ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün303
mod_vvisit_counterDün3864
mod_vvisit_counterBu Hafta303
mod_vvisit_counterGeçen hafta29035
mod_vvisit_counterBu Ay33963
mod_vvisit_counterGeçen Ay186777
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17671679

IP'niz: 3.230.154.160
Bugün: 09 May 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12543458

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam
Reklam

DERSİM DERSLERİ VE İKİYÜZLÜLÜK TERESLERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Sadece, BM, NATO, AB ve IMF değil; Bin Ladin’in Radikal El Kaidesi de, Fetullah Gülen’in ılımlı İslam felsefesi de, Atatürk’ten sonra uydurulan Kemalizm despotizmi de, şimdi AKP eliyle inşa edilen Demokratikleşme süreci de, evet hepsi Siyonist Yahudi hakimiyetinin ve ABD emperyalizminin “taşeron kurumları ve kuklalarıydı.” Hangisi gerekli ve geçerliyse onu kullanırdı. İşleri bitince bu uyduruk sistemleri de, kiralık şahsiyetleri de, hiç acımadan harcardı.

“Taşeron Güvenlik” gerekliymiş!

Thomas L. Friedman, The New York Times'da yayınladığı analizde, Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik ve savunma konularını yavaş yavaş taşeronlara devretmeye başladığına dikkat çekerek şöyle soruyordu: "Bir zamanlar Dışişleri Bakanlığı, Pentagon ve CIA'nın kendi başlarına yaptığı işleri, özel taşeronlara yaptırarak hangi noktaya vardığımızı tartışmanın zamanı gelmedi mi?.."

Friedman'a bu soruyu sorduran da Middlebury Üniversitesi Profesörü Allison Stanger'ın şu kitabı: "Sözleşmeyle Bağlı Bir Ulus: Amerikan Gücünün Taşeronlara Devredilmesi ve Dış Siyasetin Geleceği."

Prof. Stanger kitabında ulusal güvenliği ilgilendiren diplomasi, kalkınma, savunma ve istihbarat gibi konuların büyük bir bölümünün özel taşeronlara devredildiğine vurgu yapıyor, kamuoyunun yapılanların çoğundan haberinin bile olmadığını söylüyor.

Kitabındaki şu satırlar oldukça ilginç: "Afganistan ve Irak, bizim taşeronlarla birlikte ilk savaşlarımız. Daha önceki müdahalelerden farkı, bu savaşın yürütülmesinin her bakımdan görülmemiş bir şekilde özel sektöre dayanması. Kongre Araştırma Dairesi'ne göre, 2009'da Irak'taki Savunma Bakanlığı'na bağlı işgücünün yüzde 48'i, Afganistan'dakinin de yüzde 57'si taşeronlara bağlı. Üstelik taşeronları kullanan tek devlet birimi Pentagon değil. Dışişleri Bakanlığı ve Amerikan Kalkınma Ajansı da geniş ölçüde onlardan yararlanıyor. Taşeronlar kilit öneme sahip personel ve yerlerin güvenliğini sağlıyor, birliklerimizi besliyor, giydiriyor, barındırıyor. Ordu ve polis birliklerini eğitiyor, hatta başka taşeronları denetliyor. Boşluğu dolduracak çokuluslu bir taşeron olmasa iki ülkedeki müdahalemizi sürdürmek için askerliği zorunlu hale getirmemiz gerek..."

"Ben eski kafalıyım. Amerika işlerini kamu yararını gözeten kendi personeli ile yapmalı" diyen Thomas L. Friedman'ın bu konuyla ilgili yorumu ise şöyle: "Uzmanlaşmış işlerde konunun en iyisi olan insanların tutulmasına karşı değilim. Fakat devletin en asli görevlerinden bazılarını taşeronlara devrettiği bir alışkanlığa kapıldık. Hükümetin sorumluluğundaki işlerin giderek taşeronlara, oradan da alt taşeronlara kalması kamu yararının göz ardı edilmesine, suiistimale ve yolsuzluğa neden olabilir. Bu arada Washington'da, yurtdışı operasyonlardan ekonomik çıkar sağlayan bir taşeron-sanayici sitesi kuruyoruz..."

Konu gerçekten ilginç...

Prof. Stanger'ın, ABD'yi "Sözleşmeyle Bağlı Bir Ulus" olarak nitelemesi ve gücünü taşeronlara devretmeye başladığına dikkat çekmesi, konunun bundan sonra hem Uluslararası arenada hem de ABD halkı arasında çok daha fazla tartışılmaya başlanacağını gösteriyor.

