Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün887
mod_vvisit_counterDün3168
mod_vvisit_counterBu Hafta11415
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay109330
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16747305

IP'niz: 3.237.67.179
Bugün: 26 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12182697

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

POST-MODERN DARBECİLERİ VE HOŞT-MODERN GAZETECİLERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

Bu başlığın üst kısmı bana, asıl alt kısmı Sabah’tan Umur Talu’ya aitti. Günümüzde medya müessesesini ve gazetecilik mesleğini, kimlerin, hangi amaçlarla ve nelerin karşılığında kullandıklarını, ama sadece karşı tarafı suçlamak suretiyle deşifre etmişlerdi. Eh “sözün tamamı, ancak ahmaklara söyleneceğinden”, gerisini çözmek artık kolay hale gelmişti.

 

 

“Hoştmodern gazetecilik” ne demekti?

Gazetecilik, "dördüncü kuvvet" gibi bir sıfatla "demokrasi" içinde konuşlanırken, kastedilen özellikle, "halk adına" diğer kuvvetlerin ve tüm kudretlerin denetlenmesiydi. O yüzden; normalde küfür bile sayılabilecek bu sıfat maalesef gazeteciliğin onur duyduğu bir nitelik oldu: Bekçi köpekliği. Kastedilen şuydu: O kuvvet ve kudretleri izleyen, hareketlerini gözetleyen, onları didikleyen, onlara dair halkı bilgilendiren ve onları kamusal eleştiri ile yüz yüze bırakan, bir şeylerin düzeltilmesi için kamuoyu baskısı yaratan, adı üstünde biraz da ısıran, hatta yırtıcı bir işlevdi, gazetecilik.

"Modern gazetecilik" tarihi, hem halk adına müthiş "bekçi köpekliği" örnekleriyle doluydu.

Hem de müthiş bekçi veya köpek misalleriyle anılıyordu!

Totaliter yönetimler ile güya demokratik siyaset yapanların kirli ortak noktası, hep gazetecilikte de bekçilerini ve köpeklerini bulmuştu. Bunun adına "itibarsızlaştırma" deniyordu.

Birisini kamuoyu önünde küçük düşürmek, tehdit edebilmek, sindirebilmek, yok edebilmek için önce onun dünyasını, bazen doğru, bazen kurgu ama esasta "haset ve fesat dolu" bombalarla sarsmak... mümkünse yıkmak gazetecilik sanılıyordu.

"Ergenekon iddiası"yla sanık, tutuklu olan kimi "meslektaş"ın, zaten "fişgeneral" rütbesindeki yahut emekli "fişpaşa" konumundaki kimi isimle ortak havuz kurup insanları, özel hayatlarının doğrusu, yanlışı ve palavrasıyla dosyalamaları, işte böyle "modern" ve çağdaş bir hareket oluyordu.

Utanç ve dehşet verici tabii; ama "modern"i ille "iyi bi şiy" diye anlamamak gerekirdi. Çünkü Naziler de moderndi! Kimilerinin "fişpaşalar"ı, "darbecinin gazetecisi" isimleri "demokrasi" adına eleştirirken, şu ya da bu cemaat veya grup hatta inanç adına benzer operasyonlardan hiç tiksinmemesi de "modern ılımlı mide" fesadı gibiydi. Onlar, medya dünyasında domuz gribi gibi yayılmış, toplum bağrında da diken diken uzamış "haset ve fesat cehennemi"nin, "saray soytarısı" kadrolarında da terfi alan zebanileri. Büyük dertleri yok aslında. Ama büyük saldırıları olabiliyor... Ve "fesat primi" denen bir şey var ki, şu röntgenci, pusucu, tuzakçı, linççi dünyada, maddi, manevi aferinine ve köpeklik ücretine en azından bir süre, doya doya kavuşuyor. (İşte bu kuduz gibi saldırıp dişlemecilik) Bu gazetecilik oluyor. "Hoş modern" de olduğunu düşünebilir şahıslar elbette; lakin, sözde özgürlük taslarken, boyunlarına dolanmış zincirler şıkırdıyor, kulübelerdeki isimleri sırıtıyor...

"Hoşt modern" diye!18[1]

Evet, güç odaklarının emrinde, birilerinin boğazını sıkmakla, bacaktan ısırmanın köpeklik-pardon gazetecilik-fiyatını Umur Talu’dan daha iyi kim bilebilirdi?

Fişçi Paşalar ve işbirlikçi iktidarlar adına havlamanın, hırlamanın ve gerekirse ısırmanın farkını ve faziletini de yine Umur Talu gibilerden sorup öğrenmeliydi..

Darbeci Paşalarla, demokratik maşaların, aynı masonik-siyonist merkezlerin, AB ve ABD gibi güçlerin taşeronları olduğunu, hatta biribiriyle boğuşturulan köpeklerin-gazetecilerin bile kimi zaman niye ve kimin hedefine hizmet ettiklerinin farkında bile olmadıklarını, sadece ödenecek yağlı kemiklerin hesabını yaptıklarını da yine en iyisi, Umur Talu’lardan dinlemeliydi..

Tebrikler Umur Talu, gerçekten teşekkürler… Samimi söylüyorum, çağımızın en prestijli ve en pislikli bir mesleği, çok özet sözlerle ve herkesin anlayacağı bir nitelikle ancak bu şekilde ifade edilebilirdi. “Tencere dibin kara” cinsinden belki eksik söylemiştiniz ama, bu tarihi ve cesaretli tespitlerinizin tamamını anlamak hiçte zor değildi..

Hatta bazen, çok özel yetiştirilmiş ve biribirilerinin mahremlerine yerleştirilmiş bu cins gazeteciler, birbirilerine savaş açan medya patronlarıyla boşbakanları barıştıracak kadar bile etkiliydi. Bakınız, biribirilerine demediklerini bırakmayan Aydın Doğan’la Recep Erdoğan’ın aralarını dahi düzeltmişlerdi.

Başbakan haşmetlilerine, şimdi Aydın Doğan Hazretlerine Rafineri izni bile verdirmişlerdi.

Sabahattin Önkibar gündeme getirmişti:

Köprülerin atıldığı süreçte Aydın Doğan'dan yüklü maaş alan iki isim yılmadan, usanmadan arabulucu olmaya çalışmış ve becermişlerdi. Bu isimler; Doğan Grubuna yeni geçen Akif Beki ile AKP ile iyi ilişkileri olan Taha Akyol Beydi.

Bunlar başlangıçta sonuç alamadı, ancak 29 Mart seçimleri imdatlarına yetişti. AKP'nin oylarının düşmesi, bizatihi AKP kurmayları tarafından bile Doğan Medya'nın negatif haberlerine bağlanıvermişti. Bunun üzerine Tayyip Bey, durumu yeniden değerlendirme ihtiyacını duymuş ve Beki ile Akyol'un arabuluculuğuna daha sıcak yaklaşmış ve gevşemişti. Somut yansıma mı dediniz:  Görünen şudur: Başbakan 35 bin satan Radikal Gazetesinin Genel Yayın Yönetmenine mülakat lütfetti. Evet, daha önce ahaliyi protestoya çağıran Başbakan'ın kendisi, o grubun bir gazetesine röportaj verdi. Görünmeyen yansımaya gelince: Bürokrasiden bir isimle karşılaştım ve kulağıma şunlar fısıldandı: -Sabahattin bey, Başbakan Ceyhan'da rafineri izni talebinde bulunan Doğan Grubu için 'inceleyin' talimatını verdi. Kesin bilgi.  Diyeceksiniz ki, böyle bir şey Tayyip beyin, kendisini inkâr olur! Olmaz efendim; şartlar der, değiştim der işi bitirir... Tayyip Bey siyaseti iyi bilir ve Aydın Doğan gibi bir gücü muhalefetle el ele verdirmez...”19[2]

Şimdi Umur Talu’ya soralım; sizin tabirinizle bu zavallı bekçi köpekleri, bunca zaman boşuna mı üfürmüşlerdi?

DTP’nin Ergenekon suskunluğu, neyin nesiydi?

Önceleri Ergenekon davasına sahip çıkan ve savcıları savunan siyasi PKK-DP’nin sonunda sessizliğe gömülmesi kuşku uyandırıyor. Bugün Ergenekon Davası'nda yargılananların yüzde 85'inin Güneydoğu'da 'görev' yaptığı söyleniyor. Sırf bu durum bile DTP'nin bu davaya özel bir ilgi göstermesini gerektiriyor. 'Şimdi onların Silivri'de çadırlar kurmaları beklenirdi', ama DTP susuyor. Garip bir sessizlik bu; üzerinde uzun uzun düşünmeyi gerektirecek bir sessizlik. 'Belki de davanın nerelere kadar uzanabileceğini düşündükleri için susuyorlar' diyenleri haklı çıkaracak kadar dokunaklı bir sessizlik yaşanıyor.

Ergenekon Davasıyla karşılaştırıldığında 'kıldan tüyden' sayılabilecek bir konuda kitleleri mobilize edenler, yani Öcalan'ın saçları kesildi diye on binlerce insanı sokağa dökenler, bu suskunluklarıyla derin propagandanın içte ve dışta, özellikle de dışta amacına ulaşmasına katkıda bulunuyor.

Tam bağımsız incirlik

Sağ olsun, yine Umur Bey dikkat çekmişti:

Esasta Meclis kararı gerekirken, devlet ile hükümet, kararnamelerle İncirlik Üssü'nü ABD kullanımına açık tutuyor. Bağımsızlıktan bu kadar dem vurulan ülkede, Meclis, hükümet, muhalefet, Genelkurmay, medya bu konuda üç maymunları oynuyor.

İncir mevsimi; sessiz, sedasız ve sanki çok olağan, çok sıradan, hiç tartışılmayacak bir meseleymiş gibi, "İncirlik Üssü'nün kullandırılması"nın kararname ile "otomatik uzatılma" sezonu açılıp kapanıyor. Öylesine incir alırken bile, en azından satıcıyla "müzakere" edersiniz; olgun mu, yağmur yedi mi, kurt çıkar mı, yıkamalı mı yıkamamalı mı, kabukla mı kabuksuz mu yemeli, diye. Oysa bu İncir, bu ülkenin "Bağımsızlık nutukları"nı dut yemiş bülbül kılıyor...

ABD'den gelen tek uçakta bir ihtimal başkasına bulaştırabilecek domuz gribi nedeniyle ana oğul yolcular için bu özeni gösteriliyor. Lakin, aynı ülkede, aynı devlet, aynı hükümet, çok sayıda ABD uçağının bu topraklarda inip kalkarak, bekleyerek, bomba yüklenerek ve depolanmış nükleer başlıkları da bir gün belki kuşanarak nasıl bir ölümcül mesele olduğunu asla konuşmuyor!..

Bunu mesele edip dava açanlara sahip çıkılmıyor. Ve memleket hukukunun da bu konuda sessizlik ve derinliği düşündürüyor. 2003'teki ilk davanın Danıştay'da reddinin ardından 2007'de açılan yeni dava da halen sürüyor.

Ve Türkiye, domuz gribi teşhisiyle ABD uçağından çıkan ilk yolcuyu öğrenirken; onca ABD uçağının ve nükleer bombanın bulunduğu İncirlik gerçeklerini öğrenemiyor.

Toplumdan gizleniyor, kaçırılıyor; Meclis de bu konuda iradesine asla titizlenmiyor.

Sonra gelsin bayramlar, çalsın bandolar… Milli Egemenlik, gençlik, çocuk... Öyle ya, bu millet hep çocuk!

Süha Baykal’ın baykuşluğu!

Aydınlık’tan Süha Baykal Milli Görüşle Fetullahçılığın farkını adam gibi ortaya koymak yerine; Erbakan Hoca için:

“Kendini Fetullah Gülen’den iki gömlek üstün gören…”

“Batılılara Haçlı Seferi suçlaması yapan, Yahudilere Siyonist damgası vuran.” (Bak. 24 Mayıs 2009 Milli Görüş Gülen Cemaati)

Gibi sosyalist saptırmalara girişmişti.

Önce Hıristiyan Avrupa’nın ve Emperyalist Batının Müslüman Türklere yönelik tam 19 Haçlı Seferi düzenlendiğini ve bazı Yahudilerin ve İsrail’in Siyonist planlar yürüte geldiğini, Erbakan Hoca’nın “suçlaması ve damgalaması” olarak göstermesi sinsi niyetini ve masonik mahiyetini deşifre etmekteydi. Çünkü bunlar, ilkokul çocuklarının dahi bildiği tarihi gerçeklerdi…

“Erbakan’ın Fetullah’tan iki gömlek üstünlük” meselesine ise Bay Süha’nın diliyle yanıt verelim:

“Günümüzde Avrupa ve Amerika’daki fahişelerin tamamının ortak özelliği, başı açık gezmeleridir” şeklindeki bir sözden, bütün başı açıkların alınacağını ve bunun bir hakaret gibi algılanacağını düşünmeyecek kadar dengesiz bir tavırla; “Sümerlerde fahişeler tanınmak için başlarını örterlerdi” diyen Muazzez İlmiye Çığ’dan (bu sözler örtünen Müslüman hanımları kötülemek için kasten ve bilerek sarf ediliyorsa, zaten bu daha beter bir haddini bilmezlik ve edepsizliktir)

Ve yine emperyalist AB fonlarıyla ve Siyonist küresel sömürü sermaye şirketlerinin destek dayanışmasıyla, Türk gençliğini çağdaşlaştırma bahanesiyle İslam’dan uzaklaştırmaya ve “başını açanlar okusun, türbanlılar kovulsun!” mantığıyla ülkemizde açıkça ayrımcılığa çalışan Türkan Saylan’dan, Bay Süha Baykal kendisini iki gömlek ileride görmektedir.”!...

Hem bu Bay Sühalar böyle basit ve fasit saptama ve saptırmalarla uğraşacaklarına; Erbakan Hocanın başta ABD, İsrail ve AB, bütün emperyalist güçlerin sıkıştırdığı ve dünyanın yalnız bıraktığı İran’a, özel ve üst düzey bir davetle gerçekleştirdiği bilinen ve çok önemli teknolojik ve stratejik sırların verildiği belirtilen tarihi destek ziyaretinden niye tek kelime olsun bahsetmeye yürekleri ve samimiyetleri yetmiyordu?

Hani nerde kalmıştı İran Dostluğu! Bu nasıl sosyalist doğruluktu? Hani gerçekçi ve cesaretli yayın namusu!.. Bu nasıl milli ve yerli duruştu?

Hürriyet yazarları Başbakan’a bozulmuş numarası yapıyorlar. Oysa, asıl şunu sormalılar: Sn. Recep Bey İsrail’le “gizli anlaşma” varsa niye kaldırmıyorsunuz?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, mayınlı arazilerin temizlenmesi ile ilgili tartışmayı yeni bir boyuta taşıdı ve iki Kıbrıs büyüklüğündeki topraklarımızı İsrail’e peşkeş çekmeye mazeret uydurmaya başladı.

Partisinin Kütahya'daki toplantısında yaptığı konuşmada AKP hükümetlerinden önceki koalisyon hükümetini suçlayarak "İsrail ile gizli anlaşmalar yapıldığını, gizlilik kaydı olmasa bunları açıklayacağını" vurguladı.

Demek ki Türkiye Cumhuriyeti ile İsrail arasında imzalanmış gizli bir takım anlaşmalar vardı.

Şimdi, Başbakan’a şunu sormanın tam zamanıydı.

Ulusal çıkarlar açısından bunları zararlı görüyorsa, bu anlaşmalardaki gizlilik kaydını hemen kaldırmalıydı. Çünkü iktidardaydı ve AKP TBMM'de çoğunluktaydı.

Bunu yapmadığına göre kendisi de bu anlaşmaların gizliliğinin devamına ve sorumluluğuna ortak olmaktaydı. Bunu yapmayıp sadece mazeret uydurmak üzere önceki iktidarları suçlamak, bir kaçamaktı, üstelik hangi iktidarın bunu yaptığını da ortaya koymalıydı.

Aklı başında hiçbir başbakan kalkıp ta: "Biz filanca ülkeyle gizli bir anlaşma yapmışız, ey Dünya haberin olsun" demeye yanaşmazdı.

Şimdi Başbakan çıkıp "İsrail ile gizli anlaşmalarımız var" dediğine göre, bu anlaşmadan rahatsız olması gerekenlerin "Nedir o" diye sorması, Türkiye ile ilişkilerinde tedbirli davranması kaçınılmazdır.

Evet, Recep Beyin bu açıklamaları Hürriyet yazarlarına biraz batmıştı. Daha doğrusu öyle rol takınmışlardı. Çünkü onlar da biliyordu ki, Başbakan’ın bu açıklamaları bütün ülkelere ve özellikle Siyonist merkezlere: “Bizim İsrail’le gizli anlaşmalarımız vardır ve AKP bunlara sadık bir iktidardır!” mesajıydı:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Yalçınkaya’nın, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı onur gününde yaptığı bir konuşmada “muhafazakâr partilerin ekonomik büyümeyi ön plana çıkararak laikliği gündemden düşürmek istediklerini” sözleri ise AKP’nin kendi teşkilat ve tabanında ve Müslüman-muhafazakâr toplum nazarında “inançlı ve İslamcı bir parti olarak kötü ve katı laiklik uygulamasını aşındırmak ve halkımıza daha çok huzur ve hürriyet sağlamak isteyen bir parti” gibi algılanıp aldatılmasından başka işe yaramayan talihsiz açıklamalardı!

Ve AKP’nin İsrail’e daha rahat hizmet sunması için “altın fırsatlar” sunmaktaydı. Sn. Başsavcının bunları rastgele söylediğine kimse bizi inandıramazdı.

DTP’nin küstahlıkları Sn. Savcıların umurunda mıydı!?..

DTP Milletvekili Sırrı Sakık, Kürt sorununun çözümünün yurt dışında aranmaması gerektiğini söyleyerek: "Kürt sorununun çözümü Çanakkale'dedir, İstanbul'dadır, TBMM'dedir. Bu çözümü oralarda arayın. Daha değişik güçlerle Kürt sorununu çözemezsiniz. Kürt sorununun çözümü Türk halkıdır, Kürt halkıdır. Türkiye'de yaşayan 70 milyon insandır" demişti. Çanakkale'de partisinin il kongresinde konuşan Sakık: Kürtler ve Türkler Cumhuriyetin asıl sahipleridir. Çünkü Çanakkale'de ortak vatan için mücadele ettiler. Ama ne yazık ki, 1921'de anayasada 'bu vatan Türklerin ve Kürtlerin ortak vatanıdır' diyen Mustafa Kemal ve arkadaşları 1924'de ret ve inkar politikaları ile gerçeği değiştirdiler. Cumhuriyeti yönetenler Çanakkale'de toprağa gömülenlere ihanet ettiler. 1924'te tek ırk ve tek dil ileri sürdüler. O gün bugündür Kürtler ve Türkiye demokrasi güçleri bu tekliğe ve ırkçılığa karşı kimliğine sahip çıkıyor, özgür kimlik için bedel ödüyor” sözleriyle T.C. Devletine, Milli birlik ve dirliğimize ve Atatürk’ün manevi şahsiyetine savaş açarken, kulakları ağır duyanların, şu laiklik konusunda kahramanlaşmaları, AKP’yi meşrulaştırmaktan ve halkımızı bunların kucağına atmaktan başka ne işe yaramaktaydı?

Vatan Gazetesinin Y. Büyükanıt garezi!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, damadının televizyon kanalında bir programa katılmış ve oldukça ilginç hatta çirkin şeyler açıklamıştı. Bunların en önemlisi ise de, meşhur e-muhtıradan sonra, eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt'la Dolmabahçe Sarayı'nda yaptığı görüşmeyle ilgili soruya verdiği cevaptı: "Aramızda gizliliği olan bir görüşmeyi hiçbir zaman ifşa etmem. Sayın Büyükanıt ile baş başa yaptığım bir görüşme. Baş başa yaptığım bu görüşme benimle ebediyete gidecek. Ta ki Sayın Büyükanıt bunu açıklayana kadar!"  Başbakan, "Bu görüşme Türkiye'de asker-siyasi ilişkilerinde bir dönüm noktası olabilir mi?" sorusunu da "olabilir" diye yanıtlamıştı…

İlk bakışta Başbakan, sanki "Dolmabahçe görüşmesi" konusunda bir şey söylemiyormuş gibi yapmıştı ama; "bu görüşmenin içeriğini sadece Yaşar Büyükanıt'ın açıklayabileceğini" belirterek, aslında dolaylı ithamlarda bulunmaktaydı… Çünkü; bir "sır" ancak, taraflardan birine zarar verebilecek nitelikteyse, diğer taraf, "Ben açıklamam, o açıklasın" havasını takınırdı… Dolmabahçe görüşmesi için "Ben açıklamam" diyen Başbakan olduğuna göre, aralarındaki sır ondan daha çok eski Genelkurmay Başkanı'nı ilgilendiriyor olmalıydı…

Vatan’dan Mustafa Mutlu “Başbakan'ın bu açıklamasından sonra, gözlerimiz artık Yaşar Büyükanıt'ta: Bu görüşmede nasıl bir sır paylaşıldı ki; Başbakan, "size zarar vermemek" adına, bunu mezara kadar götüreceğini söylüyor? Bu sır neden "asker-siyaset ilişkilerinde dönüm noktası" sayılıyor? Ve en önemli soru: Eski Genelkurmay Başkanı o sırrı Başbakan'la konuştuğu andan itibaren, neden "şahin"liği terk edip, "kuzu" oldu?

Haydi; Sayın Büyükanıt, söz sırası sizde: Size zarar verecek olsa bile, bu "sır"rı artık bizimle de paylaşmalısınız. Yoksa bu "sır", bu siyasi süreçte yuvarlanıp "çığ" olur... Altında kalan da... Ne yazık ki siz olursunuz!” diyerek efeleniyor ve Recep Beyin imalarını itham ve iftiraya çeviriyordu!

 

    

 

 



[1] Umur Talu/ Sabah

[2] Selahattin Önkibar / Yeniçağ


Bu yazarin diger makaleleri

SEVDANLA SARMALA BENİ
Kalayım hep nazarında Sevdanla hırpala beni! Yusuf’un kul pazarında Satarlar bir pula...
Devami
KAYMAKTAN KOMUTAN, KAYPAKTAN KAHRAMAN OLMAZ (ŞİİR)
  KAYMAKTAN KOMUTAN, KAYPAKTAN KAHRAMAN OLMAZ        Hiçbir bahane tutmaz, başarının yerini Pintiler mazerete,...
Devami
SİYASİ RİYAKARLIK
  SİYASİ RİYAKÂRLIK    Riyakârlık gösteriştir, insanlara tapmaktır Mal makam ve şöhret...
Devami
ŞERLİLERİN MUHABBETİ BAZI ŞEYHLERİN KERAMETİ! (ŞİİR)
   ŞERLİLERİN MUHABBETİ BAZI ŞEYHLERİN KERAMETİ!        Hainlere dua etmek Bu gaflet...
Devami
BİZE “ŞIMARIK” DİYEN, SP’li KARDEŞ’E (ŞİİR)
BİZE “ŞIMARIK” DİYEN, SP’li KARDEŞ’E        “AKP tahribin, yazma” diyorsun Lanetle felç...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1217

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR