ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1679
mod_vvisit_counterDün8387
mod_vvisit_counterBu Hafta22838
mod_vvisit_counterGeçen hafta58521
mod_vvisit_counterBu Ay100983
mod_vvisit_counterGeçen Ay122941
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17551922

IP'niz: 3.236.231.14
Bugün: 15 Nis 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12485277

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam
Reklam

MEAL OKUMAK ŞARTTIR VE KUR'AN'IN İNİŞ AMACIDIR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

Kur'an-ı Kerim kıyamete kadar; sadece İslam'ın değil, bütün insanlığın ilahi huzur programı ve her türlü sorunlardan kurtuluş kaynağıdır. Kur'an-ı Kerim; hem Kitab-ı hidayet, hem de "canlı nübüvvet" (Peygamber ve rehber) makamındadır. Hz. Aişe'nin "Hz. Peygamber Kur'an ahlakındaydı. O canlı bir Kur'an'dı" mealindeki tespiti; "Kur'an-ı Kerim de canlı Peygamber sayılır ve Nübüvvet ihtiyacını da karşılamaktadır" hükmüne haklılık kazandırır.


Ve zaten:

"O (Allah), ümmiler içinde, kendilerinden (biri olan) ve onlara ayetlerini okuyan, onları (Kur'an'la) temizleyip arındıran ve onlara Kitap ve hikmeti öğretip (açıklayan) bir elçi gönderendir...

Ve henüz kendilerine ulaşıp katılmamış (Kıyamete kadar gelecek) olan diğerlerine de (Peygamberler gönderilmiştir..." (Cuma: 2-3)

Ayetleri de, Kur'an-ı Kerim sayesinde Hz. Resulüllahın nübüvvetinin devam ettiğinin kanıtıdır.

Zaten ikaz ve inzar edilip uyarılmadan, yani Kur'ani gerçeklere muhatap olunmadan, "küfür oluşmayacağı" ayetlerle haber buyrulmaktadır.

"İnkâr eden (küfre düşen)ler: uyarıldıkları şey(gerçek)lerden (anlayıp haklılığına akılları yattığı ama nefsani arzularına uygun bulmadıkları için) yüz çevirenlerdir" (Ahkâf: 3) ayeti açıktır.

Kur'an-ı Kerim:

•1- Dikkatle ve Allah kelamı bilerek okumak

•2- İlahi mesajını anlamak ve mesuliyetlerini kuşanmak

•3- Emredileni uygulamak ve hayatımızı Kur'an'a uyarlamak

Üzere gönderilmiş ilahi kitaptır.

Öyle ise;

•a) Ne dediği anlaşılmadan ve buna ilgi ve ihtiyaç bile duymadan okunup tekrarlanan

•b) Mana ve mesajını anlasa bile, işine gelmediği ve nefsini yenemediği için uygulanmayan..

•c) Kur'ani hükümlerin kolayına ve çıkarına uygun gördüklerine sahip çıkıp, dünyalık makam ve menfaatlerine ve şehevi arzularına aykırı emirlerini gereksiz ve geçersiz bulan veya çarpıtıp keyfince yorumlayan kimseler, kendileri Kur'an'a değil, Kur'an-ı kendilerine uydurmuş sayılır.

"Onun (Kur'an'ın) tevilinden (açık ve asıl hükümlerine değil, saptırılmış veya gafletle yanlış yapılmış yorum ve tefsirlerinden) başkasına (Kur'an'ın aslına) bakmazlar mı?" (Araf: 53) ayeti bu durumu anlatmaktadır.

Velhasıl, Kur'an sürekli okunmak, anlamak ve uygulamak üzere, herhalde başvuracağımız, yanımızdan ayırmayacağımız bir hayat-memat (dünya ve ahiret) saadet programıdır.

Peki acaba bilip anlamayan ve başka dilleri konuşan mü'minler ne yapacaklar, Kur'an'dan nasıl yararlanacaklardır?

İşte bunun için, Kutsal kitabımızın farklı dillere mealen tercüme edilmesi, öyle caiz falan değil, farzdır ve mutlaka lazımdır. Ehil ve emin ilim erbabınca kendi dilimizde meali yazılmayan Kur'an'ın iklimine, hikmetine ve hükümlerine başka türlü nasıl ulaşılacaktır? Mustafa Kemal'in, işte bu maksatla, hem de Elmalılı Hamdi Yazır gibi ulemadan bir üstada, Kur'an-ı Kerimi tercüme ve tefsir ettirmesi, Yüce Dinimize ve aziz milletimize çok büyük bir hizmet ve saygıdır.

Elbette ve kesinlikle, hiçbir meal ve tercüme, asla ve kat'a, Kur'an yerine konulamayacaktır. Bunların Kur'an diye okunması, ibadet dili yapılması, içtihatlara esas alınması, bunlardan fetva çıkarılması söz konusu olamayacaktır.

Kur'an'ın özüne ve hikmetine en yakın ve Türkçemize en yatkın ifadelerle ve çok ilmi bir titizlik ve imani mesuliyetle hazırlanan (Örneğin, ihtiyaç duyulan bazı düzeltmelere ve eksikliklerine rağmen Ali Bulaç, Mahmut Toptaş ve Süleyman Ateş mealleri gibi) meallere oldukça ihtiyaç vardır. Bunlar defalarca ve dikkatli bir duyarlılıkla, baştan sona mutlaka okunmalıdır.

Evet; "Bilgisi, gücü ve akli melekeleri sınırlı olan insanoğlunun, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir yaratıcının yol göstermesine muhtaç olduğu, aklı başında her insanın kabul ve ikrar edeceği açık bir gerçektir. İnsanın hakikati, kainatın yaratılış amacı, Allah'ın vasıfları, ölüm ötesi hayat gibi insanın idrak ve tecrübe sınırlarını aşan konularda isabetli hükümler verebilmek için, elbette ilâhi kaynaklı bilgiye ihtiyaç bir zarurettir. İşte insanın bu ihtiyacından dolayıdır ki, Allah (cc), insanlık tarihinin belli dönemlerinde kitap ve peygamberler göndererek dünya ve ahiret mutluluğuna giden yolu kullarına göstermiştir. Son Elçisi Muhammed (SAV)'e de Kur'an-ı Kerimi inzal buyurmuş ve son kitap olması hasebiyle, onu her türlü tahrifattan korumayı bizzat kendi uhdesine aldığını beyan etmiştir.

Ancak bu kitabın hedeflediği amaçların gerçekleşmesi için, hiç kuşkusuz öncelikle doğru anlaşılması gerekmektedir. Bunun içindir ki, Kur'an-ı Kerimi anlamaya ve Onu diğer dillerde ifade etmeye yönelik çalışmalar, ta ilk nazil olmaya başladığı andan itibaren günümüze kadar süregelmiş ve kıyamete kadar da devam edecektir. Bu bağlamda Türkçemizde birçok tefsir, tercüme ve meal çalışmaları vücuda getirilmiştir.

Gerçekte hiçbir metnin, ait olduğu bir dilden başka bir dile birebir ve eksiksiz aktarılması imkânsız bir şeydir. Hele bizzat Allah tarafından gönderilen ve her cümlesi, her kelimesi, hatta harfi özenle tertip edilmiş edebî mucize olan Kur'an-ı Kerim, değil Arapçadan başka bir dile, Arapça içinde dahi, eşanlamlı olduğu düşünülen başka kelimelerle aynı güzellikte ifade edilememektedir. Şu hâlde meal: Kur'an'ın tüm derinliği, güzelliği ve edebî üstünlüğüyle başka bir dile aktarılması demek değildir. Meal, olsa olsa, Kur'an ayetlerinin; orijinal metnin içerdiği edebi güzelliklerin ve hikmetlerin bir çoğundan feragat edilerek, bir   başka dilde en az mana kaybıyla ifade edilmesi ve ilahi mesajdan istifadeye yönelinmesidir.

Arap dilinin incelikleri ve bu dilde sıklıkla kullanılan edebi sanatlar dikkate alınmadan ve ek açıklamalarla takviye edilmeden hazırlanan bir Türkçe mealin, Türk dilini konuşan insanlar tarafından yadırganması ve aslında birer edebî şaheser olan ifadelerin, mütercimin yetersizliğinden dolayı birbirinden kopuk, tuhaf ve anlamsız ibarelere dönüşmesi kaçınılmaz hale gelmektedir.

