daki karargâhı bir İngiliz lojmanıydı. İngiliz uyruklu Hiller Samder Boyt, Robert Kolej’de profesör olarak çalışmaktaydı ve Aşiyan'daki ev, bu şahsa Robert Kolej tarafından tahsis edilmiş bir lojmandı. Örgütün önemli ismi ve İstanbul sorumlusu Ferit İlsever ve arkadaşları burada kalıyorlardı. Güvenlik güçlerince eve yapılan baskın sonunda o anda evde bulunan İngiliz profesör ile bir kaç örgüt mensubu yakalanmıştı. Daha sonraları Aydınlık Gazetesi'nin sorumlu müdürü olan Aydoğan Büyüközden de yakalananlar arasındaydı. Robert Kolej'de görevli bir İngiliz'e ait lojmanda telsizlerle ve başında perukla yakalanmıştı. Ancak Büyüközden ile İngiliz görevli arasında nasıl bir ilişki olduğu o dönemde sorgulanmadı."

Susurluk Komisyonunu bilgilendirmek amacıyla çağrılan Perinçek'in komisyon üyelerine “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ile Azerbeycan Cumhurbaşkanı Aliyev arasında geçen ve Aliyev'e yapılacak bir darbe girişimine dair telefon görüşmelerini içeren bilgilerin önce kendisi tarafından kamuoyuna açıklandığını” ifade etmesi ilginçti. Komisyon üyelerinin, iki cumhurbaşkanı arasında geçen bu konuşmaları nasıl elde ettiğine dair sorusuna Perinçek'in verdiği cevap daha da ilginçti: “Önemli olan bilgilerin doğruluğu, nasıl elde edildiği değildi!?”

MİT Kontr-Terör Eski Daire Başkanı Mehmet Eymür ile Perinçek arasındaki açık mücadele her iki tarafın da birbirini suçladıkları gazete ve internet sitelerinde uzun süre devam etmişti. “Atin” adlı internet sitesi; MİT'in, Doğu Perinçek'in provokatör ajan faaliyetlerini ortaya çıkaramamasını bir eksiklik olarak göstermişti.

Biz, Eymür ve Aydınlıkçılar arasındaki mücadelenin bir tarafı olmak niyetinde değiliz. Bu konuyu kaleme alırken Perinçek ve Aydınlık Grubu’nun Türkiye’de oynadığı rolün ne olduğunu belirlemek ve gerçek resmini herkese göstermektir.

Maalesef; PKK terör örgütü ile yapılan mücadelelerde devlet içinde farklı görüşler, farklı çözümler ve hatta bu terör örgütünün tasfiye edilmemesi düşüncesinde kişi ve ekipler bilinmektedir. Bu örgüt ile Türkiye Cumhuriyeti devletinin üst düzey yöneticilerini, arabulucular vasıtasıyla görüştürmeye gayret eden ve bu örgütü Türkiye Cumhuriyeti ile muhatap etmek isteyen stratejiler geliştirilmektedir.

İşte bu noktada şunun sorgulanması gerekir: Brüksel'de PKK terör örgütünün üst düzey yönetici militanları ile görüşen albay rütbesindeki kişiler arasında, Aydınlık Grubu ideolojisini benimseyen rütbeli askerler kimlerdi? Perinçek ile Abdullah Öcalan arasında kurulan 1990'lı yıllardaki samimi dostluk ve işbirliği, 1997'de PKK ile irtibat kuran askerler tarafından kullanılmış olabilir miydi? Ve tabi, son günlerde MİT’in ses kayıtlarıyla mahkemelere taşınan “TSK’ya sızmış PKK yanlısı subaylar”la Aydınlıkçıların ilgisi ve irtibatı neydi?

1970-80 yılları arasında birçok terör örgütü gibi Perinçek Grubu'nun en büyük amacı Türk Ordusu'na sızmaktı. Doğu Perinçek'in örgütü, Türkiye İhtilalcı İşçi Köylü Partisi'ne de bazı genç subaylar üye olmuşlardı. Bu subaylardan o tarihte tespit edilen birkaçı, Perinçek Grubu ile birlikte yargılanmıştı. Perinçek ile ilişkilerinden dolayı yargılanan subaylardan deşifre edilenler emekli Tuğgeneral Ali Rıza Selmanpakoğlu ve 28 Şubat döneminde Genelkurmay'da Basın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı olarak aktif görev alan Kurmay Albay Hüsnü Dağ'dı.

"28 Şubat Süreci'nde bir kısım askerin PKK- Öcalan bağlantılarını deşifre ettikleri için devletin güvenliği ile ilgili bazı evrakları çalmaya azmettirmek suçundan Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı ve bazı personelin yargılandığı Deniz Kuvvetleri Askeri Mahkemesi Başkanı Tuğgeneral Mehmet Celayir ile ilgili olarak ortaya atılan iddialar da ilginçti. Genelkurmay Başkanlığı tarafından yayınlanan ve 1980 öncesi ordu içindeki gizli Marksist-Komünist yapılanmaları anlatan Ders Alalım isimli kitapta Tuğamiral Mehmet Celayir'in de isminin bulunduğu belirtilmişti."

12 Mart 1971 ihtilalından sonra kaçan Perinçek, 1972 yılında Ankara'da bir çiftlik evinde çoban kıyafetiyle ele geçirilmişti. Siyasi Şube'de sorgulanan Perinçek, 120 sayfalık el yazılı ifadesi ile bütün faaliyetlerini itiraf etmiş ve örgütün tüm üyelerinin isimlerini direnmeden vermişti. Dava neticesi 20 yıl hapis cezasına hükmedilmişti. Savcı, sanık Perinçek için şu iddiaları dile getirmişti:

"Fikri yapısı itibariyle Marksist, Leninist, Maoist görüşleri benimsemiş bulunan sanığın, devrimin ancak illegal bir parti ile başarılabileceği fikrinden hareketle; yasadışı parti faaliyetlerinde bulunduğu, kurulan bu illegal partinin ideolojisinin Marksist, Leninist, Mao Zedung düşüncesinde olduğu, Türkiye'nin sınıf şartlarına dayandırılacağı, bu suretle proletarya diktatörlüğünün kurulacağı, halk ihtilalının zafere ulaşması için mücadele edileceği, nihai hedefin komünizmi gerçekleştirmek olduğu, sanık tarafından bu partinin Türkiye ihtilalcı işçi köylü Partisi olarak açıklandığı... Partinin yan destek kuruluşları olan İhtilalcı Köylü Birlikleri, İşçi Köylü Silahlı Birlikleri ve İhtilalcı Gençlik Birliği'ni teşkil edip planladığı, sanığın bunlardan gayri, Türk Silahlı Kuvvetlerine sızarak kendi fikriyatı istikametinde olan bir kısım subaylar vasıtasıyla parti için gerekli olan bazı hüviyet, izin kâğıdı, talimname, elbise vs. teminine ve sosyalist fikirlerin ordu içinde yayılmasına çalıştığını, ilerisi için bu yolla silah teminini düşündüğünü..."

Perinçek ise savunmasında şunları söylemişti: "Ordusu, polisi, hapishaneleri ve bürokrasisiyle halkımız üzerinde ağır bir yük olan hâkim sınıfların devleti nasıl yıkılacak? Halka acı veren bu zulüm mekanizması, toplumsal gelişmenin önünde bir engel olarak duruyor. Bu devleti devrimle yıkmaktan başka bir kurtuluş yolu yoktur. Hâkim sınıfların zorbalığı karşısında, halkın gizli teşkilatlanması kadar meşru bir şey olamaz. Proleterya ve halk yığınları, ezilmemek ve zalimlerin saltanatını yıkmak için gizli teşkilat kurar. Hâkimiyet verilmez alınır. Büyük davalar ancak ve ancak halk yığınlarının silahlı mücadeleleri yoluyla kazanılır."