Araştırmacı Friedman'ın, Amerika'da yurt dışında yapılan askeri operasyonlardan beslenen bir çıkar şebekesinin oluştuğunu ve Washington'da 'taşeron-sanayici sitesi' kurulduğunu” söylemesi de bu tartışmayı epeyce alevlendireceğe benziyor.

Devletler tüm imkânlarını kullanarak güvenliğe odaklandıkları halde kendilerini güvende hissetmiyorsa, peki, “ya güvenliğin taşeronlaştığı bir dünya” nereye kayıyor?

Bu konu derinlemesine araştırılmalı. Çünkü; güvenliğin taşeronlaşması, bir süre sonra devletlerin kontrolü ellerinden kaçırması, ortaya "kontrolsüz bir gücün" çıkmasına da neden olabilir.[1]

Cumhuriyet tarihinin Kemalist olmayan ilk ve tek iktidarı AKP imiş!.

Referans Gazetesi yazarı Cengiz Çandar Avrupa’da yayın yapan PKK’ya yakın günlük Yeni Özgür Politika gazetesinin konuğu olmuştu. Çandar gazetenin yazarlarından Erdal Alıçpınar’a bir röportaj veriyordu. Şivan Perwer Vakfı için Peterberg’de yapılan toplantıya katılan Çandar’ın konuşmasının ana eksenini Kürt Açılımı oluşturuyordu.

Cengiz Çandar, Onur Öymen’in açıklamalarını nasıl değerlendirdiği sorusuna “Bence çok iyi oldu o. Çünkü Maske düştü” cevabını veriyordu.

Çandar bu çıkış sonrası Öymen’e karşı gelişen tepkilerin hedefini şu sert sözlerle anlatıyordu: “CHP kitle tabanı iki şeye dayanıyor. Büyük şehirlerin üst orta sınıflarına. Daha kitlesel tabanı ise Anadolu’daki Alevi kitlesi. Anadolu’daki Alevi kitlesinin CHP’den uzaklaşmasına yol açacağı bir süreç ve CHP’nin güç kaybetmesi puan kaybetmesi, Türkiye’de her şey bakımdan hayırlı olacak... Bu partinin şamar yemesi, güç kaybetmesi, erozyona uğraması, Alevilerin ve Kürtlerin de Türkiye’nin de hayrınadır.”

Cengiz Çandar Kürt Açılımını yapanların yani AKP iktidarının PKK yönetimi ve Abdullah Öcalan ile temas halinde olduğunu: “Siyasi söylemde ifade edilmiyor ama bir yandan da gerek Kandil, PKK ile bir şekilde temas olduğunu herkes seziyor. Kaçınılmaz olarak da gerek PKK ve onun liderinin belli bir düzeyde muhatap alınma durumları var” sözleriyle itiraf ediyordu.

Cengiz Çandar, Ergenekon Davası ile Kürt Açılımı arasındaki bağlantıyı ise şöyle kuruyordu: “Ergenekon soruşturması olmasaydı, Ergenekon tutuklamaları gerçekleşmeseydi, şu anda bu zemin üzerinden devlet içi mücadele cereyan etmeseydi, bugün Kürt açılımdan söz edemezdik. Adına ne derseniz deyin, bunun içeriğinde olan her şey anında sabote edilirdi.”

Cengiz Çandar AKP’nin Kürtler için büyük bir şans olduğunu: “Celal Talabani’nin altını çizerek söylediği bir söz vardı; Türkiye’de Kürtler açısından bu iktidar bir şans. Çünkü Cumhuriyet tarihinin Kemalist olmayan ilk ve tek iktidarıdır AKP” sözleriyle vurguluyordu. Oysa Kemalizm’i uydurup yıllar boyu uygulayanlarla, AKP’yi ve ılımlı İslam düzmecesini ortaya çıkaranlar, aynı Siyonist odaklardı.

Bir zamanlar Fetullah Gülen’e göre: “Tunceli Alevileri dinsiz”miş!.?

Fetullah Gülen bir konuşmasında Tunceli Aleviliği'nin "dinsizlik" olduğunu anlatıyordu.

Önce Onur Öymen’in sözlerini hatırlayalım:

“Değerli arkadaşlarım ‘Analar ağlamasın’ diyorlar. Maalesef, bu ülkenin anaları çok ağladı. Çok şehit verdik. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı’nda 200 bin şehidimiz var. Hepsinin anası ağladı. Bir kişi çıkıp da ‘Analar ağlamasın. Biz bu savaştan vazgeçelim.’ demedi. Kurtuluş Savaşı’nda analar ağlamadı mı?

Kimse çıkıp da ‘Analar ağlamasın. Biz şu Yunanlılarla anlaşalım’  dedi mi? Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında analar ağlamadı mı? Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Bir tek kişi Türkiye’de çıkıp da ‘Analar ağlamasın diye, bu mücadeleyi durduralım.’ dedi mi? Dünyada diyen var mı? Amerika’da bir saat içinde 3 bin kişiyi öldürdü teröristler. Bir Amerikalı devlet adamı çıkıp da ‘Aman, analar ağlamasın. Şu teröristlerle bir uzlaşalım’ dedi mi? İlk (AKP) siz diyorsunuz. Niçin? Çünkü, terörle mücadele cesaretiniz yok. Sizden önceki bütün hükümetlerin gösterdiği cesareti siz gösteremiyorsunuz.”

İşte Öymen’in bu sözleri Dersim olaylarında devlet müdahalesini savunduğu gerekçesi ile çok tepki alıyordu. Sokak eylemleri, medyadan istifa çağrıları günlerdir devam ediyordu.

Dersim olaylarında yaşananları eleştirenler bir yana Fetullahçı medyası da ısrarla Öymen’in istifasını istiyordu. Öymen’in ırkçılık yaptığını söyleyen cemaat, Aleviler’i Öymen’e ve CHP’ye karşı tutum almaya çağırıyordu.

Peki, Onur Öymen’i istifaya çağıran Fetullahçı cemaat Dersim hakkında ne düşünüyordu?

Bu sorunun cevabı cemaatin internet sitelerinde Fetullah Gülen’in yaptığı eski bir konuşmada bulunuyordu:

Fetullah Gülen konuşmasında Tunceli Alevileri’nin Anadolu-Türkmen Aleviliği’ne uymadığını, kendisinin Tunceli Aleviliği’ni “Alevi” saymadığını, Nusayri kökenli Süryani-Ermeni karışımı bir anlayışı yansıttığını ve esasen Tunceli Aleviliği’nin “dinsizlik” olduğunu anlatıyordu. 1990’lı yıllarda yapıldığı anlaşılan konuşmada Gülen Kuzey Irak’ta kurulan tampon devletin de önüne geçmek gerektiğini söylüyordu. Oysa bugün PKK ve AKP ile el ele, Barzani Kürdistanını destekliyordu. Aynı konuşmada Gülen, cumhuriyetin kuruluş döneminde sürekli toprak verildiğini iddia ediyordu. Gülen Tunceli Aleviliği üzerine şunları söylüyordu: "Fakat aslen Nusayri olan Ermenilerden, Süryanilerden meydana gelmiş aslen Nusayri olan Tunceli civarındaki Aleviler bu işin arkasındadır. Bunlar Türkiye’de gaileler açtığı zaman devletinizle, ordunuzla bu işin karşısına çıkamazsınız. Ve bunların dinleri yoktur."

Bakalım bu konuşmaların gün yüzüne çıkmasından sonra liberaller-cemaatçiler Öymen’e gösterdikleri tepkiyi Gülen’e gösterecek miydi?

Şimdi soralım:

Fetullah Gülen o gün mü cahil, gafil ve fitneciydi? Yoksa o gün söylediklerinin tam aksini savunduğu bugün mü hain ve hileciydi?

“Bu oyunun birinci perdesi”ymiş!..

1945 yılında II. Dünya Savaşı son bulmuştu. Savaşın iki galibi Amerika ve Sovyetler (Rusya), özelikle 100 yıldır paylaşım mücadelesine girdikleri emperyal rakiplerini saf dışı edip dünyaya hakim olmuştu. Aslında gerçek hakim Kapitalizmi ve Komünizmi (Amerika ve Rusya’yı) sağ ve sol kolu gibi kullanan Yahudi Siyonist odaklar oluyordu. Ama bu gerçek, Sabataist sıpalarca özenle gizleniyordu.

“İngiltere, Fransa galip bile olsalar savaş yorgunuydu; ABD’nin gölgesine sığındılar. Almanya, İtalya, Japonya zaten savaştan yenik çıkıyordu.

İki süper gücün dünyayı paylaşma isteği soğuk savaşın başlamasına yol açıyordu.  “Milli Şef” İsmet İnönü’nün pasif dış politikasıyla harbe girmeyen Türkiye, yönünü Batı’ya dönüyordu. Üstelik bunu Atatürk döneminin bağımsız dış politikasını tamamen değiştirerek yapıyordu. “İnönü Türkiye’nin geleceğini Batı’da görse de, ülkenin tam bağımsızlıkçı çizgisinden çok taviz verme eğiliminde değildi” diyen Soner Yalçın, İsmet amcasını “az tavizci” diye yüceltmeye çalışıyordu.

Oysa… ABD’yi güdümüne alan Siyonist merkezlerin yeni dünya düzeninde Türkiye’den beklentileri bulunuyordu. Örneğin, Kore’ye asker gönderilmesi gibi…

ABD, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi tarafsız kalmasını istemiyordu; destek ordulara ihtiyaç duyuyordu.

Çünkü… Sovyetler Birliği Avrupa’nın merkezine kadar ilerliyordu. Afrika’da, Asya’da sömürgeler özgürleşiyordu. Ortadoğu’da ulusal hareketler çığ gibi büyüyordu. Çin ve SSCB kapitalist ülkelere karşı birleşik cephe oluşturuyordu. Ve bu karardan 5 ay sonra Kuzey Kore, Güney Kore topraklarına giriyordu. II. Dünya Savaşı bitmişti bitmesine ama dünyayı paylaşım mücadelesi sürüyordu. Ve ABD bu körler kavgasında savaşacak Mehmetçik gibi kurbanlar istiyordu.

Kore için Genelkurmay Başkanı tasfiye edilmiş!

TSK’nın II. Dünya Savaşı’ndaki kurmay kadrosu görevde olsaydı, DP’nin isteğine uyarak Kore’ye kurban göndermesi mümkün görülmüyordu.

Demokrat Parti 6 Haziran 1950’de TSK içinde “balans ayarı” yapıyordu. Bunu da ustaca başarıyordu. Hükümet olunca gündeme hemen ezanın tekrar Arapça okunmasını getiriyor, ardından radyoda dini program yapılması yasağını kaldırıyordu.

Dini duygulara seslenip kamuoyunun desteğini arkasına alınca Türkiye’nin gündemine suni bir olay getiriliyordu:

“Askerler darbe yapacak!” şayiaları yayılıyordu. Güya dinsiz paşalar, dindar Menderes’i istemiyordu!?

DP Hükümeti bu dedikoduyu fırsat bilip, başta Genelkurmay Başkanı A. Nafiz Gürman, Hava Kuvvetleri Komutanı Zeki Doğan, Deniz Kuvvetleri Komutanı Mehmet Ali Ülgen, Jandarma Genel Komutanı Nuri Berköz, Genelkurmay II. Başkanı İzzet Aksalur olmak üzere ordu komutanları dahil 15 general ve 150 albayı emekliye ayırıyordu.

Ve… İki ay sonra ABD’nin isteği doğrultusunda 25 Temmuz 1950’de DP Hükümetinden, Kore’ye 4 bin 500 kişilik askeri birlik gönderme kararı çıkıyordu.

DP, CHP’nin tavrından çekinip konuyu TBMM’ye bile getirmiyordu. Bakanlar Kurulu kararnamesiyle Mehmetçik cepheye sürülüyordu. Üst komuta kademesi tasfiyeye uğrayan TSK sesini bile çıkaramıyordu.

Olayı protesto etmeye kalkışanlar ise hemen komünist damgası yiyip cezaevine tıkılıyordu.

 1 Mart tezkeresi

Türkiye’nin 1 Mart (2003) Tezkeresi’ne onay vermemesi, ABD için dönüm noktası oldu. Tezkerenin reddedilmesini ABD, TSK'ya bağlıyordu.

Peki, Masonik medya bugün ne diyor? “TSK’da cunta var”; “Başbakan, TSK’nın üst komuta kademesini görevden alsın!” Bunlar bize DP’yi ve Kore’yi hatırlatıyor.

NATO senaryoları kime hizmetmiş?

ABD’nin soğuk savaş doktrinine göre, büyük kara ordusuna sahip Türkiye’nin, NATO şemsiyesi altında bulunması gerekiyordu.

DP de hükümet olunca NATO’ya başvurdu. Amerika desteğine ve Kore’ye asker göndermesine güvenip hemen kabul edileceğini sanıyordu.

Olmadı; Avrupalılar Türkiye’yi istemiyordu.