Büyük bir gayret ve ustalık gösterilerek özgün metne en yakın, en isabetli meal verilse bile, ayetlerin indiği ortam ve nüzul sebepleri bilinmeden, Kur'an'ın büyük kısmının doğru ve eksiksiz anlaşılması yine de mümkün değildir"[1] tespitleri elbette yerindedir.

Ancak Arapça bilmeyen mü'min okuyuculara hem Kur'an'ı anlama noktasında ihtiyaç duyabileceği temel bilgileri vermek ve hem de ona zevkle, severek okuyabileceği özlü bir meal/tefsir sunmak amacıyla gayret göstermek mutlaka gereklidir ve dini-ilmi bir vecibedir.

Prof. Süleyman Ateş'in şu sözleri de oldukça önemlidir:

Kur'an-ı Kerim'in vahyi

Vahiy; fısıldamak, gizli konuşmak, anlamlarına gelir. Peygamberlere vahiy, Allah'ın gönderdiği melek Cebrail'in, Allah'ın emirlerini Resullerine okuyup öğretmesidir. Peygamberler insanlarla Allah arasında bir elçidir. Allah insanlar arasından seçtiği bir kimseye, meleğini gönderip emirlerini bildirir. Meleğin gelişini Peygamber'den başkası görmez, konuşmasını da ondan başkası duymaz.

Vahiy esnasında peygamber, beşeri duygularından geçer, kendinden habersiz hale gelir, melekle temas eder, meleğin sözlerini dinler. (Bu durum etrafındakilerce de fark edilir) Meleğin sözleri onun hafızasına, hiç umulmayacak biçimde nakşedilir. Bazen da melek, insan şekline bürünerek peygambere gelir. Allah'ın emirlerini okuyup haber verir. Melekle temas insan bünyesinde büyük sarsıntılar meydana getirir. Peygamberimiz vahiy esnasında kendinden geçer, yüzü sararır, soğuk kış günlerinde bile yüzünde ter taneleri belirirdi. Etrafında bulunanlar dahi, vahyin ağırlığını hisseder, o anda ellerini dahi kaldıracak güç kalmazdı. Orada arı uğultusuna benzer bir ses duyulurdu. Bir kere peygamberimiz, deve üzerine binmiş iken kendisine vahiy gelmiş, üzerine bindiği deve, vahyin ağırlığına dayanamayarak arka ayakları üzerine çöküvermişti.

Bazen da araya hiç melek girmeden Peygamber doğrudan doğruya Allah'tan vahiy almıştır ki, buna vasıtasız vahiy denir. Bakara suresinin son iki ayeti böyle vahyedilmiştir. Kuran'ın diğer ayetleri, tamamen Cebrail tarafından getirilmiştir. Bu sözlerde Hz Peygamber'in en ufak bir düşünce payı, bir katkısı yoktur. Zaten vahiy esnasında o, bir şey düşünecek durumda değildi.

Vahyin yazılması ve ezberlenmesi:

Hz Peygamber (SAV), gelen vahyi, etrafında bulunan vahiy katiplerine yazdırıp kaydettirirdi. Her ayetin hangi sureye yazılacağını işaret ederdi. Derilere, kemik ve taş parçaları, hurma kabukları üzerine yazılan vahiyler, en mutena yerlerde saklandığı gibi sahabiler tarafından da ezberlenirdi. Kuran-ı Kerim, Cebrail'in işaretine dayanarak peygamberimizin koyduğu tertib üzerine ezberlenir, namazlarda okunurdu. A'la Suresinin altıncı ayetinde Yüce Allah Hz Muhammed'e; "Sana okutacağız ve sen hiç unutmayacaksın" demiştir.

Her Ramazan ayında da Hz Peygamber, sene içerisinde inmiş olan Kuran'ı Cebrail'e okur, onunla karşılaştırırdı. Nihayet en son inen ayetle Kuran son tertibini almıştı. Fakat Hz Peygamber hayatında bu sahifeler, bir cilt halinde bir araya getirilip bağlanmamıştı. Çünkü, Kuran'ın inişi devam ediyordu.

Kur'an-ı Kerim'in toplanması ve çoğaltılması gerçeği:

Hz Peygamber'in vefatından altı ay sonra Hz Ebubekir devrinde, Hz Ömer'in işaretiyle Zeyd ibn Sabit başkanlığından bir "Kur'an Derleme Komisyonu" kuruldu. Herkes bildiği ayetleri komisyona getiriyor, bunların ayet olduğunu iki şahitle ispat ediyordu. Böylece kuran-ı Kerim, bir cilt halinde toplanmış bulunuyordu.

Üçüncü Halife Hz Osman zamanında da bu ana nüsha, yine Zeyd ibn Sabit başkanlığında toplanan bir komisyon tarafından çoğaltıldı, altı nüsha yazıldı. Biri Medine'de bırakıldı ki bu, el-Umm (Ana Nüsha) olarak tanındı. Diğerleri büyük İslam şehirlerine ulaştırıldı. İşte böylece bugün Kur'an-ı Kerim, tek harfi değişmeden elimizdedir. Bu vasfa sahip tek ilahi kitap da ancak O'dur. Diğer kitaplar vahyolundukları zaman yazılmamışlardı. Suhuf denen eski kitaplardan hiçbiri mevcut değildi. Tevrat ise muhafaza edilememiş, çıkan yangınlarda yanmış veya ortadan kaybolmuştur. Nihayet Azra adında biri, Hz Musa'dan yedi yüz yıl sonra şifahi nakle dayanarak Tevrat'ı yazmıştır.

İncil de Hz İsa zamanında yazılmamıştı. Ondan çok sonra havariler hatırlarında kalanı naklettiler ve bunların nakillerine dayanılarak İncil'ler yazıya geçirildi. Birbirinden farklı yüzden fazla İncil meydana geldi. Nihayet Hz İsa'nın doğumundan 325 yıl sonra toplanan bir komisyon kararıyla bu yüzlerce İncil, dörde indirildi ki, bu dört İncil de birbirini tutmaz haldeydi. Bunlar Hz İsa'nın değil, yazarlarının eserleridir ve onların adlarıyla adlandırıla gelmiştir. Ancak bunlarda Hz İsa'ya gelmiş olan bazı ayetlerin nakledildiğini de kabul etmek gerekir.

Özetle, Allah'tan indiği gibi muhafaza edilen tek ilahi kitap, Kur'an-ı Kerim'dir. O'nun muhafazasını Allah kendi üzerine almıştır; "Onu biz indirdik ve onu biz koruyacağız." demiştir. Allah'ın korumakta olduğu bir kitabın kaybolması elbette mümkün değildir.

Kur'an-ı Kerim'in içeriği ve özelliği:

Kur'an-ı Kerim'in son derece özlü bir ifadesi vardır. Az kelime ile çok mana anlatır. Bazan iki kelimesini izah etmek için sayfalarca yazı yazmak gerekir.

Kur'an-ı Kerim, önce gelen peygamberlerin hayatını anlatır, o hikayelerle insanlara öğüt verir. Okula gitmemiş okuma yazma öğrenmemiş, şifahen de tarih dinlememiş bir insanın kendinden binlerce yıl önce yaşamış insanların hayatlarını anlatması, o anlatılanların Allah tarafından bildirilmiş olduğunu gösterir. Hud Suresinin 49'uncu ayeti şöyle diyor: "Bu sana vahyettiğimiz gayb haberleridir (görünmez bilgilerdir). Bunları daha önce ne sen biliyordun, ne de babaların."

Kur'an-ı Kerim, Allah'a tapınmayı, ebeveyne saygıyı, başkalarına adil davranmayı emreder, insanların dünyada dirlik ve düzenlik içinde yaşamaları ahirette mutlu olmaları için gerekli hukuk ve ahlak kurallarını bildirir. Onun getirdiği kurallar, insanlığın mutluluk kaynağı olmuştur. Okumamış, yazmamış, filozofların içinde bulunmamış bir insanın ağzından, asırlarca insanları yönetecek bu yüce adalet düzeninin ve yüksek ahlak prensiplerinin söylenmesine imkân yoktur. Bunlar ancak Allah'ın sözü olabilir.

Kur'an-ı Kerim, yıllarca sonra çıkacak hadiseleri haber vermiştir. Rumların İranlılara galip geleceğini, Müslümanların Mekke'ye salimen gireceklerini, inanıp yararlı işler yapanların yeryüzüne hükümran olup hâkimiyet süreceklerini söylemiş, bu söyledikleri aynen gerçekleşmiştir.

Kur'an-ı Kerim, öyle ilmi gerçeklere işaret etmiştir ki, bugünün ispatlı ilim verileri de bunları desteklemektedir. Mesela göğe doğru yükselmekle göğsün daralacağını, nefes almanın güçleşeceğini söylemektedir. Gerçekten yükseğe çıktıkça hava basıncı düşeceği için nefes alma güçleşir. Yüce Allah'ın dünyanın uçlarını eksiltip kıstığını haber vermiştir. Gerçekten arzın uç kısımları, yani kutupları basıktır, bundan dolayı arz tam küre değil, "elipsot" şeklindedir. Kur'an, arzın ve diğer yıldızların, önceleri birbirine yapışık olduklarını, Cenabı Hakk'ın bunların birbirinden ayırıp her canlı şeyi sudan yarattığını bildirmektedir. Bu günün pozitif ilmi de bunun böyle olduğunu ispat etmiştir. Daha bunun gibi kâinatın yaratılışı hakkında nice gerçekler Kur'an dilinde özlü bir biçimde zikredilmiştir.

Kur'an-ı Kerim'in üslubu da apayrı bir mucizedir. Anlattığı en soyut olayları bile canlandırarak anlatan Kur'an; göze, kulağa, bütün duyulara seslenir ve akla açılan bütün yollarla ruha nüfuz etmektedir.

Onun metni içindeki her kelimede, İlahi bir ahenk, kulağı ve kalbi okşayan bir nefes sezilir. O her haliyle insan sözü olmayıp Allah kelamı olduğunu ispatlayıp gösterir. Bundan dolayı o indiği zaman şairler, şiirlerini Kabe duvarlarından indirmişler inananlar da inanmayanlar da onun üstünde bir söz olamayacağını itiraf etmişlerdir. O, her asırda yeni ışıklar saçan ilahi bir nur ve feyiz kaynağı gibidir. Bu ana kadar hiç kimse onun tek bir ayetine denk olacak bir söz söyleyememiştir, bundan sonra da söyleyemeyecektir. Yüce Allah şöyle diyor; "Bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya gelip birbirine yardımcı olsalar, yine onun bir benzerini getiremeyeceklerdir."

Kur'an-ı Kerim'in tercümesi meselesi:

Kur'an, insanları doğru yola iletmek için indirilmiştir. Kıyamete kadar, var oldukları sürece O, insanlığın yol göstericisidir. Kur'an'ın gösterdiği yolu bulabilmek için onu okuyup, manasını anlamak gerekir. Bu hususu, Yüce Allah defalarca hatırlatır; "Biz onu, Arapça bir Kur'an olarak indirdik ki anlayasınız" denilmektedir.

Allah kelamı, Araplar arasından çıkan bir peygamber aracılığı ile ve ilk önce Arap toplumundan oluşan bir çevreye indiğinden, onların anlamaları için Arap diliyle indirilmiştir. Fakat Hz Peygamber, yalnız Araplara değil, bütün insanlığa müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. Kur'an bütün insanlığın hidayet ve saadet rehberidir. Böyle olduğuna göre onu, yalnız Arapların okuyup anlaması yetmez. Diğer insanların da onu okuyup anlamaları gerekir.

O sadece ölülere okunmak için inmiş bir Kitap değildir. O Allah'ın insanlığa mesajı ve müjdesidir. Bu mesajdaki emirlerin yapılması için anlaşılması icap etmektedir. Manasını anlamak için de Arapça bilmek gerekir. Her ferdin Arapça bilmesi ve öğrenmesi ise ne istenebilir, ne de mümkündür. O halde Kur'an-ı Kerim'in anlamının, başka dillere çevrilmesi kaçınılmaz hale gelir. Burada tercümenin zarureti ortaya çıkmaktadır, yani meal ve tefsir bir mecburiyettir.

Tercüme ne demektir?

Tercüme, bir sözü bir dilden başka bir dile nakletmek demektir. Bir metni bir dilden başka bir dile naklederken asıl sözün bütün özelliklerini ifade etmeğe dikkat ve itina göstermek icabeder. Edebi bir sözü, bir şiiri bütün manasıyla, bütün ayrıntı ve özellikleriyle başka bir dile aktarmak mümkün değildir. Hele bu söz, Allah kelamı olursa iş imkânsız denecek duruma gelir.

Kur'an-ı Kerim'in başka bir dile bütün özellikleriyle aynen tercüme edilmesi ve tercümenin Kur'an yerine geçmesi zaten düşünülmemektedir. Zira kuran, yalnız manasıyla değil, kelimeleri yapan harflerin seçilişi, kelimelerin cümledeki dizilişi ve bu dizilişten doğan ahengiyle bütün olarak mucizedir. Motamot tercüme aslın yerini tutan sözlere denir. Oysa, hiçbir tercüme Kur'an'ın aslını tutamaz, Kur'an'ın bütün icaz yönlerini yansıtamaz. Çünkü Kur'an vahiydir.

Kur'an-ı Kerim'in manası da lafzı da Allah'a aittir. Onun kelimeleri, Hz Peygamber'in kendi sözleri değildir. Tercümede Kur'an'ın bütün nüanslarıyla manasının başka dile aktarılacağını farz etsek bile o manaları ancak bizim koyacağımız kalıplar içinde ifade edebiliriz. Bu suretle tercüme, vahiy mahsulü olan esaslı bir unsurdan yoksun kalacağından dolayı Kur'an olmak vasfını kaybedecektir. Kaldı ki Kur'an'ı, bütün edebi üslubu ile başka dile çevirmek de imkansız bir şeydir. Zira Kur'an'ın asıl manaları yanında tali manaları da vardır. Asıl mana, cümlenin terkibinden çıkan ve mesela emir, nehiy, tarihi kıssalar ve adabı ifade eden manalardır. Tali manalar ise belagat ve icaz bakımından kelimelerin ihtiva ettiği gizli manalardır. Kur'an-ı Kerim'in hem asıl, hem de tali manalarını hakkıyla ve bütün belagatıyla ifade edecek yabancı bir dil, İslam bilginlerince bile tasavvur edilememektedir.

Bütün İslam alimleri Kur'an'ın aynen tercümesinin mümkün olmadığı ve tercümeye Kur'an denilemeyeceği hususunda ittifak halindedirler. Cenevre Üniversitesi Profesörü Edouard Montet, yaptığı Fransızca Kur'an tercümesinin önsözünde bu hususu şöyle ifade ediyor: "...Arapça Kur'an'ı bilenlerin hepsi, bu dini kitabın güzelliğini, üslubunun son derecedeki mükemmelliyetini kabulde ittifak edeceklerdir ki, Avrupa dillerinden bütün tercümeler, bunu hissettirip ifade etmek imkanından mahrumdurlar."

Kur'an'ı İngilizce'ye çeviren Marmaduke Pickthall ise, tercümede aslın manalarını ifade edebilmek için çok özen gösterdiğine dikkati çektikten sonra şöyle der: "Kur'an tercüme edilemez. Aslındaki senfoni, insanı gözyaşlarına ve vecde boğan ifadeleri bu tercümelere yansıtılamaz. Bu, sadece Kur'an mealidir. Ne Arapça Kur'an'ın yerini tutar ne de onun geniş manasını ifade edebilir.

Mealen tercümenin gereği:

Bütün güçlüklerine rağmen yine de Kur'an-ı Kerim'in başka dillere çevrilmesi büyük bir ihtiyaçtır. Arapça bilmeyen Müslümanlara Allah kelamının manasını mümkün olduğu kadar anlatmak ve Müslüman olmayan ülkelere İslam'ı doğru bir biçimde tanıtmak için Kur'an'ı Kerim'in tercüme edilmesi şarttır. Esasen bu iş ta baştan beri yapılmıştır. Ancak Kur'an tercümelerine tercüme yerine meal denmesi daha yakışıktır. Çünkü tercüme aslın yerini tutar. Meal ise sözü biraz eksiklikle başka bir dile aktarmaktır. Yapılan tercümenin, aslın yerini tutmayıp eksik kaldığını belirtmek için Kur'an tercümelerine Meal denmesi daha uygun bir tanımdır.

Kur'an-ı Kerîm'in Türkçe tercümeleri :

Kur' an-ı  Kerîm,  birçok  dünya  dillerine  olduğu  gibi  Türkçeye  de çevrilmiştir. Türkler, Müslüman olup Arapçayı öğrendikten sonra Kur'-ân-ı Kerim'i kendi dillerine çevirmeğe girişmişlerdir. Elde mevcut belgelere göre en eski Kur'an tercümesinin, XI. yüzyılda yapıldığı bilinmektedir. Halen Leningrad Şark Enstitüsü kütüphanesinde muhafaza edilen ve muhtemelen Çağatay lehçesinde yapılmış olan bu tercümenin, tamamlanmış bir nüshası Manchester'daki Rylands kütüphanesindedir. Tercümenin Oğuz lehçesinde ve yarım olan diğer bir nüshası da British Museum'da bulunmaktadır. 1338 de İlhanlılar için, Şiraz'da yazılmış bir Türkçe Kur'an tercümesi de Türk İslâm Eserleri Müzesi 73 numarada kayıtlıdır. Eski tercümeler, elbette bunlardan ibaret değildir. Bunların elde edilmesi için esaslı bir araştırma yapmak gerekir.

Son çağlarda çeşitli kimseler tarafından Kur'an-ı Kerim'in birçok tercümesi yapılagelmiştir. Bunların adlarına işaret etmekle yetinelim:

İsmail Ferruh'un "Mevakib"i, Şeyh Muhsin Fani'nin "Nuru'1-beyan"ı, İzmirli İsmail Hakkı'nın "Meani-i Kur'an"ı, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın "Hak Dini Kur'an Dili Türkçe Meâlli Tefsir"i, Ömer Rıza Doğrul'un "Tanrı Buyruğu", Nebioğlu'nun "Türkçe Kur'an-ı Kerim"i, Hacı Murat Sertoğlu'nun "Tefsirli Tercüme"si, Abdulbaki Gölpınarlı'nın "Kur'an-ı Kerim ve Meali", İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun "Kur'an"ı, Hasan Basri Çantay'ın "Kur'an-ı Hakim ve Meal-i Kerim"i, Yaşar Kutluay ve Hüseyin Atay'ın "Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı", Fikri Yavuz'un "Kur'an-ı Kerim ve Meal-i Alisi", Ömer Nasuhi Bilmen'in "Kur'an-ı Kerîm'in Türkçe Meal-i Alisi ve Tefsiri" son asırda yapılmış Kur'an tercüme ve tefsirleridir.

Görüldüğü gibi Kur'an-ı Kerim'in dilimize birçok tercümesi gerçekleştirilmiştir. Bunların bir kısmının dili eskimiş, gençlerimiz onları anlayamaz duruma gelmiştir. Bir kısım tercümeler de şahsi yorum ve tasarruflarla yapıldığından aslından ve amacından uzaklaşmış gibidir. Başka kitapların tercümesinde belki tasarruf yapılabilir, ama Allah kelamının tek harfinde nice manalar gizlidir. Bir harfin atılması, mananın, hatta hükmün değişmesine sebebiyet verir. Bundan dolayı Kur'an-ı Kerim'in tercümesinde tasarruf yapmak tehlikelidir. Ancak, Onu harfi harfine tercüme etmek de mümkün değildir. Bu iş o kadar zordur ki, bir ayeti okursunuz, anlarsınız; fakat onu, aslından sezdiğiniz o belagatle çeviremezsiniz. Okuduğunuz iki üç kelimeden sezdiğiniz mana ve belagati başka bir dilde ifade etmeğe kalksanız, birkaç cümle yazmanız gerekir ki, o zaman da aslındaki özlük ve etkinlik (vecizlik) kaybolup gitmektedir. Ama başka çaresi yoktur, ancak onu açıklamalar koyarak tercüme edebilirsiniz.

Kur'an-ı Kerim'de geçen kelimeler, bulundukları söz içinde farklı mana ve mesajlar içerir. Bunları her yerde aynı anlamla çevirmek doğru değildir. Mesela "ashap" kelimesi, yerine göre arkadaşlar, yerine göre sahipler, yerine göre adamlar,  yerine göre halk anlamına gelir.

Dediğimiz gibi, hiçbir tercüme, Allah kelamını asli belagatiyle ifade edemez ve şimdiye kadar yapılmış hiçbir tercüme, hatadan salim gösterilemez.[2]

1- Bu güne kadar, ihtiyaç ve iştiyak hissederek;  "Rabbım benden ne istiyor ve hangi yolu gösteriyor?" diyerek, dikkatle ve anlama gayretiyle, baştan sona kadar, nefsimize hitap ederek bir sefer olsun Kur'an meali okudunuz mu?

2- Yoksa: "Ben zaten ilahiyatçıyım, hocayım, İslamcı yazarım, din adamıyım; yani yeri geldikçe ayet ve hadisleri araştırmaktayım; hem öyle baştan sona kadar Kur'an meali okumak zorunda mıyım?" diye bu soruya bozuldunuz mu?

3- Ahlakınızın, hayat anlayışınızın ve dünyaya bakışınızın; Kur'ani ölçüt ve öğütlere  ne derece uygunluğu konusunda hiç kafa yordunuz ve kendinizi düzeltmek ve değiştirmek gereğini duydunuz mu?

4- Hala, Kur'an mealini baştan sona okuyup anlamak, ilahi emirlerini uygulamak ve her halinizi Kur'an'a uydurmak konusunda ciddi bir gayeniz ve gayretiniz yoksa; buna rağmen: "ilim erbabı, dava adamı, takva Müslümanı" bilinip geçinmenizin nedenli ilgisiz ve Allah katında geçersiz olduğunu, vicdan kulağınıza fısıldayan bir ses duydunuz mu?

5- Öyle ise, bütün asılsız mazeretleri ve alakasız bahaneleri bırakıp, okunsun ve uyulsun diye gönderilen Kuır'ani hüküm ve haberlere yönelmeniz; kirlenen ve körlenen basiret gözünüzü açıp gönül aynasındaki görüntünüzle yüzleşmenin zamanı çoktan gelmiştir ve fırsat geçip gitmektedir!.

Evet; "niye geldim, ne haldeyim ve nereye gitmekteyim?" diye, kendinize sordunuz mu?



[1] Kısa Tefsirli Meali. Önsöz. Mahmut Kısa

[2] Kur'an-ı Kerim Yüce Meali Önsözünden


Bu yazarin diger makaleleri

AKILLI YAŞAMA VE STRATEJİ AHLAKI
  “Bir işe başladığınız zaman çektiğiniz Besmele’nin ihlâsı ne kadarsa; başarınız...
Devami
MEHDİYET MESELESİ VE BAZILARIN BOŞ HEVESİ
  Büyük Larousse Ansiklopedik Sözlüğü’nde Mehdi, Deccal ve Mesih şöyle tarif...
Devami
Gönlüme İlham, Zihnime İkram; HİKMET GONCALARI
  Allah’ın taksimine, yani hayır ve şerden kısmetine razı ol ki,...
Devami
GÖNÜLLERİ PUTHANE, GÖRÜNÜŞLERİ MEVLANE
  Dünya Sevgisi; Din ve Vicdan Tahribi Hz. Peygamber Efendimiz buyurmuşlar: “Dünya...
Devami
ERBAKAN HOCA’MIZIN NAMAZ DERSİ VE VUSLAT MÜJDESİ
Fatma Betül Erişkin kardeşimiz anlatıyor: Rüyamda: Eşimle birlikte İsmail Fındık amcanın (Milli...
Devami
YAHUDİLERİN İSPANYA’DAN OSMANLI’YA TAŞINMASI VE SİYONİST AMAÇLARI
YAHUDİLERİN İSPANYA’DAN OSMANLI’YA TAŞINMASI VE SİYONİST AMAÇLARI   Recep Bey Artık İslamiyet’i...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 3738

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR