ABD büyükelçisi Ros Wilson DTP dışındaki partilerdeki ve AKP’deki, Kürt kökenli, Doğu ve Güneydoğu milletvekilleriyle, basına kapalı olarak gizli görüşmeler yapıyor. Daha önce, AB üyesi ülkelerin büyükelçilerinin DTP milletvekilleriyle, yine gizli kapaklı görüşmeler yapığı hatırlanıyor.
Her iki toplantının İsrail büyükelçisi tarafından dikkatle takip edildiği hatta onun özel teşvikiyle bunların tertiplendiği biliniyor.
Artık ahmakların bile anlayacağı bir açıklıkla ortaya çıkıyor ki, Kürt meselesini, İsrail, ABD ve AB ülkeleri kaşıyor ve kışkırtıyor. Amerikan büyükelçiliğinin yemekli toplantısında; PKK’lılara genel af çıkarma teklifinden, Kürtlerin federasyon isteklerine, sınır ötesi operasyonun tehlikesinden, DTP’nin kapatılmaması gerektiğine kadar çok kritik konular konuşuluyor. ABD büyükelçisi Ros Wilson resmen içişlerimize karışıyor ve Türkiye’yi parçalamaya ve kaosa sürüklüyor. Bu haddini bilmez adamın derhal sınır dışı edilmesi gerekiyor..
Eğer ülkemizi ABD ve AB yönetiyorsa; bu göstermelik demokrasi tiyatrosuyla halkımız niye oyalanıyor? Bu kadar seçim ve propaganda masrafına ve toplumun lüzumsuz kamplaşmasına niye meydan veriliyor?
Bu AKP kuklası ne işe yarıyor?
Ros Wilson’un yemekli toplantısına DTP’nin çağrılmaması da, “ABD’nin DTP’ye mesafeli davranıyor” imajı yayarak DTP’nin kapatılması durumunda, oluşturulacak yeni Kürtçü partilere meşruiyet oluşturma çabasına benziyor.
Türkiye 1990’larda İsrail ile ciddi bir işbirliğine gitti. Türkiye’nin Tel Aviv-Washington çizgisinde kalmasını sağlayan bahanelerden biri terördü. Kuzey Irak’ta ortaya çıkan fiili Kürt devleti ve bu bölgede palazlanan PKK terörü Türkiye’yi İsrail ile daha yakın ilişkiler kurmaya iten en önemli göstermelik bir gerekçeydi. ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik ortağı olan İsrail ile iyi ilişkiler kuran Türkiye, diğer taraftan ABD’nin desteğini almış gibi gözüken Kürt devleti dayatmasına karşı direnmekteydi. Bazı yorumculara göre ABD için Türkiye ve İsrail ile birlikte yeni Kürt devleti Ortadoğu’da üçlü bir sacayağı oluşması açısından önemliydi. Ne var ki Kürt devleti Türkiye’nin kırmızı çizgisiydi.
Bütün bu bilgiler ve anlatımlardan çıkan sonuç şu: Türkiye bölgede sözü dinlenen bir güç olmak istiyor. Ancak bu isteğin şiddeti arttıkça, düşman ataklarla karşı karşıya kalıyor. New York Times köşe yazarı Friedman, Lübnanlı tarihçi Kemal Salibi’nin “Büyük güçler, asla küçük kabile politikalarına bulaşmamalıdır.” sözünü hatırlatarak, “ABD’nin şu anda Irak’ta başarısız olmasının sebebi Sünni ve Şii kabileler arasındaki bu çatışmaların arasında kalmasıdır. Onları kendileri ile baş başa bırakalım. Amerikan askerleri öleceğine onlar birbirlerini öldürsünler. En sonunda birlikte yaşamak için kendileri bir çözüm bulmak zorunda kalırlar.” diyor.
Ama tarihte Ortadoğu hiç bu şekilde kendisi ile baş başa bırakılmadı. Irak ve Ürdün gibi günümüzün ülkeleri, birer Osmanlı kasabası iken işte bu kabile politikaları ile adeta cetvelle çizilen devlet halini aldı. O günden beri de Ortadoğu’da bir türlü denge sağlanamadı. Türkiye’nin bölgeye dönüşü, belki de bu dengenin habercisi. Terörün yeniden azdırılması, belki de Türkiye’nin Irak batağına girmesi gibi maliyetler olsa da sadece Türkiye’yi yöneten şu andaki siyasi kadronun değil, bürokratik kademelerin de artık, “Oyunun içinde değilsen dışlanırsın.” Gerçeğini anlamalarını sağlamalı. Süleyman Demirel gibi, aktif dış politika isteyen Turgut Özal’ın zıddı olarak kabul edilen bir politikacı bile: “Türkiye Musul’u nasıl verdi? 100 milyon ton petrol, yılda 20 milyar dolar.” diyor. Sadece Musul örneği bile Türkiye’nin geçmişte Ortadoğu denkleminden ne kadar ucuz bir şekilde çıktığını hatırlatmıştı.
Türklerin ve Kürtlerin ortak kaderi “DTP ile hasbihal” başlıklı yazsında Ahmet Taşgetiren’nin önemli tespitleri ve tahlilleri yer almıştı:
Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) nasıl bir Türkiye tasavvuru olduğunu, bu Türkiye’de Kürtlerin nasıl bir statülerinin olacağını pek bilmiyoruz.
Hayal her zaman gerçeklerden güzeldir. Ayaklar yerden kesilince her şeyi en güzel bir şekle büründürmek mümkündür.
Ben bazen, başkaları adına da düşünmeye çalışıyor ve “Acaba ne nasıl olur?” sorularına cevap arıyorum.
Bu çerçevede DTP’nin toplum tasavvurunda ne var sorusunun cevaplarını da aramaya koyuluyorum zaman zaman.
Bundan önce Türkiye gerçeği üzerinde tespitler yapıyorum. Mesela:
Türkiye’de, zengin Türkler olduğu gibi fakir Türkler de vardır.
Türkiye’de devlet ihalesi almış, yer yer yolsuzluk yapmış Türkler olduğu gibi aynı işi aynı nitelikte yapan Kürtler de vardır.
Türkiye’de, fakir, sistemin çarkları içinde un ufak olmuş Türkler olduğu gibi Kürtler de vardır.
Türkiye’de, siyasi güç sahibi Türkler olduğu gibi Kürtler de vardır. Siyaseti özel rantlar için kullanan Türkler olduğu gibi Kürtler de vardır.
Türkiye’de, Cumhurbaşkanlığı seviyesine kadar tırmanmış olan Türkler bulunduğu gibi Kürtler de vardır.
Türkiye’de bürokraside görev almış Türkler olduğu gibi Kürtler de vardır.
Türkiye’de, bürokratik hizmetler içinde rüşvet alan Türkler olduğu gibi Kürtler de vardır.
Türkiye’de iş hayatında vergi kaçıran Türkler olduğu gibi Kürtler de vardır.
Türkiye’de insan hakları alanında problemler yaşayan Kürtler olduğu gibi Türkler de vardır-.
Türkiye’de sivil toplum kuruluşları içinde Türkler ve Kürtler birlikte yanyanadır.
Türkiye’de mafya vs. hareketleri içinde Türkler bulunduğu gibi Kürtler de bulunmaktadır.
Yani güçlü Türkler, güçlü Kürtler…
İyi Türkler, iyi Kürtler…
Kötü Türkler, kötü Kürtler, hepsi bir aradadır….
Küresel kültür Türkleri de etkiliyor Kürtleri de… Türk gençleri de savruluyor küresel kültür önünde, Kürt gençleri de…
İngilizce Türk dilini de işgal ediyor, Kürt dilini de…
Bunlar, etnik aidiyet farkı söz konusu olmaksızın var olan insanî gerçekliklerdir. Başka etnik aidiyetler söz konusu olduğunda da aynı gerçekliklerden söz etmek tabiidir.
İnsan, her yerde insandır ve insana has yapılarda, mutlak iyilikler olmayacağı gibi mutlak kötülükler de söz konusu olmaz.
Buradan yola çıkıldığında Türkiye Cumhuriyeti’ni ‘Türk aidiyeti’nin oluşturduğu bir yapı olarak telakki etmenin ve yaşanan tüm olumsuzlukların ‘Türk aidiyeti’ne bağlı olduğunu düşünmenin abes olduğu ortaya çıkmaktadır.
Yine buradan yola çıkarak, “Kürt aidiyeti” ile oluşturulacak bir toplumsal yapının, bölge halkına iyilikler getireceğini farz etmek de o kadar yanlıştır.
Çünkü şayet Türkiye, ‘Türk aidiyeti’ni kutsayan bir yapı ise, burada Kürtlerle birlikte mahrumiyetleri, ve mazlumiyetleri paylaşan Türkler’in durumu nasıl açıklanacaktır?
“Kürtler” açısından bir örnek olarak Kuzey Irak vakıasına bakalım.
İlk soru şu:
Acaba orada, bütün Kürtler gerçek bir mutluluğu mu paylaşmaktadırlar? Bütün Kürtler, yönetimden memnun mudurlar? Kürt aidiyeti, Kuzey Irak’a mutlak huzur ve hürriyet mi sağlamıştır?
Bir Kürt lideri olarak Barzani’nin kurduğu yönetim acaba, Türkiyeli Kürtlerin de ideal yönetimi midir? Ya da diyelim DTP veya PKK, tam da Barzani tipinde bir yönetim mi inşa edeceklerdir? Barzani ile DTP, aynı siyasi – ideolojik çizgiyi mi sürdürmektedir? Burada bir ayrım varsa, bunun “Kürt aidiyeti” ile alakası nedir? Ya da “Kürt aidiyeti”, bu alandaki farklılıkları nasıl ortadan kaldıracaktır?
Barzani bir aşiret lideridir. Aşiretten devlete doğru yol almaktadır. Sünni’dir. Bir tarikat bağlantısı vardır. Kuzey Irak’ta yönetim henüz aşiret lideri eksenlidir. Amerika’nın işgalci denetimi altındadır. (İsrail’le bağlantıları ve Yahudi kökenli oluşları konuşulmaktadır. Yönetim şekli demokrasiden uzaktır)
Soru şu:
“İşte bu ideal Kürt devletidir” mi denecektir? Ya da bu devletin nereye doğru evrilmesi istenecektir?
PKK’nın ideolojik anlamda Marksist – ateist bir liderliğe sahip olduğu biliniyor. Her şeyden önce bir “terör örgütü” şablonunda iş görüyor. Şu an PKK’nın bir kolu Barzani yönetimi altında bulunsa bile, herhalde PKK, Barzani türü bir yönetime “evet” demeyecektir. Hatta muhtemel ki, kalıcı bir statü söz konusu olsa, PKK aynı zamanda Barzani yönetimine karşı da mücadele edecektir. Burada şunu sormak yanlış olmaz:
Diyelim DTP, Kuzey Irak’ta faaliyet sürdürüyor olsa, oradaki siyasi faaliyeti, “Kürt aidiyeti” üzerinden olmayacağına göre, nasıl olacaktır?
Bir de şunu da soralım:
DTP’nin Kuzey Irak’taki faaliyet biçimi ile Türkiye’deki faaliyet biçimini birbirinden ayıran unsur ne olacaktır?
Ve şimdi gelelim DTP’nin Türkiye projesine…
Nasıl bir Türkiye, DTP’yi siyasi hedefler açısından tatmin edici bulunacaktır?
Mesela, Anayasa’ya, ‘Kürt aidiyeti’ni vurgulayan bir cümle yazıldığında, öteki tüm sorunlar hallolacak mıdır? Ya da diyelim Kürtlerin sıkıntılarına dair tüm sorunlar, ‘Türk vurgusu’ndan mı kaynaklanmaktadır?
Bir şey daha:
Diyelim Türk aidiyetine dair hiçbir vurgu yapılmadan, sistem planında insanî anlamda çok daha olumlu gelişme kaydedilse, Kürtler bunu ‘Kürt aidiyeti’ne tercih etmezler mi?
DTP, Cumhuriyet’in ‘Türk vurgusu’nun genel anlamda Türk kökenli vatandaşlara Kürtlerden ayrıcalıklı olarak hangi artı kazanımları sağladığı düşüncesindedir?
Farz-ı muhal, Türkiye’de Kuzey Irak gibi bir statü oluşturulsa, burada nasıl bir siyasi yapılanma şu an Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşadığı sorunlardan kurtulmalarını sağlayacaktır? Mesela ekonomik sıkıntılar, eğitim sorunu, kültürel erozyon sorunu, yolsuzluklar, siyasi temsil adaletsizlikleri, halk – devlet ilişkilerinde kopukluklar vs. nasıl aşılacaktır?
Böyle bir yapıda, halkın DTP’yi “tek parti CHP’si” gibi görüp dışlamasına nasıl bakılacaktır?
Böyle bir yapıda, bir siyasi hareketin etkinlik kazanmasını nasıl karşılayacaktır?
Böyle bir yapıda “Kürt aidiyeti” nasıl bir vurgu ile yer alacaktır? Farklı etnik aidiyetlerin tanınma talepleri nasıl karşılanacaktır. Bugün Kürt aidiyeti içinde sayılan farklı aşiretler, ayrı aidiyet iddiasında bulunursa ne yapılacak ve onlara hangi haklar tanınacaktır?
Böyle bir yapıda, ‘Kürt aidiyeti’nden yola çıkan bir terör örgütü oluşsa, tavır ne olacaktır?
Böyle bir yapıda “Ezen Kürtler” ya da “Kötü Kürtler” nasıl bir muamele ile karşı karşıya kalacaklardır?
Böyle bir yapıda PKK ile kol – kola yürümenin nasıl bir toplumsal bedeli olacaktır?
Böyle, daha binlerce soru sorulabilir.
Demek istediğim sanırım anlaşılıyor:
Sistemlerin etnik aidiyetleri olabilir ama, etnisiteyi kutsamak bir işe yaramadığı gibi, sadece yeni sorunlar çıkarmaktadır. Çünkü her etnik grup içinde iyiler ve kötüler vardır ve onlar, iyi veya kötü sistemler kurarlar. Mutlak anlamda iyi, ya da mutlak anlamda kötü etnisiteden söz edilemez. Her yerde insan vardır ve her yerde iyilik – kötülük bir aradadır.
Buradan yola çıkarak, varacağım sonuç şudur: Türkiye’de sistem sorunları vardır ve bu sorunlar, herhangi bir etnik ayrım yapılmadan tüm toplumu sıkıntılara sokmaktadır. Dolayısıyla olması gereken, sistemi iyileştirmek ve toplumun ırk, renk, dil, sosyal statü farkı gözetmeksizin her kesiminin mutlu olacağı bir ortak zemin oluşturmaktır.
Türkiye’nin Türkleri ve Kürtleri, ya da öteki etnik grupları, zenginleri ve fakirleri, köylüleri şehirlileri, işçileri işverenleri, askerleri sivilleri, herkes kendi cumhuriyetini kurmak yerine, hep birlikte mutlu olunacak bir Türkiye Cumhuriyet’in inşasına çalışmalıdır. Sanırım sağlıklı olan budur.11
Yazar doğru şeyler sıralamıştı. Ama bunların AKP eliyle olacağını sanmış ve yanılmıştı. Veya toplumu yanıltmak için bunları saymıştı.
Oysa Abdullah Özkan, asıl çıbana parmak basmıştı:
Kürtler ve Türkler, birlikte küresel aktörlerle hesaplaşmalıdır
Türkiye’nin terörle mücadelesi doğrudan Kuzey Irak’a endekslenmiş olması yanlıştır. Sanki Türkiye Irak’ın kuzeyine bir askeri operasyon yaparsa, terör sorununu da çözecekmiş gibi bir hava oluşturmaktadır.
Ülkemize yönelik terörist tehditleri sadece Irak’ın kuzeyinde çöreklenen terör örgütünün eylemleri ile sınırlı tutmak yanıltıcı olacaktır. Türkiye elbette Irak’ın kuzeyindeki terör odakları ile etkin mücadele etmeli, o bölgedeki terörist oluşumları yok etmeye yönelik etkin ve kararlı uygulamalarda bulunmalı ama sadece bunu yaparak terör tehdidinin sona ereceği umuduna kapılmamalıdır.
Terörist oluşumların arkasındaki Siyonist merkezler hedef alınmalı, ülkemize yönelik emperyal niyetler besleyen dış güçlerle mücadele göze alınmalıdır.
Bunun için Türkiye’deki iç konjonktür uygundur; kamuoyunun teröre karşı top yekün bir tepkisi, milli bir hassasiyeti ve terörün kökünün kurutulması yönünde ciddi bir talebi vardır.
AKP İktidarının, terörle mücadeleyi sadece Irak’ın kuzeyine yapılması düşünülen bir askeri operasyon ile sınırlandırması, halkımızı oyalamaktır.
Türkiye kendisine yönelik bölücü terörün küresel aktörleri ile hesaplaşmak için artık düğmeye basmalıdır.
Başbakan Erdoğan bizzat kendisi söyledi, “ülkemizi tehdit eden teröristleri besleyen, destekleyen ülkeler var” dediği hatırlanmalıdır.
Bu ülkelerin çoğunun Avrupa Birliği üyesi ülkeler olduğu da artık herkes tarafından bilinip durmaktadır.
Yani AB, hem Türkiye ile üyelik müzakeresi yürütüyor hem de ülkemize yönelik bölücü terörü el altından besleyip kışkırtmaktadır.
Aynı şey ABD için de geçerli değil mi?
Terör örgütünün elindeki silahlar ABD menşeli çıkmadı mı? Hatta yine Başbakan açıklamıştı, “terör örgütünün elinde tank bile var” diye… Bu tankı verenler, bizimle “stratejik ortaklık” yapmak isteyenler, “sıcak istihbarat vereceği vaadinde bulunanlar” değil mi?
Kimse kendini kandırmasın, Irak’ın kuzeyine ve hele sınırlı Amerika ve Barzani’yle anlaşmalı yapılacak bir askeri operasyon pansuman tedbirdir, hatta halkımızı aldatmadır.
Türkiye’nin ise köklü bir çözüme, terörün kökünü kurutacak esaslı bir siyaset değişimine ihtiyacı vardır.
Bu politika değişiminin odak noktasını ise bize dost görünen ama sinsi bir oyunla elimizi kolumuzu bağlamaya çalışan terörün küresel aktörleriyle hesaplaşmak oluşturmalıdır.
Türkiye tüm kurumları ve halkıyla bu hesaplaşmayı yapabilecek, hesabı da küresel aktörlere ödetebilecek güce ve sürece sahip bulunmaktadır.
Hesaplaşmayı göze almadan beladan kurtulacağımızı sanmak, sadece saflıktır. [1]
AKP Batıya taşeronluk yapmaktadır
Bu Kürt sorunu konusunda tamamen ABD, İsrail ve AB’nin taşeronluğunu yapan Başbakan: O dönem RP İstanbul İl Başkanı Recep Tayip Erdoğan, baştan itibaren ittifaka karşı çıkan isimler arasında sayılmıştı. İttifakı İstanbul’da bloke etmeyi başardı. İttifak ile Meclise girecek, böylelikle parti içerisinde yenileşme çalışmasına yön verecekti. Bu olmadı. Erdoğan, aynı seçim bölgesinde Mustafa Baş’ın tercihli oyları yüzünden milletvekili seçilemedi.
İstanbul İl Başkanlığının aynı zamanda RP MKYK üyesi olan Erdoğan, seçimden sonra teşkilat bünyesinde çoğu Kürt kökenli İslamcılardan bir istişare kurulu oluşturmuştu. Bu kurul içinden Mehmet Metiner başkanlığındaki bir heyet, Ali Bulaç, Abdurrahman Dilipak, Altan Tan ve diğer bazı İslamcıların yardımıyla İstanbul il teşkilatı adına bir Kürt raporu hazırlamaya koyuldu.
Resmî ideoloji bütün bu noktalarda artık iflas etmiştir. Kürt gerçekliği 1980 askerî darbesiyle birlikte yeniden inkâr edilmiş, Kürtçe 2932 sayılı yasa ile yasaklanmıştır. Ancak dış dünyada meydana gelen değişmelerin içerde yol açtığı zorunlu zihinsel değişimler ve en önemlisi de PKK ile sürdürülen geleneksel zora dayalı yöntemin başarısızlığa mahkûm olduğunun anlaşılması, Kürt sorununa “tam demokrasi” ve “kültürel çoğulculuk” temelinde yaklaşmayı beraberinde getirmiştir. Cumhurbaşkanı Özal’ın ilk defa Kürt varlığını tanıdıklarını ilan etmesi ve sonraki günlerde “Federasyon da dahil her konu tartışılmalıdır.” türünden demeçler vermesi, Körfez Krizi esnasında Celal Talabani ve Mesut Barzani’nin temsilcisiyle en üst düzeyde görüşmeler yapması, Kürt sorununun yeni bir bakış açısı temelinde konuşulmasına rahat bir imkan sağlamıştır.
AGİK hükümeti olduklarını söyleyen DYP-SHP Hükümeti ise Kürt gerçekliğini tanıdıklarını ilan ettiler. Başbakan Demirel ve Başbakan Yardımcısı İnönü’nün kuvvet komutanları ve çok sayıda bakanla birlikte Güneydoğu’ya düzenledikleri “şefkat” gezisinde, resmî ideolojinin 70 yıldır sürdürdüğü inkârcı, asimilasyoncu ve baskıcı yaklaşımların/politikaların artık terk edildiği, ülkede tam demokrasi ve çoğulculuk temelinde Kürt kültürünü geliştirme imkanı sağlanacağı, Kürt Enstitüsü’nün kurulabileceği resmen ilan edilmiştir. Kürtçe gazete, dergi, kitap, tiyatro vb. etkinliklerin artık serbest olduğunun ilan edilmesi, Kürtçenin özgürce kullanılabileceğinin ve bir lisan olarak öğretilebileceğinin ilan edilmesi, Kürt sorununda yeni bir dönemin başladığına işaret etmektedir. Mevcut hükümetin tam demokrasi ve çoğulculuk temelinde yerinde yönetimlere ağırlık vereceğini de açıklaması ayrıca yeni bir dönüşümün yaşanacağına işarettir. Yerel parlamentoların oluşturulması ve merkezî devletin küçülmesi Türkiye’de tam demokrasinin yerleşmesi için atılacak önemli adımlardır.
Bizim Görüşümüz ve Tavrımız Ne Olmalı?
1. Yeni dönemde RP olarak gelişmelerin gerisinde kalmak istemiyorsak artık Kürt sözcüğünü rahatlıkla telaffuz edebilmeli, Türkiye’de Kürt halkının çektiği onca acıya ve sıkıntıya tercüman olabilmeliyiz.
2. Türkiye’de 75 yıldan beridir resmî ideolojinin Kürt meselesinde inkârcı, asimilasyoncu, baskıcı davrandığını açık seçik söylemeli ve resmî ideolojiyi yüksek sesle sorgulayabilmeliyiz.
3. Türkiye’de Kürt kimliğinin tanınması ve Kürt kültürünün geliştirilmesi için engelleyici tüm yasaların kaldırılması gerektiğini, Kürtlerin yaşadığı bölgelerde Kürtçenin öğrenilmesi ve öğretilmesi için yasal imkanların hazırlanması gerektiğini, bütün bu hakların Türkiye’de yaşayan diğer halklara da -Laz, Çerkez, Gürcü, Arap vs. tanınması gerektiğini bu çerçevede Türkiye’nin kültürel bir çoğulculuğa sahip olması gerektiğini savunmak.
4. Türkiye’de dileyen herkesin kendi anadilinde eğitim-öğretim yapabilmesini savunmak, kitle iletişim araçlarından yararlanmasını savunmak.
5. Türkiye’de resmî ideolojisi ırkçı, asimilasyoncu ve baskıcı olmayan, Türkiye’de yaşayan herkesin eşit siyasal, sosyal ve kültürel haklar temelinde gönüllü bir birlikteliğini esas alan yeni bir hukuk devleti anlayışını ön plana çıkartmak. Ülke bütünlüğünü bu gönüllü kardeşlik temelinde savunmak.
6. İnsan hakları konusunda herkesten çok duyarlı politikalar geliştirmek. Bu politikaları somut bir biçimde davranışlara dönüştürmek.
7. PKK terörünü kınadığımız kadar devlet terörünü de kınamak. Devlet-PKK çatışmasında devletçi bir safta gözükmemek, devletin eleştiri üslubunu benimsememek; “Bölücü”, “Terörist”, “Ayrılıkçı” vs…
8. Her türlü ırkçılığa karşı çıktığımızı, Türk ırkçılığına da Kürt ırkçılığına da eşit ölçeklerde karşı çıktığımızı açık bir biçimde ilan etmek ve bunu davranışlarımızla göstermek.
9. Güneydoğu’da RP’nin diğer partilerden şanslı bir yanı var. O da inanç partisi olmasıdır. Müslüman Kürt halkının problemleriyle yukarıda belirttiğimiz yaklaşımlar çerçevesinde ilgilenildiği zaman RP büyük bir başarı kazanacaktır.
10. Güneydoğu’da İttifak dolayısıyla RP’ye küsen veya küstürülen insanlarımızın geri kazanılmasına çalışmak. İttifak’ın getirip götürdüklerini parti içinde bir özeleştiriden geçirilmesi ve bunun münasip bir dille kamuoyuna açıklamak.
11. Artık RP’nin de bir Kürt politikası olmalıdır. Bu konuda düzenlenecek parti içi tartışmalarla, yazarlarımız ve araştırmacılarımızla yapacağımız müzakerelerle ve düzenleyeceğimiz ilmi sempozyumlarla RP’nin Kürt sorununa nasıl baktığı ve sorunun çözümü için neler önerdiği açıklıkla ortaya konulmak.
12. Güneydoğu’daki teşkilatlarımız daha disiplinli ve düzenli örgütlere dönüştürülmesi için İttifak dolayısıyla ayrılan arkadaşlarımızın bölgede önemli görevlere getirilmesi yolunu açmak.
Hemen ardından RP Genel Merkezi bünyesinde Güneydoğu İzleme Komitesi kuruldu. Bölge milletvekilleri MKYK üyeleri ve yazarlardan kurulu komite yer yer toplanarak ve bölgelerde çeşitli geziler yaparak Erbakan’ı bilgilendirdi.
Erbakan’dan kitaplı cevap
İlginçtir, RP’nin yeniden Kürtlerle kavuşmasına kapı aralayan çalışmalara imza atan Erdoğan, sonradan geliştirdiği politikalarla kendisini hızla “Kürtçü” fotoğraftan çıkarmaya çalıştı. Aslında sözünü ettiğimiz rapor Erdoğan’ın Erbakan’a bir nevi isyan bayrağını açmasıydı. Erdoğan bu rapordaki sistem eleştirisiyle esas olarak RP’yi sağcıların ve milliyetçi çizgiye çeken parti yönetimine başkaldırısıydı. Dolaysıyla Erbakan bu rapora karşı sessiz kalamazdı. Rapordan daha ileri bir çalışma hazırlanıp bölgeye yollanacaktı.
Kitap çoktan hazırdı. Yazarı panel Dergisini çıkaran ve Milli Gazete’de köşe yazan Ömer Vehbi Hatipoğlu’ydu. Hatipoğlu’nun sahibi bulunduğu Mesaj yayınları tarafından basılan Bir Başka Açıdan Kürt Sorunu isimli kitap RP teşkilatında peynir ekmek gibi satıldı.
“Sorunun tarih boyutu”, “Kürt hareketinin ideolojik karakteri”, “Kürt solunun doğuşu ve PKK”, “Kürt sorunu ve emperyalist senaryolar”, “Bugünkü tablo: Terör”, “Müslümanların konumu”, “Makaleler”, “Röportajlar” başlığıyla 9 bölümden oluşan 304 sayfalık kitap, bir bakıma RP’nin konuyla ilgili ikinci yazılı vesikasıydı. Hatipoğlu sorunun çözümünü “adil, onurlu, gönüllü, kardeşçe birlik” şeklinde tanımlayıp 12 maddelik bir öneri paketi sunmaktaydı. Bu ilmi ve insani önerilerin bir kısmı Ahmet Akgül’ün kitaplarından yararlanılarak hazırlanmıştı.[2]
Çankaya Sofrası’nın meşhur konuğu ve Abdullah Gül’ün diyet borcu!
Türkiye’nin ise köklü bir çözüme, terörün kökünü kurutacak esaslı bir siyaset değişimine ihtiyacı vardır.
Bu politika değişiminin odak noktasını ise bize dost görünen ama sinsi bir oyunla elimizi kolumuzu bağlamaya çalışan terörün küresel aktörleriyle hesaplaşmak oluşturmalıdır.
Türkiye tüm kurumları ve halkıyla bu hesaplaşmayı yapabilecek, hesabı da küresel aktörlere ödetebilecek güce ve sürece sahip bulunmaktadır.
Hesaplaşmayı göze almadan beladan kurtulacağımızı sanmak, sadece saflıktır. 12
AKP Batıya taşeronluk yapmaktadır
Bu Kürt sorunu konusunda tamamen ABD, İsrail ve AB’nin taşeronluğunu yapan Başbakan: O dönem RP İstanbul İl Başkanı Recep Tayip Erdoğan, baştan itibaren ittifaka karşı çıkan isimler arasında sayılmıştı. İttifakı İstanbul’da bloke etmeyi başardı. İttifak ile Meclise girecek, böylelikle parti içerisinde yenileşme çalışmasına yön verecekti. Bu olmadı. Erdoğan, aynı seçim bölgesinde Mustafa Baş’ın tercihli oyları yüzünden milletvekili seçilemedi.
İstanbul İl Başkanlığının aynı zamanda RP MKYK üyesi olan Erdoğan, seçimden sonra teşkilat bünyesinde çoğu Kürt kökenli İslamcılardan bir istişare kurulu oluşturmuştu. Bu kurul içinden Mehmet Metiner başkanlığındaki bir heyet, Ali Bulaç, Abdurrahman Dilipak, Altan Tan ve diğer bazı İslamcıların yardımıyla İstanbul il teşkilatı adına bir Kürt raporu hazırlamaya koyuldu.
Resmî ideoloji bütün bu noktalarda artık iflas etmiştir. Kürt gerçekliği 1980 askerî darbesiyle birlikte yeniden inkâr edilmiş, Kürtçe 2932 sayılı yasa ile yasaklanmıştır. Ancak dış dünyada meydana gelen değişmelerin içerde yol açtığı zorunlu zihinsel değişimler ve en önemlisi de PKK ile sürdürülen geleneksel zora dayalı yöntemin başarısızlığa mahkûm olduğunun anlaşılması, Kürt sorununa “tam demokrasi” ve “kültürel çoğulculuk” temelinde yaklaşmayı beraberinde getirmiştir. Cumhurbaşkanı Özal’ın ilk defa Kürt varlığını tanıdıklarını ilan etmesi ve sonraki günlerde “Federasyon da dahil her konu tartışılmalıdır.” türünden demeçler vermesi, Körfez Krizi esnasında Celal Talabani ve Mesut Barzani’nin temsilcisiyle en üst düzeyde görüşmeler yapması, Kürt sorununun yeni bir bakış açısı temelinde konuşulmasına rahat bir imkan sağlamıştır.
AGİK hükümeti olduklarını söyleyen DYP-SHP Hükümeti ise Kürt gerçekliğini tanıdıklarını ilan ettiler. Başbakan Demirel ve Başbakan Yardımcısı İnönü’nün kuvvet komutanları ve çok sayıda bakanla birlikte Güneydoğu’ya düzenledikleri “şefkat” gezisinde, resmî ideolojinin 70 yıldır sürdürdüğü inkârcı, asimilasyoncu ve baskıcı yaklaşımların/politikaların artık terk edildiği, ülkede tam demokrasi ve çoğulculuk temelinde Kürt kültürünü geliştirme imkanı sağlanacağı, Kürt Enstitüsü’nün kurulabileceği resmen ilan edilmiştir. Kürtçe gazete, dergi, kitap, tiyatro vb. etkinliklerin artık serbest olduğunun ilan edilmesi, Kürtçenin özgürce kullanılabileceğinin ve bir lisan olarak öğretilebileceğinin ilan edilmesi, Kürt sorununda yeni bir dönemin başladığına işaret etmektedir. Mevcut hükümetin tam demokrasi ve çoğulculuk temelinde yerinde yönetimlere ağırlık vereceğini de açıklaması ayrıca yeni bir dönüşümün yaşanacağına işarettir. Yerel parlamentoların oluşturulması ve merkezî devletin küçülmesi Türkiye’de tam demokrasinin yerleşmesi için atılacak önemli adımlardır.
Bizim Görüşümüz ve Tavrımız Ne Olmalı?
1. Yeni dönemde RP olarak gelişmelerin gerisinde kalmak istemiyorsak artık Kürt sözcüğünü rahatlıkla telaffuz edebilmeli, Türkiye’de Kürt halkının çektiği onca acıya ve sıkıntıya tercüman olabilmeliyiz.
2. Türkiye’de 75 yıldan beridir resmî ideolojinin Kürt meselesinde inkârcı, asimilasyoncu, baskıcı davrandığını açık seçik söylemeli ve resmî ideolojiyi yüksek sesle sorgulayabilmeliyiz.
3. Türkiye’de Kürt kimliğinin tanınması ve Kürt kültürünün geliştirilmesi için engelleyici tüm yasaların kaldırılması gerektiğini, Kürtlerin yaşadığı bölgelerde Kürtçenin öğrenilmesi ve öğretilmesi için yasal imkanların hazırlanması gerektiğini, bütün bu hakların Türkiye’de yaşayan diğer halklara da -Laz, Çerkez, Gürcü, Arap vs. tanınması gerektiğini bu çerçevede Türkiye’nin kültürel bir çoğulculuğa sahip olması gerektiğini savunmak.
4. Türkiye’de dileyen herkesin kendi anadilinde eğitim-öğretim yapabilmesini savunmak, kitle iletişim araçlarından yararlanmasını savunmak.
5. Türkiye’de resmî ideolojisi ırkçı, asimilasyoncu ve baskıcı olmayan, Türkiye’de yaşayan herkesin eşit siyasal, sosyal ve kültürel haklar temelinde gönüllü bir birlikteliğini esas alan yeni bir hukuk devleti anlayışını ön plana çıkartmak. Ülke bütünlüğünü bu gönüllü kardeşlik temelinde savunmak.
6. İnsan hakları konusunda herkesten çok duyarlı politikalar geliştirmek. Bu politikaları somut bir biçimde davranışlara dönüştürmek.
7. PKK terörünü kınadığımız kadar devlet terörünü de kınamak. Devlet-PKK çatışmasında devletçi bir safta gözükmemek, devletin eleştiri üslubunu benimsememek; “Bölücü”, “Terörist”, “Ayrılıkçı” vs…
8. Her türlü ırkçılığa karşı çıktığımızı, Türk ırkçılığına da Kürt ırkçılığına da eşit ölçeklerde karşı çıktığımızı açık bir biçimde ilan etmek ve bunu davranışlarımızla göstermek.
9. Güneydoğu’da RP’nin diğer partilerden şanslı bir yanı var. O da inanç partisi olmasıdır. Müslüman Kürt halkının problemleriyle yukarıda belirttiğimiz yaklaşımlar çerçevesinde ilgilenildiği zaman RP büyük bir başarı kazanacaktır.
10. Güneydoğu’da İttifak dolayısıyla RP’ye küsen veya küstürülen insanlarımızın geri kazanılmasına çalışmak. İttifak’ın getirip götürdüklerini parti içinde bir özeleştiriden geçirilmesi ve bunun münasip bir dille kamuoyuna açıklamak.
11. Artık RP’nin de bir Kürt politikası olmalıdır. Bu konuda düzenlenecek parti içi tartışmalarla, yazarlarımız ve araştırmacılarımızla yapacağımız müzakerelerle ve düzenleyeceğimiz ilmi sempozyumlarla RP’nin Kürt sorununa nasıl baktığı ve sorunun çözümü için neler önerdiği açıklıkla ortaya konulmak.
12. Güneydoğu’daki teşkilatlarımız daha disiplinli ve düzenli örgütlere dönüştürülmesi için İttifak dolayısıyla ayrılan arkadaşlarımızın bölgede önemli görevlere getirilmesi yolunu açmak.
Hemen ardından RP Genel Merkezi bünyesinde Güneydoğu İzleme Komitesi kuruldu. Bölge milletvekilleri MKYK üyeleri ve yazarlardan kurulu komite yer yer toplanarak ve bölgelerde çeşitli geziler yaparak Erbakan’ı bilgilendirdi.
Erbakan’dan kitaplı cevap
İlginçtir, RP’nin yeniden Kürtlerle kavuşmasına kapı aralayan çalışmalara imza atan Erdoğan, sonradan geliştirdiği politikalarla kendisini hızla “Kürtçü” fotoğraftan çıkarmaya çalıştı. Aslında sözünü ettiğimiz rapor Erdoğan’ın Erbakan’a bir nevi isyan bayrağını açmasıydı. Erdoğan bu rapordaki sistem eleştirisiyle esas olarak RP’yi sağcıların ve milliyetçi çizgiye çeken parti yönetimine başkaldırısıydı. Dolaysıyla Erbakan bu rapora karşı sessiz kalamazdı. Rapordan daha ileri bir çalışma hazırlanıp bölgeye yollanacaktı.
Kitap çoktan hazırdı. Yazarı panel Dergisini çıkaran ve Milli Gazete’de köşe yazan Ömer Vehbi Hatipoğlu’ydu. Hatipoğlu’nun sahibi bulunduğu Mesaj yayınları tarafından basılan Bir Başka Açıdan Kürt Sorunu isimli kitap RP teşkilatında peynir ekmek gibi satıldı.
“Sorunun tarih boyutu”, “Kürt hareketinin ideolojik karakteri”, “Kürt solunun doğuşu ve PKK”, “Kürt sorunu ve emperyalist senaryolar”, “Bugünkü tablo: Terör”, “Müslümanların konumu”, “Makaleler”, “Röportajlar” başlığıyla 9 bölümden oluşan 304 sayfalık kitap, bir bakıma RP’nin konuyla ilgili ikinci yazılı vesikasıydı. Hatipoğlu sorunun çözümünü “adil, onurlu, gönüllü, kardeşçe birlik” şeklinde tanımlayıp 12 maddelik bir öneri paketi sunmaktaydı. Bu ilmi ve insani önerilerin bir kısmı Ahmet Akgül’ün kitaplarından yararlanılarak hazırlanmıştı.13
Çankaya Sofrası’nın meşhur konuğu ve Abdullah Gül’ün diyet borcu!
Abdullah Gül tarafından Çankaya Köşkü’nde öğle yemeklerinde özel sohbet sofraları başlayacakmış. Çankaya Sofrası’nın ilk davetlilerinden Talat Halman:
“Çok sevindim çok yüceldim. Hem beni davet ettikleri için hem de böyle bir dizi başladığı için. Cumhurbaşkanının kendi düşündüklerini, inandığı güvendiği insanlarla paylaşması, kendisine dürüst tavsiyede bulunabilecek kimselere danışması çok güzel bir şey. Demek ki, Cumhurbaşkanı bir köşeye çekilip sadece bazı resmi görevleri yürütmekle kalmayacak, değişik fikirler, perspektifler edinmesi bakımından, bir vesile olacak, hem de zarif bir vesile” açıklamasını yapmış.
Peki Gül’ün Çankaya Sofrası’nın konuğu olma şerefine nail olan Talat Halman kimdir? Prof. Dr. Talat Halman Türkiye’nin ilk kültür bakanı olarak biliniyor. Amerika’da uzun yıllar bulunmuş; New York’taki Yahudi lobilerle arası sıkı fıkı olan bir isim aynı zamanda. 1969’dan beri de Milliyet gazetesinde köşe yazıları yayımlanıyor. Zaten Çankaya Sofrası’yla ilgili habere bizi pür dikkat yoğunlaştıran da Talat Halman’ın bu yazılarından birini çok iyi biliyor olmamız. Talat Halman’ı sanırız en iyi anlatacak olan da bu yazı. 28 Şubat sürecinin en ateşli günleri.. İç ve dış entrika çevreleri hep birlikte 54. Erbakan Hükümeti’ni yıkma plan ve programlarını hayata geçirmenin telaşında. Televizyonuyla, gazetesiyle bütün medya 28 Şubat sürecini tetikliyor; Erbakan Hükümetini nasıl iktidardan indiririz diye fikirler beyan ediyor. Ne gariptir ki, Talat Halman ise hükümetin devrilmesinden çok Refah Partisi’nin bölünmesiyle ilgileniyor, kafa yoruyor. Milliyet Gazetesi’nde 30 Nisan 1997 tarihindeki yazısı ‘Refahyolu devirmek’ değil, ‘Refahı bölmek’ başlığını taşıyor. Hatırlamayanlara biz anımsatalım. Talat Halman, meşhur köşe yazısında “Hükûmetin (Refahyol’u kastediyor) akıbeti ne olursa olsun, RP’nin bölünmesi, parçalanması, ülkemizin siyasi geleceği açısından hayırlı olacaktır” diyordu. Refah’ın kapatılmasının (o dönemde kapatma davası açılmıştı) yetmeyeceğini, ikiye hatta üçe bölünmesi gerektiğini de fısıldıyordu köşesinden. Nasıl ki solcu partiler amip gibi bölünüyorsa, dinci bir partinin de yapılacak iyi bir çalışmayla bölünebileceğini de kaleme alıyordu. O’na göre Refah’ın ikiye, üçe bölünmesi de başarılamıyorsa o zaman Refah benzeri siyasi partilerin kurulması gerektiğini ince ince anlatıyordu. Ve sonunda duasını da yapıyordu: “Milletçe, okuyalım üfleyelim de, birleşik din cephesi delinsin, bölünsün, parçalansın.”
Önce Refah Partisi kapatıldı. Olmadı Fazilet Partisi de kapatıldı. Ve AKP kurduruldu. 1997’den 2007’ye on yıl sonra bugün… AKP iktidar, yenilikçi hareketin sembol ismi Gül Cumhurbaşkanı. Gül de Köşk’te, Talat Halman da Köşk’te. Çankaya Sofrası, sanırız ‘puzzle’ı biraz daha netleştiriyor… Gül ile özel davetli olarak aynı sofraya oturan Talat Halman eminiz çok yücelmiştir. Sadece inanılan, güvenilen isim olmak mıdır bu yücelmenin nedeni? Yoksa Milli Görüşü bölüp AKP’yi iktidara, Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanlığına getirmek mi?.
13 22. Ekim 2007 / Aksiyon
13 Bak: Erbakan’ın Kürtleri. Fehmi Çalmuk. Siyah-beyaz Dizisi. Metis Yayınları. İlk basım 2001.. Sh: 67-70

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
ER DOĞAN DEĞİL, ER BAKAN LAZIM! Şiirinden: Ne zor imtihanmış, ahir zamanda Selamet Saadet, Milli…
Yahya CANDAŞ beyden Allah razı olsun. Dizeleri ile bizlere de tercüman olmuşlar. Bu dizelere verdiği…
Tanıma ve tâbi olmayı lütfeden rabbimize sonsuz şükürler olsun. Ayaklarımızı ve kalbimizi sabit kılsın, İnsanlığın…
KARARLAŞTIRILMIŞ VE YAKLAŞMIŞ OLAN KUTLU VAKİT'E RAMAK KALA!.. Makale bilgi ile hikmeti birleştirmemizi sağlayacak açıklıkta…
ER bakanların özelliği ; onlar her asırda veya her yüzyılda bir gönderilirler ve geldikleri asra…
Şiirde de değinildiği gibi; Hocamızın netliği ve sertliği, asaletinden, mertliğinden ve merhametindendir. Bizlerin dünya ve…
Teşkilat çalışmalarına ve dava süreçlerine ilişkin çok kritik bilgiler içeren, marazlı tiplerin tespitine ve kişisel…
Haddini bilmeyen hadsizlerin halleri! Nefsinin kötülüklerinden, imtihanının sırrından gafil olanlar, eline imkân ve fırsat geçince,…
Balık baştan kokar demişler; Türkiyenin değil dünyanın kurtuluşu Adil Düzen projelerine bağlı olduğunu sağır sultan…
Muhterem Ahmet Hocamıssınız Siz bir çiçekle başlayan baharın Akgül’üsünüz Siz kuruyan gönüllerimizi sulayan Rahmet…