Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 
2005 - HAZİRAN 2005

 

Mübahale; Karşılıklı beddua etmek; taraflardan hangisi haksız ve yalancı ise Allah'ın kahrına uğramasını birlikte istemek anlamına gelmektedir.

Asrısaadetle, Nevran'dan gelen bir Hıristiyan heyetinin, bile bile bazı gerçekleri gizlemeleri ve doğruları kabulden imtiha ettikleri gibi hala kendilerini haklı ve hayırlı yoldan olduklarını gösterme gayretleri üzerine şu ayeti kerime inmiştir: "Artık sana gelen (ve herkese tebliğ edilen) bunca ilimden (ve ilahi vahiyden) sonra; hala onun (kur-ani hakikatlerin ve peygamber yorumunun) hakkından seninle çekişip tartışmaya girişir (ve batılda inat ederler)se onlara deki: "Gelin çocuklarımızı ve çocuklarınızı kadınlarımızı ve kadınlarınızı kendi (şahsımızı ve en yakınlarımızı) ve kendi şahsınızı ve (arkadaşlarınızı) çağırıp (bir araya toplayalım); sonra da karşılıklı mübahale edip (Allah'ın kahrını ve gadabını isteyip) de; Allahın lanetinin yalan söyleyenlerin üstüne olmasını kılalım (böylece beddualaşalım)"[1]



[1]  Al-i İmran: 61

 

 Ve yine, kendi hanımına, başkasıyla zina yaptığı iddiasından bulunan ama dört şahit gösterme imkânı bulunmayan kimseler içinde şu ayetler gelmiştir;

"Ancak; kendi eşlerine (zina isnadı) atan ve kendileri dışında (başka) şahitleri bulunmayanlara gelince işte bu durumda olanların şahitliği ise-dört (defa yemin) ile (karı-koca her biri) kendisinin kesinlikle doğru söylediğine (ve asla zina işlemediğini ifade etmeleridir.) (Artık) Beşincisinde: "Eğer yalan söylüyorlarsa, Allah'ın lanetinin mutlaka kendi üzerine olması (nı kabul etmeleridir)"[1]

  • a- Ehli kitap sayılan Yahudi ve Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında
  • b- Birbirlerine zina isnadında bulunup dört şahit gösteremeyen karı-kocanın, boşanma esnasında, yapılan bu mübahale-lanetleşme olayı Müslüman kesimlerin kendi aralarındaki sorunlar ve suçlamalar konusunda asla caiz değildir ve bunun İslam tarihinde hiçbir örneği görülmemiştir.

Ama maalesef, Yahudi ve Hıristiyanlara, diğer putperest din mensuplarına ve hatta İslam düşmanlarına gösterdikleri tolerans ve hoşgörüyü, Müslüman kardeşlerinden esirgeyen Fetullah Gülen ve kurmay ekibi (çünkü taraftar ve talebelerinin büyük çoğunluğu iyi niyetli ve istikametli kimseler olup, baştakilerinin gizli ve kinli niyetlerini fark ettikleri an peşlerini bırakacak kendi hizmetlerini işlerine bakacaklardır.): "Dinlerarası diyalog" "Layt-Ilımlı İslam" gibi, şer güçlere giriştikleri şüpheli ve şaibeli girişimlerine karşı çıkanları "mübahaleye-lanetleşmeye" çağıracak kadar, husumetle ileri gitmektedir.

Ve tabi bu durum, aynı zamanda suçluluk psikolojisinin bir ifadesidir ve vicdan bastırma ve etrafını yatıştırma girişimidir.

Milli Gazete yazarlarımızdan Ebubekir Sifil'in şu önemli tesbitlerini aktarmamız gerekmektedir:

Bir kimsenin Allah inancının makbul ve muteber olabilmesi için, sadece "Ben Allah'a inanıyorum" demesinin yetmeyeceği açıktır. Bu inancın, "Nasıl bir Allah?" sorusuna, bu bağlamda kabul ve reddedilmesi gereken olmazsa olmaz hususları içeren bir cevapla mukabele edilerek şekillendirilmiş olması kaçınılmazdır. Aynı şey "amentü"nün diğer umdeleri için de aynıyla geçerlidir.

Söz gelimi Allah'a inandığını belirttiği halde, inandığı mabuda, Allah Teala'ya noksanlık izafe eden, ona başka varlıkları ortak koşan ya da gönderdiği kitaplardan ve peygamberlerden birini tekzipte ayak direten kimsenin Allah inancının makbul ve muteber bir inanç olduğunu söyleyemeyiz.

Peygamber inancı taşıdığını söylediği halde, inandığını söylediği peygamberin tebliğ ettiği en temel hususlarda ona muhalefet eden veya onu Allah Teala'ya ortak tutan kimsenin iman iddiası için de aynı durum söz konusudur. İçki içen ve sarhoş olduktan sonra öz kızıyla zina eden bir peygamber tasavvur olunabilir mi?!!

Yukarıda zikrettiklerim, Ehl-i Kitab'ın Allah ve Peygamber telakkilerinde aynıyla vaki hususlardır. Hatta fazlası vardır, eksiği yoktur.

Şu halde Ehl-i Kitap'la Müslümanlar arasında bulunduğu söylenen "itikadî ittifak"ın sadece surî/şekilsel olduğunu, muhtevaları arasında muazzam farklılıklar bulunduğunu söylememiz gerekiyor.

Eğer öyle olmasaydı, yani Ehl-i Kitap temel itikadî hususlarda İslam'ın onayladığı/itiraz etmediği bir çizgide bulunsaydı ne Kur'an'a ne de Hz. Peygamber (s.a.v)'e gerek kalırdı!

Ucu Allah Teala'ya -haşa- "abesle iştigal" isnadına varabilecek ya da Kur'an'ın ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in temel yönlendirmelerine muhalefete kadar çıkabilecek bu bakış açısı ne yazık ki "bir heves uğruna" yanlışta ayak diremeye devam ediyor.

Zaman'dan Ahmet Şahin hocanın, problemin aslına taalluku bulunmayan izahı şöyle: "... Bu sebeple biz müminler de hem Kur'an'a, hem de Kur'an'dan önceki İlahi kitaplara iman ediyor, onları tebliğ eden tüm peygamberleri de tasdik ediyoruz. Çünkü o peygamberlerin tebliğ ettikleri kitaplarda tüm insanlığın değişmeyen doğruları vardır. Bu değişmeyen doğrular: "Allah'a iman, peygamberlere iman, meleklere iman, öldükten sonra tekrar dirilerek ahirette hesap vermeye iman." Bunlar semavi kitapların ittifak ettikleri bir bakıma amentüleridir. Zaten peygamberler (teferruatta ayrılsa da) temel doğrularda ittifak ederler. Bir peygamberin söylediğini diğeri tekzip değil teyit eder. Nitekim Türkiye Diyanet Vakfı'nın 11 kişilik ilim heyetine hazırlattığı İslam ilmihalinde, tüm dinlerin ittifak ettiği bu temel doğrular şu ifadelerle dikkatimize sunulmaktadır:

- "İslam'a göre ilk peygamberin tebliğ ettiği din ile daha sonra gelen peygamberlerin ve son Peygamber Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği din, temel nitelikleriyle aynıdır! Allah'a iman, peygamberlik müessesesi ve ahiret inancı hepsinde vardır!.." sayfa-10. Evet, bunlar semavi dinlerin hepsinde de değişmez doğrulardır. Bir bakıma ehli kitabın değişmeyen amentüleridir. Bizler de bu amentüde müttefikiz. "Ehli kitapla Amentüde ittifakımız var." derken de bu değişmeyen doğruları saymıştım geçmişteki bir yazımda. Çünkü biz de Allah'a, peygamberlere, meleklere, ahirete iman ediyoruz. Yani ehli kitapla bu değişmez doğrularda ittifak ediyoruz..."[2]

İyi de muhataplarınız "Sizin peygamberiniz de, kitabınız da sahtedir" demekten vaz mı geçti? Belki bunu dile getirmekten şu an için siyaseten sarf-ı nazar ediyorlar. Ancak bu durum, onların İslam hakkındaki bu temel inançlarını külliyen terk ettikleri anlamına gelmiyor.

Bu durumda sorulmalı değil midir: "Burada "Kitaplara iman" niye yok? "Peygamberlere iman", onlardan biri bile inkâr edildiğinde doğrudan Allah inancına tesir etmez mi? Peygamberlerden (hepsine salat ve selam olsun) herhangi birisinin "yalancı" veya kitaplardan birisinin "uydurma" olduğunu ileri süren bir insanın Peygamber ve Kitap inancının geçerli olduğunu nasıl söyleyebiliriz?

Bu temel noktalardaki küllî arızalara rağmen, "Ancak ehli kitabın bazılarının bu doğruları tarif ve tavsif ederken yanlışa düştüklerini de görüyor, Allah'a babalık, peygambere de oğulluk ve krallık sıfatını isnat etmeleri gibi yanılgılarına da şahit oluyoruz" demek, "durumu kurtarmak" şöyle dursun, meseleyi daha bir çıkmaza sokmaktan başka bir işe yaramıyor. Zira burada işaret edilen yanlışa düşen, "Ehl-i Kitab'ın bazıları" değil, büyük bir kısmıdır. Üstelik bu ifadelerin mefhum-u muhalifinden, Ehl-i Kitab'ın -bu "bazıları" dışında kalan- büyük kesiminin bu yanlışın içinde olmadığı anlaşılıyor ki, sanıyorum meselenin can alıcı noktalarından biri de burası!

Ehl-i Kitap ile diyaloğun konjonktür ile gerekçelendirilmesi dahi alabildiğine tartışmalı iken, bu sürece bu türlü temeller tedarik etme tavrı, hatayı ölümcül kılmaktadır.

Söz buraya gelmişken Fethullah Gülen hocaefendinin ve Zaman'dan birkaç yazarın, diyalog sürecindeki tavırlarını eleştirenleri "mübahale"ye davet edişlerine de temas etmem gerekiyor.[3]

Ehl-i Kitap ile Müslümanlar arasında -Ehl-i Kitab'ın inisiyatifi ile- başlatılan diyalog faaliyetlerine ülkemizde birçok kesimin karşı çıktığı malum. Bu çerçevede diyalog taraftarlarına yöneltilen eleştirilerin dozunun zaman zaman kaçırıldığını söylemek mümkün. Bu meyanda kimin ne dediği üzerinde duracak değilim. Ancak bu faaliyetlerin dinî, siyasî, kültürel ve sosyal açılardan ülkemiz ve insanımız için hayırlı sonuçlar getirmeyeceğini düşünenlerden birisi olarak Fethullah Gülen hocaefendi ve bağlılarının diyalog süreci eleştirilerine mukabelede bulunurken söylediklerinin beni de ilgilendirdiği açık olduğundan mezkûr mukabelelere kayıtsız kalmaklığım düşünülemez.

Bu mukabelelerin son versiyonu, Hocaefendi ve ekibi tarafından, diyalog sürecine karşı çıkanların "mübahale"ye davet edilmesi şeklinde tezahür etti. Doğrusu bu tepkiye muttali olduğumda aklıma ilk gelen, Hocaefendi ve bağlılarının alışılagelmiş söylemlerinin yavaş yavaş değişmeye başladığı düşüncesi oldu.

Söylem önce "Biz herkesi seviyoruz; bize taş atana gül atarız"dan, "Bizi çekemiyorlar"a çevrildi; ardından da "mübahale" daveti geldi.

Elbette diyalog sürecine ve bu süreçte yaşananlara itirazı olanlar homojen bir kitle oluşturmuyor; her birinin farklı bir tandansı ve retoriği var. Hatta "diyaloga hayır" diyenlerin bir kısmı gerçekten kasıtlı, riyakârca ve haset saikiyle hareket ediyor olabilir. Benim asıl merak ettiğim nokta şu: Acaba Hocaefendi ve bağlıları, bunca eleştiri içinde haklılık payı bulunanlar olabileceğini hiç düşünmüş müdür? Düşünmüşse ne demiş, ne yapmıştır? Düşünmemişse gerekçesi nedir?

Kendi adıma konuşacak olursam, diyalog sürecine ve içerdiklerine itiraz mahiyetindeki yazıları yazarken, "acaba bu sürece "bizim taraf"tan iştirak edenler, aşamadıkları bazı engeller sebebiyle mi veya elde olanı muhafaza maksadıyla mı böyle bir zorlama içindeler" diye her seferinde düşünmüşümdür.

Aynı hassasiyetin diyalogcular tarafından da korunması gerektiğini söylemek zait olur. Eğer Türkiye'de diyalog süreci, Hıristiyanlığın da "hak din" olduğu kanaatine şu veya bu şekilde katkı sağlamış ve bu sebeple bir tek kişi dahi din değiştirerek Hıristiyan olmuşsa burada derin bir iç muhasebe yapılması zaruri değil midir.

Türkiye'de din değiştirme oranının ne olduğu, kaç müslümanın din değiştirerek Hıristiyanlığa geçtiği konusunda net şeyler söylemek hayli zor. Zira bu konuda yapılmış ne bir bilimsel araştırma, ne de kesin delil var. Ancak öyle de olsa misyonerlik faaliyetlerinin alabildiğine yoğun bir şekilde sürdüğü bir ortamda hiç kimsenin bundan etkilenmeyeceğini ve gerçekten dinini değiştirip Hıristiyanlığa geçmeyeceğini söylemek de mümkün değil.

Bu noktada, "Din değiştirdiği söylenenler İslam'dan Hıristiyanlığa geçiş yapmıyor. Bunlar zaten Hıristiyan olduğu halde sadece Müslüman ismi taşıyan kimseler" diyerek savunmaya geçmek ne kadar doğru? Diyelim ki öyle; iyi ama bu durum, bundan sonra da hiç kimsenin gerçekten din değiştirmeyeceğini garanti eder mi?

Yine bu noktada, "Misyonerler asırlardır çalışıyor. Şimdi mi fark ettiniz?" tavrı da yanlıştır. Zira asırlardır misyonerler (eğer gerçekten "asırlardır" varsalar), "Ayıdan post, gâvurdan dost olmaz" özdeyişinin hâkim olduğu bir ortamda icra-i faaliyet ediyordu, daha doğrusu "etmeye çalışıyordu". Şimdi ise onlar "amentüde müttefikimiz" olarak arz-ı endam ediyor!

Gelinen noktada Müslümanlar'ın "mübahale"ye davet edilişini nasıl yorumlamalıyız?

İslam'da, detayları Fıkıh kitaplarında anlatılan ve eşler (karı-koca) arasında yapılan "li'an" (bkz. 24/en-Nûr, 6 vd.) dışında Müslümanlar arasında "karşılıklı lanetleşme" anlamına gelen bir uygulama var mıdır, bilmiyorum. Öyle görünüyor ki, Müslüman'ın Müslüman'ı "mübahale"ye daveti de diyalog sürecinin literatürümüze kazandırdığı bir uygulama olarak tarihe geçecek. Oysa o tarih bize, Kur'an'ın ifade ettiği gibi "mübahale"nin Müslümanlar'la gayrimüslimler arasında yapıldığını söylüyor.

"Fakat siz mehakke (mihenge) vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-i zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine izin vermeyiniz.

"İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın; mehakke vurunuz; eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz..." diyen Bediüzzaman gibi bir insanın bağlıları olarak "Eğer biz zararlı şeyler yapıyorsak Allah bizi silip süpürüp götürsün" demek ve bir politikanın belirlenmesinde hakka/doğruya, "vahiy kesinliğinde isabet ettiğini" ileri sürmek gerçekten yadırgatıcı! değil midir?

Kendi payıma konuşayım: Dinlerarası diyalog sürecini eleştirirken yukarıda sözlerini naklettiğim Bediüzzaman merhumun tavsiyesi doğrultusunda hareket etmeye çalışıyorum. Bu bağlamda diyalogcuların ileri sürdüğü dinî delillerin uygun olmadığını düşünüyor; bu süreci ülkemiz ve insanımız için zararlı gördüğüm için eleştiriyorum![4]



[1]  Nur: 6-7

[2] Milli Gazete / 15.3.2005

[3]  17 Mart 2005 - Milli Gazete

[4] 19.Mart.2005 - Milli Gazete


Share:Ask!BlinkBits!Blinklist!Blogmarks!BlogRolling!Cannotea!Del.icio.us!Digg!Diigo!DZone!Free and Open Source Software NewsFacebook!Fark!Faves!FeedMeLinks!Furl! GodSurfer!Google!linkaGoGo!Live!Ma.gnolia!Maple!Mister-Wong!Mixx!MyLinkVault!MySpace!Netscape!Netvouz!Newsvine!RawSugar!Reddit!ShoutWire!Simpy!Slashdot!Smarking!
Spurl!Squidoo!StumbleUpon!Swik!Tailrank!Technorati!Wists!



Bu yazarin diger makaleleri

KERKÜK PAZARLIĞI VE ATATÜRK'ÜN DIŞ POLİTİKASI
  1933 yılında, Atatürk şunları söylemişti: "Allah nasip eder, ömrüm vefa eder...
Devami
Dünya Bir Değişime Hazırlanmaktaydı BATININ VE BATICILARIN KORKTUĞU GERÇEK:
TÜRKİYE İSLAM'LA YÜKSELECEK!.   Amerika'nın Türkiye'de Çok Sayıda Gayrı Resmi Üssü...
Devami
AKP'DE AYRIŞMA SANCILARI VE SONUN BAŞLANGICI MI?
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, önce Kayseri'de, başörtüsü düzenlemesini referanduma götüreceğini söylemişti......
Devami
TAMER KORKMAZ'IN CESARETİ VE AKIBETİ
Zaman Gazetesinin sevilip sayılan ve okunan yazarlarından Tamer Korkmaz, Amerika...
Devami
KENAN ÇAMURCU'NUN SEZGİSİ VE SERZENİŞİ
Recep Tayip Erdoğan'ın Türk-iş genel kurulunda yaptığı konuşmada, ülkeyi IMF'ye...
Devami
MUSTAFA KEMAL'İN OSMANLI TARİHİ
Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'yı yenen devletler, şöyle bir bildiri yayımlamışlardı:...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 4587

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

Son Yorumlar