İki yıl sonra genel af çıktı ve Perinçek 1974 Temmuz ayında serbest bırakıldı. Doğu Perinçek'in siyasal hayatı, Marksist - Leninist strateji üzerine kurduğu Aydınlık hareketiyle, Dev Genç'ten ihtilal liderliğine, Maocu ideolojiden 28 Şubat'taki ulusal çizgiye kaymıştı. Devrimci, Maocu, Apocu, Darbeci, Ulusalcı gibi karmaşık bir profil ortaya koymaktaydı. Kısaca çetrefilli ve çelişkili bir kafa yapısı vardı.

10 sene önceki TSK aleyhindeki yazıları ve açıklamaları artık geride kalmış gibiydi. TSK her ne kadar Perinçek’i muhatap kabul etmeyeceklerini açıklıyorsa da Perinçek'e göre TSK artık "devrimci ordu" idi. "Ordumuz tankları resmigeçit için almadı" diyen Perinçek'e göre artık ordu Cumhuriyet rotasına ve başkanı olduğu İşçi Partisi'nin mevzilerine girmişti. Üstelik Türkiye'de ordu eliyle İşçi Partisi'nin programı yürütülecekti. "Nitekim Şubat 1997'de "Devrim kanunları uygulansın” afişleriyle sempatizanlarını sokağa dökmüşler ve ABD Yahudi Lobilerinin tertiplediği 28 Şubat’ı, hararetle desteklemişlerdi.

Acaba, 1970’li yıllarda "Emperyalizmin silah depoları" ve "hâkim sınıfların emrindeki bir kurum" olarak gördüğü Ordu'dan silah temin edebilmesi için mi, Perinçek'in Ordu'ya sızması gerekmişti? Bir dönem Perinçek'in çok yakınında olmuş Gün Zileli, sızmanın bir gerekçesini şöyle dile getirmişti: “İşçi köylü devrimi peşindeki bir hareket, orduyu bölmek amacıyla, Ordu içinde özellikle genç subaylar arasında örgütlenebilir." Perinçek'in bu sızma faaliyetlerini nasıl yaptığı ve hangi subaylarla irtibat kurduğu, 12 Mart 1971 muhtırasından sonra ortaya çıkıvermişti. Perinçek'in ihtilalcı örgütü ile ilişkisi tespit edilen subaylar, “Kara Kuvvetleri Devrimci Subaylar Örgütü” ve “Şafak Subaylar Grubu” davalarından yargılanıp hesap vermişti.

Perinçek aradan geçen bunca zaman diliminde Ordu'ya kanca atmayı hep planladı. 24 Eylül 1998 tarihinde Ankara'da İşçi Partisi Genel Merkezi'ne yapılan baskında içeriden Genelkurmay'a ait çok sayıda gizli dokümanın çıkması bunun kanıtıydı. Genel Başkan Yardımcısı Hasan Yalçın'ın odasından, Özel Harp Daire Başkanlığınca tercümesi yapılan Propaganda ve Psikolojik Harp isimli kitap, Genelkurmay Başkanlığı Özel Harekât İcra Komutanlığının yayını olan İç Güvenlik Harekât Konsepti isimli kitabın fotokopisi, Kara Kuvvetleri Komutanlığınca hizmete özel kaşesi ile yayınlanan Türkiye'de Yıkıcı ve Bölücü Akımlar kitabının fotokopisi çıkmıştı. Perinçek bu dokümanları nasıl elde ettiklerini anlatırken, "Herhangi bir konuda aydınlanmak istediğimiz zaman, yetkililer tarafından bize okuyun diye bu dokümanlar verilir" demiş, Perinçek'in sözleri kafa karıştırmıştı:

"Askeri İstihbarat'tan da bize bilgiler geldi. Bize gelen bütün bu bilgileri Genelkurmaydan ya da askeri istihbarattan geldiğini söyleyerek yayımladık. Her gelen bilgiyi arayıp teyit aldıktan sonra yayımlıyorduk. Bu yüzden de yaptığımız hiçbir haberle ilgili yalanlama gelmedi. Mesela Eşref Bitlis'in öldürülme olayıyla ilgili bilgileri bir tuğgeneral verdi bana. Ben de bu haberi üç albayın da şahitliği olursa yayımlayacağımı söyledim. Ve öyle de oldu. 1990'larda yayımladığımız, Amerika ile Türk ordusu arasındaki Kuzey Irak'la ilgili görüşmelerin tutanakları da benzer şekilde geldi bize. Bugün bunların doğru olduğu anlaşıldı. Askeri İstihbarat'tan bize çok bilgi geldi, bu bilgilerin yayımlandığı zaman yalanlanmayacağı konusunda da her zaman garanti verildi.”

Perinçek'in bu açıklamalarına karşın, Genelkurmay Başkanlığı Doğu Perinçek hakkında 1997 yılı Ocak ayında üç ayrı suç duyurusu yapmıştı:

a) PKK kampını ziyaret ederek örgüte manevi destek vermesi, b) Orgeneral Eşref Bitlis ve Binbaşı Ahmet Cem Ersever ölümleri ile ilgili olarak Genelkurmay'a suçlamalar yöneltmesi c) Genelkurmay'ı Susurluk olayları ile irtibatlandırma girişimleri d) Ele geçirdiği bazı gizli belgeleri Genelkurmay İstihbaratı'ndan aldığını iddia etmesi yalanlanmıştı. Ayrıca Genelkurmay Genel Sekreterliği'nden yapılan açıklamada Genelkurmay istihbaratı ile olan ilişki iddiasına, "Genelkurmay'ın bu tip kişilerle muhatap olması söz konusu değildir" cevabı verilmiştir.

28 Şubat Süreci'nin perde arkası ve dış ülkelerin etkisi ortaya çıktıktan sonra, bu süreçte aktif rol alan aktörlerin TSK içinde tasfiyeye uğradığı, orduya sızmış Aydınlık Grubunun aktörlerinin de bu doğrultuda saf dışı bırakıldığı iddiaları ortaya atılmıştır. Perinçek ve Aydınlık Grubu'nun orduya sızma eğilimlerinin uzun yıllardan bu yana devam ettiği anlaşılmaktadır. Bugün Aydınlık Grubu'nun ordu içindeki mensupları tam deşifre edilmiş midir? Edilmemişlerse ordu içindeki etkileri nedir? Perinçek Genelkurmay'ın yalanlamasına karşın Genelkurmay istihbaratı başta olmak üzere, MİT'ten ve diğer devlet kurumlarından gizli bilgi ve belgeleri nasıl alabilmektedir? Perinçek'in "Devrimci Ordu" nitelemesi ne anlama gelmektedir? Bu doğrultuda "Ordu, Cumhuriyet rotasında İşçi Partisi'nin mevzisine girmiştir, Türkiye'de Ordu eliyle İşçi Partisi programı uygulanacaktır" iddiası, Aydınlık grubunun Ordu'ya sızma girişimleri sonucu elde edilen başarının bir göstergesi midir? Soruları hala yanıtını beklemektedir.

Genelkurmay Başkanlığı, tarafından Genelkurmayın resmi web sitesinde yayınlanan 27 Nisan 2007 tarihli bildiri aslında açıkça bir muhtıra havasındadır. Bu muhtıra metninde, Peygamberimiz Hazreti Muhammed'in (s.a.v.) dünyaya gelişini kutlamak amacıyla organize edilen Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri, irticai faaliyetler içinde telakki edilerek bir iç tehdit gibi algılanmış ve bu olay Türk Milleti'ni derinden yaralamıştır. “Genelkurmaya sızmış bazı köstebeklerin yazdığı bu muhtırayı GKB Büyükanıt’ın sahiplenmek zorunda kaldığı” kulislere sızmıştır. Halkımız “Peygamber Ocağı” olarak ta nitelendirdiğimiz ordumuzla; milletimizin manevi mayasını oluşturan inancımız arasında tercih yapmaya zorlanmış ve mağdur rolüyle AKP’ye oy devşirme imkânı sağlanmıştır. Olay, birlik ve beraberliğimizin en üst seviyede olması gereken bir ortamda devlet-millet kaynaşmasını yaralamıştır. Bu Muhtıradan ve özellikle 28 Şubat kumpasında Ordu'ya sızmış Yüce Milletimizin manevi değerlerini hiçe sayan, Aydınlık Grubunun etkilerinin olup olmadığı, kamuoyunun menfaatleri açısından mutlaka açıklanmalıdır.

Ankara'da Gölge Oyunları kitabında da belirtildiği gibi Türkçü, Maocu, Milliyetçi ve Ulusalcı bir yapılanma olarak karşımıza çıkan Kızıl Elma Koalisyonu; görünürde, ABD ve emperyalist ülkelerin Türkiye üzerindeki baskı ve psikolojik harekâtlarına karşı kurulmuş bir ulusal birlik havasında “İslamsız Türkçü” bir yapılanmadır. Ancak Kızıl Elma Koalisyonumun meşru görüntüsü bizi aldatmamalıdır. Bu Koalisyonun devlet içinde hukuk dışı yapılanmalar tarafından kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Kızıl Elma Koalisyonu içinde bulunan iyi niyetli bazı siyasi parti üyeleri ve sivil toplum temsilcileri “ülkenin tekrar kurtuluş savaşı şartlarını yaşadığı, emperyalist ülkelerin Türkiye'deki yıkıcı faaliyetlerine karşı mevcut iktidarın yeterince, hassas davranmadığı” düşüncesiyle bir araya toplansalar da, birçokları bunun bir kılıf olduğunun farkına varmış ve yollarını ayırmıştır.

PKK-Perinçek ilişkileri

Doğu Perinçek ve Abdullah Öcalan'ın yolları 31 Mart 1972'de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde kesişmişti. Öcalan SBF birinci sınıf öğrencisi, Doğu Perinçek ise Hukuk'ta asistandı. 31 Mart 1972'de Mahir Cayan ve arkadaşları Kızıldere'de öldürülünce SBF’de başlayan dersleri boykot eylemine katılanlardan biri de Abdullah Ocalan'dı. SBF’de "Şafak" başlıklı bir bildiri dağıtılarak, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamının engellenmesi için ayaklanma çağrısı yapılmıştı. Bu bildiriyi kaleme alan kişi Doğu Perinçek'ti. Boykotçu öğrenci grubunun elebaşlarından olan Öcalan, sağ elinde Perinçek'in bildirisi ile sol elini havaya kaldırıp "Bağımsız Türkiye" diye bağırmaktaydı.

1979 yılına gelindiğinde Öcalan, APOCULAR örgütünün, Perinçek ise Aydınlık hareketinin lideriydi. Artık yolları ayrılmıştı. APOCULAR, Aydınlık mensuplarına saldırıp öldürüyor ve Aydınlık'ın Doğuda satılmasını engelliyordu. O dönemde süren Perinçek- Öcalan kavgasında iki grubun birbirleri için söyledikleri ilginçtir. Aydınlıkçılar PKK için "Devrimci hareket, APOCU sürüye kadar birçok zorbayla karşılaştı. Biz onların ağababası Kontrgerillayı da biliriz. MİT'in kurdurduğu ajan provokatör çete" nitelemesi yaparken; APOCULAR, Aydınlıkçılar için "Karşı devrimci, İşbirlikçi Kemalistler" diyordu.

Ancak on yıl sonra Perinçek ve Öcalan Bekaa Vadisinde el ele kol kolaydı. Üstelik birbirlerine gül veriyorlardı. Perinçek 1989 Ekim ve 1991 Nisan'ında Bekaa'daki PKK kampını iki kez ziyaret edip Öcalan'la röportajlar yaptı, bunları 2000'e Doğru Dergisi'nde yayınladı. Perinçek, Mart 1992'de bu kez de yardımcısı Ferit İlsever'ı Bekaa Vadisi'ne gönderdi ve 2000'e Doğru Dergisi'nde geniş bir Öcalan röportajı yayınladı. Perinçek için PKK artık daha önce söylemlerinde ve dergilerinde kullandığı “bir cinayet şebekesi" değil, "yasallaşması gereken bir hareket”ti.  Perinçek'in söylemini klinik bir Perinçek vakası olarak mı değerlendirmek gerekiyor, yoksa komplocu bir analizle sorgu yapmak mı gerekiyor?”[4]

Doğu Perinçek’in ve ekibinin, geçmişteki yanlışlık ve saplantılarından ders alarak, vicdani bir sorumluluk ve insani bir duyarlılıkla: ülkemize ve devletimize yönelik tehdit ve tehlikelere karşı, ciddi ve cesaretli bir uyarı görevi yaptığını düşünüp, bazı toplantılarına biz de gitmiş ve destek vermiştik. O süreçte, hem de yüzlerce insanın gözü önünde:

“Milletimizin dinine ve manevi değerlerine sataşmanın haksızlığını ve yanlışlığını, bu tavırların AKP gibi işbirlikçi iktidarlara ve din istismarcılarına mazeret ve meşruiyet kazandıracağını” defalarca söylemiştik.

En azından çevresindeki bazı iyi niyetli ve milli gayretli insanların, bu uyarılardan etkilendiklerini ve artık eski “Komünist, komitacı ve din karşıtı ittihatçı mason” artığı söylem ve eylemlerden vazgeçip, toplumun değerleriyle barışmak gerektiğini dile getirdiklerini gözlemlemiştik.

Bir süre bize hak verdiğini söyleyen hatta İslamiyet’i daha iyi öğrenmek üzere araştırma gayretine giren Perinçek’in, maalesef samimi olmadığını fark etmiştik.

“Kırk yıllık “kâni” (sert ve paslı maden parçası) olur mu “yani”? (kıvamını bulup pişkinleşmiş ve yararlı hale gelmiş..)” deyimini doğrulayan yaklaşımları üzerine alakayı kesmiştik.

Fetullah Gülen’in Papa pederiyle, CIA yetkilileri ve Yahudi Lobileriyle; AKP’lilerin ABD, AB ve İsrail’le gizli işbirlikçilerine hikmet, bu teslimiyet ve tavizlerine keramet kılıfı geçiren; ama bizim kendi ülkemizdeki bazı kesimlerle, hem de tebliğ ve tavsiye amaçlı açık ilişkilerimizi acımasızca eleştiren çifte standartlı kimselere ise sadece gülüp geçmiştik. Tarihi ve Kur’ani bir gerçek vardır; Din düşmanı müşriklerle din istismarcısı münafık kesimler, şeytani odakların sol ve sağ kolları gibiydi. Rolleri farklı, yöntemleri ayrı, ama hedefleri müşterekti: Siyonist ırkçı emperyalizmin hakimiyeti!..



[1] 18 Temmuz 2010 Aydınlı

[2] Aydınlık / 7 Mart 2010

[3] Mustafa Özcan / Milli Gazete

[4] Bak: İhanet Çemberi. PKK’yı Yöneten Türkler-B. Orakoğlu. Timaş yy.

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Kürt Açılımı; ERDOĞAN’IN MI, ÖCALAN’IN MI PLANIDIR?
 *Abdullah Öcalan’ı, Türkiye mi ele geçirmişti, yoksa sinsi amaçlar ve...
Devami
Levon Panos Dabagyan!ı DİNLEYELİM, DÜŞÜNELİM
Bütün kutsi kitapların özü ve özeti ve tüm ulvi hakikatlerin...
Devami
ASYA VE KAFKASYA PETROLÜ İSRAİLE Mİ?
  Bush: "Pakistan'a da gireriz, İran'ı da vururuz" diyor! Bush...
Devami
PARANIN DİNİ-İMANI VE İSRAİL’İN MAYINLI ARAZİ PLANI
Faiz parası haramdır. Pezevenklik ve fuhuş parası yüz kızartıcıdır. Rüşvet, soygun,...
Devami
İSRAİL-İRAN-ABD İLİŞKİLERİ VE ÇELİŞKİLERİ
İran ile yeniden diplomatik ilişki kurulması çağrısında bulunan Carter: Bush politikalarını...
Devami
Stratejik Ortaklarımızın Türkiye’yi Parçalama Haritaları ve AKP İKTİDARININ KORKUNÇ HATALARI
  ABD’li Yahudi komutanın Suriye ziyareti TSK’ya gözdağı mesajıydı. ABD Merkez Kuvvetler...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1647

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR