Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1538
mod_vvisit_counterDün9526
mod_vvisit_counterBu Hafta20941
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay11064
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16785419

IP'niz: 3.219.31.204
Bugün: 02 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12194254

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

YAHUDİ FESATÇILIĞI VE AKP FIRSATÇILIĞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

Eski Diyanet İşleri Başbakanlarından ve Cumhuriyet döneminin büyük alimlerinden olan Ömer Nasuhi Bilmen Hoca Efendi, Kuran ahkamına ve İslam şeriatına göre hazırladığı meşhur “Hukuk-i İslamiye Kamusu” kitabının 1. cildindeki önsözünü şu zevata teşekkür ederek bitirmektedir:

 

 

“İstanbul Üniversitesi Rektörü muhterem Ordinaryüs Profesör Sıddıkk Sami Onar, böyle bir eserin tedvini (yazılması) hususunda mütevali (ısrarlı) teşviklerini ibzal (cömertçe ikram) buyurmuşlardır. İstanbul Hukuk Fakültesi muhterem Dekanı Profesör Doktor Hüseyin Nail Kubalı ve Hukuk Fakültesi Dekanı bulundukları sırada eserin tab'ı imkânını temin etmiş olan muhterem Ordinaryüs Profesör Doktor Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve Fakülte muhterem heyeti tedrisiyesi (öğretim üyeleri) de bu eserin mühmel (ihmal ve iptal edilmiş) kalmaması hususunda pek kıymetli lütuflarını diriğ etmediler (esirgemediler). O sayede eserin tab'ına başlanılmış oldu. Bu muhterem, yüksek hey'eti ilmiyeye (yüksek ve değerli ilim ekibine) samimi teşekkürlerimi arzetmeği bir borç bilirim. Eserin bütün ciltlerinin tab'ını İkmale (tamamlayıp bitirmeye), muvaffakiyetî de atıfeti İlahiyyeden (Allah’ın ihsan ve inayetinden) beklerim.”

İşte bu zevat, Cumhuriyet tarihimizin en önemli ve etkili hukuk bilginleridir ve eserleri hala temel ders kitabı olarak okutulan profesörlerdir. Ve bu yüksek bilim adamları, tamamen İslam hukukuna dayalı 8 ciltlik muhteşem bir eserin hazırlanmasına ve basılıp yayınlanmasına yardımcı olmuşlar ve bunu asla laikliğe ve cumhuriyetin temel değerlerine aykırı görmemişler, tam aksine teşvik ve tebrik etmişlerdir.

Ve hele Rektör Sıdık Sami Onar’ın bu kitabı takdim ve takdir yazısı hayret ve hayranlık uyandırıyordu:

Hatta; Aşağıda anlatacağım sırları çözemiyorum” diye başlıyordu, Sn. Mehmet Şevket Eygi.. Yıl 1949... İktidarda CHP var, İsmet İnönü (nam-ı diğer Millî Şef) cumhurbaşkanı. Din ve dindarlar ağır baskılar altında. Tarihî camilerin yüzde sekseni kapalı. Yeni cami yapılamıyor. Ezan okumak bile yasak. Günde beş kez müezzinler Türkçe ezan okuyor. “Tanrı uludur, Tanrı uludur... Bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yok tapacak...” diye bağırılıyor..

O tarihte Türkiye’de üç üniversite var: İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Ankara Üniversitesi... İstanbul Üniversitesi’nin Rektörü Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar. Bu zatın Yahudi olduğu iddia ediliyor.

Yine o tarihte İstanbul müftüsü, dersiamdan ve icazetli ulemadan Erzurumlu Ömer Nasuhi Bilmen.

İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi yayınları içinde, işte bu 1949 yılında İstanbul müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’in abidevî (anıtsal) eserinin birinci cildi bastırılıp yayınlanıyor.

Kitabın ismi “Hukuk-ı İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu.” Birinci cilt büyük boy 506 sayfa. (İstanbul Matbaacılık TAO, 1949) Önsözünü Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar kaleme almış ve şu başlığı koymuş:

“Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu’nun Temin Edeceği Büyük Faydalar.”

Bir buçuk sayfalık bu veciz önsözü aynen aşağıya alıyorum:

“Hak ve adaletin en büyük ve feyizli kaynaklarından olan İslâm hukuku, asırlarca en medenî milletlerin ihtiyaçlarına cevap verdiği halde, bugün maalesef mukayeseli hukuk sahasında layık olduğu yeri alamamış bulunmaktadır. Roma hukuku kaidelerinin, zaman ve devlet şekilleri içinde geçirdiği istihale (özünü koruyarak gelişme kabiliyeti) ve hayatın zaruretlerine intibak bakımından, ilim âleminde büyük bir bir kıymet arz ettiği halde, İslâm hukukunun; aynı olgunlaşma merhalelerini geçirmiş, hayat şartları birbirinden farklı ve ayrı ayrı medeniyetlere sahip olan Türk, Arap, İran, Hint gibi değişik İslâm milletlerinin içtimaî bünyelerine uymuş ve ihtiyaçlarına cevap vermiş olmasına ve bugün de içinde adalet ve faziletin en esaslı hükümleri saklı bulunmasına rağmen; mukayeseli hukuk sahasında ve hukukun tekâmülünde bugün bir rolü bulunmaması, hukuk ilmi namına esefle karşılanması icap eder.

Bugün İslâm hukuku esaslarının meydana konması, bunların ehemmiyet ve kıymetlerinin dünya hukuk âlemine ve ilim ehline sunulması bu ilmin inkişafı bakımından büyük bir hizmet olacaktır; çünkü İslâm hukuku üzerinde, mukayeseli hukuk kaide ve usulleri dairesinde yapılacak tetkikler, bir taraftan bu hukukun ehemmiyetini meydana koyacak, bir taraftan da birçok meselelerde cemiyetin en âdil hareket kaidelerini bulmaya (mükemmel bir anayasa ve kanunlar yapmaya) yardım edecektir.

Mazide İslâm hukukunun gelişmesinde ve hâdiselere tatbikinde büyük hizmetleri dokunmuş olan Türk hukukçularına bugün de bu hukukun zamanın kıymet hükümleri dahilinde (İslam hukukunu) tetkik ve izahı vazifesi düşmektedir. Fakat bu mühim işe başlamak için seleflerimizin bir bahr-i bî-payan (sonsuz bir okyanus) diye tavsif ettikleri (tanımladıkları) fıkıh ilmini, İslâm hukukunu bütün incelikleriyle ortaya koymak lazımdır.

Asırlar ve kıt’alar içinde, milletler ve medeniyetler arasında yayılmış muazzam bir hukuk manzumesini bugünkü nesillerin anlayabileceği bir şekilde ve toplu olarak ortaya koymak, her ilim ve hukuk adamının yapabileceği bir iş değildir. Değerli alimimiz ve Müftümüz Ömer Nasuhi Bilmen, büyük bir bilgi ve ihatanın, yorulmak bilmez bir mesainin mahsulü olan bu kıymetli eserleriyle, bu çok güç işi başarmış bulunuyorlar. Bugünün ve yarının hukukçuları orijinal mukayeseli hukuk tetkiklerine (dikkatli araştırma ve karşılaştırmalarına), kanun vâzıları (kanun koyma kurumları), hazırlayacakları kanunlara temel olacak bilgi ve esasları bu değerli eserde bulacaklardır. Bu kitapla Türk hukuk edebiyatı kıymetli bir eser kazanmış bulunuyor. Üniversite böyle bir eseri neşriyatı arasında görmekle büyük bir haz ve memnuniyet duymaktadır. Eserin fazıl müellifini bu büyük başarısından dolayı tebrik ederken, bu eserleriyle biz hukukçulara yapmış oldukları kıymetli yardımlarından dolayı şükranlarımı sunmayı da bir borç sayıyorum.”

İstanbul Üniversitesi Rektörü

Ord.Prof. Dr.Sıddık Sami Onar

 

Önsözdeki bu cümleye dikkatinizi çekerim:

“Bugünün ve yarının hukukçuları orijinal mukayeseli hukuk tedkiklerine, kanun vâzıları hazırlayacakları kanunlara esas olacak bilgileri bu değerli eserde bulacaklardır.” (Kanun vâzıları: Kanun koyanlar.)

Çözemediğimiz sırlar şunlardır:

1. 1949’da İstanbul Üniversitesi böyle bir İslâm hukuku (Şeriat) külliyatını (tamamı 6 cilttir) nasıl yayınlamaya başlayabilmiştir?

2. Rektör Ord.Prof. Dr.Sıddık Sami Onar yukarıdaki önsözü nasıl yazabilmiştir?

3. “Geleceğin kanun koyucuları hazırlayacakları kanunlara esas olacak bilgileri bu kitaptan çıkartacaklardır” cümlesini nasıl ve niçin sarf edebilmiştir?

Merhum Ömer Nasuhi Bilmen gerçekten büyük bir alim idi. Kendisini rahmetle anıyoruz.

Bizim çözemediğimiz sırların cevaplarını bilen var mıdır acaba?22[1] diye bitiriyordu.

Kesinlikle anlaşılmıştır ki, Türkiye’deki “İslam’ı hayatın her safhasından dışlamak ve İslami olan her şeye düşmanlık yapmak” şeklindeki laiklik anlayışı ve uygulaması, özellikle Atatürk’ün şaibeli ölümünden sonra ülkemizdeki köşe başlarını tutan sabataist ve Yahudi dönmelerinin ve masonik hainlerin planlı ve ısrarlı dayatmasıdır. Asıl amaçları, Lozan’ın gizli maddeleri uyarınca, Aziz milletimizi ismen ve resmen olmasa da, fikren ve fiilen İslam’dan uzaklaştırmak ve yozlaştırmaktır. Yoksa Kur’ani kuralların ve İslam hukuku esaslarının ne denli adaletli ve toplum düzeni ve disiplini için gerekli olduğunun, elbette Yahudi bilim adamları da farkındadır ve işte bu ne nedenledir ki İslam hukuku esas alınarak yazılan Ahmet Cevdet Paşanın meşhur “MECELLE”si çok uzun yıllar, İsrail’in gizli anayasası yapılmıştır.

İsmet İnönü CHP’si döneminde bir üniversite rektörü bunları yazarken, bugünün sözde İslamcı AKP iktidarı, tarihi bir hataya düşerek Anadolu İmam Hatip Liselerini kapatmaya çalışıyordu.

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik iken, ‘Ortaöğretimde okul çeşitliliğinin azaltılması’ konulu genelgesiyle Anadolu İmam Hatip Liselerini (AİHL) ortadan kaldırmaya çalıştığı ortaya çıkmıştı. İktidarda kaldığı 7 yıl boyunca haksız katsayı uygulamasını kaldıramayan AKP hükümetinin yeni ürünü olan genelge, eğitim camiasından sert tepki görmüş ve geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Din Öğretimi Genel Müdürlüğüne bağlı olarak faaliyetini sürdüren İmam Hatip Lisesi ve Anadolu imam Hatip Liselerine uygulanan katsayı zulmünü ortadan kaldırıp adaletli bir sistem oturtamayan AKP’nin böyle bir karar alması tepkiyle karşılanmıştı. Eğitimde kanayan bir yara haline gelen ve yıllardır bir nesli adeta yozlaşmaya, geri kalmaya mahkûm eden zihniyeti değiştiremeyerek, böyle bir karara imza atılması nefret uyandırmış ve mecburen askıya alınmıştı. Maalesef AKP iktidarı sabataist cuntanın ve küresel Siyonist odakların en rahat kullandıkları bir yapılanmaydı.

Mustafa Özcan’ın, çok güzel tespit ve tahlillerle özetlediği: “Yahudi Efendi” ve “Casuslar Evi” kitapları da, Siyonist Yahudilerin sinsi mahiyetlerini ve şeytani marifetlerini ortaya koyuyordu:

‘Yahudi Efendi’ 

 Yahudiler sürgündeki ve sığındıkları ülkelerdeki diaspora günlerinde “imparatorluk insanı ve devlet yanlısı”  karakterine bürünürler. Zira beynelmileldirler. Ama imparatorlukların yıkılmasında yine de onların payı bilinir. Fransız Devrimi’ni de onlar tertip ve teşvik ettikleri halde sonunda hiç kurtulamadıkları hırs ve hıyanetleri nedeniyle darbeyi yine içlerine sızdıkları milli devletlerden yemişlerdir. Bu kötekler zaman zaman pogrom denilen katliamlar suretinde gerçekleşir. Onlara kucak açan en son imparatorluk İngiliz Kraliyetidir. Lakin İngilizler Filistin’de iki ateş arasında kalırlar. Siyonist tedhişçiler ve çeteler, İngilizleri kuracakları devletin önünde bir engel olarak görmektedirler. Böylece aralarındaki geçici beraberlik hiçbir zaman kalıcı yani Katolik nikahı haline dönüşmeyecektir. Zamanla İngilizlerin yerine ABD geçecektir. Artık Yahudilerin gözde devleti ABD’dir. Truman’dan itibaren artık Yahudiler siyasi olarak ABD’nin himayesine girerler ve Truman’dan 44’üncü başkana kadar 11 başkan gelir geçer ve ama bu ilişki biçimi hiç değişmeyecektir. İngiltere’den sonra İsrail’in on üçüncü kabilesi ve eyaleti artık ABD’dir. Et ve tırnak gibidirler. Osmanlı’yı yıkan gücü temsil eden Emmanuel Karraso’nun muhtemelen torunlarından olan Toksöz B. Karasu, ABD ile Yahudiler arasındaki bu özel ilişkiyi “Yahudi Efendi” romanında gayet doğru bir biçime tasvir etmektedir. Kitap sadece siyasi açıdan değil sosyal ve dini açıdan da bize eşsiz bir Yahudi hayatı sergilemektedir. Bu tasvir İsrail’in karmaşık dini ve sosyal yapısının da resmidir. Esasen bu roman sefil bayağı ve aşağı bir eserdir. Roman, zevvakiyat ya da Batılı terminolojiyle hedonizmin (zevke ve dünya nimetlerine tapıcılığın) zirvesini temsil etmektedir. Kitabın ana teması ve fikri, dünya görüşü olarak agnostisizm yaşam tarzı olarak da hedonizmdir. Ya da teoride agnostik pratikte ise hedonist bir yaklaşım ve anlayış işlenmektedir.

Kitap tamamen dini kuralların ve değerlerin inkârı ve onun yerine felsefeyi ikame üzerine kurulu yazılmıştır. Aslında, tek kelime ile özetlemek gerekirse, satırlar arasında masonluk, “Doğal Din” olarak takdim edilmeye çalışılmıştır. Kitap boyunca yaptığımız seyahat eşliğinde şunu görüyoruz: Ahlak, din ve hatta hayatın kendisi ve onun ötesinde yaratıcı da izafi sayılmaktadır. İzafi olmayan tek şey reenkarnasyon; yani ruh göçü olmaktadır. Ruhların her daim yeniden bedenlenmeleri” safsatasıdır. Dinler ve insanlar reenkarne olmaktaymış. Sürekli olarak yeniden bedenlenip doğuyorlarmış... Bu bağlamda, roman kahramanı Adam Zakir, Sebatay Sevi ile ve Marifetname sahibi İbrahim Hakkı Hazretleri ise oğlu Fehim ile tekrar be tekrar bedenleniyorlarmış…  İbrahim Hakkı Hazretleri ile Sebatay Sevi’nin nesli sanki Emmanuel Karraso ailesinde birleşiyor gibi yazılmış ve gerçekler çarpıtılmış. Roman o kadar sefil ki, satırlar arasında idealize edilen Müslüman şahsiyet tipi Sofus olarak anılan Hoca Nasır’dan başkası değildir. Peki o kimdir? Mescid-i Aksa çevresinde bir medresede görevlidir ve Kudüs Müftüsü el Hac Emin el Hüseyni ile irtibat halindedir. El Hüseyni kaba saba ve softa bir adam suretinde tasvir edilirken ermiş ve veya masonlara göre kâmil insan makamındaki “sofus” ise, evli bir Arap kadınını roman kahramanına peşkeş çekmekle kalmıyor: aynı zamanda başkasına takdim ettiği Şükran isimli kıza, hem de annesi Fatma’ya ilgi duyan bir cinsi sapık rolündedir. Bunu da mutlak sevgi ve ilahi aşkla açıklanmaktadır ki, bundan ötesi akla ziyan düzmecelerdir. Burada sevgi veya aşk dediği şey hazcılık ve hedonizmdir. Adeta karşımızda Ömer Hayyam’ın çağdaş bir tasarımı çıkmakta ve hazcılık mesleğinin yeni bir yorumu yapılmaktadır. Kısaca hikmet ve hakikat din dışında ve hazcılıkta aranmaktadır. Roman bu haliyle gerçekle kurgunun kombinasyonundan ibaret görünüyor.

Kitapta hayatın merkezine, hikmet adı altında cinsellik oturtulmuş bulunmaktadır. Hatta Sofus bu noktada roman kahramanı Adam Zakir’i Freud’un teziyle iknaya çalışılmaktadır. Çok ilginçtir, Adam’ın cinsel tercihleri aynen Freud’unkini hatırlatmaktadır. Peki Freud’u üreten ortam nedir? Bilindiği gibi Yahudiler beynelmilel ve kozmopolitan özelliklerine rağmen Avrupa’da içe kapanmış ve dışlanmışlardır. Gettolara hapsolmuşlardır. Bu gettolardaki sosyal ve cinsel hayat getto sınırlarıyla çevrilidir. Rotschild ve benzeri zengin Yahudilerin akraba evlilikleri de hem bu sosyolojik kültürden ve hem de serveti tekelde tutma kaygısından neşet etmiştir. Gettoların daha daraltılmış hali bizi komünlere götürür. Cinsel hayat da bu kapalı ortamın bir ürünüdür. Bundan dolayı Freud’un onlar arasından çıkması bir tesadüf sanılmaktadır. Freud, Hazreti Musa’yı reddetse ve Karl Marks aslını inkar etse de yine de her ikisi de Yahudi kültürünün bir ürünü konumundadır. Karl Marks’ın söyledikleri, Yahudilerin servet düşkünlüğüne belki şuuraltı bir tepkidir. Freud’un kisi ise yine getto cinsel hayatının şuuraltı psikanalizidir. Ve bu psikanalizi en iyi ortaya atan kitaplardan birisi de şüphesiz “Yahudi Efendi” romanıdır.  “Yahudi Efendi” romanında işlenen hayat algısı ve anlayışı büyük ölçüde beynelmilel Yahudi ve onun ötesinde dönmelerin hayatını temsil ve tasvir etmektedir.  Freud’un temsil ettiği hayatın merkezinde libido ve şehvet vardır. Hayatı yönlendiren en büyük dürtü cinselliktir. Yahudiliğin temelinde teşettüt yani dağınıklık ve bunun getirdiği gizlilik vardır. Bunun sonucu gettolara hapsoldukları gibi İsrail’i kurarken de Kolhozlardan mülhem olarak kibbutzları hayata geçirmişlerdir. Kibbutzlar da gettoların bir başka versiyonudur. Bir nevi komün hayatıdır. Bu bizi Mazdek mezhebine kadar geri götürür. Belki gizli cemiyet olarak masonluğu ihdas etmeleri veya ele geçirmelerinin temelinde de bu özellikleri yatmaktadır.

Yahudi Efendi, yani Romandaki Adam Zakir, felsefe ile günahı meşrulaştırmaya çalışıyor. Günahı tövbe ile yıkamak yerine mazeret uydurup masumlaştırıyor. Dini ritüelleri cemiyeti medenileştirmek için uydurulmuş kurallar olarak tasvir ediyor. İşin esasının manevi/ruhi olduğunu ileri sürüyor. Bu durumla günah ortadan kalktığı gibi ibadete de gerek kalmıyor. Dolayısıyla masonluğun “kâmil insanı”; her türlü manevi ve ahlaki bağdan kurtulmuş ve azat olmuş sayılıyor. Bu bağlamda, her türlü günahı irtikâp edebileceği gibi ibadete de ihtiyacı bulunmuyor. Halbuki din günahı meşrulaştırmak yerine tövbe ile sahibini evvabin ve tevvabin zümresine taşır. Felsefe ile günahı meşrulaştırmak ise doğrudan İblis’in yoluna çıkmaktadır. Roman da insanlara böyle iblisane bir yolu aşılamaktadır. Bu bize aynı zamanda bazı batini anlayışları hatırlatmaktadır. İslam’dan ziyade felsefeye yakın duran “batinilik” zaman zaman bu gibi güçlü cereyanların kontrolüne kaymıştır. Kuralın ve ritüellerin yerini gnostizm ve hazcılık almıştır. Ama gnostizm ile hazcılığın harmanlanması sonuçta agnostizme dayanmaktadır. Halbuki, gnostizmin (manevi ve ruhani sırlara erişmenin) sağlaması vahyin kurallarında yatmaktadır. Yahudi Efendi kitabını bir de Soner Yalçın’ın Efendi kitabıyla mukayese ederek ve onun mantığının ışığında okumak daha ufuk açıcı olacaktır.

Casuslar evi 

Mim Kemal Öke’nin ‘Saray’daki Casus’ adlı kitabını okuyunca çarpılmıştım. Büyük Oyun çerçevesinde, Raşid Efendi kılığında bir derviş şeklinde Orta Asya’yı turlayan ve gezen şahsın aslında Macar asıllı bir İngiliz casusu olan Vambery’den başkası olmadığını ortaya koymasıydı çarpıcı olan. İlk defa olarak yine aynı kitap vasıtasıyla Vambery’nin, II. Abdulhamid Han’ın gözdesi olan Ebul Hüda Seyyadi’nin ağzından Cemaleddin Afgani’nin sanıldığı gibi Afganlı değil İranlı olduğunu aktardığını okuyoruz.. Bütün bunların ötesinde kitap, Yıldız Sarayı’nın bir casus yuvası olduğunu ortaya koyuyordu. Buraya bir nokta koyarak yine İstanbul’a bir baykuş yuvası gibi tüneyen Alexander Parvus’a temas etmek yerinde olur. İlk defa onun derli toplu bir biyografisini Ertuğrul Düzdağ’ın Yakın Tarihimizde Gizli Çehreler kitabında okumuştum. Tabii ki Parvus’un sergüzeşti de çarpıcı olmasının ötesinde korkutucuydu da. Yahudilerin entrikacı ve ihtilalci karakterini ve şeytani kriterlerini ortaya koyuyordu. Komplo teorilerine sürekli itiraz eden Yahudilerin Vambery ve Parvus aracılığıyla yaptıkları bile bu iddiayı ispata kâfidir. Vambery, İkinci Abdulhamid Han’ı kafa kola almaya çalışırken ihtilalci Alexanander Parvus da İttihat ve Terakki’nin üçlüsü Enver, Talat ve Cemal paşalar yanında Maliye Nazırı dönme Cavid’i de kafesi içine almayı başarmıştır. Bu Mason ve dönme İttihatçılar, Siyonist odaklara siyasi danışmanlıkta bulunuyorlardı. Çok calib-i dikkat bir şekilde İttihatçıları, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması fikrine alıştırıyor veya hazırlıyorlardı. Onun ötesinde, Vambery, İngiliz istihbaratına çalışırken, Parvus’un Almanlarla birlikte İngiliz istihbaratına sızmış Siyonist casuslara çalıştığı da anlaşılmaktaydı. Dönemin Yahudileri çok dilli oldukları gibi aynı zamanda çok yönlü münafıklık huylarıyla herkese hoş görünmeyi başarıyorlardı. Bunlar sıradan bir casustan ziyade, çok yönlü bir ajanı veya köstebeği hatırlatıyorlardı. Bir yandan da Rusya’daki Bolşevik devrimin temellerini atıyor ve onun altyapısını fonluyorlardı. Parvus’a göre, Rusya’da bir devrim gerçekleşmesi için Rusların Cihan Harbini kaybetmeleri gerekiyordu. Olmadı, Bolşevik devrimini finanse etmeleri için Almanları iknaya çalışmışlardı. Bunun sonucunda Çarlığa karşı ayaklanmaları organize etmek üzere Alman istihbaratı kesenin ağzını açmıştı.

İhtilalci Yahudiler bir taraftan jöntürklerle İkinci Abdulhamid’i devirdiler. Bu planın merkezinde Emmanuel Karraso vardır. İkinci olarak, Alexander Parvus ve benzerleri aracılığıyla Rus Bolşevik devrimini tetiklediler. Ve yine Jabotinsky gibiler İsrail’in kuruluşunu hazırladılar. Emmanuel Karraso’nun torunu olması muhtemel olan Toksöz B. Karasu tarafından kaleme alınan ‘Yahudi Efendi’ romanı ise kurgu yoluyla, aslında Mim Kemal Öke’nin Saray’daki Casus’ta bahsettiğinin ötesini taşıyor ve sadece Saray’ın değil bütün İstanbul’un bir casusluk yuvası haline geldiğini ortaya koyuyor. Bu roman gerçeğin ta kendisini anlatıyor. Osmanlı’nın izmihlalinde Yahudi parmağı olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Hem de roman diliyle; inkâr etme kapısını açık tutarak ve hiç risk almadan bunu yapıyor. Lakin kitapta gerçekten de bugüne kadar üzerinde pek durulmayan İstanbul’u casusluk yuvası haline getiren yine Parvus gibi Rus uyruklu bir Yahudi olan ve İsrail’in kuruluşunda emeği bulunan Jabotinsky’den bahis var. Jabotinsky, o tarihlerde Osmanlı’nın istikbalini ele alan “Türkiye Savaşta” diye önemli bir kitap yazmış bulunuyor. Yahudilerle Türklerin ilişkilerini tarih aynasında analiz ediyor. Aslında Osmanlı’nın yıkılmasında üç İttihatçıya bedel üç tane de Yahudi sima mühim rol oynuyor. Bunlara da Osmanlı’yı yıkan Yahudi triumvirası demek yerinde ve uygun düşüyor. İkinci Abdulhamid’i hal eden heyette yer alan Emmanuel Karraso, Hahambaşı Hayim Nahum ve Rus Yahudisi Jabotinsky. Yahudi Efendi romanı da satır aralarında zaten buna temas ediyor.

Kitapta ayrıca, Şehzade Yusuf İzzeddin’in ve Sultan Reşad’ın ani ölümlerinin arkasındaki giz ve esrar perdesi ve bunun muhtemel bir komplo sonucu olduğu da işleniyor. Bunun sonucunda taht dirayetsiz ve çaresiz Vahdeddin Han’ın eline geçiyor o da kurulan Yahudi tezgahını bozamıyor. O sıralarda İstanbul adeta Siyonizmin casus evine benziyor. Yahudiler Osmanlı’yı her açıdan kuşatmış bulunuyor. Herzl’e yüz vermeyen II. Abdulhamid Han, tahttan indiriliyor. Sonra olaylar çorap söküğü gibi gelişiyor. Osmanlılar bitiyor, İngilizler Kudüs’e giriyor ve Yahudilere hem sözlü hem de fiili olarak “milli vatan” taahhüdü yapılıyor. 1909 ve 1910 yılında Kahire’den İstanbul’a gelen Reşid Rıza, İttihatçıların arasında Siyonizm cereyanının boy attığını ve İttihatçılar arasına birçok Siyonistin sızdığını tespit ediyor ve bu fikrini Menar okurlarıyla paylaşıyor. O yıllarda Siyonistler İstanbul’da cirit atmaktadırlar ve İttihatçıların kılavuzu makamındadır. Böylece Yahudilerin eliyle hem Osmanlı hem de Rus imparatorlukları elden gittiği gibi Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasının da önü açılmıştır. Bu böyle olmakla birlikte, Yahudi Efendi romanında (sahte)İsrail devletinin tarihin bir parantezi olarak kalacağı da anlatılmaktadır. Roman kahramanlarından birisi, İsrail kurulsa dahi ömrünün uzun olmayacağını ve yıkılacağı öngörüsünde bulunmaktadır. (Yahudi Efendi, sh: 79). 1917’yi baz aldığımızda bu kehanete göre İsrail’in nihai tarihi 2017 olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hürriyet’in Defne’si; Yahudi’nin Fitnesi:

İsrail’de “Daphna”, ABD’de “Daphne”, Türkiye’de ise “Defne”  oluyordu.

Ebu Garip işkencecisi ile gülerek verdiği pozlar ve her ülkede farklı imzayla yayımlanan Raghad Hüseyin röportajlarıyla gündeme gelen Defne Barak kim oluyordu?

Hürriyet bir Defne Barak röportajını daha sürmanşetten duyurmuştu.

Dünyanın her yerinde devlet kapılarının önünde açıldığı bu hatun kişi gücünü nerden alıyordu?

Defne Barak, Pakistan eski Devlet Başkanı Pervez Müşerref’in karşısında, ’altına pantolon giymeyi unuttuğu’ bir trikoyla oturmuş, yani her tarafını ortaya koymuştu..

Hillary Clinton, ABD’deki bir resepsiyonda, Ertuğrul Özkök’e, Barak ile ilgili olarak, ’ikna edemeyeceği kimse yok’ buyurmuştu. Acaba bu ikna yeteneği, sadece külotsuz oturuşundan mı kaynaklanıyordu? Elbette hayır. Onun asıl kozu Yahudi oluşuydu ve Siyonist Lobilerin emrinde çalışıyordu.

Hürriyet Gazeteci Defne Barak’ın Ebu Gureyb işkencecisi Lyndee England ile yaptığı röportajı yayınlamaktan utanmıyordu. İşkenceci kadın ile gülerek poz veren Defne Barak, işgalci Amerikalıların, binlerce Iraklıya yaptığı işkenceleri soracağına, özel zevklerini, nasıl yemek yaptıklarını vs. sormuştu.

Siyonist Katil Ehud Barak’ın kuzeni mi?

Sona bıraktık ama, aslında en mühim konu: ’kim bu sarışın’ sorusuydu...

Haberleri Hürriyet’te Defne Barak adıyla çıkıyordu. Ama Saddam’ın kızı Raghad ile yaptığı röportaj İsrail’de çıkan Maariv gazetesinde Daphna Barak adıyla yayınlanıyordu.

Türkiye’de Defne, İsrail’de Daphna, Amerika’da Daphne olan bu bayanın İsrail’in eski Başbakanı Ehud Barak’ın kuzeni olduğu söyleniyordu. Kendisi Hürriyet muhabiri olmayıp, bağımsız çalışıyordu. Röportajlarını bir ajans aracılığıyla pazarlıyordu. Biri İsrail, diğeri Amerika olmak üzere çift pasaport taşıyordu. Rivayet odur ki, bir ara Libya’dan sınır dışı edilip kovulmuştu.

Hürriyet’in manşetlerine, sürmanşetlerine layık gördüğü bu sarışın, kendi sitesinde (daphnebarak.com) Hürriyet’ten ’bir Ortadoğu ülkesinin yayın organı’ diye bahsedip geçecek kadar da gururluydu! Yani Türkiye’yi anmaya bile tenezzül etmiyordu. Kim bilir, bekli de Hürriyet Gazetesinin aslında İsrail’in havarisi olduğunu ima ediyordu.

Daphe, ‘Barack’, Obama

Biliyorsunuz Fehmi Koru, hem kendi köşesini hem de komplo teorisyeni olan ikinci kimliği Taha Kıvanç’ın köşesini AKP’li görünerek ABD’nin yüksek hizmetine sokmuş bulunuyordu.

Acaba, Hürriyet’in Defne’sini bir yandan İsrail’e bağlayan ’Barak’ soyadı, öbür yandan ABD’nin yeni Başkanı Obama Barack’a bağlanıyor muydu?

Demokratların adayının Obama olacağı kesinleştiğinde Barack’ın Kenya’daki ailesine ilk ulaşan ve Obama ‘Müslüman mı’ polemiğini başlatan da Fehmi Koru’ydu..

İslam Dünyasında ABD emperyalizmine ve İsrail siyonizmine karşı artan nefreti törpülemek ve Ilımlı İslam safsatası ve “Hüseyin” sıfatıyla, Müslümanları daha uzun yıllar Amerika’ya hizmet ettirmek üzere vitrine çıkarılan Obama’nın; “İslam taraftarı, mazlumların kurtarıcısı” olduğu kanaatini yaymak görevi bu kendileri şerefli, ilişkileri çetrefilli İslamcı yazar takımına düşüyordu.

Ne de olsa ’kutsanmış’ anlamına gelen Barack kelimesi İsrail’e hiç yabancı gelmiyordu!

 

 

 

 

 

 



[1]  15.12.2008 / Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

Ahmet Akgül Hocamızın Fetullahçı Kumpasa Karşı Savunması
    Fetullah Gülen’e Hakaret İddiasıyla İlgili: T.C İSTANBUL 25. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNE, Fetullahçıların...
Devami
İslam Düşünceli, Müspet Milliyetçi ve ERBAKAN TAKİPÇİSİ OLMAK
  Biz görüşlerimizi, gerçeklerimizi ve tarafgirliğimizi oluştururken, “Mutlak Doğru”ları esas alarak...
Devami
PROTESTANLIK, KAPİTALİZM VE AKP
Anadolu’da milyonlarca halkımız sefalet ve yoksulluk içinde kıvranırken, Afrika’da on...
Devami
Genelkurmay Bahanesiyle; OSMANLI ÜZERİNDEN İSLAM DÜŞMANLIĞI
Behiç Gürcihan, Habertürk adına Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı’nın İlker...
Devami
DERİN DEVLET BADİRESİ VE ÖZEL HARP DAİRESİ
Hatırlanacağı gibi, Papa suikastçısı Mehmet Ali Ağca'nın tahliyesi, Türkiye'de eski...
Devami
BU KAFALARLA BU KUŞATMA KIRILAMAZDI; EGE ADALARIMIZA VE AKDENİZ’DEKİ HAKLARIMIZA SAHİP ÇIKILAMAZDI!
  BU KAFALARLA BU KUŞATMA KIRILAMAZDI; EGE ADALARIMIZA VE AKDENİZ’DEKİ HAKLARIMIZA SAHİP ÇIKILAMAZDI!         ...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 2648

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR