Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 16
ZayıfMükemmel 
2010 - TEMMUZ 2010


Tarihini unutan toplumlar divaneye dönüyordu!

Tarih, bir toplumun milli bilinç ve birikimi, her konuda başvurup ders alacağı öğretici ve gerçekçi deneyimi olduğu gibi; güvenli ve projeli geleceği demektir. Tarihten ibret ve örnek almayanlar, onurlu ve huzurlu bir gelecek inşa edemeyecektir.

Tıbbi, teknolojik ve psikolojik bir müdahale ile beynindeki ilgili merkezlerden geçmiş bütün hayatı ve hatırası silinen bir insan, nasıl bir boşluğa ve başıbozukluğa düşüyorsa, kendi tarih kültüründen, milli ve manevi köklerinden koparılan bir toplumun da, aynı acizlik ve çaresizlik içinde kıvrandığı görülecektir. Yani tarih sadece geçmiş değil, aynı zamanda gelecektir. Tarihle ve geçmişteki kökenleriyle ilişkisi bulunmayan hiçbir hadise düşünmemek gerekir. Osmanlı bizim şanlı geçmişimizdir. Osmanlı dünyanın gerçek hakimi ve insanlığın örnek hadimi olmuş bir medeniyettir. Devrin en büyük devletlerinin elçileri bile padişahla görüşebilmek için aylar boyu İstanbul’a gelip beklemek mecburiyetindedir.

Mustafa Kemal: “Tarih, ihtiyatsızlar (dikkatsiz ve tedbirsiz davrananlar) için, merhametsizdir” demektedir. Yani tarihi gerçekleri ve yakın geçmişimizde Osmanlının yıkılış sebeplerini ve Türkiye’nin başına gelenleri iyice düşünüp tespit etmezseniz, bu gerçekleri cesaretle irdelemezseniz ve içinize sızan virüsleri fark etmez ve önemsemezseniz, çözülmeniz ve çökmeniz kaçınılmaz hale gelir.

Anadolu’da, bu coğrafyanın tamamına hakim olamayan ve bir kısmı elinden koparılan bütün devletler ve medeniyetler tarihten silinmiştir. Şimdi Kürdistan hayaliyle Güneydoğumuzun önce otonomi, sonra federasyon diye adım adım koparılmaya çalışılması, Türkiye Cumhuriyetini yıkıma sürüklemek içindir.

Bütün bu fitne ve fesatlıkların arakasında ise, Siyonist Yahudilerin, kripto dönmelerin ve onların kışkırtıp kullandığı Hıristiyan azınlık kesimlerin bulunduğu bir gerçektir.

Bu tür tespit ve tavsiyelere, Yahudi ve Hıristiyan düşmanlığı veya komplo teorileri mantığıyla karşı çıkmak, ya gaflet ve cehalet eseridir veya “virüsleri ve üretim merkezlerini” gizleme gayretidir.  Bizim hem inancımız, hem de insanlık anlayışımız, farklı din ve kökenlerden herkesin temel haklarına saygı duymayı ve sahip çıkmayı öğütlemektedir. Ama tarihin acı tecrübelerini; devletimize, milletimize ve ülkemize yönelik hıyanetleri de her halde unutmamak ve tedbiri elden bırakmamak gerekir.  Çünkü tarihsizlik, en büyük talihsizliktir ve tarihinden habersiz toplumlar hem güdükleşecek hem de düşmanlarınca kolay güdülür hale gelecektir.

19 Mayıs 2010 tarihinde, Fırat TV’de, Türk Ocaklarının tertiplediği bir konferansta eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu’nu izlemiştim.

Türkiye üzerindeki oyunları, Ermeni soykırım senaryolarını, Kürt ve Ermeni açılımlarını, Amerika, Avrupa ve Rusya’nın Anadolu hesaplarını, Tanzimatçıların, İttihatçıların hata ve hasarlarını, misyonerlik faaliyetlerinin perde arkasını ve azınlıkların azdırılmasını çarpıcı tespitler ve uyarıcı bir dille gündeme getirmişti. Ama bir nokta bizim de, dikkatli izleyicilerin de dikkatini çekmişti:

Özellikle son iki asırdır ülkemize yönelik hıyanet projelerinin ve işbirlikçi girişimlerin arkasındaki asıl şeytani güçlere, yani siyonizm gerçeğine ve bunların karakolları olan masonik merkezlere tek bir kelime olsun değinmemişti. Hatta sorular faslında bir üniversite gencimizin:

“Hocam milletimize, devletimize ve ülkemize yönelik bütün bu sinsi ve sistemli projelerin arkasında, bunları yönlendiren ve destekleyen, ama kendini gizleyen başka bir güç odağı yok mu?”

Şeklindeki şuurlu sorusuna, Sn. Yusuf Halaçoğlu:

“Hayır, öyle gizli mizli bir güç bulunmuyor. Zaten bu tür planların hangi Amerikan kuruluşunda, Avrupa’nın hangi organında yapıldığı raporların altında açıkça belirtiliyor...”

diyerek, alaycı bir yanıt verip, değil cesur ve sorumlu bir bilim adamına, hatta duyarlı ve tutarlı herhangi bir Türk vatandaşına bile yakışmayan bir tavır sergilemişti.

Yusuf Halaçoğlu’nun beynelmilel Siyonizm gerçeğinden ve onlara bağlı olduğu için Atatürk tarafından kapatılan Mason Localarının yıkıcı faaliyetlerinden habersiz olması mümkün değildir. Geriye bir tek şey kalıyor; yoksa milletimize ve insanlık alemine yönelik bütün bu hıyanet ve melanetlerin arkasındaki Yahudi Siyonizmini gizlemek ve dikkatleri başka merkezlere çekmekle mi görevlidir?..

Bizlerin Tanzimatçı ve İttihatçı komitacılardan PKK militanlarına, ASALA eşkıyalarından GLADYO ve Ergenekon tipi yapılanmalara, bunların hepsinin suçlusu ve sorumlusu olarak sadece Haçlı Hıristiyanları ve misyonerlik teşkilatlarını görüp bütün kinimizi ve enerjimizi onlara yöneltmek, en çok Yahudi siyonizminin ve İsrail’in işine gelmektedir ve bu hizmeti sunanlara müteşekkirdir.

Sn. Yusuf Halaçoğlu’nun “Osmanlının son dönemindeki Ermeni isyanlarının ve tehcir olaylarının arkasında, İttihatçı Sabataist dönmelerin ve Ermenilerin içine sızan Yahudi asıllı Pakradunilerin olduğunu” belgelerle açıklayan ve kendisi de Ermeni asıllı bir vatandaşımız olan Levon Panos Dabağyan kadar bile gerçekçi davranamaması üzüntü vericidir.[1]

Evet, maalesef günümüzde en etkili ve sinsi şekilde yapılan “tarihi gerçek tahrifi ve dikkatlerin yanlış yönlere çekilmesi”; olayları eksik anlatarak, doğruları kesip aktararak yapılagelmektedir. Bu tarihi, fiili ve Kur’ani gerçekleri gizlemek, Hakka ve halka hizmet değildir. Sn Yusuf Halaçoğlu’na, konferansının sonunda “aklımızı kullanmamızı, mantıklı davranmamızı” emrettiğini hatırlattığı Kur’an’ımızda bir de, “İnanan insanlara en şiddetli ve tehlikeli düşman olarak tanıtılan” (Maide: 82) sinsi ve Siyonist Yahudi gerçeğini ve onlara karşı nasıl dikkatli ve tedbirli davranmamız gerektiğini özellikle öğütleyen ayetleri okuması, âcizane tavsiyemizdir.

Yahudiler, bir nevi beşeriyetin (insanlık bünyesinin) nefsi emaresi konumundadır. Evet, kendi benliğini kazanması, haklarını koruması, ihtiyaçlarını temine çalışması için, her insana “nefis” lazımdır; ama onun şerrinden ve şeytani dürtülerinden de sakınılması ve sürekli kontrol altına tutulması da şarttır.

Önce şunu asla unutmayalım:

Cenabı hak hiçbir şeyi, hiçbir kişiyi ve hiçbir kavmi boşuna yaratmamıştır. Varlığa çıkarılan ve hayat bağışlanan her şeyin ve herkesin mutlaka bir hikmeti ve hedefi vardır. Bu bağlamda Yahudilerinde bu imtihan dünyasında, bilinen ve Kuranla haber verilen zararları ve fesatlıkları yanında elbette birçok yararları ve Rabbani maslahata dayalı yaratılış amaçları da bulunmaktadır.

İşte Yahudilerin de:

  • Hem tarihte birçok önemli devlet ve medeniyetlerin oluşmasında katkıları vardır; ama aynı zamanda birçok kanlı ihtilal, isyan ve savaşlarında kışkırtıcılarıdır.
  • Hem birçok bilimsel ve teknolojik keşif ve gelişmelerin hızlanmasına yol açmışlardır; ama (Atom bombası gibi) aynı teknolojilerin insanlığın aleyhine kullanılmasının da müsebbibi olmuşlardır.
  • Tarih boyunca pek çok ülkede, hem ticaret, sanat ve sanayinin gelişmesine öncülük yapmışlar; hem de bu tür fırsat ve imkânları, başkalarını acımasızca sömürmek faizcilik ve rantiyecilikle insanların sırtından geçinmek, sermaye ve sanayi gücüyle ve masonluk eliyle toplumları köleleştirmek, fuhuş ve eğlence sektörüyle ahlaki değerleri körleştirmek gibi haksız ve ahlaksız yollara sapmışlardır.

Yahudiler bütün bunları: çok akıllı, çok başarılı, çok anlayışlı oldukları için değil, maalesef hiçbir Müslümanın, hatta vicdan ayarı bozulmamış hiçbir insanın, asla düşünemeyeceği, aklının ucuna getiremeyeceği ve yapmaya tenezzül etmeyeceği kadar çirkin ve zalim tuzakları, tasarıları ve şeytani planları, acımasızca ve üstelik bunun kendisine doğuştan bağışlanmış bir hak olduğu inancıyla yapmaktadır.

Ve bu konumuyla Yahudiler diğer milletler ve devletlerarasında bir nevi:

Kendi asli yapıları (fıtratları) değişime uğramadan, etkileşime girdikleri kesimleri (cisimleri) ayrıştırıp yozlaştıran, ayarını bozup kullanan katalizör rolü oynamaktadır.

Kuranı kerimdeki:

“Ey İsrailoğulları, size in’am (ikram ve ihsan) ettiğim nimetimi ve sizi âlemlere tafdil (faziletli) ettiğimi (bazı konularda üstünlük verdiğimi) hatırlayıp (nankörlük ve kötülükten vazgeçin)” (Bakara:47)

Ayetinde de bu gerçek vurgulanmaktadır.

Hz. Peygamber Efendimiz tarafından Hayber Kalesinin fethinden sonra, Yahudilerle yapılan özel anlaşma gereği; hurma, hayvan ve hububattan oluşan yıllık mahsulün yarısını devşirmek ve böylece onların azgınlıklarını frenlemek ve hizaya getirmek üzere, tahsildar olarak gönderilen Sahabe onlara:

“Şimdi, arzu ederseniz mevcut mahsulü, siz taksim edin, ben istediğim kısmını alayım, isterseniz ben paylaştıralım, siz tercih ettiğiniz parçayı alın” deyince, Yahudi ileri gelenlerinin:

“Vallahi bugüne kadar bundan daha adil bir teklifle muhatap olmamıştık. Ancak bize hiçbir hilekârlık ve hırsızlık imkânı bırakmadığı içinde, nefsimize bu denli ağır gelen tercihe zorlanmakla da hiç karşılaşmamıştık” şeklindeki yanıtları, Yahudilerin tiyniyet ve zihniyetlerini ne güzel yansıtmaktadır.

Bu arada bütün Yahudileri Siyonist ve fitneci görmek ve sadece Yahudi oldukları için hücum etmekte elbette doğru değildir. Siyonist İsrail devleti yıkılmalı! Diyen Haham Ahron Cohen gibilerini herhalde ayırmak gerekir.

İstanbul’a gelip bir panelde konuşan Neturei Karta Üyesi Haham Ahron Cohen; Yahudiliğin 3 bin yıllık tarihi olduğunu ancak Siyonizm'in daha çok yeni olduğunu, Siyonizm'in yaptıklarının Yahudilere mal edilmemesi gerektiğini ifade ederek "İsrail Devleti Yıkılmalı" demişti. "Siyonizm İle Mücadelede Yeni Stratejiler" Paneli'ni için Türkiye'ye gelen Islamic Human Rights Commission (IHRC) Başkanı, Neturei Karta Ortodoks Yahudi Örgütü'nün temsilcileri, Britanya Müslümanlar Birliği Politika Direktörü çok önemli mesajlar vermişlerdi. Panelde ilk olarak konuşan Britanya Müslümanlar Birliği Politika Direktörü Said Ferjani, ayet ve hadislerde Yahudilerin top yekûn düşman ilan edilmediğini, sadece zulmedenlerden bahsedildiğini söylemişti Daha sonra söz alan Neturei Karta Üyesi Haham Ahron Cohen ise; Yahudiliğin 3 bin yıllık tarihi olduğunu ancak Siyonizm'in daha çok yeni olduğunu, Siyonizm'in yaptıklarının Yahudilere mal edilmemesi gerektiğini ifade ederek "İsrail Devleti Yıkılmalı" demişti.[2]

Sinsi ve Siyonist Yahudilerin, içinde yaşadıkları halkları kolaylıkla aldatıp oltalarına takmada, devlet çıkarlarını ve bürokratlarını ele geçirip kullanmada, ahlaki, siyasi ve iktisadi tahribatını yapmada en büyük tuzağı kendilerini kolaylıkla gizleyip, hemen onlardan biri gibi davranmadaki ustalıklarıdır. Anadolu’da Türk ve Müslüman, Britanya’da İngiliz ve Anglikan, Almanya’da germen ve Protestan, Hindistan’da Hindu, İran’da Şii olmakta, çeşitli mezhep ve tarikatlara sızmakta ve bulundukları ülkenin ve bölgenin dilini ve adaletlerini öğrenip konuşmakta ve bütün bunları yaparken kendi batıl ve bozuk akide ve hedeflerini asla unutmayıp gizlice yaşamakta ve aralarında birbirlerini tanıyıp anlaşacakları şifreli sözcükler ve işaretler kullanmaktadırlar. Bu kripto (gizli ve sinsi) tavrı yüzünden parazit ve kan emici rolünü çok daha iyi oynamaktadır.

Kripto: Asıl inancını ve siyasi amacını gizleyerek bir topluma karışan ve çeşitli şifreler ve işaretlerle birbirlerini tanımaya çalışan “kötü niyetli cemaatler” için kullanılır.

Kendi ırkını, inancını, dilini ve dinini gizleme gayesi ve içinde yaşadıkları toplumdan biri gibi görünme gayretiyle, özellikle Yahudilerin ve bir kısım Pakradun (Yahudi asıllı) Ermenilerin Müslüman geçinme sahtekârlığıdır.

Kripto Yahudilik; Türkler arasında “Sabataistlik”, Kürtler arasında, “Bedirhanilik”, Babanzadelik ve Barzanilik” örneklerinde olduğu gibi:

  • Suçluluk ve fark edilme psikolojisinin
  • Puştluk ve hainlik hilesinin
  • Sinsi heveslerin ve Siyonist emellerin
  • Korkaklık ve münafıklık alametinin
  • Şeytanlık ve düşmanlık dürtülerinin
  • Kendilerini imtiyazlı, diğerlerini bayağı ve aşağı görme düşüncesinin sonucu olarak, görünürde Müslüman, milliyetçi, İslamcı ve ulusalcı rolü oynayan, ama gerçekte, ülkemize, milletimize, dinimize ve devletimize karşı tuzak hazırlamanın ve içten yıkmaya çalışmanın kılıfıdır.

Milli Gazeteye sık sık e-mail yollayan, kendisini "Yahudi Siyonist ve Türk Milliyetçisi" olarak tanımlayan ve Recep" T. Erdoğan'ın çocukluk arkadaşı olduğunu vurgulayan ve şimdi İsrail vatandaşı bir gazeteci olan ve İsrail’in Gazze’ye yardım konvoyuna saldırılmasını haklı bulan RAFAEL SADİ şunları açıklamıştır:

"Beyler,  Yahudilik ve Siyonizm birbirinden ayrılmayan iki kavramdır!  Siyon Kudüs'ün adıdır! Yahudilerin en önemli saydıkları yer Siyon tepesidir! Bu isme bağlılık bütün Yahudiliğin temel taşıdır! Bu nedenle Yahudilik ile Siyonizm arasında bir fark bulunmamaktadır. ‘Yahudilerin İnsan haklarına sahip çıkıyorum, ama Siyonistleri sevmiyorum’ sözü ‘Ben aslında hiçbir Yahudi'yi sevmiyorum’ anlamını taşır."[3]

Yani, gizli ve açık bütün Yahudiler aynı zamanda Siyonizm taraftarıdır ve Arz-ı Mev’ud hedefi için Türkiye dahil bütün Ortadoğu İslam ülkelerinin parçalanması için çalışmaktadır. Bunu da Türk Milliyetçisi kılıfıyla yapmaktadır!?

Ancak Masonik hareketler; artık tanınmakta ve kripto Yahudiler telaş içinde kıvranmaktadır!

Uzun süreli bir araştırmanın sonuçları ezber bozuyordu.

“Uzun süreden beri bir araştırma ile uğraşmaktaydım. 1991-1992 yıllarında çalıştığım bir proje esnasında bana ulaşan bilgileri ve bağlantı noktalarını kullanarak bu çalışmayı sonunda tamamlamıştım. “Açıklama gereğini neden duydum?” Buna net cevabını sizlere aktarmaya çalışacağım.” Diye başlayan tespitler oldukça anlamlı ve çarpıcıdır.

Kripto Yahudiler ve masonlar

“Bilmenizi isterim ki biz “Anti Semitizm” peşinde koşanlardan değiliz. İsrail’in yaptıklarını bir insan olarak kabul etmemiz mümkün olmamasına rağmen; devlet ve derin devlet olarak planladıklarını ve yaptıklarını onların var olma savaşı olarak görmekteyiz. Var olmak için yok etmekten, hem de kökünü kazırcasına yok etmekten, şeytani bir hırs ve hınçla mazlumlara saldırmaktan çekinmeyen ve insan suretli şeytan taifesinin yaptıklarını “insanlık suçu” olarak nitelendirmekteyiz. Bu nedenle İsrail’in kurulduğundan bu güne kadar devlet yönetiminde yer alan her kim varsa “siyasetçi-bürokrat” tamamının Türkiye Cumhuriyeti Devleti Mahkemeleri tarafından “insanlığa karşı katliam ve soykırım suçu işlemekten “gıyaplarında yargılanacakları” günü beklemekteyiz. Ama her nedense bu bir türlü olmuyor, olamıyor. Bu durumda da biz onlara değil, onlar hakkında yapmaları gerekeni yapmayanlara kızıyoruz; yani bu ülkeyi yönetenlere, bu ülkenin söz sahiplerine, bu ülkenin sivil giysili ve üniformalı bürokrat kesimine içerlemekteyiz.

Belki de bu devletin istihbarat birimleri “tadilat nedeniyle” ya da “kanlı belge ishali” olduklarından bu işlere vakit ayıramıyorlardır diye düşünüyoruz ve yıllardır bu çalışmayı “iğne oyası” işler gibi yapmış bulunuyoruz.

Şimdi sizlere bu çalışmamın bir bölümün aktarmak istiyoruz ve bazı hususların aydınlatılmasında da fayda umuyoruz.

Türkiye’de Yahudi kriptolarla Masonların işbirliği, zulüm ve sömürü saltanatının temelini oluşturuyordu.

Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de “Mason Locaları” faaliyettedir ve etkin konumdadır, hatta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün faaliyetlerini kesinlikle yasakladığı dönemlerde bile varlıklarını gizlice sürdürmeyi başarmışlardır. Mason Locaları, 1980 yılına kadar çalışmalarında son derece tedbirli hareket etmişler, her an için başlarına bir şeyler gelebileceğini düşünerek adımlarını oldukça ölçülü atmışlardır. Ancak, 1980 yılındaki 12 Eylül Darbesi sonrasında (bir süre) faaliyet sahaları ve pervasızlıkları baş döndürücü bir tırmanışla artmıştır, yani 12 Eylül Mason Locaları için “Ab-ı Hayat” sanılmıştır.! Ancak özellikle 1990’lı yılların başından itibaren Mason Locaları’nda ciddi ve hayret verici iç gelişmeler de yaşanmıştır. Localar; “Milli Masonlar, Enternasyonal Masonlar ve İsrail Bağlıları” olarak üçe çatlamıştır. Bu ayrışmada gurupların payları değişik de olsa, çatlamanın olması ve bu çatlağın gün geçtikçe büyümesi ciddi sorunlara yol açmıştır. 12 Eylül öncesinde eski Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin BATUR’un Türkiye’ye uyarladığı “Kezzap Stratejisi” -ki sonra da adı “Prizma Stratejisi”ne dönüşmüştür- tersine işleyerek Mason Locaları’nın başına felaketler sarmıştır. Şimdi sizlerin bu yazıyı okurken “Masonlukla” “Millilik” nasıl bağdaşır diye sorduğunuzu hissediyorum. Bu durum şimdilik sadece Türkiye için söz konusudur. Bunun çeşitli nedenleri vardır ama asıl nedenlerini şöylece sıralamak mümkündür;

•1980 sonrasında Mason Locaları’nda özellikle üst düzey masonlar arasında “İsrail’e Bağlılık” ritüellerinin hakim olması,

•Dış Güvenlik, İç Güvenlik, Adalet, Eğitim, Basın-Yayın, Kültür kesiminde devlet yönetiminin üst kademelerine yükselmenin vazgeçilmez şartı olarak görülen Masonluğa intisab edenlerin büyük bir kısmında, kişisel beklentilerinin yerini milli menfaatlerin almaya başlaması,

•Enternasyonal Masonların çalışmalarının açık bir şekilde, “dış güçler” tarafından desteklendiğinin anlaşılması ve “Hain Mason-Hain Olmayı Kabul Etmeyen Mason” ayrımının ortaya çıkması,

•Masonik yapıda Masonluktan çıkarma-azletme gibi bir kurumun olmaması nedeniyle, “Milli Masonların” localardan uzaklaştırılarak “uykuya yatırılması” sonrası bunların başka mahallelerde bir araya gelerek bilgi ve gözlemlerini birleştirmeye çalışmasıdır.

Türkiye’de yaşanan bu kırılma, özellikle Emperyalist Yahudi Camiası’nı oldukça tedirgin etmiş ve onları başka çözümler üretmeye sürüklemiştir. Bu çözümler de geleceğe yönelik olmak üzere, bütün dünya üzerinde uygulanmaya geçirilmiştir. Peki, bu çözüm nedir? Araştırmamızı güncelleştirmenin temelinde yatan neden de bu çözümün ne kadar başarılı olduğunu belirlemektir.

Çözüm şudur: bir ülkede kayıtlı-bilinen Yahudi nüfusunun ve nüfuzunun (etkinlik ve yetkinlik durumunun) farklı, ancak görünmeyen bir yolla arttırılması çabasıdır. Yani, her hangi bir ülkedeki kayıtlı-bilinen Yahudi nüfusundan başka bir de bilinmeyen, gizli Yahudi nüfusunun daha etkin olarak devreye sokulmasıdır. 1990’lı yıllara kadar özellikle Türkiye’de çok özel durumlarda devreye giren bu yapı, 1990’lardan itibaren “topyekûn” devreye sokulmaya mecbur kalınmıştır. Esas kırılma yılı ise 1987’ye rastlamaktadır.

Bu çalışmaya benzer ve hatta daha üst çalışmalar eminim ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin pek çok üst kademedeki “Meçhul Askerler” tarafından da yapılmıştır. Ancak bu çalışmaların onlar tarafından açıklanması mümkün ve münasip olmamaktadır. Bu arada hemen belirtmeliyim ki bu çalışma tarafımdan “işportadan” alınmış bir çalışma sanılmamalıdır. Çünkü bu konudaki çalışmaların “işporta”ya düşme ihtimali sıfırdır. Neden? Çünkü, bu güne kadar “işporta”ya düşen çalışmaları oralara servis edenler, az sonra sizlere sunacağım bu gizli (!) güce (yani masonizme ve siyonizme) bağlı unsurlardır.

Bu çalışma, dünya üzerindeki bütün devletleri kapsamaktadır. Ancak sizlere bu çalışmanın tamamı değil, önemli bir kısmı sunulacaktır. Bu çalışmada, devletlerdeki tanınan sayılan ve kaydı olan Yahudiler; bilinmeyen, kayda girmeyen yani KRİPTO Yahudiler ayrı ayrı belirtilmiş, ayrıca KRİPTO YAHUDİLER’in bilinen Yahudilere oranı da özellikle hatırlatılmıştır. Bu oran, merkezde yer alan YAHUDİLERİN, SİNSİ VE SİYONİST HEDEFLERİ’ni ortaya koyması açısından oldukça önem taşımaktadır. Ki benim sizlere sunacağım liste de bu oranın en yüksek olduğu ülkeden en düşük olduğu ülkeye doğru sıralanmaktadır.

İşte o çarpıcı liste her şeyi açıklıyordu.

yahudinufus

 


Not: Yahudilerin açık veya gizli olarak en yoğun yaşadıkları; siyaset, ticaret, kültür ve medyada en hâkim konumunda bulundukları: Birleşik Amerika, Almanya, Yunanistan, Hindistan, Kanada, Avustralya, İran Ve İsviçre’nin bu listeye alınmaması da ayrıca kafa karıştırıcıdır.

Liste dikkatle incelendiğinde

  • Kripto Yahudilerin Türk Cumhuriyetleri, Hispanik Ülkeler, Karadeniz Havzası, Akdeniz Ülkeleri, Avrasya kısaca stratejik önemi ve değeri olan bölgelerde yoğunlaştıkları anlaşılacaktır.
  • Liste dikkatle incelendiğinde bazılarının 2023 yılları Türkiye’si için kurgulamaya çalıştığı “Ufuk Ötesi Projesi” ülkelerinin neredeyse tamamında “Kripto Yahudiler”in yoğun oldukları da ortaya çıkmaktadır.
  • 2009 Aralık ayı sonu itibarı ile dünya üzerinde 16.382.987 açık Yahudi olduğu, ancak 42.013.654 kripto, yani gizli Yahudi bulunduğu da belirlenmiş durumdadır.
  • İsrail’deki Yahudilerin doğum oranları oldukça düşük olmasına rağmen, diğer ülkelerde bulunan Yahudiler ile özellikle gizli, kripto Yahudilerin doğum oranlarının İsrail’deki doğum oranının en az 3 katından fazla olduğu da çarpıcı bir noktadır.
  • Dünya üzerinde 88 ülkede, kripto (gizli) Yahudi nüfusu, açık Yahudi nüfusundan kat kat fazladır. Bu da onların taktik ve tahribatlarını kolaylaştırmaktadır.
  • Ülkemiz barındırdığı kripto Yahudi açısından, dünyada altıncı sırada yer alıyordu.

Bu çalışmaların geçmişinin 1990’lı yıllara dayandığını hatırlatmıştım. Bu güne kadar bu konudaki kaygılarımı çok az arkadaşım ve dostum ile paylaşmıştım. Son günlerde, bu konulara yıllardan beri neredeyse yaşamını vermiş “uykudaki bir Mason” ile karşılaştım. Loca tarafından uykuya yatırıldığında 14’ncü dereceden mason olduğunu öğrendiğim bu önemli kişiyi aslında pek çok kişi ve grup çok iyi tanıyor. Evet, Y.Müh. Yüce KATIRCIOĞLU önemli bir tanıktır.

Kendisi ile yaptığımız görüşmede bana yıllardır üzerinde çalıştığı dosyaların bir kısmının fotokopilerini ulaştırdı. Onun bana teslim ettiği dosyaları inceledikçe kaygılarımda ve şüphelerimde hiç de yalnız olmadığımı anladım.

2002 yılında iktidarın el değiştirmesinden ve AKP’nin gelmesinden sonra Türkiye’de yaşananları ve kaygı verici kırılmaları hangi çözümlemeyi kullanırsanız kullanın, çözmeniz imkânsızdı. Uzun bir süre önce bu konuyu Merhum Cem YAREN de dile getirmiş ve konu ile ilgili bazı yazılar da yazmıştı.

İlk olarak Yüce KATIRCIOĞLU’nun “Suç Duyurusu”na baktım. Ki Yüce Bey bu suç duyurusunu pek çok makama ilettiğini ifade ediyor, örneğin Danıştay Başkanlığı’na 18 Haziran 2009 gün ve 88789; Adalet Bakanlığı’na 17 Haziran 2009 ve 483; HSYK’na (Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu) 17 Haziran 2009 gün ve 1061 kayıt numaraları ile bildiriyor. Yüce KATIRCIOĞLU’nun verdiği dosyayı okudukça için için güldüm aslında ağlanacak halimize ve özellikle medyamızın ne hale geldiğini bir kez daha net olarak anladım. Neredeyse herkes ve her medya kuruluşu Yüce Bey’den aldığı bilgi ve belgelerle kendilerine “menfaat” sağlamış ve sonra da Yüce Bey’e “Sen de kimdin?” diyebilecek kadar pişkinlik yapmışlardı!?

Eski Mason’un Adalet Bakanlığına ve HSYK’ya yaptığı suç duyurusu çok önemli ihbarlarla ve tespitlerle doluydu.

İsterseniz bu tespitlerden bazılarını sizlerle paylaşalım:

  • Türkiye’de Mason Locaları’nın büyük bir kısmında İsrail’e bağlılığın başladığı o dönüm noktası “Sebataycı Dr. Ş. Ö’in, Türkiye masonlarının Büyük Üstadı seçildiği 1981 yılının Nisan ayı”dır.

  • Dr. Ş. Ö. bu planını, henüz Büyük Üstad seçilmeden önce uygun gördüğü hemen bütün masonlarla paylaşmıştır. 1979 yılında da konuyu Yüce KATIRCIOĞLU’na açmıştır. Yüce KATIRCIOĞLU bu görüşme sonrasında kendilerine; “Tasarladığınız ritüel değişiklikleri milli güvenliğimize kesinlikle aykırıdır, bundan vazgeçmenizi isterim” görüşünü aktarmıştır. Bu cevap üzerine aralarındaki “Biraderlik/beraberlik” bağı tamamen kopmuş ve Siyonistler Yüce KATIRCIOĞLU’nu “Gizli amaçlarına karşı ve tehlikeli kişiler” listesine almışlardır.

  • Yüce KATIRCIOĞLU belgelerinde çok çarpıcı bir tespit var ki, bu tespitin bütün kesimler tarafından çok iyi yorumlanması lazımdır: “Unutulmamalıdır ki, bu ölçekte bir komplonun başarılı olabilmesinin ilk şartı, toplumun “komplo olmadığına” inandırılmasıdır.” (Yani Ergenekon gibi senaryoların ve Davos Donkişotluklarının gerçek olduğu havası yayılmalıdır.

  • Türkiye’de Siyonizm’e şu ya da bu şekilde destek verenlerin en çarpıcı icraatlarından birinin: “Leyla Zana, Hatip Dicle, Selim Sadak ve Orhan Doğan haklarında verilen ve infazı sürmekte olan “mahkûmiyet kararının” 2004 yılında Yargıtay 9’ncu Ceza Dairesi tarafından bozulmasının olduğu” iddiası eski mason Yüce KATIRCIOĞLU tarafından ileri sürülen en çarpıcı iddialardır.

  • · Bir zamanlar sadece Anayurt Gazetesi tarafından ciddi şekilde takip edilen, irdelenen, (Milli Çözüm Dergisi tarafından da defalarca gündeme getirilen) Ankara Belediye Başkanı İ. Melih GÖKÇEK’in ev sahipliğinde gerçekleşen “Glocal Forum” toplantısının ihanet boyutlarının ipuçları da bu belgeler arasında yer almaktadır. Bir Türk vatandaşı olduğunu ileri sürmesine ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından çok değerli bir madalya ile taltif edilmesine rağmen Jefi Kamhi ile “Glocal Forum” tuzağının üstadı azamı sayılan David KIMCHE’nin aslında J.K. ile kardeş oldukları da çarpıcı tespitlerden bir diğerini oluşturmaktadır.

  • · Türk Vatandaşı Jefi Kamhi ile Dr. David KIMCHE (KIMSCHE) arasındaki akrabalık bağları o kadar çarpıcı ipuçları taşımakta ki Türk İstihbarat Teşkilatları içinde yer alan “Meçhul Askerler” bu akrabalık ve ihanet bağı arasında çok önemli bir ipucunu yakalamıştır. Bu nedenle Şalom Gazetesi’nin 22 Aralık 1992 günlü sayısında J.K.’nın kardeşi Dr. David KIMCHE’nin Tel Aviv’de öldüğü yönünde bir “vefat” ilanı yayınlanmıştır. Yayınlatanlar Deyzi-Cako ERPARDO ve Eli-David KOHEN (İstanbul). Ancak öldüğü ilan edilen ve MOSSAD’ın ikinci adamlığına kadar tırmanmış olan Dr. David KIMCHE Haziran 2006’da Ankara’da yapılan “Glocal Forum” toplantısında “hortlamış” ve hatta Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın elini sıkıp yan yana oturmuşlardır. Peki, bu konuyu, yani şaibeli “vefat” ilanını ilk kez sütunlarına taşıyan kim? 12 Ekim 1993 tarihli Zaman Gazetesi’ndeki “Kulis” adlı köşesinde “Taha Kıvanç” yani Fehmi Koru. (Aynı Fehmi Koru, nasıl olmuş ta bir zamanlar karşı olduğu ve bütün hıyanet ve rezaletlerini ortaya koyduğu Siyonist Yahudilerin güdümündeki AKP’ye alkış tutmaya başlamıştır?)

  • Fehmi Koru ile Yüce KATIRCIOĞLU’nun konu ile ilgili görüşmeleri ve sohbetleri o kadar eskiye dayanıyor ki sonunda Fehmi Koru 22 Haziran 1999 tarihinde Bu kez Yenişafak gazetesinde, yine “Kulis” köşesinde ve yine “Taha Kıvanç” adı ile KATIRCIOĞLU’nun iddialarını daha da ayrıntılı olarak incelemiş ve okurlarına aktarmıştır. Ve belki de en önemlisi bu tür konuları bugüne kadar büyük bir titizlikle incelediği ve sütunlarında yer verdiği bilinen Anayurt Gazetesi’ne bu belgeler ancak Şubat 2010 ayında ulaşmıştır. Kamuoyu’nu gerçeklerle yüzleşmesi açısından oldukça büyük bir kayıptır.

  • · KATIRCIOĞLU, belgeler arasında çok çarpıcı bir aktarımda daha bulunmakta ve “Abdullah Öcalan’ın bize tesliminin ardından, İsrailli Amotz Asael’in 26 Şubat 1999 tarihli Jerusalem Post Gazetesi’nde yayınlanan “Orta İsrail; Kürt Herzl” başlıklı yazısından bir alıntı yapmaktadır;

“Kürt isyanları onlara kendi Theodor Herzl’lerini getirmelidir…

Diğer taraftan da Kürt Herzl (Öcalan), Türkiye ve AB’ni işin içine çekerek, bir ateşkesten sonra otonomi ilan edebilir.

Türkiye’ye AB üyeliği verilirken, Kürtlerin özerkliği Brüksel’in sürdüreceği diplomasinin ana ayağını teşkil etmelidir.

Biz Siyonistler son yüzyıla, Türklerin nefret ettiği kimseler olarak girdik. Ama şimdi Kudüs, Ankara ile sıkı müttefiktir. Aynı durum Kürtler için de söz konusu olabilir.”

  • · KATIRCIOĞLU, belgelerinde gündemi çok net biçimde sorgulayıp şunları sormaktadır:

“Dört tane Müslüman bir evde toplanıp, yüksek sekse dua etse, bu yargı “Laikliğe aykırı davranıyorlar” diyerek, hemen yakalarına yapışıyor.

Ama yüzlerce “Sözde Müslüman mason” bir locada toplanıp, Yedi Kollu Şamdan’ı taşıyarak ve Tevrat’tan Ayetler okuyarak ve de Davud Yıldızlı Bayrak açarak (!) Yahudi ayini yaparken (lütfen dikkat Musevi ayini değil), aynı yargı bu “Derin İhanet”i inatla niye örtbas ediyor.”

  • “1993 yılında İncirlik Üssü’nde hiçbir Türk personelin ve hatta –İncirlik Türk Tesis Komutanının- alınmadığı GİZLİ bir brifingde, sunum yapan Amerikalı, NATO Başkomutanı Org. John Shalikashvili’nin -“Kürtlerin durumu nedir?”- sorusuna şu verdiği cevabı her şeyi açıklamaktadır;

“PKK’nın görevi, Kürt devletinin kuruluş süreci boyunca Türkiye’yi angaje tutmaktır ve Kürdistan açılımına mecbur bırakmaktır.”

  • · KATIRCIOĞLU “Suç Duyurusu” şu ifadelerle son bulmaktadır;

“Bütün ilgilileri de, hem ahlaki hem de yasal görevlerini cesaretle ve gereğince yapmaya ve öncelikle de mason localarını derhal kapatmaya davet ediyorum” Peki KATIRCIOĞLU’nun bu talebini kim gerçekleştirecek? Bu talebi yerine getirmek bir yana bu suç duyurusuna işlem yapabilmek için öncelikle yetkili ve görevlilerde “şuur” ve “onur” olması gerekmez mi?”[4]

İyi de; bütün bu tespitleri aktaranlar, anlayanlar ve yazanlar; hala Erbakan gerçeğini ve tarihi mücadelesini saygıyla anmıyor ve sahip çıkmıyorsa, demek ki onlar da masonizmin ve ülke meselelerinin sadece istismarındadır ve dolaylı da olsa, Siyonist projenin Milli rol biçilmiş birer piyonları konumundadır.

Mustafa Kemal’in Türk ve Müslüman kimliği saklanmaya çalışılıyordu.

Mustafa Kemal’i Kripto Yahudi (Dönme, Sabataist) gösterme gayretleri de, Onun hatırasını ve Kemalizm olarak dejenere edilen Cumhuriyet kurumlarını istismara yöneliktir.  Evet, Atatürk’ün bir dönem, dış güçleri oyalamak ve konjonktürel mecburiyetleri dikkate almak siyasetiyle bazı Yahudileri ve İttihat Terakki döküntülerini idare ettiği bir gerçektir. Ama ilk fırsat bulduğu anda Mason Localarını kapatırken: “Haydi defolun sizi gidi Yahudi uşakları!” dediği de bilinmektedir. Üstelik Mustafa Kemal’in kurduğu ilk meclisin yapısı da, Onun Milli iradeye ve İslamiyet’e olan güveninin bir göstergesidir.

İlk Meclis’in anatomisi ve kripto Yahudilerin etkisi

Bir milli direniş savaşının öncesinde toplanan Meclis'in ne ifade ettiğini çok iyi tahlil etmemiz gerekiyordu.

Birincisi bir Meclis'e dayanarak ulusal kurtuluş savaşını sürdürmek açık bir meşruiyet arayışıdır. Bu, Kurtuluş Savaşı'nı başlatan ve sürdüren kadroların en önemli erdemlerinden birisi oluyordu.

İkincisi bu Meclis o tarihlerde ne demokratik bir arayış içindeydi ne de cumhuriyetçi bir eğilim söz konusuydu. Bu mesele sadece Mustafa Kemal'in kafasında bir soru işareti olarak dolaşıyordu. Meclis, Osmanlı Mebusan Meclisi'ni örnek alıyordu. Ankara'da bir Meclis toplandığında bu yeni hareketin ilk 'konvansiyon'uydu. Fakat Osmanlı devletinde yaşanmış ilk Meclis deneyimi değildi. Bunu kaydetmek gerekir. Üstelik daha önceki Meclis partilere (fırkalara) dayanırken bu defa herhangi bir fırka yoktu ortada. Kaldı ki, Meclis milli meşruiyetini de ideolojik dayanağını da İslam'dan alıyordu. Başkanlık kürsüsünün arkasında Kur'an'dan alınmış bir ayet asılıydı ve 'meşvereti' öngörüyordu. Bu haliyle de Meclis, Tanzimat'tan beri devam eden 'meşrutiyetçiliğin' bir uzantısı olarak şekilleniyordu.

Üçüncüsü, 1920 Meclis'i daha sonraki meclislerden dokusu gereği önemli bir fark gösteriyordu. Bu fark bölgesellik, dolayısıyla doğrudan temsil özelliklerinden kaynaklanıyordu...

Meslek grupları bakımından ilk mecliste ağırlık % 23'le kamu görevlilerinden oluşuyordu. Onları din adamları (% 17) izliyordu. Üçüncü grubu askerler (% 15) meydana getiriyordu. Hukukçular (% 13) dördüncü, tüccarlar (% 12) dördüncü gruptu.

Bütün bunlara bakarak Atatürk’ün gerçek niyetini ve hedefini anlamak daha da kolaylaşıyordu. Çok şiddetli iç tartışmalar da izlenince anlaşılıyor ki, ilk Meclis, 90 yıl önce 'kendiliğinden' değil, bilinçli bir irade ile hayli sivil bir yapıya sahip bulunuyordu ve Din alimleri önde gidiyordu. Bu dokunun Sabataist kesimler ve Kripto Yahudilerce zamanla değişmesi, dejenere edilmesi rejimin bir iç sorunsalı olarak gelişiyordu. Kaldı ki, 1920'de kuvvetler ayrımı yoktu ama hükümeti meclis oluşturuyordu, bakanları meclis seçiyordu. Ortada tam bir parlamentarizm/ konvansiyonalizm varlığı gözleniyordu.

M. Kemal'in gizlenen vasiyeti, “Yeniden Büyük Türkiye’nin şifreli kodları mı” oluyordu?

Tarihimizin ünlü şahsiyetleri içinde en fazla iftiraya, haksızlığa, çarpıtmaya uğrayan kişinin Sultan Vahidüddin olduğunu iddia edenler yanılıyor. Bu kişi bence Mustafa Kemal Paşadır.

Nasıl olur demeyin. Birtakım Kemalistler, Atatürk hayranları ve perestişkârları onun ölümünden sonra, ismi dışında M. Kemal ile alâkası olmayan bir ideoloji çıkartmışlar, bir efsane/mitoloji oluşturmuşlar, onu yeni bir "Sezar dinine" âlet yapmışlar, onun gölgesinde ülkede Sabataycı bir saltanat ve hâkimiyet kurmuşlardır.

Bunlar ülkemizde bir “Atatürk kültü” geliştirip tabulaştırmışlardır.

M. Kemal Paşa, ölümünden 50 sene sonra açılmak üzere (bir iddiaya göre) kendi el yazısıyla bir vasiyetname bırakmıştır. 1988'de bu vasiyetname, zamanın otokrat General Cumhurbaşkanı Evren Paşa tarafından açılıp okunmuş ve "Bu metnin açıklanması doğru olmaz, millet buna hazır değildir denilerek" 25 yıl daha gizli kalması kararı alınmıştır.

Atatürk'ün "Ölümümden 50 sene sonra açılsın, icabı yerine getirilsin" dediği bir vasiyetnamede istenenleri yerine getirmemek, ihanet midir, hikmeti nedir? Böyle bir gizlemeye, geciktirmeye neden gerek görülmektedir? Hele böyle bir işi Atatürkçü geçinenler yaparsa durum daha vahimdir.

M. Kemal'in vasiyetnamesi, ölümünden 72 sene geçmiş olmasına rağmen niçin açıklanamıyor? Ne gibi sakıncalar öngörülüyor? Bu açıklamayı kimler engelliyor?

Hakkında irili ufaklı on binlerce kitap, risale ve makale yayınlanmasına, yurdun her yerinde milyonlarca heykeli, büstü, portresi bulunmasına, paraların ve pulların üzerinde resmi olmasına, gençliğe önder ve örnek olarak gösterilmeye çalışılmasına rağmen; Atatürk Türkiye'nin niye hala en büyük bilinmeyenidir?

Ölümünden bu kadar zaman geçti, artık bu bilinmeyen çözülmelidir.

Sahte Atatürkçüleri (Kemalistleri) en fazla rahatsız ve tedirgin eden şey M. Kemal'in Hilâfet hakkındaki görüşleridir.

Kemal Paşa, Hilâfet'in İslâm ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir başkan ve kurum olarak canlandırılabileceğini düşünen birisidir.

Zaten, 1924'de Osmanoğlu ailesinin son Halifesi Abdülmecid bin Abdülaziz Han yurt dışına sürülürken Büyük Millet Meclisi'nin çıkarttığı kanunda “Hilâfetin Meclis'in hükmî şahsiyetinde mündemic” olduğu belirtilmiştir. Yani Meclis mevcut Halifeyi görevinden almıştır ama Hilâfeti lağv ve ilga etmemiştir.

Adnan Menderes, bir gece darbesiyle alaşağı edilmeden önce Meclis çatısı altında Demokrat Parti iktidarı grubuna şöyle demişti:

"Arkadaşlar!.. Millet size vekâlet vermiştir. İsterseniz Hilâfeti bile geri getirebilirsiniz..." (Acaba Menderes, samimi bir Müslüman ve Atatürk’ün mirasçısı mıydı, yoksa ılımlı İslamcılar ve din istismarcıları gibi İsrail yanlısı mıydı? Belli değildir. M.Ç.)

Atatürk'ün ölümü de esrarla doludur. Öldürüldüğü de iddia ediliyor. Öldüğünde, yakın tarihimizin önemli ve ünlü bir din reisinin (Yahudi Haham Haim Nahum’un) yanında bulunduğu iddia ediliyor. Bu kişi, Lozan'ın ikinci kısmında Türk heyeti içinde bulunduğu ve Kemalizm’in manevî mimarlarından olduğu biliniyor.

Bu arada M. Kemal Paşa önemli miktardaki malını, mülkünü, parasını ve servetini milletine bağışlamıştı. Bu paranın bir kısmı ile bazı hayır işleri yapılmasını, burslar dağıtılmasını arzulamıştı. Şu hususun da açıklanması lazımdı: Atatürk, özellikle İsmet Paşa'nın çocuklarına burs verilmesini niçin kafaya takmıştı? Yoksa öldüğünü veya öldürüldüğünü mü sanmaktaydı?

Atatürk açıklanmayan ve gizli tutulan vasiyetnamesinde “birtakım akrabalarının, yakınlarının da isimlerini zikrediyormuş, Kemalistlerin bunların bilinmesini istemiyorlarmış” diye yazılar çıkmıştı.

Atatürk meşhur vasiyetnamesini yazdığı (veya yazdırdığı) sırada zihni berrak mıydı? Ölüm döşeğinde iken Ankara'dan İngiltere büyükelçisini çağırmış, onunla özel bir görüşme yapmış, Elçiden çok garip bir istekte bulunmuş, Elçi bunları kabule yanaşmamış… Bu konular Elçinin daha sonra yayınlanan hatıralarında anlatılmıştı. Atatürk, İngiliz elçisine ne gibi taleplerini aktarmıştı?

M. Kemal Paşa'nın naşı Anıtkabir’e kaldırılırken İslâmî kurallara göre yıkanıp, kefenlendiği kayıtlıdır. Ama Dolmabahçe vefatından sonra yıkanmış ve cenaze namazı kılınmış mıdır? Bu namazda kim imamlık yapmış, kaç cemaat katılmıştır? Yapılmışsa bile bütün bunlar Müslüman milletinden niye saklanmıştır? Mustafa Kemal’in büyük bir camide ve tüm halkın katılımı ile namazının kıldırılması, Sabataist cunta tarafından niye sakıncalı sayılmıştır? Yoksa bu tavır, istismar edecekleri yeni bir tanrı icat etme hazırlığı mıdır? (M.Ç.)

Paşanın, bugünkü rayiçle milyarlarca dolar olan şahsî serveti ne olmuştur? Bunun ne kadarı CHP'ye verilmiştir?

Bir rivayeti daha nakledeyim: 1988'de Çankaya Köşkü'ne getirilen ve General Evren'in bürosunda bulunan vasiyetnamenin gizlice mikrofilmleri çekilmiş, bir Ortadoğu devletinin yeraltındaki mahrem arşivlerine konulmuştur. Doğruysa bu işi kimler yapmıştır?

Atatürk'ün, Dönme Dilberzade ailesine verilmesini istediği para adı geçen aile tarafından niçin alınmamıştır?

İki Atatürk var. Biri gerçek Atatürk, ötekisi efsane ve sahte Atatürk. Sağcı, solcu, Atatürkçü, anti-Kemalist, Müslüman, milliyetçi tarihçilerimizin artık Atatürk konusunu çok ciddî, çok objektif, çok seviyeli bir şekilde ele almaları lazımdır.

Vasiyetname de, en kısa zamanda bütünüyle (tekrar ediyorum bütünüyle) yayınlanmalıdır.”[5]



[1] Bak: Emperyalistler Kıskacında Ermeni Tehciri (Sh: 73-111, 301-309)

[2] 14 Mayıs 2010 / Milli Gazete

[3] 18 Mart 2010- Milli Gazete-Zeki Ceyhan

[4] Bu yazı http://hhmemis.blogspot.com sitesinden alınmıştır.

[5] M.Şevket Eygi / Milli Gazete


Share:Ask!BlinkBits!Blinklist!Blogmarks!BlogRolling!Cannotea!Del.icio.us!Digg!Diigo!DZone!Free and Open Source Software NewsFacebook!Fark!Faves!FeedMeLinks!Furl! GodSurfer!Google!linkaGoGo!Live!Ma.gnolia!Maple!Mister-Wong!Mixx!MyLinkVault!MySpace!Netscape!Netvouz!Newsvine!RawSugar!Reddit!ShoutWire!Simpy!Slashdot!Smarking!
Spurl!Squidoo!StumbleUpon!Swik!Tailrank!Technorati!Wists!


Ilgili Makaleler:


Bu yazarin diger makaleleri

BOP EŞBAŞKANLIĞININ ASLI VE KANUNİ KARŞILIĞI NEDİR?
Tam 32 yerde “Bize BOP eşbaşkanlığı görevi verildi” diyen Recep...
Devami
TSK; Sorosçuları, Sabataycıları ve Siyon Destekli STK’ları Fişleyince ORDUNUN HEDEF HALİNE SOKULMASI
Mustafa Kemal'in Büyük Nutku'ndaki şu sözleri, bu şartlar ve dayatmalarla...
Devami
Hükümet-Cemaat Kıyasıya Kapışırken UFKUMUZUN KARARTILMASIHükümet-Cemaat Kıyasıya Kapışırken UFKUMUZUN KARARTILMASI
Ekrem Dumanlı’nın başardığı (!?) ve Zaman Gazetesi'nin günler önceden duyurup...
Devami
Sahte Dindarların Tahribatı ve TSK’YA HAİN PUSU KURULMASI
  İnsanlık tarihi sürecinde de, günümüzde de, bağımsızlık ve saygınlık kazanmanın...
Devami
Kürt Açılımı; ERDOĞAN’IN MI, ÖCALAN’IN MI PLANIDIR?
 *Abdullah Öcalan’ı, Türkiye mi ele geçirmişti, yoksa sinsi amaçlar ve...
Devami
İSLAM’IN YOZLAŞTIRILMASI VE TSK’NIN YIPRATILMASI!
 Fetullah Gülen ekibiyle Milli Görüş hainlerini; önce kaynaştırıp kucaklaştırıp iktidara...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 5845

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

Son Yorumlar