Şaşıran sadece Türkiye değildi; ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson, NATO’nun Avrupalı üyelerine sert çıkarak, Türkiye’nin acilen pakta alınmasını söylüyordu.

Avrupa’nın üstünde hala savaşın dumanı tütüyordu; kimsenin sert demeçlerden korkacak hali yoktu.

ABD ve Türkiye, Avrupa’yı ikna için iki yönteme başvurdu:

Bunlardan birincisi, “Stalin, Kars ve Ardahan’ı istedi” yalanına yeniden başvurmak oldu! Bu yalanı maalesef Feridun Cemal Erkin ile Selim Sarper çıkarıyordu. Güya talep Moskova Büyükelçisi Sarper’e sözlü olarak söyleniyordu! Toprak talebini Stalin niye nota vererek yapmamıştı? Bilinmiyordu. Zaten SSCB toprak talebini reddediyor, Dışişleri Bakanı Molotov, “bu nereden çıktı, böyle bir talebimiz yok” demesine rağmen psikolojik harbe yenik düşüyordu. Bırakın o dönemi bu kara yalana hala inanılıyor; yıllardır iç politika malzemesi olarak kullanılıyordu.

Ortada toprak talebine ilişkin belge filan olmayınca Avrupalılar bu yalana pek itibar etmiyordu.

O halde Avrupalıları ikna için başka oyunlar gerekiyordu.

Bulundu: “Türkiye komünist hareketlerin tehdidi altındaydı.” Bu "tehlikenin" gösterilmesi amacıyla 1951 yılında Türkiye Komünist Partisi’ne yönelik "büyük tevkifat"lar başlıyordu.

Basın günlerce komünistlerin nasıl sinsi bir oyunla rejimi değiştireceğini yazıyordu.

Bu arada, ölüm korkusuyla Nazım Hikmet de Sovyetler Birliği’ne kaçınca yayınlar daha da sertleşiyordu. ABD her fırsatta, Türkiye’nin komünist tehdidi altında olduğunu vurguluyordu. Bu arada NATO kararını da bekleyemeyerek Ortadoğu ABD Büyükelçileri Konferansını İstanbul’da topluyordu. Güçlü bir Ortadoğu savunma hattı kurulması ve Türkiye’nin bu savunmada etkin bir rol üstlenmesi kararı alınıyordu.

Türkiye’nin Londra, Paris, Roma büyükelçileri de, Cumhurbaşkanı Bayar başkanlığında Çankaya Köşkü’nde toplanarak, Doğu Akdeniz savunmasına ilişkin kararları görüşüyordu.

Tam bu sırada;

Komünistlere karşı Türkiye’yi korumak için Amerikan 6’ıncı Filosu İstanbul’a geliyordu! ABD ayrıca Türkiye’ye 100 jet uçağı vereceğini açıklıyordu. Yani tehlike o kadar büyüktü! Bu arada Mehmetçik Kore’de yiğitçe savaşmayı sürdürüyordu. ABD, Kore’deki Türk Tugayı’na “Başkanlık Onur belgesi”ni veriyordu.

Ödül karşılıksız bırakılır mıydı; hemen Kore’ye 900 kişilik ilave asker sevkiyatı yapılıyordu. Mehmetçik’in bir hiç yüzünden Kore’de şehitler vermesini protesto eden 56 üniversite öğrencisi tutuklanıyordu.

Bu arada Ankara’ya ABD askeri heyetlerinin biri gidip diğeri geliyordu. Ziyaretler sonrasında Kore’ye hep takviye asker gönderiliyor, 600 Mehmetçik daha ikram ediliyordu.

DP’nin besleme basını ise, ABD’nin Marshall planı çerçevesinde Türkiye’ye 58 milyon dolarlık askeri yardımda bulunması gibi olayları manşete taşırken; Kore’de 34 subay, 46 astsubay ve 1252 erin şehit olduğu; 234 Mehmetçiğin ise esir tutulduğu haberlerini görmezlikten geliyor ve gizliyordu.

Sonuçta Avrupalılar Türkiye’deki “komünist tehlikesi oyununa kandırıldılar ve Türkiye’nin NATO’ya katılmasına razı oldular. Zaten SSCB burunlarının dibine kadar gelmişti; riske girmek istemiyorlardı.

 Nedendir bilinmez bu kabulden sonra ABD, Türk-Amerikan Askeri İşbirliği’ne katkılarından dolayı Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut’a “Liyakat Madalyası” veriyordu.

Halk bayram yapıyordu: 100 yıllık Rusya korkusundan yine bizi Batı koruyacaktı. Güya Sovyetler saldırınca NATO bizim yanımızda olacaktı!

Halbuki…

Bu da koca bir yalandı. SSCB’nin saldırısı durumunda savunma hattı boğazlarda kurulacaktı.

Neyse gelelim sonuca…

Dün komünistler, bugün de “darbeci Ergenekoncular” üzerinden koparılan yaygaranın perde arkasında yine ABD, yine Yahudi Lobileri sırıtıyordu. Ve yeni bir at değiştirme operasyonu yaşanıyordu.

Soğuk savaş doktrini 1950’de kolayca hayata geçirildi. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldı. Soğuk Savaş sona erdi. Dünyayı yeniden dizayn etmek isteyen süper güç ABD, 1990’larda yeni doktrini Büyük Ortadoğu Projesi’ni hayata geçirmek için kolları sıvadı.

Bu konsepte göre Türkiye artık Kemalizm’i bırakıp, yeni rol modeli ılımlı İslam’ın ipine sarılmalıydı. NATO konsepti gereği savunma ordusuydu. Ama artık bunu bırakmalıydı. “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi artık bir kenara bırakılmalıydı. Özellikle Ortadoğu’da aktif rol almalıydı.

Fakat Türk Silahlı Kuvvetleri de sömürge ordusu değildi, Müslüman Türk Milletinin ordusuydu; “hadi şimdi de bu görevi üstlen” denince hemen “baş üstüne” demiyordu.

ABD, dünyayı dizayn etmekte kararlı görünüyordu.

En azından ilk etapta Irak’tan çekildiğinde Kürtleri ve petrol kuyularını koruyacak TSK’ya ihtiyacı vardı. Fakat 1950’lerde “tereyağından kıl çeker” gibi halledilen oyunlar/planlar bu kez hayata kolay geçirilemiyordu.

Baksanıza “Kürt Açılımı” bile sert muhalefetle karşılanıyor ve geri adım atılıyordu.

Uyduruk mektuplarla TSK ve son günlerde Dersim meselesiyle Atatürk ve Cumhuriyet ne kadar yıpratılmaya çalışılsa da oyun tutmuyor; ikna edici olmuyordu.

Niye? Hükümete, yandaş medyaya, liberallere, din sömürücülerine rağmen tezgâh niye tutmuyordu?”

Doğrularla yanlışları harmanlayarak ve gerçeklerin bir kısmını yazıp önemli bir kısmını atlayarak toplumu aldatmayı ve özellikle ABD ve AB’yi, geçmişte ABD ve Sovyetleri güdümüne alıp dünyayı sömüren Siyonist Yahudi Lobilerini saklamaya ve aklamaya çalışan Soner Yalçın, bu sorusuna, kendi aklı ve ayarınca bazı yanıtlar uydurup yutturmaya çalışsa da, artık tutturamıyordu!

Şimdi bütün Siyonist senaryolar ve “Erbakan’ın devamı” diye allayıp pullayıp iktidara getirdikleri AKP gibi taşeronlar, her konuda çuvallıyor, İsrail ve ABD şaşkınlıktan şapşallaşıp çılgına dönüyorsa, bunun asıl sebebi:

Milli şuurlu, Milli onurlu, güçlü ve gururlu bir Milli derin devletin bulunması ve süper şeytanları parmağında oynatmasıydı!.

TRT Şeş’in PKK hizmeti ve Zazalara hakareti!

DTP ve AKP’li politikacıların yanı sıra, köşe yazarlarının çoğu da maalesef Dersim olayını, gündemdeki “Kürt açılımı”na katkı için kullanmaya çalıştı. Özellikle DTP, konuyu alabildiğine istismar etti ve bunu da “Kürtlük” adına sahiplenmeye kalkıştı.

Medya organları ve yazılı basın da her zamanki gibi, “ezilen, katledilen, sürgün edilen, mağdur edilen Kürtler” edebiyatıyla uğraştı. Doğu/Güneydoğu Anadolu’ya ilişkin herhangi bir meselede, nedense siyasetçilerimizin ve yazarlarımızın aklına hemen Kürtler geliverir. Sanki o bölgenin halkının tümü Kürt! Bölgedeki diğer toplumların neden görmezlikten gelip adeta yok sayması kasıtlı bir aldatmacadır.

Doğu ve Güneydoğu’da Zazaların, Türkmenlerin, Azerilerin, Arapların, Süryanilerin, Keldanilerin, Ermenilerin, Yezidilerin, ayrıca sayıları az da olsa Çerkez, Çeçen ve Abaza kökenli toplulukların da yaşadıkları unutulmamalıdır.

Şark meselesi irdelenirken, konuya bu perspektiften bakılmalı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkını topyekûn “Kürt” hanesine kaydeden siyasetçi ve yazarların büyük bir hata içinde oldukları gayet açıktır. Bunlar bu tutumlarıyla, terör örgütü PKK’nın ve diğer Kürtçü odakların düzmece tezlerine katkı sağlamaktadır.

Bilmeyenler için bir kez daha yineleyelim:

Zazalar, Kürtlerden ayrı bir halktır. Zaza dili, Kürtçü unsurların iddialarının aksine Kürtçe’nin bir şivesi değildir, gramer ve sözcük haznesi itibariyle Kürtçe ile dilbilimsel yönden bir yakınlığı bulunmamaktadır. Alevi Zazalar, Dersim (Tunceli), Erzincan, Sivas; Sünni Zazalar ise Elazığ, Diyarbakır, Bingöl, Siverek (Şanlıurfa) kentleri kapsamında yoğunlaşmışlardır. Kürtler ise anılan kentlerde azınlık durumundadır. Türkiye sınırları dışında bulunmayan Zazalar, ülkemize özgü bir etnik grup olup, Anadolu’nun yerli halkı sayılır. Dersim’de, tarihsel süreç içinde Zazalaşmış olan bazı Türkmen oymaklarının (Balaban, Sarı Saltık, Koç Uşağı vs.) varlığı da unutulmamalıdır.

Öte yandan, son tartışmalarda tekrar gündeme gelen yakın tarihimizdeki Şeyh Said (1925) ve Dersim (1937) ayaklanmalarının Kürtlük/Kürtçülükle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Zazalara ait olan bu isyanların, çok hatalı bir şekilde resmi ve askeri literatüre de “Kürt isyanları” şeklinde yansıtılması sonucu,  Kürtçü unsurların “silahlı mücadele” tarihine haksız bir “kazanç” olarak yazılmasına yol açmıştır.

Palu’daki Nakşibendi tarikatı postnişini Şeyh Said’in, cumhuriyetin kuruluşunun akabinde dış güçlerin tertibi ve Atatürk’ün çevresindeki Sabataistlerin tahrikiyle başlatılan devrimlere tepki göstererek isyan ettiği mevcut belgelerle ortadadır. Seyid Rıza’nın da bir Alevi/Kızılbaş dedesi olarak yine Yahudi asıllı İngiliz İstihbarat Binbaşısı Edward Noel gibilerin teşvikiyle Dersim’in geleneksel yapısının değiştirilmesine ve yörede yoğun bir şekilde yapımına başlanan askeri karakolların inşasına yönelik bir isyandır. Ancak, bilinen bu gerçekler ve unutulmaya terk edilmiş arşiv belgeleri göz ardı edilerek, her iki olaya da çok yanlış bir şekilde  “Kürtlük” damgası vurulmaktadır.

Bugüne kadar maalesef devlet yetkilileri de dahil, akademik kuruluşlar, bilim adamları, aydın ve yazarlar, “Kürt” olgusunu kabul ederken, Zazaları çok haksız bir biçimde ya Kürtlerle özdeşleştirmiş ya da dışlamışlardır.

Bu tür bir yaklaşımın alt yapısında iç ve dış güçlerin propagandist eylem biçimlerinin önemli rol oynadığı, bunun da Kürtçü unsurların amaçladıkları “Kürdistan” teorisine güçlü bir alt yapı hazırladığı bilinmektedir.

Bu yöndeki boşluğu fark eden PKK, stratejisini oluştururken bu hususu göz ardı etmemiştir. Nitekim Abdullah Öcalan, “Kürt Dosyası”nda Gazeteci Rafet Balli’nın sorularına verdiği cevapta; “PKK’da sentez var. Alevi yörelerde ve Zazaların olduğu yerlerde de PKK gelişiyor. Mesela Bingöl’de hızlı gelişmeler yaşanıyor. Ben yalnız Dersim tipolojisini yaratmakla kalmadım. Siirt, Mardin, Kars, Urfa tipolojisini de yarattım. Olumlu olumsuz özellikleri nelerdir, bunları nasıl birleştirebiliriz diye bölge çapında değerlendirmeler yaptık. Sonuçta PKK’da bir sentez oluştu.” demiştir. Böylece, PKK şemsiyesi altında çeşitli etnik/dini/mezhebi gruplar birleştirilerek bir “Kürt üst kimliği” yaratılmak istenmiş, Zaza bölgelerinde Aleviliğin veya Zazalığın, “Kürtlüğün” önüne geçmesi engellenmiştir.

PKK ve diğer Kürtçü unsurlar, öteden beri Zazaları Kürtlerin bir alt-grubu olarak kabul ederek yanlarına çekmeye çalışmışlardır. Bu yaklaşıma ne yazık ki, son zamanlarda devletin bir kuruluşu olan TRT-6 (Şeş) de alet edilmiştir. TRT-6 (Şeş)’in programlarında, Zazalar “Kürt” olarak gösterilmiş, Zaza diline de “Kürtçe’nin lehçesi” denilmiştir. Bu sakat anlayışa halen de devam edilmektedir.

Hükümetin “demokratik açılım” projesi kapsamında yürütülen çalışmalarda da Zazaların Kürtleştirilmesi yönündeki sakat anlayış sürdürülmektedir. Örneğin Mardin Artuklu Üniversitesi bünyesinde açılan “Türkiye’de Yaşayan Diller Enstitüsü”nde görevlendirilen Kürt akademisyenler, siyasi Kürtçü tezlere uygun bir şekilde hazırlayıp YÖK’e sundukları bir raporda, Zazaları Kürtlerin bir alt grubu olarak göstermiş ve ne hazindir ki YÖK de bu raporu onaylamakla, Zazaların Kürtleştirilmesi projesine destek vermiştir.

AKP hükümetince, “açılım” projesi çerçevesinde Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde okullarda uygulamaya konulması amaçlanan “Kürtçe Dersi” dayatmasıyla, Kürtçe’nin “K”sını dahi bilmeyen yöredeki Zaza çocukları devletin eliyle Kürtleştirilmek mi istenmektedir?

Bingöl ve Dersim’de halkın yüzde 90’ı, Elazığ’da halkın yüzde 70’i, Diyarbakır’da halkın yüzde 50’si Zazaca konuşurken, bu illerdeki devlet okullarında okutulması hedeflenen “Kürtçe Dersi” ile amaçlanan nedir?

Devletin imkânları, bölgedeki Zaza, Türkmen, Azeri, Arap, Süryani, Keldani, Ermeni çocuklarına, Kürtlük bilincinin aşılanması için mi seferber edilmektedir.[2]

Şimdi soralım:

Bazı Kürtçüler, “Efendim, üst kimlik olarak bizi Türk Milletinden saymanız, inkâr politikasıdır ve haksızlıktır” diye tepinmektedir. Peki, o zaman sizin Zazaları Kürt saymanızın hikmeti mucibesi nedir?

 

 



[1] Abdullah Özkan / Milli Gazete

[2] Sinan Sungur


Bu yazarin diger makaleleri

AKP'NİN SON AKREPLİĞİ VE İSRAİL'İN KAHPELİĞİ
TBMM Şimon Peres'e peşkeş çekiliyor Aynen PKK teröristleri gibi, bize göre,...
Devami
CEMAAT’İN, KARANLIK TAKIMIYLA HİZMET KADROLARI FARKLIDIR!
  Milli Çözüm Dergimizin Mart 2013 sayısında: “Zaman Gazetesi, Türkiye’nin Heartz’i...
Devami
SP Tarihi Rolünü Oynamalıydı ve OĞUZHAN EKİBİNİN SON GOLÜNE FIRSAT TANIMAMALIYDI!
  SP Tarihi Rolünü Oynamalıydı ve OĞUZHAN EKİBİNİN SON GOLÜNE FIRSAT TANIMAMALIYDI!          Erdoğan’ın...
Devami
ERBAKAN HOCA'NIN YAKIN ÇEVRESİNE İZLETTİĞİ FRANSIZ FİLMİ
  Erbakan Hoca, 2007'nin Mayıs ayında; Genel İdare Kurulu üyelerini...
Devami
“ULUSALCILIK” BATILI VE BATIL; “MİLLİCİLİK” YERLİ VE HAYIRLIDIR!
  Dış Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun: “Ulusalcılıkla hesaplaştıklarını” söylemesi, kendi tahribatlarını meşrulaştırmaya...
Devami
SENSİZLİK
  Açılmaya görsün dostla arası Her an derinleşir hasret yarası Ne zor...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1753

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR